Tarih: Cum Ksm 10, 2006 2:46 am Mesaj konusu: Kimlik
Dini kimlik
Milli kimlik
Politik kimlik
Cinsel kimlik
Duygusal kimlik
Ebeveyn kimliği
Evlat kimliği
Dost/arkadaş kimliği
Eş/sevgili kimliği
Öğretmen/öğrenci kimliği
Patron/işçi kimliği
Hatta sanal kimlik
.
.
.
-Birkaçını atsak olmaz mı?
-Bunların hepsi gerekli mi?
-En önemlisi/önemsizi/problemlisi hangisidir?
-Hepsi birden başarıyla yürütülebilir mi?
-Kimlik edinilir mi, öğretilir mi?
-Tek kimlik düşüncesi bir ütopya mıdır?
-Hangileri statik, hangileri dinamiktir?
-Hangileri önsel, hangileri sonsaldır?
-Kimliklerarası etkileşimin neticeleri nelerdir?
-Biriyle hemcins, hemşehri, hemzemin, vs. olmak neden önemlidir?
-Bu kadar çok kimliğe bürünebilen, evde, iş yerinde, okulda, kışlada, mecliste, piknikte, vs. farklı tavırlar takınabilen bir bilinç nasıl olur da bunları birbirine karıştırmaz, yorulmaz?
-Bu mekanizma nasıl işler?
Kimlik duruma bağlı bir değişkendir. Durumun gerektirmedikleri atılabilir.
-Bunların hepsi gerekli mi?
Hayır. Ama dinamik olanlar yürürlükte oldukları müddetçe, statik olanlar ise her daim gerekli görülür. Çünkü mekan ve zaman ilişkisi içinde, statüden bağımsız hareket edilmesi toplumsal ilişkileri bozar. Bürünülen kimlik mekanın ve çevredeki diğer unsurların gerekliliğidir. Bu yüzden zaman ve mekanın gerektirdiği hiçbir kimliğin reddedilemeyeceği öngörülür. Şartlar ve kimlik bir devridaim içindedir.
-En önemlisi/önemsizi/problemlisi hangisidir?
En önemlisi önsel ve statik olanlardır, milli kimlik, cinsel kimlik gibi. En önemsizleri tek bir koşula bağlı, belirli bir zamana özel, geçici kimliklerdir. En problemlisi, kendi içinde kavramsal ve düşünsel problemler barındıran ifadelere sahip olan; varlığıyla diğer kimlikleri en çok etkileyen ve öne çıkan kimliklerdir, cinsel kimlik gibi. Kadın/erkek olmak, herhangi bir şarta bağlı olmaksızın, kendiliğinden önermeler sunan, önyargı oluşturan bir kimliktir örneğin.
-Hepsi birden başarıyla yürütülebilir mi?
Hayır. Baskın olanların etkisi her zaman görüleceğinden, özellikle dinamik olanlar ve kişinin yaşamına kattıkları açısından önemsiz olanlar başarıyla yürütülemez.
-Kimlik edinilir mi, öğretilir mi?
Her ikisi de. Ama doğuştan değildir.
-Tek kimlik düşüncesi bir ütopya mıdır?
Evet. İnsan, ıssız bir adada tek başına yaşayan bir varlık değildir.
Hiçbiri tek başına önsel değildir. Fakat süperegonun etkisiyle statik olanlar önselleşir. Dinamik olanlar ise sonsaldır, burada da süperegonun ve önsellerin etkisi görülür.
-Kimliklerarası etkileşimin neticeleri nelerdir?
Bir kurallar bütünü, bir çerçevedir. Bir kimliğin diğerini otomatik olarak destekler ve tek tip bireyler ortaya çıkar. Kişisel olarak ise bocalama ve çelişki ortaya çıkar.
-Biriyle hemcins, hemşehri, hemzemin, vs. olmak neden önemlidir?
Kişi, kendisini hüviyetiyle eş tuttuğu için; kimlik, benliğin üstüne çıktığı için; kişilerin, benzer kimliklere sahip bireylerle uyum içinde yaşayacakları öngörüldüğü için.
-Bu kadar çok kimliğe bürünebilen, evde, iş yerinde, okulda, kışlada, mecliste, piknikte, vs. farklı tavırlar takınabilen bir bilinç nasıl olur da bunları birbirine karıştırmaz, yorulmaz? -Bu mekanizma nasıl işler?
Ego ve süperegonun kazandırdığı alışkanlıklar ve şartlanmışlıklar sayesinde.
-Kimlik bir sorun mudur?
Evet. Kimlik başlı başına bir sorunlar bütünüdür. Kimlik, toplumun etkisi ile öğrenilen ve edinilen, bütün toplumda senkronize olarak görülen, çoğu kez benliğin önüne geçirilen, varlığın olmazsa olmazı kabul edilen, nüfus cüzdanı ile tasdik etme gereği duyulan, kişilerarası önyargıları besleyen, kişinin içkin çatışmasını körükleyen, benliği sınırlayan, benliği yontulması gereken bir taş gibi gösteren, yapay kuralları doğallaştıran, toplumda çatışma ve ayrımı destekleyen, insanların arasına belirgin sınırlar koyan bir statüko savıdır.
Hepsini seviyorum ve hepsini önemsiyorum .ayrımcılık imkanı değil kişiyi tanımlama imkanı veriyor kimlik. Kİmliğimizin en başında ne yazdığı önem sırası sıfatlarımızın işi kişiselleştiriyor.
Kimlik, kişilik, karakter vs... Tüm tanım cümleleri bir ölçüde sakattır.Bir kerteden sonra da tamamı işlerliğini kaybeder.
Her sözcüğün o sözcüğü kullanan insan sayısınca kavramı, karşılığı vardır. Bu kavramlar belirli ölçüde benzerdir. İnsan bu benzerliği kullanarak hemcinsleriyle ilişkiye girer. Toplumlar, milletler, kabileler, hatta küçük arkadaş grupları arasındaki "birbirini tanıma ve tanımlama"ya dayalı iletişim, bu benzerliğin ürünüdür. "Kavramları, kavrayışları benzeşen insan topluluğu denilince", insan tekinden tüm insanlığa uzanan parabolik bir grafik akla gelir. İnsan tekinin dahi farklı zaman ve mekanlardaki kavrayışı birbirinden farklıdır. Yani "insan" dahi bu anlamda tanımsızdır, çünkü her an "oluş ve yok oluş halindedir", bu grafiğin de yaklaşık değerini alırsak "insan her an değişmektedir" diyebiliriz. Değişen bir şeyin tanımı da ancak yaklaşık bir tanımdır, yani gerçekte insan tanımsızdır. Ya da her insan tanımı yuvarlanmış, ondalık kısmı alınmış bir tanımdır.
Bir kerteden sonra bu yuvarlak insan tanımı geçerliliğini yitirir. Virgülden sonraki sayı büyük önem arzetmeye başlar. Virgülden sonra onuncu, yüzüncü, bininci basamaklar dahi insanı tanımlamada ve ayırmada yetersiz kalır. Günümüzde bilimin pratikte ulaştığı düzeyden, nanoölçekten bahsetmek gerekirse makroölçekte farklıymış gibi görünen kavramların nanoölçekte aslında hemen hemen aynı olduklarının gözlemlenebildiği düzeyde (virgülden sonraki dokuzuncu basamakta), tam sayılara göre yapılan insan tanımı ayırıcı özelliğini yitirir.
Örneklemek gerekirse "Maddenin atomlardan oluştuğu" gerçeği maddeler arasındaki ayrımı kaldırır. Atomun içine girildiğinde "atomun yapısındaki farklılık" göze çarpar ve aslında "atom" teriminin de yuvarlak bir tanım olduğu anlaşılır. Bu kertede "elektron ve proton" terimleri devreye girer. O düzeye inildiği takdirde bunların da yuvarlanmış terimler olduğunun anlaşılma ihtimali her zaman vardır.
Nereden nereye geldik. Sözü şuna getirme istiyorum. "Oluş"u yaşıyoruz, "oluş"tan mamul bir hayatı yaşıyoruz. İşte bu "oluş" tüm kimlikleri, tüm tanımları tanımsız ve geçersiz kılıyor. Kimlikleri etrafımıza örülü duvarlar, sınırlayıcılar olarak karşımıza çıkarıyor. Anlık yaşam da bu duvarlar içerisinde yaşanıyor.
Gerek varoluşçu filozoflar, gerek mistikler tüm kavram ve kimlikleri reddederek kimliksizliğe ve kavramsızlığa (ki kimliksizlik ve kavramsızlık tek kimliklilik ve tek kavramlılık demektir) teslim olmayı öne çıkarırlar. "Ben" olmak da fenafillah'a ermek de Nirvana'ya ulaşmak da gerçek anlamda kimliklerin reddiyle mümkündür.
Kimlik reddi yasal olmadığı için ben henüz kimliklerimi reddedemiyorum. Anarşizm belki buna olanak sağlar...
''Bütün herşey belli bir arazi parçasının etrafına insanın çitler çakması ile başladı''der RUSO...
Kırılma noktası orda başladı,izini antropolojik sosyolojik biyolojik felsefik mistik her açıdan sürebiliriz.bu iz sürme macerasında önümüze bizi kuşatan ne kadar kimlik varsa çıkacaktır,genel ve geniş derin ve uç entelektüel kapasitemiz buna izin verirmi bilmem ama sorun olarak süreceğine benziyor şimdilik.
Ben tüm kimlikleri reddediyorum bu yüzden ne nirvanaya ne de fenafillaha eremeyeceğim. Rabbinin biçtiği ilahi kimlik tanımlamasına uyduramıyorum ruhumu.
Bence red ile değil sahiplenişle başlar herşey.
Herşeyi bir şeyde birleştirmekle.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız