nietzsche felsefesinin en mühim noktalarından birisi tarih felsefesidir...
buyrun:
TARİH ÜZERİNE-FRİEDRİCH NIETZSCHE
SAY YAYINLARI 2001/6.BASIM ÇEVİRMEN: NEJAT BOZKURT
OKUMA TRİHİ: EYLÜL-EKİM 2002 GAZİANTEP
Bu kitabı Kıbrıs’tan yeni geldiğimde yani 2002‘in ağustosunda Ankara’da büyük bir heyecanla almıştım sanırım Ankara’da İlhanİlhan’dan ama emin değilim. Kış boyunca Serdar’la süren felsefe tartışmalarında en çok takıldığımız isim elbette ki Nietzsche idi. Beni nicedir sarsan bu deha İ.Yalom’un Nietzsche Ağladığında romanı vasıtasıyla Serdar’ı da etkilemiş ve onu büyük bir meraka da salmıştı, tesadüfen kitap değişimi yaptığımız bir sıra bana o kitabı verdi ve ben de bu pek popüler kitabı isteksizce okumaya başladım... neticede bir de baktım ki aramızda müthiş bağlar var tabi bunu onunla konuşmaya başladık, ben daha önce Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü okuduğum için ona nazaran daha aydın sayılabilecek bir konumdaydım bu isim hakkında, artık uykularımızı kaçıran bir şeytan vardı kitaplığımızda: Nietzsche.
Neyse kitaba dönmekte fayda var, bu kitabı aldım ve bir ay kadar sonra okumaya başladım üstelik zor koşullarda; Okumaya başladıktan sonra heyecanın yerini ürperti (fikirler nedeniyle) ve isyan (anlamakta zorlanmam sebebiyle) almaya başladı. Neticede kısa bir süre içinde anladım ki şimdiye dek okuduğum en ağır kitaptı. Bir satırı okuyordum ancak tüm kelimelerin anlamlarını bilmeme rağmen bütünü kavrayamıyordum, sonunda yoğunlaşmaya çalışarak günde üç-beş sayfayı sindirerek okumaya karar verdim ve 167 sayfayı iki ayda ancak bitirebildim. Tabi bunda çevrinin de payı büyüktü.
Önce yayıncının bir yazısı üzerinden sonra şahsın kendisi üzerinden devam edelim:
“... duyularımız da ancak canlı bir varlığın varoluşuyla olanaklıdır, yani görülen, algılanan, düşünülen her şey arzularımızın ve içgüdülerimizin izledikleri amaçlara bağlıdır. Hayvan için geçerli olan insan için de geçerlidir. İnsan nesnel bir dünya içinde değil tutkular ve içgüdüler çerçevesinde yaşar. İnsanın tüm görüşleri tüm düşünceleri tutkularına bağlıdır. Gerçekten de bu tutku ve arzularımız bilinç düzeyine çıkamazlar ve biz onların farkına varamayız. Amaçlarımız o zaman görünüşte bizim güzel, iyi, doğru ve gerçek olarak kabul ettiğimiz düşüncelere bağlıymış gibi görünürler. Oysa gerçekte bu düşünceler Nietzsche’ye göre bizim bilincinde olmadığımız doğru amaçlara erişilmesi için kullanılan birer araçtır. İşte bu yüzden ona göre dünya görüşlerinin, ahlak anlayışlarının doğru ya da yanlış oldukları söylenemezler çünkü bu düşünceler yükselmekte olan sağlam veya çökmeye yüz tutmuş hastalıklı düzenleri yansıtan güçlü ya da zayıf kişilerin arzu ya da içgüdüleriyle belirlenir. Çünkü yaşamın yükselmesine hizmet eden ya da onu gerileten dünya görüşleri ve ahlak anlayışları vardır. (Nietzsche için bütün organik yaşamın temel özünü şu içgüdü belirler: Güçlü ve egemen olup yönetmek) yani onun için temel içgüdü varlığını sürdürmek değil onu yüceltmektir...”
Burada ben bir ok çıkmışım: bu görüş egoizme gitmez mi? diye. Yayıncı bir notla bu görüşü, bitmeyen kitabı Güçlülük İstenci’nde aldığını belirtmiş, sonra ki sayfa da temelde kavradığım şey şu ki; bir canlı varlığını sürdürdüğü sürece bir takım inanış, düşünce, görüşe sığınırken bu sığınmayı nesnel bir açıdan inceleyerek her şey için olması gerekenin bu olduğu fikrinden yola çıkıp sığınmıyor aksine psikolojik egoizmin sınırlarındaki egonun güçlenmesi ve hakimiyete sahip olması için hangisini kendine faydalı ve çıkarlarına uygun buluyorsa bilinçaltı onu kendince doğru kabul edip bilinci otomatikman bu şekilde yönlendiriyor. Burada Kafka’nın o cesur aforizması da su yüzüne çıkmaz mı? Ne diyordu: “ Kişisel erdemler toplumsal erdem halini aldığında aslında kötülüğün inanılmaz bir şekilde değişmiş hali oluyor; fedakarlık, yardımseverlik gibi...” böyle bir şeydi. Basitten yola çıkarsak güç istenci toplumsal manada kötü bir arzudur(niyettir) ve bu güç istenci inanılmaz bir değişime uğrayarak (bilinçaltında o şekilde yorumlanarak) diğer insanlara ve bilince fedakarlık (İsa’yı düşün) ve kurtarıcılık gibi sunuluyor. Her şart altında insanları iyi-kötü, doru-yanlış diye ayırmak ve bu ayrımdan önce yargılamak yanlış olmuyor mu? Uzatmamakta fayda var zaten bu konuyu kavramlar ve düşünceler notlarında işleyeceğim.
ÖNSÖZDE NİETZSCHE ÇIKIYOR SAHNEYE
* “Etkinliğimi artırmadan ya da doğrudan doğruya canlandırıp (yaşamıma) bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum.(Goethe’nin Schiller’e bir mektubundan.) Goethe’nin bu sözleri yürekten dile getirilmiş bir kanı olarak tarihin değeri ve değersizliği üzerindeki düşüncelerimin başında yer alsın...”(syf.63)
Tarih insanın etkinliğini artıran bir şey midir? İnsanlığı canlandırabilir mi? Bana kalırsa Goethe çok güzel ve manalı bir söz söylemiş ama Nietzsche’nin kısa yorumunda her şey yerine tarih olgu ve kavramını oturtması ne kadar doğru? Ona göre şu an insanın omuzlarında binlerce yıllık bir ağırlık var ve bu binlerce yıllık ağırlığı bir türlü fırlatıp atamadığı için gelişemiyor insan. Hep aynı yerde hep aynı mağaranın etrafında dolaşıp duruyor. Öyleyse diyor bir adım atıp ondan sonra devamlı attığı adımı düşünerek eskiyen ve tükenen bir canlı etkin sayılabilir mi? İlk adımdan – ve tek adımdan- sonra kaç bin yıl geçti bilemiyoruz ama bildiğimiz şu ki: Hiçbir şekilde ilerleme ve gelişme gösteremedik. Bunun bir nedeni attığımız adımın hala kritiklerini yapıp durmamız (N. nin dediği gibi) ve her geçen gün omuzlarımızdaki yükü indirmeye gayret edecek gücü bulamayışımızdır. Burada insan her şeyi unutan o tarih dışı varlığın mutluluğuna imreniyor: Hayvanın.
* “En küçük bir mutluluk kesintisiz olarak var oluyorsa ve mutlu kılınıyorsa, bu bir yığın acı, istek ve yoksunluklar arasında yer alan küçük bir bölüm olup hem de keyiflenme, bir çeşit fantezi olup ortaya çıkan büyük bir mutluluktan karşılaştırılamayacak denli çok daha büyük bir mutluluktur. Mutluluğu (büyüklüğü önemli değil) mutluluk yapan tek bir şey vardır: Unutabilme ya da bilgince söylenirse, mutluluğun sürüp gittiği sürece tarih dışı olarak duyumlama yetisi: Tüm geçmişini unutarak kendini anın eşiğine bırakmasını bilmeyen kimse, bir zafer tanrıçası gibi başı dönmeden ve korkmadan bir noktada durmasını beceremeyen kimse, hiçbir zaman mutluluğu bilemeyecektir... unutma gücü hiç olmayan yani hiçbir zaman unutmamaya ve her yerde bir oluş görmeye mahkum bir kişi düşünün: Böyle bir insan artık kendi öz varlığına da inanmaz, kendine ve oluşuna da inanmaz artık, hareket eden noktalar dizisi içinde her şeyin akıp gittiğini görür ve bu oluş içinde kendini yitirir.” (syf.69)
Kötü ve lüzumsuz bir yaklaşım bu ama. Mutluluğun temelini neyin oluşturduğunu çok iyi çözümlemek gerek, bana göre mutluluk kavram ve olgusunu yaratan tek şey; istenç. Bir insanı mutlu kılmak sadece o insanın özsel mücadelesiyle başarabileceği bir şeydir.Yani insan iradesini disiplin altına alarak iradesini kamçılamak yerine iradesini bağımsızlaştırarak istek ve arzularını sevmeye başlamasını sağlayıp onları özgür ve münferit kılabildiği oranda mutlu olabilir. Bu mutluluğun nasıl oluşacağının, artacağının iddiasıdır. Basit bir kanıtlama çalışmasına girerek çamurlu yolda yürüyelim biraz daha; onlarca yıl çektiği acılar ve ıstıraplardan sonra teist veya ateist bir yönelişle kendine giden, içindeki haritayı açıp istediği bir yoldan yürüyen yaşlı bir derviş düşünün: Dünya nimeti palavralarından el çekerek istencini prangalar ve zincirlerle kuşatsın ondan habersiz bir adım attırmasın düşün-dünyasında. Derviş bir mutluluk kasabasına uğrayabilir mi? Uğramasını engelleyen en önemli bir etken de mutluluğa karşı içinde bulunduğu horgörü/isteksizlik değil midir? Evet şu tarihte, şurada, şu şartlar altında mutluydum ama bu mutluluk öyle sonsuz bir kavaram değil ki. Beş yıl önce yaşadığım acılar ve mutlulukların benim bugünüme veya yarınıma ne yararı var? Örneğin ikinci aşaması da bırak iradeyi zincirlemeyi, iradenin farkında bile olmayan bir çocuk düşünülsün. Çocukluk... mutluluk başka ne olabilir ki? Lafı uzatmamalı: Düşünen insan mutsuzdur, düşündükçe iradenin çamuruyla savaşmaya, mücadele etmeye başlar. Kaynak buyken Nietzsche’ye geri dönersek çok tehlikeli bir yaklaşıma sokuluyor olacağız, kısa ve kabaca diyor ki; toplumlar mutlu olabilmek için tıpkı bireyler gibi geçmişin acılarını ve yaşanamayan gururlarını unutabilmelidirler. Tabi onun için mutluluğun esas çarpanı istenç yönetimi değil, unutabilme yetisidir. Ve bana kalırsa toplumsal anlamda iradeyi sosyal düzen temsil eder. Nietzsche’nin doğru saydığı unutabilme yetisi de sosyal eşitliği, refahı ve gücü sağlayamamış toplumlara ve memleketlere ait iğrenç bir niteliktir. Ve bence bu iki kavram (toplumsal düzen, unutabilme yetisi) birbirini kovalayan iki oktan oluşmuş bir dairedir. Yani toplumsal düzeni rezilleştiren ve bir bataklığa çeviren unutabilme yetisi yine bu bataklıkta hızla büyür ve bataklığın sınırlarını akıl almaz bir derecede genişletebilir.
Burada şaşırtıcı ve saptırıcı bir soru çıkıyor insanın karşısına “anarşist toplumların tarihe ihtiyacı var mıdır?” Bu esasta apayrı bir düşünme konusu ama şunu belirtmeden geçmemeliyiz; insan düzenseviciliğiyle anarşizmin ilk ve en büyük düşmanıdır bu yüzden tarih tüm toplumlar için anne sütüdür.
* “Şu da genel bir doğa yasasıdır: Her canlı ancak belli bir çevren içinde sağlıklı, güçlü ve verimli olabilir. Bu canlı kendi etrafına bir çevren çekmesini ve kendi görüş açısını yine bencilce bir başkasınınkinin içine yerleştirmesini, onun çerçevesi içine koymasını bilemiyorsa, bitkin düşer... işte okuyucunun üzerinde düşünmeye çağrıldığı önerme şudur: Tarihsel olanla tarihsel olmayan; bir kişinin, bir toplumun, bir kültürün sağlığı için aynı ölçüde zorunludur.”(syf.71)
Burada ben mi yanlış anladım o mu tutarsızlığa düştü kavrayamadım doğrusu! Neden mi? Çünkü üzerinde düşünmeye çağrıldığımız önerme ile önce söylediği doğa yasası bize şu çıkarımı yapma hakkı veriyor: Tarihsel olanla tarihsel olmayan kendi çevreninde kullanıldığı müddetçe kişi, toplum ya da kültürler için (aynı ölçüde) zorunludur. Biraz kırparak söyleyelim: Tarihsel olan da tarihsel olamayan gibi zorunludur. Bu çıkarımda bir hata yok sanıyorum ve bu durumda Nietzsche o şimdiye kadar gelmiş en tutarlı filozof tutarsızlık içine düşüyor.
* “Bazıları şununla kendini avutacaktır: Ama gelecek yirmi yıl daha iyi olacak. Onlar David Hume’un kendilerinden alaylı bir biçimde söz ettiği kimselerdir:
“Umarlar bir şeyleri yaşamın artakalan kırıntılarından
O taşkın ilk koşudan eli boş dönenler”
Bu konuda söylenecek bir şey yok, haklı ama ben şiiri sevdim ve bunun haricinde güzel bir şiir daha alıntılamış Nietzsche:
Yok yaşamıyor hiçbir nesne
Değseydi eğer çabaların önem vermez miydi?
Hiç toprak iç çekmene
Acıdır, sıkıntılıdır varlığımız ve pis bir çamurdan başka bir şey değildir dünya
Sakin ol öyleyse, sesini çıkarma (Giacomo Leopardi)
* “Tarih yaşayanlara üç bakımdan bağlıdır a. Yaşayanların etkin bir şeye erişmeye çabalayan kimseler olmaları bakımından. b. Koruyan ve saygı duyan kimseler olmaları bakımından c. Acı çeken ve kurtuluşa gereksinim duyan kimseler olmaları bakımından. İşte bu üç bağlantıya tarih incelemelerinde üç çeşit tarih karşılık olur; bu yüzden tarihin anıtsal tarih, eskiyi koruyucu tarih, eleştirel tarih gibi türlere ayrılması uygun görülmüştür.
Tarihle her şeyden önce etkin ve güçlü olan, büyük bir savaşa girip de örneklere, ustalara, avutucu ve öğüt vericilere, ermişlere gereksinim duyan ve bunları çağdaşlarıyla arkadaşları arasında bulamayan kimseler ilgilenir. Schiller de tarihle böyle ilgilendi. Çünkü zamanımız öylesine kötü diyor ki Goethe, artık ozana kendi çevresindeki insanların yaşamı içinde yararlanabileceği örnekler görünmüyor pek.” (syf.79)
Buna eklemlenecek yöresel bir tarih ilgisi türü de bizde var; eğitimi boyunca aklında kalanlar arasında konuşulacak tek şey tarih olduğu için kendini yüce bir tarih meraklısı zanneden aptallar grubu. Onların ihtiyacını hangi tarih karşılayacak? Safiye Sultan, Ramses mi? Bu yukarıda aydın ve yarı-aydınlarda görülebildiği gibi burada yani çevremizde de o kadar çok ki!
Neyse benim asıl değinmek istediğim nokta Goethe’nin serzenişinde yani o günün (ve günümüz) sanatçısının yansıtmak istediği ideadan yaşamında çok çok uzak durmak zorunda kalışı, zorunda bırakılması. Söylenecek ve anlatılacak güzel söz ve şeyleri artık yitirmiş ya da doyasıya kucaklayamamış sanatçının bu olumlulukları bulmak için tarihin karanlık ve kırılgan tüneline girmek zorunda bırakılması öyle acı ki ve öyle yanlış ki. Elbette bulunabildikten sonra bunu gerçekten eritmek en çok kullanılan bir yöntem olsa da olmayan yer ve zamanlara sığdırmaya çalışmak veya yaymak da başka bir çaresizlik örneği.
Bir de bilgelik sırrı veriyor Nietzsche: “Yaşama önem vermeyen onu en güzel şekilde yaşar. (Çünkü) sıradan insan bu kısa zamanı öyle iç karartırcasına ciddiye alırken, onu istenilir bir şey bulurken ötekiler ölümsüzlüğe ve anıtsal tarihe giden yollarında bunu tanrısal bir gülüşe ya da hiç değilse yüce bir horgörüye çevirmeyi biliyorlardı, çoğu zamanda ironi ile mezara giriyorlardı. Zaten onlarda gömülecek ne vardı ki?.. Schopenhauer’ın dediği gibi, o en nefis kendimize saygı lokmasından yine de daha fazla bir şeydir (onur), büyük olanın her çağda aynı kalışına ve sürekliliğine inanmadır, kuşakların değişmesine ve gelip geçiciliğine karşı bir protestodur, bir direniştir.” (syf.81)
* “Peki geçmişin anıtlara dayanan incelemesi, ilk çağların klasikleri ve benzeri az bulunan şeyleriyle uğraşılması bugünün insanına ne kazandırır? Tarihi anıtsal açıdan ele alan kimse bugün şu sonucu çıkarır: Bir zamanlar varolabilen bir büyüklük bir kez varolabildiğine göre pekala yeniden varolabilir.” (syf.82)
Naif sayılabilecek bir üslupla verdiği örnek öyle iç açıcı ve doğru ki. Devamında da Alman entelijansyasına karşı mücadele veren yüz kişiden birinin Rönesans’ı da yükseltenlerin yüz kişi olduğunu öğrenmesinin doğuracağı gücü örnek vererek her çağın sorunu (olan) haklı azınlıklara da basit bir yön veriyor. Elbette bu dar bir örnek ve genişlemesinin önüne geçemeyiz hiçbirimiz. Esasta bu basit örneğin ideolojilerce nasıl kullanıldığı ve tarihin nasıl bir motivasyon aracı olduğu çok açık. Bir yanda tamamına yakını mit olmuş bir geri-Türk tarihi diğer yanda Promethe’ler, Bedrettin’ler, Pir Sultan’lar. Umut kelimesi her ne kadar geleceğe dair bir kavramsa da temelde geçmişin/tarihin bir temsili şekli değil midir? Bir geçmiş olgusu olmadan umuttan ve güzel günlerden bahsetmek mümkün mü? Hangi bilinç dünü, bugünü ve yarını belli başlı kavramların yardımı olmadan sınırlayabilir veya belirleyebilir? Güç fenomeni geriden gelen ve ileriye yönelen her şeydir bana kalırsa ve bu güç kavramını tarih/geçmiş başlattığı gibi sınırlar da ama asla bitiremez, bitirme fiili iradi bir fiildir.
* “İnsanın yaşayabilmesi için geçmişi kırıp dökmeye ve ortadan kaldırmaya bir gücü olması ve bunu zaman zaman uygulaması gerekiyor.” (syf.91)
Bu sözü ve daha önce sanırım başka bir kitabında okuduğum yeni insan eskisinin küllerinden yaratılacaktır” gibi bir şey olan sözü temelde aynı şeye işaret ediyor; alışkanlıklar, çevren ve sabit kültür direnmesi birey ve toplumların gelişim ve ilerlemesine engelden başka bir şey değillerdir. Evet burada dikkat edilecek olan ölçüdür, tarihi korumayı bilmeliyiz yaşamayı değil.Buna yakın bir söylemle bir atıf 90. Sayfada da vardı, açıkça söylemese de benim çıkarımım şu oldu; gericilik, Nietzsche’nin baş düşmanlarından birisi. Yani buradaki manasıyla gericilik tarihin olduğu gibi alınarak yaşanılmaya çabalanmasıdır. O yeninin adamı, dünün değil. Mevlana: Dün dünde kaldı cancağızım / Bugün yeni şeyler söylemek lazım.
115 ve 118. Sayfalarda adalet ile ilgili iki sözü hemen dikkatimi çekti, birincisi adaletin kimler tarafından saltık (mutlak) bir şekilde sağlanabileceğine dair sağlam sözü: Doğruluğa, adalete gerçekte pek az kimse hizmet eder çünkü ancak pek az kimsenin adaletli olmak için salt bir istenci vardır ve bunlardan da yine pek azının adaletli olmaya gücü yeter ancak. Bu sözün arkasında yatan şudur: Birincisi; adalet hakim kimselerin, gücü eline almış kimselerin bir erdemi olabilir yani, neticede her insan kendinden bağımsız başka başka unsurlara hakim bir konumda olabilir, bu demek oluyor ki adalet gücü olanlara lazımdır. İkincisi ise adalete pek az insanın isteyerek yaklaşacağı gerçeğidir yani istenci adaletle varolanların adil olma şansı vardır. Tabi öncelikle bu istencin olması sonrasında da adalet için kişide güç olması lazımdır.
Diğer söz ise: “Nesnellik ile adaletin birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur.” Bu elbet benim hep savunduğum bir düşünceye sürüklenebilecek bir söz; benim fikrime göre dünyada adalet mümkün değildir. Daha doğrusu insandan gelebilecek bütünsel bir adaletin varlığı mümkün değildir, olsa olsa ilahi adalet olabilir. Çünkü insanın istenci bunu gerektirir. Peki bu mümkün olmayan adaletten doğacak boşluğu neyle dolduracak insanlık: Eşitlikle yani nesnellikle. Şimdi Nietzsche’nin sözüne dönersek adalet ile nesnelliğin neden hiçbir alakasının olamayacağını kavrarız: İnsan yaptığı her eylemi kendi istencine yönelik ve kendi çıkarları için yapıyorsa(yani kendi yaşam kültürünü yükseltmek gayesiyle hareket ediyorsa) başka bir varlığa adaletle yaklaşması ne derece mümkün olur? Bunu düşünmek lazım işte. Maalesef uzun düşünüşlerim sonucunda benim vardığım noktada annelik içgüdüsü, aşk, tanrı inancı gibi en kutsî kaynakların bile egodan beslendiğini görmek elbette soğuk bir putla sevişmek gibi
-3-
ürpertici oldu. Ama ürperticilik gerçekliğin bir antitezi olamayacağı için istencin önünde saygıyla eğilmek zorunda kaldım. Bunlar şunu getiriyor; insan doğası gereği nesnel olabilir, eşitliği de savunabilir ama asla adaletli olamaz ve adil bir düzen yaratamaz.
Bu eşsiz kişiliğin güzel kitabı genel olarak benim karşı çıkışlarımla bölündü maalesef ama genel çerçevede düşünce sistemini bana en yakın bir filozof kabul ettiğim Friedrich Nietzsche’nin tartışmalarına devam edeceğim, belki zorlayarak kendimi de dahil etmeye çalışacağım tabiki. Unutulmaması gereken şey Tarih Üzerine adlı bu yapıtın çağa aykırı düşünceler olduğu kadar bizim bile çağımızı aşmış bir metin olduğudur, ben karşı çıktığım yerlerde Nietzsche’den doğru düşündüğümü, onu alt ettiğimi asla düşünmedim, düşünemem çünkü biliyorum ki o sonuna kadar haklı ama bizler ölümünün 103. yılında hala onu anlayamamış ve kıymetini bilemez bir haldeyiz. Son olarak onun bir uyarısı ve kısa bir notuyla bitirelim: “Ey XIX. yy.’ın pek mağrur, burnu büyük Avrupalı’sı, çokça kuru gürültü ediyorsun! Senin bilgin doğayı sonuna dek kuşatmıyor, onu sona erdirmiyor, tam tersine kendi doğanı, kendini öldürüyorsun yalnızca. Bilen kişi olarak üstünlüğünü bir kez de yapabilen kişi olarak geride kalışınla (geriliğinle) ölç. Elbette sen bilginin güneş ışınları üzerinde yükselip duruyordun göğe ama aynı zamanda kaosa düşüyorsun. Yürüyüş biçimin, yani bilen olarak tırmanışın, bastığın yerler senin için kesin olmayana doğru çekiliyor, gidiyor. Yaşaman için hiçbir dayanak yok artık, yalnızca örümcek ağları, bilginin her atılımının parça parça ettiği örümcek ağları. Ama bu konuda ciddi sözler yeter artık, çünkü bu konuda eğlenceli bir söz de söylenebilir.”(syf.144-145)
...yola çıkışınızın hemen başında Delphoi tanrısı size şu ünlü sözü ile seslenir “kendini tanı!” Bu pek güç bir sözdür: Çünkü o tanrı, Herakleitos’un dediği gibi “hiçbir şeyi gizlemez ve hiçbir şeyi bildirmez, tam tersine yalnızca gösterir.” Peki neyi gösterir size?..
25şubat2003
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız