Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 225 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 ol
 Kargalar ve Türkler...
 Çakallar ve Araplar
 William Street, birinci sokak
 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Pablo NERUDA


Pablo NERUDA
Sayfa 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pzr Ksm 19, 2006 11:03 pm    Mesaj konusu: Pablo NERUDA Alıntıyla Cevap Ver

UNUTMAK YOK

“Nerelerdeydin” diye sorarsan ,
“Hep eskisi gibi” diyeceğim;
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim
Ve sürdükçe kendini harcayan ırmaktan
Ben yalnız kuşların yitirdiklerinin bilirim.
Gerilerde kalan denizi bilirim... bir de ağlayan ablamı

Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden koyu bir gece birikiyor ağızda... neden ölüler!..

“Nereden geliyorsun “diye sorarsan
bölük pörçük sözcüklerle konuşmak zorundayım
ağzı zehir gibi yakan araçlarla
çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle...

Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil
yaşlarla kaplı yüzler / boğazımıza yapışan eller
ve yapraklarından sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı, acıyı kanımızla tatmış bir günün

İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü küçük kartpostallarda

ama bu sınırın ötesine geçmeyelim
dişlemeyelim sessizliğin çevresindeki kabuğu...

Ne karşılık vereceğimi bilemem
öyle çok ki ölüler
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.!...


Şili'li ozan Pablo Neruda...

1971 yılında Nobel ödülünü alan büyük ozan Şili'nin Parral kasabasında 1904'te doğdu. Neftali Ricardo Reyes olan asıl adını Pablo Neruda olarak değiştirmiş ve yirmisinde YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI 'yı yayınlayarak adını duyurmuştur.

Latin Amerika şiirinin durgunluk yılları.. “Modernista” akımı Ruben Dario'nun ölümüyle bitmiş, Güney Amerika ozanları aranış içine girmişlerdi. .. Bir takım akımlar yaratma ya da son Paris modalarını izlemek arasında bocalanıyordu... Bu nedenle eski duyarlıkları kullanan sıradan ozanlar kendi kültüründen kopuk, özentili, taklitçi bir kuşak oluştu... İşte Neruda bu oluşum yaşanırken; pampaların, yanardağların, büyük yaylalardaki yalnız evlerin diliyle konuşan şiirleriyle ortaya çıkar!.. Ve yirmisindeki bu ozanı okuyanlar, kendine özgü duyarlıkları yansıtan otantik bir kişilikle karşı karşıya olduğunu anladılar!.. Bir konuşmasında Neruda bu gerçeği şöyle belirtir:

“Eliot'un , Jimenez'in kaynakları nereye çıkıyor?. Kitaplara, eğitime, kültüre değil mi?.. Ama yanardağlar, pampalar ve çöllerle kaplı bir ülkenin şiirini yamak istiyorsanız, soyluca döşenmiş salonlar ve oturma odaları için yazamazsınız ..”

Neruda'nın şiirinin kaynağı hiç kuşkusuz, Şili'nin ıssız görünümlerinin, ozanın bilincine bir yalnızlık olarak yansıması oldu... 1910 yıllarında güneydeki yaylalarda Temuco'ya yerleşmişlerdi. Orada büyük okyanus yağmurlarının; küçük köy evlerini, demiryollarını, ormandaki ağaçları sürükleyip götürdüğünü gördü. ..Ve bütün bunlar O'nun şiirlerine yansıdı.. Bakın o yılları nasıl anlatıyor:


Ve o zamanlar oldu bu... Şiir
aramaya geldi beni...Bilmem ki , bilmem ki nerden
çıkıverdi... kıştan mı ırmaktan mı?
Bilmem ki nasıl, ne zaman?
değil sesler değildi bu, sözcükler
ya da sessizlik değildi...
bana bir sokaktan sesleniyordu,
gecenin dallarından
başkaları arasından ansızın
yanan ateşler arasında
ya da yapayalnız bir dönüşte
oradaydı, yoktu yüzü
ve dokunuyordu bana.

Ne diyeceğimi bilmiyordum, ağzımsa
bilemiyordu adlandırmayı,
kördü gözlerim
ve bir şeyler çarpıyordu içime
ateş gibi
yitik kanatlar gibi...

ve bir başıma geliştim usul usul.
uğraşıp çözerek bu yangını
ve ilk anlaşılmaz satırı yazdım
anlaşılmaz, temelsiz, saf ahmaklığı
saf bilgisini,
hiç bir şey bilmeyen kimsenin.
ve gördüm birdenbire
benek benek ve açık göğü, gezegenleri, canlı fidanlıkları...
delinmiş göz göz olmuş gölgeyi oklarla, ateşle, çiçekle
sürükleyip götüren geceyi, evreni...

Ve ben, en ufak yaratık
gizem görünümünde ve biçimindeki
o büyük ve yıldızlı boşlukla şaşkın...
sezdim uçurumun saf bölümünü,
yuvarlanan yıldızlarla
yüreğim çözüldü rüzgarda.
“ O yer beliriyor sanki bende yaşıyormuş gibi,
kapıyorum gözlerimi, o anda varoluyorum,
kapıyorum gözlerimi, bir bulut açılıyor,
bir kapı açılıyor kokunun geçidinde,
bir ırmak doluyor içeri taşlarıyla çağıldayarak,
içime işliyor ülkenin nemi,
altın kilisesinin yontularına doluşmuş
bu güz buğusu içinde
ve göreceksiniz ben öldükten sonra bile
nasıl karşılıyorum ilkyazı hala
nasıl üstleniyorum başakların hışırtısını,
deniz nasıl giriyor gömülü gözlerime ...


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 6:32 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pzr Ksm 19, 2006 11:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Daha sonra Neruda batılı ozanları, özellikle Fransız Sembolist şiirinin “lanetlenmiş ozanları” nı Beaudelaire ve Rimbaud'yu okuyup özümseyecek... Şili folklorunu ve ülkesinin gezgin halk ozanlarını inceleyecektir... Böylece ozan kültür birikimini, Avrupa uygarlığı ve Şili halk kültürü sentezi üzerine kuracak, ama bu birikim onu doğadan koparıp yabancılaştırmayacaktır.


Oğluyum ben o ırmakların
ama yaşamım
yeryüzünde koşmakla geçti
aynı ırmaklar boyunca aynı köpüğe doğru
ve denizi o günlerin
devrilince yaralı bir kula gibi
ve çılgın bir öfkeyle doğrulunca diken diken
çıktım köklerimden,
daha genişledi yurdum,
ağacın birliği kırıldı;
ormanların zındanı
yeşil bir kapı açtı da
girdi ordan dalga ve gümbürtüsü
ve yaşamım yayıldı
bir deniz çarpmasıyla
enginde

Temuco'dan sonra Neruda yüksek öğrenimini yapmak için başkente Santiago'ya gitti. Edebiyat ve felsefe okuyacaktı... Çekingen tavırları, koca sombrerosuyla, yüreğinde yağmurlar, akarsular, çoban ateşleri dolu dolu küçük bir pansiyon odasına yerleşti. Bu odada her gün 3-4 şiir yazıyordu... Kent yaşamına ayak uydurması kolay olmadı...


“Üniversiteyi bitiremedim... Çünkü üniversitede politika beni tamamen kendisine çekmişti... Bir de edebiyat dünyası... Benim gibi bir taşralı için Beaudleaire' den söz edebilen, Fransız şairlerini tanıyabilen kimselerle bir araya gelebilmek, vazgeçilmeyecek bir zevkti... Yeni yeni bulduğumuz, ayrımına vardığımız şeyleri geceler boyu tartışıyorduk...O zamanlar 19 yaşında ya vardım ya yoktum...

“Şililer şiire düşkün, eğilimlidirler. Bu belki de bir yanı okyanus öbür yanı aşılmaz dağlarla çevrili ülkenin, içe kapanıklığındandır. Üniversite öğrenciliği yıllarında, şiirler okuyarak ülkeyi baştan başa dolaştım... kitlenin ilgisini çeken şeyin şiir olduğunu fark ettim... Politika ve ekonomiden çok, şiir heyecan veriyordu... onlara da bana da... "


Gene de bazı dostluklar, bu yalnız ve içe kapanık genci değiştirdi. Bu dostların başında Alberto Royal Jimenez gelir. Jimenez O'na büyük kentin aylak, bohem yaşantısını tanıttı..Bu arada Fransızca öğrendi.. ve biraz da mimarlık..


YİTEN ÇOCUK


Kim oldum? Ne oldum? Ne olduk?

Karşılık yok. Geçtik,
Olmadık. Öyleydik. Başka ayaklar
başka eller, başka gözler.
Her şey durum değiştirdi yaprak yaprak
ağaçta. Ama sende? Derin değişti

saçların, belleğin. Sen o olmadın,
koşa koşa geçti o çocuk
bir ırmağın ardından, bir bisikletin ardından,
ve devinimle
yaşamım geçip gitti o dakikada.
Sahte kimlik izledi adımlarını.
Saatlar rıhtıma bağlandı günden güne,
ama sen değildin daha, geldi öteki
öteki sen, sonra bir öteki, sen sen oluncaya dek,
sen koparıncaya dek kendini
yolcunun kendisinden,
trenden, yaşamın vagonlarından,
başkası bilmekten kendini, ilerleyenden.
Çocuğun maskesi değişti,
acılı durumu zayıfladı,
yatıştı güçlü devingenliği
iyi dayandı iskelet, dayandı kemik çatkısı,
gülümseme, yürüyüş, havadan bir çalım; yankısı
o çıplak çocuğun
ki ortaya çıktı bir şimşekten,
gene de büyüme bir giysi gibi oldu!
insan başkasıydı ve kendinde taşıyordu onu iğreti.

Böyle oldu bu işler bende...

Ormandan
vardım kente, gaza, acımasız yüzlere
ki ölçtüler boyumu ve bilgimi
vardım kadınlara, ki bende aradılar kendilerini
bende yitirmişler gibi.
ve ortaya çıktı böylece
saf olmayan kişi,
oğulu saf oğulun,

hiç bir şeyin öncekine benzemediği ana dek
ve ansızın yüzümde
yabancı bir yüz belirdi
ama kendi yüzümdü bu da:
bendim o büyüyen
sendin o büyüyen
her şeydik biz
ve unuttuk büsbütün ne olduğumuzu.

Arasıra anımsarız
o bizde yaşamış olanı
ve sorduğumuz olur bizi anımsar mı o diye,
bilir mi diye kendisi olduğumuzu en azından,
konuştuğumuzu
kendi diliyle,
ama o yok olmuş saatlerin dbinden
bakar bize, bakar ya, tanımaz bizi.


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 6:36 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pzr Ksm 19, 2006 11:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Evet... Santiago'daki taşralı üniversiteli delikanlı, o küçük pansiyon odasında yazıyor, okuyor, arkadaşlarıyla tartışıyor; bir yandan da bit, pire, açlıkla savaşıyordu... gözlerinin önünde yitip giden çocukluğu... anıları ve yaşadıklarıyla, yalnızlıkla, kimlik arayışındaydı... Bir savaşım veriyordu... dünyaya, yaşama, kendine karşı.. açlığa, yokluğa, kavramlara ve sözcüklere karşı... Bu yılların izlerinin şiirlerinde de görürüz.

YÜZÜSTÜ KALAKALMIŞLAR


Değil yalnız deniz, değil yalnız kıyı, köpük,
güçleri boyuneğme nedir bilmeyen kuşlar,
değil yalnız şurada buradaki kocaman gözler,
değil yalnız yaslı gece ve gezegenleri,
değil yalnız orman ve yüksek kalabalığı,
acı da, evet, acı da ekmeğidir insanın.

Ama neden? Ben o zamanlar
ip gibi inceydim ve daha kara
bir gece suları balığından,ve elimde değildi,
elimde değildi dayanmak, dünyayı değiştirmek
isterdim bir yumrukta.
lsırdığımı sandım birden en acı otu,
böldüğümü cinayetle kirlenmiş bir sessizliği.
Ama yalnızlık içinde doğar ve ölür her şey,
akıl durmadan büyür taşkınlığa dönmek için,
güle ulaşamadan genişler taçyaprağı,
yalnızlık işe yaramaz tozudur dünyanın,
dönen tekerlektir insansız, topraksız, susuz.
Ve böylece haykırdım da ben yitik
ne oldu bu dizginsiz çığlık çocuklukta?

Kim işitti? Hangi ağız karşılık verdi? Hangi yolu tuttum?
Ne karşılık verdi
duvarlar, başımı vurduğumda kendilerine?
Yükselip geri gelir zayıf yalnızın sesi,
döner, döner durmadan acımasız tekerleği felaketlerin.
O çığlık yükselip geri geldi. Bilmedi kimse.
Yüzüstü kalakalmışlar bile.

Alıntı:
Sait Maden – Kara Ada Şiirleri
Bilim Felsefe Sanat Yayınları



20 AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI Neruda'nın ilk önemli yapıtıdır. Ustalıklı bir şiir işçiliğinin yanısıra gençlik üzüntüleri tutkular, özlemler, yurdunun güney kesimlerinin görkemli doğası iç içedir bu yirmi şiirde ... Santiago'da öğrencilerin barındığı sokaklar, hanımeli kokuları, denizle yağmurun çizdiği sınırsız bir çerçeve, güney kutbunun bol yıldızlı göğü ve karşılıklı güzel bir aşkla başkent...



“Anımsıyorum seni geçen güzkü halinle
Başında gri beren ve sakin yüreğin
Gün batımı alevi tutuşur gözlerinde
Ve yapraklar düşerdi gönlündeki sulara
............
Bir gemiden gökyüzü tarlalar tepelerden:
Anıların ışıktır, dumandır, durgun sudur
O derin gözlerinde şafaklar yalazlanır
İçimde tutuşur kuru güz yaprakları.”

-----------------------------------

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler,
Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi ah daha neler neler
Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler
Sesim rüzgarı arar ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya eskidendi sevmeler



SERENAD

Sen benim derimden daha çok benimsin. seni araken
İçimde damarlarımda, kanımda ışıkla örülmüş
Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giyssilerin
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum.
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm
Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun köklerin çok derinde

.....................

“Kim var orada, kim var orada”
diye sorarım sanki gecenin
Geç saatlerinde... birisi kapımı çalmış gibi
Bir de baktım ki boşluğun ortasında rüzgardan başka bir şey yok
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş
Sanki hiçbir şey yokmuş da
Var olan herşey oradaymış gibi...
Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin
İşte kan ya da buğday
toprak ya da ateş
yaşarız burada bir tek bitki gibi
Yapraklarının anlamını bilmeyen.

( Çev: Hilmi Yavuz)


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 6:39 am tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pzr Ksm 19, 2006 11:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Pablo Neruda 1925'ten sonra kendini büsbütün şiire verir. Ardarda üç yapıt çıkarır: “HALKALAR ,” YERLEŞİK ADAM VE UMUDU”

Bu arada siyasal tartışmalar, işçi olayları başkentli bohem sanatçıların duyarlıklarında yer ediyor; Neruda'nın henüz radikal değişikliklerden uzak insancıl perspektifler kazandırıyordu. Neruda'nın iki büyük ozanın şiirleriyle tanışması bu döneme rastlar: Mayakovski ve Walt Whitman... Neruda kendi anlatımıyla Mayakovski'de: “Doğayı günbatımı ve gündoğumu diye sınıflandıran bunak sistemlerin anlaşılmaz mırıltıları” arasında “çekiç gibi ses veren şiirler” buldu...

Çimen Yaprakları'nın ozanı Walt Whitman için ise sonradan yazdığı şiirlerden birinde:


“Bana sesini ödünç ver, yüreğinin ağırlığını”
diyecektir. Neruda Mayakovski ve Whitman'da aradığı sesi bulacak, bu ozanlar onun gelişmesinde yol açıcılık yapacaklardır.

1927 yılında dışişlerinde görev aldı. Konsolos olarak Birmanya'nın Rangoon kentine atandı.Ünlü yapıtlarından YERYÜZÜNDE KONAKLAMA burada oluşur.

Pablo Neruda kendisiyle yapılan ropörtajlardan birinde “Şairken birdenbire konsolos oldunuz, nasıl oldu bu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Şilililer denizci ve gezgin olurlar... Ve bizde herkes biryerlere gitmek ister. Bir şeyler yaptığınız zaman size "İyi ama buralarda ne duruyorsun sen?" diye sorarlar... “Her yeri gördün de mi buradasın!.” bana bu soruyu o kadar çok kimse sordu ki, sonunda kendi ülkemde ne yapıp durduğumu, başka yerlere gitmenin en iyi yolunun ne olduğunu ben kendikendime düşündüm.Param yoktu. O zaman bana akıl verdiler, konsolos olarak atanabileceğime kanaat getirdim. Dışişlerine başvurdum bana tuhaf tuhaf baktılar, geri döndüm... Sonra bir arkadaşımın yardımıyla görevi aldığımda öylesine koltuklarım kabarmıştı ki neresi olduğunu bile sormamıştım. Bakanlık bürosu duvarındaki büyük dünya haritasında tam tayinimin çıktığı yerde bir delik vardı.. Nereye konsolos olarak gideceğimi soranlara “bir deliğe” diyordum...

Bu delik taa Birmanya'da Rangoon kentiydi... Bir yıl sonra Seylan'ın başkenti Colombo'ya ... 1930 'da Java'ya atandı... P. Neruda bu yılları anılarında şöyle anlatıyor.

“Resmi görevimde yaptığım iş hemen hemen hiç yok gibiydi... Her üç ayda bir Kalküta'dan bir gemi kalkar ve Şili'ye çay ve katı parafin götürürdü. O sırada başımı kaşıyacak zamanım olmaz, çıkış belgelerini pullayıp imzalardım... Ondan sonra yeniden üç aylık durgunluk ve boşluk.. Yalnız başıma çarşıları, tapınakları gezerdim...Bu dönem şiirimin en kederli dönemidir...”

Neruda o sırada yalnızca çarşıları ve tapınakları değil, çöküp yozlaşmakta olan İngiliz sömürge yönetimini ve doğuyu da incelemek fırsatını buldu. İngiliz soylularının zarifliği, mihracelerin göz kamaştıran zenginliğinin ardında büyük halk yığınlarının yoksulluğunu gördü... Bu Neruda'nın şiirine, bu kez yalnızlığın değil, ama bir yıkılışın ve ölümün hüznünü getirdi...

Doğu'daki görevleri boyunca Neruda kendi deyimiyle “Ölümün Sözlüğü” nü inceledi. Ilya Ehrenburg Neruda'nın bu yıllardaki şiirinde ölüm temasının somut bir gerçeklik kazandığını belirtiyor:

“1920'lerin sonu ve 1930'ların başlangıcında Neruda'nın şiirinde “ölüm” bir gerçeklik kazanmıştı. Bu çevresinde gördüğü ve binlerce görünmez bağla bağlı olduğu bir dünyanın göçüp gidişiydi. Ozan sesi ne kadar güçlü ve bütün çıkarsa ölümün de onda o kadar güçlü yankılanacağını biliyordu.”

YERYÜZÜ KONUĞU...

Bu dönemde oluşur ve bu temaları en somut, en geniş perspektiflerden alır. Neruda bu şiirlerde bireyselden evrensellik düzeyine ulaşır. Yalnızlık ve ölümün yanında yeryüzü insanının karşıkarşıya kaldığı krizleri ve çözümleri derinlemesine ele alır.

Buraya kadarki yalnızlık sürecinde; Neruda'nın çevreye, doğaya, insanlara, yaşadıklarına ve kendi gerçeklerine, gözlemlerine dayalı kavramlar içeren şiirlerini, yani bireysel, kendine dönük duyarlıkları yansıtan şiirlerini inceledik... Bu dönemi YERYÜZÜ KONUĞU' ndan seçmelerle noktalayalım. Çünkü ozanımız yaşamındaki değişimlerle birlikte, düşüncelerinde de büyük değişimler yaşayacak ve bunları yazdıklarıyla yansıtacaktır. Şimdi Yeryüzü Konuğu'na dönelim, “yalnızlık ve ölüm” ün ondaki etkilerine bakalım..



Şöyle bir dokunsaydın yüreğime
Yüreğime üfleseydin deniz kıyısında ağlayara
Karanlık bir ses duyacaktın uykulu tren seslerinin andıran
Kararsız sular gibi güz yaprakları gibi kan gibi
Islak ateşlerin sesi gibi göklerde yanan
Bir düş gibi ses verirdi dallar gibi yağmur gibi ya da
Üfleseydin yüreğime, denize yakın
Avcı borazanları gibi hüzünlü bir limanda

Aklar giyinmiş bir hayalet gibi
Kıyısında köpüklerin
Rüzgarın ortasında
Uzayan bir yokluk gibi ansızın bir çan gibi
Zincirden kurtulmuş bir hayalet ağlayan deniz kıyısında

Deniz paylaştırır yüreğinin sesini
yağmur iniyor, karanlık iniyor yalnız sahillere
gece iniyor gece önüne geçilmez
batık gemi bayrakları mavisinde hüznü
sönük gümüşsü yıldızlarla çoğalmış
acı deniz kabukları gibi ses vererek
ey deniz, ey yakarış diye haykırır yürek
İçten sesiyle suçlar deniz,

Ey mutsuzluk, ve kırılmış dalgalarda yiten korku diyerek
yeşil gelinciklerini ve gölgesini, üstüne düşen...

Ansızın var olursan yaslı kıyılarda
ölü bir günle kuşatılmışsan
yüzünle yepyeni bir ışığa dönüksen
dalgalarla dalgalarla doluysan
yangınlı bir güvercin gibi çırpınan
korkudan soğumuş yüreğime üflersen
kanın kara sesli harfleri gibi yankılanır
büyür kırmızı suları, derin
ölüm gibi ses verir
rüzgar ağlamayla dolu bir borazan gibi
korkular akıtan bir kazan gibi ses verir
ya da bilinmez sesini getirir gölgelerin

Bir hayalet olmak ister miydin
kısır ve yaslı borazanı üfleyen
deniz kıyısında yalnız tek başına?
Bir kez çağırmaya gör denizin
uzayan seslerini hayın ıslıklarını
yaralı dalgalardaki buyruklarını

Birileri gelirdi belki
gelirdi birileri
adaların doruklarından kızıl derinliklerinden

Gelirdi birileri gelirdi birileri
gazapla üflemek için
bırakılmış bir geminin sirenleri gibi ses vererek
bir yakarı gibi
kanla köpük arası bir at kişnemesi gibi
kendi kendini ısıran öfkeli bir su gibi

Deniz duraklarında
gölgeli kabukları bir çığlık gibi dolanır
deniz kuşları uçuşur ve denizi küçümser
seslerin çizgileri ve yaslı çubuklarıdır
açık denizin yalnız kıyısından eser...

Çev: H.Yavuz)


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 4:54 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pzr Ksm 19, 2006 11:51 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yıl 1934... Barselona konsolosluğu... iç savaş öncesi İspanyası'nda... 1930'lu yıllarda İspanya sıcak aydınlık, pırıl pırıl şiirler yazan Akdeniz ozanlarıyla doludur. Bunlardan bazıları Federico Garcia Lorca, Raphael Alberti, Miguel Hernandez, Luis Cernuda, Manuel Altalaguer... gibi adlar...

Neruda 1935'te Madrit'e yerleşir... O ünlü “Çiçekler Evi'ne...

Lorca Alberti, Gonzales-Tunon'la şiir tartışmaları, düşünce alışverişiyle İspanya'nın dar güneşli sokaklarında yapılan gezintiler... Umutla, düşlerle, tasarılarla; seinç içinde Çiçekler Evi'nin balkonunda geçirilen günler... Neruda mutludur... arkadaşlarıyla “Şiirin Yeşil Atı” adını verdikleri dergiyi çıkarırlar. Ne yazık ki bu güzelliklerle dolu dönem kısa sürer...

Ve F. G. Lorca 1936, 19 Ağustos'unda kurşuna dizilir... İşte o andan başlayarak Neruda'nın yaşamında, şiirinde, kişiliğinde derin değişimler başlar... Artık “gelinciklerle örtülü metafizik” dönemi kapanmıştır. Çünkü İspanya'da iç ve dış güçlerin kışkırtıcılığında başlayan iç savaşı Neruda günü gününe yaşar.... kıyımı görür... kan gölüne dönüşen sokakaları görür... Lorca'nın ölümünden sonra Madrid'in yazgısına katılır; Franco'ya karşı Cumhuruyetçileri öyle candan destekler ki Şili hükumetince görevden alınır. İlk büyük siyasi şiiri “Ölmüş Savaşçıların Analarına Ağıt”ı yazar... AÇIKLAYALIM diye haykırır.



AÇIKLAYALIM


Bana soracaksın: Leylaklar nerde?
Nerde gelinciklerle örtülü metafizik?
Nerde suskular ve kuşlarla dolu kelimeleri
damıtan yağmur?...
Anlatayım başıma gelenleri:

Madrit'in bir mahallesinde yaşıyordum
çanlarla, ağaçlarla, saatlerle
uzaklara bakınca ordan
kocaman deri bir okyanus gibi
Kastil'in kuru yüzü görünürdü...

Evimin adı “Çiçekler Evi”iydi.
Itırlar biterdi her yanında güzel bir evdi
çocuklar, köpeklerle

Raoul, hatılıryor musun?
Raphael, ya sen?
Hatırlıyor musun, Federico?
Sen şimdi toprağın altında yatan
hatırlıyor musun evimin balkonlarını, orda
Haziran güneşi ağzına çiçekler yığardı hani
kardeş hey kardeş !

Ve bir sabah her şeyi ateş aldı
Ve bir sabah kızıl korlar
Topraktan çıktılar
yutup yok ederek önüne gelenleri

Ve o günden başlar ateş
Ve o günden beri barut
Ve o günden beri kan

Haydutlar geldiler uçaklarıyla, mağriplileriyle
Haydutlar; yüzükler ve düşesleriyle
Kara papazlarıyla geldiler onları kutsayan
Göğün yücelerinden geldiler çocukları öldürmek için
Çocuk kanları boydan boya
Çocuk kanlarıydı akan kentin sokaklarından

Ama her suçtan bir mermi fışkırıyor
Bir gün yüreğinizin tam ortasındaki
Yerini alacak olan

Bir de bana şiirlerin
Neden söz açmaz diye soruyorsunuz
Düşlerden yapraklardan
Doğduğun ülkenin koca yanardağlarından?

Gelin görün sokaklar kan
Gelin görün
Sokaklar kan
Gelin görün kanı
Sokaklar boyunca akan.


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 4:55 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pts Ksm 20, 2006 12:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Neruda'nın düşünceleri İspanya İç Savaşı'na bağlı olarak kökten değişime uğramıştır. Marksizme bağlanmış ve bunu o yıllarda “faşizme karşı, tek savaş silahı olarak nitelendirmiştir. 1937'de İspanya'dan ayrılıp Fransa'ya gitti. Şili'de bir “Halk Cephesi” hükumeti kurulunca da ülkesine geri döndü.

II. Dünya Savaşı başladığında Neruda Meksika başkonsolosuydu. Savaş yılları Neruda'nın Nazi faşizminin zorbalığına yiğit bir aydın ahlakıyla karşı koyduğu yıllardır. Bu savaşta tarafsız kalmayı yeğleyen aydınlara öfkesini şöyle dile getiriyordu:

“Bir Aztek delikanlısının, Arjantinlinin ya da Kübalı'nın Kafka, Rilke ya da Lawrence'e bağlandıklarını gördükçe öfkelenmemek elde değil... Gençler “saf şiir” adına daha gençken yaşlanıyorlar, en basit insanlık görevlerini untuyorlar... Savaşmayan kim olursa olsun korkaktır. Geçmişten artakalanlara dönmek ya da düşlerin labirentini araştırmak çağımıza yaraşan bir uğraşı değildir.”

Bu sözleriyle Neruda çağdaş aydının sorumluluğunu anganement (bağlanma) olarak pratiğe indirmiştir. Bu dünya görüşüyle toplumcu yazarlara, özellikle Sartre'la birleşir. Sartre'ın şu sözlerinde Neruda'nın öfkesinin yankılarını buluruz. “Fare gibi ölmek istemeyen bir yazarın kuşlar hakkında şiir yazmaktan hoşlandığını söylerken içten olamayacağını söylemeliyim. Yazar çağını şu ya da bu biçimde yanıtmalıdır... Yansıtmak zorundadır.”

Neruda'nın saf şiirin karşısına dikilmesi hem O'nun ideolojik yönsemesi, hem de nesnelere karşı olan gerçekçi tutumu ile bütünleşir. Bu yüzden de “saf şiir”e karşı saf olmayan şiiri savunmuştur. “Pure poetry” deyimini kullanmıştır.

Impure poetry'i kavramak için isterseniz Neruda'nın açıklamalarına bakalım:

“Gecenin ya da günün belirli saatlerinde orada duran nesnelere derinlemesine bakmakta yarar vardır: geniş tozlu yollarda aşınmış tekerlekler, kömür çuvalları, fıçılar, sepetler, marangoz gereçleri.... İnsan elinin ve toprağın dokunmuşluğunu yansıtırlar. Bu yansıma acı çeken bir ozan için bir derstir.Eskimiş yüzeyler, nesneler üzerindeki parmak izleri... Çoğunlukla trajik ama genellikle belirsiz duygular getiren bir duyarlık bu nesneleri kuşatmıştır. Bunlar gerçeğe hafife alınamayacak bir büyülenmişlik kazandırırlar. İnsanoğlunun görkemden uzak karışıklığı bu nesnelerde belirir. Bu dağınıklık kullanılmış ve atılmış nesnelerde el ve ayak izlerinde, bütün nesnelerin içinde ve dışında insanlığın sürekli damgasını taşır. İşte biz bu tür şiiri aramalıyız. Asitle ve insan eliyle eskitilmiş, duman ve tere batmış, güzel ya da kötü kokan, yaptığımız her şeye bulanmış bir şiir... Eski giysiler kadar kirli, yemek lekeleri ve utançla kirlenmiş bir beden kadar pis... buruşukluklar... utançlar... gözlemler... düşler... uyanıklıklar... siyasal inançlar, kuşkular ve yergilerle dolu bir şiir....”

Siyasal inançlar... Evet, Neruda'yı sürgüne götürecek sadece bunlar olacaktır. Savaştan sonra Şili'de demokrasi savunucuları çıkar ortaya... Eski arkadaşı Gonzales Videla bunlardan biridir.Videla başkanlık seçiminde adaylığını koymuştur. Demokrasiyi gerçekleştirecek, işçilerin haklarını koruyacak ve bir toprak yapacaktır. Senatör Neruda, Videla'nın en gözüpek savunucularından biridir. Seçimler yapılır, Videla başkan seçilir. Ama sözlerinin birini bile gerçekleştirmek şöyle dursun, tam bir polis devleti kurar Videla... Neruda yiğitçe karşı koyar.. Videla'nın adamları onun evini ateşe verir. Hükümet O'nu ihanet suçuyla 1948 yılında yargı önüne çıkarır.

Sürgün yılları ve Canto General... Dünya ozanları ve şiirseverler bu büyük epik şiirin Neruda'nın “Magnum Opus”u olduğunda birleşiyorlar.. Bir kıta insanının ve toprağının savaşını kapsayan evrensel bir destan, bir halk epopesi...


Halkım ben parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde.
Buğday nasıl filizini sürer de

Çıkarsa toprağın üstüne
Kırmızı güzelim elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız yeniden doğarız ölümlerde...


Alıntı:
Bu metin ağırlıklı olarak, Hilmi Yavuz çevirilerinden, ve Neruda'nın "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" adlı yaşamöyküsünden... dergilerde çevrili şiirlerinden derlendi.. gunfrfd


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 4:57 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Pts Ksm 20, 2006 1:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ve... en güzel şiirlerinden biri Federico Garcia Lorca'nın ölümü üzerine yazdığı şiiri




FEDERİCO GARCİA LORCA İÇİN ODE

Çev: Hilmi Yavuz / ŞİİRLER / Cem Yayınları /1971



Korkudan ağlasaydım ıssız bir evde tek başıma
Gözlerimi söküp aç hayvanlar gibi kemirseydim
Senin’çin yapardım onu... portakal ağaçlarının yasını duyuran
Yiğit türküsü için şiirinin


Senin’çin hastaneleri maviye boyuyorlar
Okullar ve deniz kentleri büyüyor seninçin
Seninçin yaralı melekler tüylerle kuşanıyorlar
Gelinlik balıkların pul pul giysileri senin’çin

Uçuyor deniz kestaneleri göklere doğru
Seninçin dikimevleri kara zarlarıyla
Kaşık ve kanla dolduruyorlar
Yitik kurdelâları yutup öpüşlerle intihar ediyorlar
Ve beyazlar giyiniyorlar

Şeftali sarısına uçtuğun zaman
Güldüğün zaman fırtınalı pirinç tarlalarının gülüşüyle
Türkü söylemek için dişleri, şahdamarları
Boğazı ve parmakları yerinden oynatırsın
Ah... O güzelliğin için ölebilirim
Ölebilirim kırmızı göllerin ortasında
Ki orada güz ortasında sen yaşamıştın
Yere yıkılmış bir kısrakla
Kan lekeli bir tanrıyla

Mezarlıklarda ölebilirim
Ki onlar akarlar külden nehirler gibi
Sular ve gömütlerle
Geceleri suya batmış çanlar arasında
Nehirler kışlalar gibi doludur
Hasta askerlerle ölüme doğru akan nehirler
Mermer sayılar, çürük taçlar ve cenaze yağlarıyla

Ölebilirim seni görmek için
Geceleri sellere kapılmış haçları seyreden
Ayakta ve ağlayan seni
Nehrin kıyısında ağlıyorsun
Bırakılmış ve yaralısın
Ağlamayı ağlarsın, gözlerin dopdolu
Yaşlarla... Yaşlarla... Yaşlarla...

Geceleri bırakılmış ve yalnız
Kara bir huniyle
Gölge, duman ve unutulmuşluk yığarsın
Trenlere ve gemilere
Kemirilmiş küller yığarsın
Seni sütüyle besleyen ağaçlar için yapardım
Topladığın altın suların kuş yuvaları için yapardım
Kemiklerine dolanmış şarap için yapardım
O şarap ki sana gecelerin gizemini söyler

Islak soğan kokan kentler
Seni bekler
Usulca türkü söyleyip geçmen için
Saçlarına yuva kurar yeşil kırlangıçlar
Spermaların sessiz gemileri seni izler
Sümüklüböcekler... haftalar
Bükülmüş yelken direkleri, vişneler
Solgun yüzün onbeş gözüyle birden görününce
Ağzın kana bulanınca

Resmi daireleri islerle doldurursam
Ağlayarak kırıp parçalarsam saatleri
Sadece seni görmek için yapardım
Evine yazın gelişini çürümüş dudaklarla
Ölümcül giysilerle gelişini birçoklarının
Yaslı görkem bölgelerinin gelişini

Ölü sapanların ve gelinciklerin
Gömüt kazıcılarının ve atlıların
Gezegenlerin ve kanlı haritalarının
Küllerle kaplı dalgıçların
Uzun bıçaklarla delik deşik
Bakireleri sürükleyen maskelileri
Kökler gelir, damar, hastaneler
Kuyular ve karıncalar
Örümcekler arasında ölmüş
Bir subayı taşıyan geceler gelir
İğrenmenin gülleri gelir ve iğneler
Sarışın bir gemi
Rüzgârlı bir gün gelir çocuklarla
Ben gelirim sonra Norah ve Oliviero
Vincente... Alexandre... Ve Delia gelir
Maruca... Makva Marina... Maria Luisa ve Larco
La Rubia... Raphael Ugarte
Cotapos gelir... Rafael Alberti
Carlos... Bebe... Manolo Altolaguierre
Molinari
Rozales gelir.. Concha Mendez
ve adını unuttuğum ötekiler...

Bırak da seni süsleyeyim bir taçla
Sen... Sağlığın ve gelinciklerin çocuğu
Sen saf gençlik, özgür ve kara bir ışık gibi saf

Söz aramızda Federico
Şimdi kimsecikler kalmadı kayalıklar arasında
Bırak da basit olsun sözlerimiz
Sen ve ben gibi basit
Şiir neye yarar çiyler için yazılmazsa
Bu gece için yazılmazsa neye yarar
Ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
Bu günbatımı için yazılmazsa
Şurda hızla atan yüreğiyle
Kendini ölüme hazırlayan
Şu yaşlı adamın durduğu
Yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar

Ama geceler var Federico
Geceler yıldızlarla doludur
Bir nehrin üstündedir yıldızlar
Yoksul halkın üstüste yattığı
Evler gibidir tıpkı
Camlarında kurdelâlar sallanan

Birileri öldü belki
Kimi işini yitirdi dairelerde
Hastanelerde asansörlerde
Maden ocaklarında
İnsanoğlu acı çeker de
Her yerde bir amaç gizlidir, ağlamalar her yerde

Yıldızlar sonu olmayan bir nehirde
Camlarda ağlamalar vardır
Gözyaşları kapı eşiklerini eskitir
Odalar sırılsıklam olur gözyaşlarından
Dalgalar gibi gelir vurur kilimlere

Federico
Dünyayı gördün sen, sokakları gördün
Acı sirkeden tattın
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki durmadan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların... Rayların... Ayrılıkların
Olduğu yere

Her yerde sorular soruluyor
Her yerde
Bir kör adam var üstü başı kanla kaplı
Bir başkası var ki gazapla bilenmiş
Yüreksizin biri var
Haydutlar var sırtlarında övgüler taşıyan

Yaşam bu Federico
Hepsi bu kadar
Erkeğin erkeğe sunacağı
Hüznün arkadaşlığından başka ne var
Şimdiye dek çok şeyler öğrendin
Başkaları da sırası gelince öğrenecekler
Yani öğrenmek isteyecek olanlar...


En son gunfrfd tarafından Pts Mar 03, 2008 12:36 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 12:16 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler,

Yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoş görmeyi barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün ayni yolları
yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, Elbiselerinin
rengini değiştirme riskine bile girmeyenler, veya bir yabancı ile
konuşmayanlar,

Yavaş yavaş ölürler
İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten
kaçınanlar

Yavaş yavas ölürler
Aşkta veya iste bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Pablo Neruda
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 2:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eklemeniz için teşekkürler…

Neruda’yı zaman içinde “Kara Ada Şiirleri” nden eklemeler yapmak üzere bırakmıştım… Unutmuşum… Bir başlangıç olacak…

O’nun Yaşadığımı İtiraf Ediyorum otobiyografisinin başlangıcından, şiir gibi bir düzyazı alıntıyla başlayalım…
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 3:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
ŞİLİ ORMANI

Yaşadığımı İtiraf Ediyorum
Çev: Almanca'dan Ahmet Arpad
Alan Yayıncılık / 1976




... volkanların altında, kara dağların önünde, büyük göllerin arasında, güzel kokulu, sessiz ve vahşi Şili ormanı .... İnsan ayağı, ölü yaprakları eziyor, çürümüş bir dal kırılıyor, dev ağaçlar eğri büğrü bedenlerini kımıldatıyor, balta girmemiş ormanların bir kuşu, uçarak geliyor, kanatlarını çırpıyor, dalların gölgesine konuyor. Defne ağacının kokusu burnuma çarpıyor, ta ruhuma yayılıyor .... Selvi ağacı yolumu kesiyor…

Burası dikine bir dünya; kuşlardan bir toplum, yapraklardan bir kitle ... Ayağım bir taşa takılıyor, eğilip taşı kenara itiyorum. Koskoca, kırmızı tüylü bir örümceğin buz gibi bakışları ile karşılaşıyorum, bir yengeç kadar büyük ... Böceğin biri zehirini fışkırtıp çabucak gözden kayboluyor ... Ayağa kalkıp yürüyorum. benim boyumu aşan eğreltiotlarının oluşturduğu bir ormanda. .. Yeşil donuk gözlerinden yaşlar damlıyor ve ben geçip gittikten sonra bile hâlâ titriyorlar. .. Çürümüş bir ağaç gövdesi; ne büyük bir hazine! ... Siyah ve mavi mantarlar ona kulak takmış, kırmızı asalak bitkiler onu yakutlarla süslemiş, başkaları da ona sakal vermiş. Ve çürümüş dalları arasından fırlayarak, hayalet gibı gözden kayboluveren bir yılanı görüyorum .. Sanki ruh, ölü gövdeyi terk ediyor.. Ötede daha bir sürü ağaç ... Balta girmemiş bu sessiz ormanın oluşturduğu halıdan yükseliyorlar ... Hepsi de dimdik, dallarla dolu, bir mızrak gibi yükseliyor, kendine özgü bir biçimde ... Sanki bir makas onlara değişik şekiller vermiş ... Bir yamaç. Aşağıda bir su, granitler arasından kendine yol açmış ... Duru, tertemiz ... Işık ile su arasında bir kuş, dans ederek uçuyor ... Yanlarında durduğum bir sürü sarı bitki başlarını sallayarak beni selamlıyor ... Arkamda kırmızı sarmaşıklar, balta girmemiş bu ormanın can damarları gibi yukarılara doğru yükseliyor... Kırmızı sarmaşık (lapageria rosea) kan bitkisi, beyaz sarmaşık ise kar bitkisi... Yapraklar hışırdadı ve bir tilki, sessizliği bozdu. Oysa sessizlik, bu bitkiler ülkesinin yasasıdır. Anahatı bozulmuş bir hayvanın uzaktan gelen haykırışı … Gizlenmiş bir kuşun ötüşü arada sırada ... Bitkiler ülkesi sessizdir, bazen mırıltılar duyulur, bir fırtına gelip de her şeyi bozana kadar.

Şili ormanını tanımayan, bu dünyayı da tanımıyor demektir.

İşte bu dünyadan, bu sessizlikten çıktım yola ben ... Dünya için şarkılar söylemeğe.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 4:24 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BÜYÜLEYİCİ SANAT


Nice sevip nice yürümekten doğar kitaplar,
Ama öpüşleri yoksa, bölgeleri yoksa,
ama erkekleri yoksa elleri dolu,
kadınları yoksa her damlada,
açlıkları yoksa, öfkeleri, istekleri, yolları,
ne simge olarak işe yararlar, ne çan olarak:
yoktur gözleri ve açamazlar olmadığı için de,
yalnız ağızları vardır, kuralın ölü ağzı.

Sevdim doğurgan dalları
ve kanla aşk arasında oydum dizelerimi,
diktim sert toprağa
ateşle çiy arasında tartışmalı bir gülü,

Böylece yürüyebildim şarkı söyleyerek.

Ne bilmek isterim ne düş görmek
Kim öğretebilir bana varolmamayı,
yaşamayı cansız olarak?

Su nasıl süredurur?
Nedir taşların göğü?

Kımıltısız bekleyerek
kendi yazgılarına son verip
yollara düşen göçleri
soğuk takımadaların yelinde.

Kımıltısız bir bilinmez yaşamla
bir yeraltı kenti gibi
ki yorgundur kendi sokaklarından
ve toprağın altına gizlenmiştir,
kimse bilmez varolduğunu,
elleri de yoktur dükkanları da,
sessizliği tek besinidir.

Görünmez olmalı arasıra,
konuşmak sözsüz, işitmek ancak
bazı yağmur damlalarını,
havalanmasını bir gölgenin.


Alıntı:
Sait Maden – Kara Ada Şiirleri
Bilim Felsefe Sanat Yayınları


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 5:00 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 8:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KIŞ BULUŞMASI


I.

Öyle bekledim ki bu kışı başka hiçbir kış
beklenmemiştir o denli başka kimselerce,
hepsinin mutlulukla buluşma sözleri vardı:
bense yalnız seni bekliyordum, karanlık saat.
Eski kışlara mı, benzer bu, ana babayla, kömürün
ateşiyle ve at kişnemesiyle sokakta?
Gelecek yılın kışına mı benzer,
Yokluğun ve tam soğuğun kışı mı
ve doğa bilmez mi göçüp gittiğimizi?
Hayır. Saf yağmurdan ve geniş bir kemer
kuşanmış yalnızlığa yalvardım
ve burda kendi okyanusumda buldu beni rüzgarla,
o rüzgar ki uçuyordu iki su bölgesi arasında kuş gibi.
Her şey hazırdı göğün gözyaşları boşaltmasına.
Cömert gök tek ve tatlı gözkapağından
saldı gözyaşlarını buz kılıçları gibi
ve bir otel odası benzeri dünya
kapandı: gök, yağmur ve uzay.

II

Ey merkez, ey enlemi, sınırı olmayan kadeh!
Ey yayılan suyun göksel yüreği!
Rüzgarla kum arasında hora tepip yaşıyor

aramaya yazgılı bir gövde
kendi saydam besinini
ben yetişip içeri girdiğimde şapkamla, kül içinde
ve yolların susuzluğundan aşınmış çizmelerimle.
Hiç kimse gelmemişti
ıssız tören için.
Saflığın nerdeyse görünür olmasından
daha yalnız gibiyim şimdi.
Çocukken o denli korktuğumuz kuyular gibi
dipsizim, biliyorum,
ve saydamlıkla,
iğnelerin yürek çarpıntısıyla çevrildiğimi;
çene çalıyorum kışla,
egemenliğiyle, gücüyle
belirsiz varlığının,
enginliği ve sıçrayıp saçılmasıyla
gecikmiş gülünün
ışık kalmayacak ana değin nerdeyse
ve çatısı altında
karanlık evin
sürdüreceğim ana değin, kimse yanıt vermese de,
toprakla konuşmamı.


III

Kim istemez katı bir ruhu?
Kim dövmedi ruhunda keskin bir hançer?
Daha göz açar açmaz gördüysek kini
ve yürümeye başlarken düşürdülerse bizi,
ve sevmek isterken sevgi düşmanımız olduysa
ve tek bir dokunma yaraladıysa bizi,
kim eline silah almaya kalkışmamıştır o zaman
ve ayakta kalabilmek için, bıçak gibi sert,
yaraya karşı yara açmak istememiştir?
İnce adam sertliğe can attı
en yumuşak adam aradı bir kabzayı,
yalnızca sevilmeyi isteyen kişi
tek bir öpücükle, belki de yarım öpücükle,
kendisini apaçık üzüntülü bekleyen kadının
yüzüne bakmadan geçip gitti:
yoktu yapacağı bir şey: sokak sokak
maske pazarları kuruldu
ve satıcı herkese denedi
bir akşam alacasının ya da bir parsın yüzünü,
ağırbaşlının, erdemlinin, eski adamın yüzünü
sona erinceye dek dolunay
ve hepimiz ışıksız gecede eşit oluncaya dek.


IV

Yüzümü kumlarda yitirdim,
acılı kimsenin o, silik kimliğini,
ruhum deri değiştirme zorunda kaldı bu yüzden
sahici insan almaya kavuşuncaya dek
şu zavallıca hakkı elde etmek için:
tanıksız kışı beklemek.
Bir dalga beklemek
paslı karabatağın uçuşu altında
yeniden kazanılmış tam yalnızlıkla.
Beklemek ve kendini bulmak, önbilisiyle ışığın, yasın
ya da hiçin:
aklımla, akılsızlığımla, gönlümle,
kuşkularımla zor duyduğum bir şeyin.


V
Su şimdi nice yıldır
yepyeni, çoktan kaçtı eski su
parçalamak için kristalini başka bir yaşamda
ve toplayamadı kum artık
zamanı, deniz de başka gömleği de, aynasını
yitirdi kimlik
ve biz yol değiştirerek büyüdük.


VI

Kış, arama beni. Gittim ben.
Uzaktayım çok, ulaşandayım şimdi
ve çiçeklendirecek olandayım ince yağmuru,
sonsuz iğneleri, ıslık ağaçlarla
ruhun birleşmesini,
denizin külünü, yapraklar arasında altın bir
kapçığın yarılmasını
ve geciken gözlerimi
ki yalnız toprağı ilgilendiriyor.


VII

Yalnız toprağın, rüzgarın, suyun ve kumun
bağışlamasına borçluyum bu tam aydınlığı.




Alıntı:
Sait Maden – Kara Ada Şiirleri
Bilim Felsefe Sanat Yayınları
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Cum Mar 09, 2007 1:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

OKYANUSUN İHTİYAR KADINLARI

Kapanık denize gelir ihtiyar kadınlar
solmuş elörgüsü örtüleriyle,
incecik, titreyen bacaklarıyla.

Tek başlarına otururlar sıralarda,
ellerine dikerler bakışlarını,
bulutlara, sessizliğe dikerler.

Köpürür, savurur oynak deniz,
davullardan oluşmuş dağlarla iner,
vurur boğanın bıyıklarına.

Oturur ihtiyar, sessiz kadınlar,
saydam bir gemi gibi otururlar
yıldırıcı dalgalara bakarak.

Nereden gelirler, nereye giderler?
Çıkıverirler köşe başlarından,
hızlı yaşamımızdan çıkıverirler.

Okyanus onlarındır şimdi,
donduran ve yakan boşluk,
şenlik ateşleriyle donatılmış yalnızlık.

Bütün geçmişlerden çıkıverirler,
bir zamanlar güzel kokan evlerden,
yanık alacakaranlıklardan.

Hem görürler, hem görmezler denizi,
bir şeyler çiziktirirler bastonlarıyla,
siler deniz yazdıkları ne varsa.

İncecik kuş ayaklarıyla sonra
gider ihtiyar kadınlar
ve kaçak dalgalar rüzgarda
çırılçlplak dolaşmaya başlar.


Çev:Ülkü Tamer


En son gunfrfd tarafından Cum Mar 09, 2007 1:08 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Cum Mar 09, 2007 1:07 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

GUILLERMINA ACABA NERDE?


Guillermina acaba nerde?

Ablam çağırmıştı onu,
gidip kapıyı ben açtım,
güneş girdi içeri, yıldızlar girdi;
iki buğday başağı girdi,
iki göz girdi, dipdiri.


On dördüme basmıştım ,
hoşuma gidiyordu ağırbaşlı görünmek,
inceciktim, çeviktim, ama bir yandan
kaşlarımı çatıyordum boyuna.
Örümcekler arasında yaşıyordum,
her karışını biliyordum ıslak ormanın,
beni tanıyordu böcekler,
üç renkli arılar tanıyordu beni.
Nanelerin altına saklanmış
çulluklar arasında uykuya dalıyordum.


Guillermina girdi sonra,
saçlarımı savurdu ansızın
gözleri, masmavi çakan,
ve kış duvarına çiviledi beni.
Temuco'da, güney sınırında.


Ağır ağır geçti yıllar,
filler gibi usulca ilerleyerek,
çılgın kurtlar gibi uluyarak geçti.
Yaslı yıllar geçti, yıpranmış yıllar,
buluttan buluta attım kendimi,
ülkeden ülkeye, gözden göze,
ama sınırdaki yağmur
toprağa hep aynı biçimde düştü.


Ne yolculuklara çıktı yüreğim
ayaklarında aynı pabuçla,
beni besleyen, dikenler oldu.
Tedirginlik götürdüm nereye gitsem.
vurdular beni ben vuracakken,
yığılıp kaldım öldürüldüğüm yerde;
ama kalktım, eskisinden daha dinç,
ya sonra, ya sonra, ya sonra--


Ekleyecek ne var ki?

Yaşamaya gelmiştim yeryüzüne.

Guillermina acaba nerde?


Çev: Ülkü Tamer
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Cum Mar 16, 2007 3:58 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
NOBEL ÖDÜLÜ

Alıntı:
Pablo Neruda / Yaşadığımı İtiraf Ediyorum

Çev:Ahmet Arpad / Alan Yayıncılık – 1975



Bu yazıyı Pablo Neruda’nın Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı özyaşamöyküsünü aktardığı kitabından seçtim… Kitap ara başlıklar halinde ilerleyen bir kitap… Bu bölümünde Nobel Edebiyat Ödülü’nü alışını anlatıyor… Keyifli, içten bir öykü…

İyi okumalar…

gunfrfd






Nobel ödülü almamın uzun bir hikayesi vardır. Adım yıllar yılı aday olarak duyurulmuştur ama, bütün bunlardan bir sonuç çıkmamıştı. 1963'de durum ciddileşti. Radyo istasyonları, adımın Stockholm'da ciddi olarak ele alındığını ve adaylar arasında şansın bende olduğunu bir çok kez duyurdular.

Matilde ve ben, ev savunması 3 numaralı planı uygulamağa başladık. İsla Negra'daki evimizin eski giriş kapısına büyük bir asma kilit koyduk, yiyecek öteberi ve kırmızı şarap aldık bol bol. Siemenon'un cinayet romanlarından da bir sürü satın aldım. Tam hazırlıklı olmak için.

Gazeteciler gelmeye başladılar. Fakat yakınımıza sokulamıyorlardı. Gösterişli olduğu kadar da güçlü olan kocaman bir asma kilitle korunmuş büyük kapıyı açamıyorlardı. Dış duvarların çevresinde kaplanlar gibi dönenip duruyorlardı.

Neydi istedikleri? Dünyanın başka bir ucunda sadece İsveç akademi üyelerinin katıldığı bir tartışma üzerine ben ne söyleyebilirdim? Fakat gazeteciler niyetlerinde yine de kararlı görünüyorlardı. Kurumuş bir ağaç gövdesinden su içmek istiyorlardı.


Okyanus'un güney kıyılarında bahar geç başlamıştı. O yapyalnız günler, kıyıların ilkbaharıyla yakınlık kurmam olanağını geç de olsa sağlamıştı.

Yazları tek damla yağmur düşmez. Topraklar çatlak, sert ve taşlıdır. Tek bir yeşil ot görülmez. Kışları, kudurmuşcasına sert bir deniz rüzgarı, dağlara çıkan dalgalar ve tuzla döğer kıyıları. Sonra, o korkunç güçlerin kurbanı doğa, kaygılı bir parıltıya bürünür.

İlkbahar, büyük ve sapsarı bir çalışmayla başlar. Her yeri ve her şeyi altın sarısı ve minimini milyonla çiçek kaplar. Bu alçak gönüllü, ama güçlü filizlenmeler, yamaçların giysilerini değiştirir, kayaları sarar, denize uzanır ve bizleri şaşırtıverir. Her gün geçtiğimiz yollarda, varlığını ispatlamak ister gibi.

Bu çiçekler pek uzun süre gözlerden uzak bir ömür sürmüştü. Çorak toprağın hüzünlü olumsuzluğu altında öylesine ezilmişlerdi ki, şimdi sapsarı bollukları, verimlilikleriyle ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Küçük solgun çiçekler çok geçmeden bozuluyor ve menekşe rengi kalın çiçekler her şeyi ve her yeri kaplıyordu. İlkbaharın kalbi, sarıdan maviye, sonra da kırmızıya, renk değiştiriyordu. Bu küçük, bu adsız çiçeklerin sonu gelmeyen iklimi birbiriyle nasıl yer değiştiriyordu? Rüzgar, bir rengi sarsıp uzaklaşıyordu ve ertesi sabah bir başka renk vardı. Issız tepelere dikilmiş ilkbahar yaprakları renk değiştirmiş gibi.

Değişik cumhuriyetler, toprağa sahip çıkıp bayraklarını dikmiş gibi.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki
1. sayfa (Toplam 8 sayfa)

 
Forum Seçin: