Tarih: Pts Ekm 30, 2006 10:45 pm Mesaj konusu: "Ve" Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir...
"Bu yükseklikte etraf o kadar sessiz ki, insan kendini o uzay maymunlarından biri sanıyor.
Sana öğrettikleri küçük görevi yerine getiriyorsun.
Bir kolu çek.
Bir düğmeye bas.
Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun"
DÖVÜŞ KULUBU “Chuck Palahniuk”
Ne olmadığımı biliyorum, sorun ne olduğum! Bir yanım ben buraya ait değilim diye çığlık çığlığa, diğer yanım o zaman nereye aitsin diye felsefe yapıyor bana bilmiş bilmiş. Daha çok askıda ve sallantıda, ama hep yüksek bilinç düzeyinde olduğunu düşleyerek. O da ne ki? Yüksek gerilim dersen anlarım, bana soyut gelme, yenilir yutulur cinsinden çözümler sun. Arada kalarak ve asla öne çıkmayarak ve hayatı alttan alarak yeraltına çekilmek istiyorum, geri kalan herşey beni yukarı çıkartıp birşeyler yapmaya zorluyor ve ben engel olmuyorum artık hiçbir şekilde. Şikayet gibi gözüküyor şimdi buradan bakıldığında, aslında durum tesbitine daha yakın. Bunun şu an sürdüğüm yaşantıyla da bağları çok güçlü değil, ben yıllardan beridir bu sorunla başbaşayım. Yapmak istediğim milyonlarca şeyi bir yana bırakarak bir kaç isteğe indirgedim ama talihim geri kalan herşeyi bana ihsan ederek bunlardan beni alıkoyuyor. Ve erteliyorum her seferinde, her seferinde bir sonraki yıla nasip diyorum ve o bir sonra ki yıl gelmiyor hiç. Biraz karamsarlık var sanki üzerimde, yorgun ve uykusuzum günlerdir ve vücudumun bakımsızlığı düşüncelerimin kıvamını belirliyor şimdilerde. Olsun oğlum! Hayat dediğin başağrısıdır, aspirin atarsın iki tane geçer ve "'ve' asla sadece bir bağlaç değil" diri düşün bu gece...
"Ayva turunç neyleyim, Halimi arz eyleyim
Zaten bende talih yok, Ta küçükten böyleyim"
Neşet Ertaş
Önce Kuvvet Komutanları ve Genel Kurmay Başkanı'nın "dizi dizi inciyim hükümete geçirmekte birinciyim" tarzı açılış konuşmaları, sonra Cumhurbaşkanı'nın "birde benden dinleyin" Meclis açılış konuşması, derken Fransız Meclisinin "Ermeni Soykırımı Yoktur" diyene, para cezası ve hapis veririm dangalak meclis kanun önergesi, ardından Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü alması ve arkasından gelen vaveyla koparmalar arasında gezinirken "geldi bayram haftası gevşedi gönül tahtası, nereye gidelim tatile amcası" manisine dikey geçiş yaparken sevgili memleketim, ülke gündemine çığ gibi bir mevzu düştü kızanem. Seri katil mi yoksa katil doğanlar mı olduğu hala tartışılan iki otuzunun altında genç cani ortalığı kana buladı ve arkasında yedi ceset bırakarak layık oldukları yere tıkıldılar. olayın vahameti ve şekli sevgili gazetecilerimiz ve sosyologlarımız tarafından inceleniyor, benim dikkat çekmek istediğim husus daha farklı. Batılılaşma yolunda bir adım daha kat ettik ve nur topu gibi bir ithal çocuğumuz var artık, ismi "Tam Bağlantısızlar". Materyalist Batı toplumunun artığı bu güruh evvala kapitalizmin kalbi ABD de ortaya çıktı. Vatan, bayrak, devlet, millet, din, ahlak, vicdan, töre, aşiret, aile, kanun, adalet, kolluk kuvveti gibi değerleri iplemeyen, sosyal ve duygusal ilişkilerinde benmerkez ve pragmatik unsurlarla örülü bağlar kuran, hedonizmin doruklarında, insan ile hayvan arasında bir yerlerde bu topluluk. Kendilerinin herşeyi yapma ve genellikle çalıp çırpma, öldürme, tecavüz etme gibi kanun ve insanlık dışı eylemler serbestisine sahip olduklarını düşünüyorlar ve geri kalan dünya umurlarında değil. Sonları genellikle silahlı çatışma da geberme ya da hapishanelerde çürüme şeklinde. Ve sinema perdesinde epeyce figüran olarak olarak kullanılıyorlar. Amerikan orjinli şiddet filmlerinin vaz geçilmez öğeleri, ki "Katil Doğanlar" filminde başrole de soyundular. Batılı bir tabir ve değer olarak kalması gerekirken her nasılsa (aslında kültür emperyalizminin ağır bonbardımanı neticesinde) ithal etmeyi başardık, şimdi iki tane "tam bağlantısız" katili misafir ediyoruz f tipi hapishanemizde. "zevk için" veya "mevzu olsun" diye, sebepsiz ya da sıradan nedenlerden dolayı, sırf o sıra yol üstünde o var diye adam öldürülüyor bu memlekette. Muasır Medeniyetler seviyesine erişme yolunda hızla ilerliyoruz demektir, Allah belasını versin o medeniyetin ve o medeniyetin temsil ettiği tüm değerlerin...
"Aslına bakarsan bütün insanların hayatı beklemekle geçiyordu. İstedikleri birşeyin gerçekleşmesini ya da birgün geberip gitmeyi bekleyip duruyorlardı. Markette tuvalet kağıdı satın almak için kuyrukta bekliyorlardı. Bankadan para çekmek için kuyrukta bekliyorlardı. Ve eğer paraları yoksa, daha uzun kuyruklarda beklemeleri gerekiyordu. Önce uykunun gelmesi için, sonra da uyanmak için bekliyordun. Önce evlenmek için, sonra da boşanabilmek için bekliyordun. Önce yağmur yağması için, sonra da yağmurun durması için bekliyordun. Yemek yemek için bekliyordun, sonra tekrar yemek için yeniden bekliyordun. Bazen de bir sürü delinin arasında "acaba bende mi onlardan biriyim?" diye merak ederek bir psikoloğun muayenehanesinde bekliyordun."
c.bukowski
Akşam karanlığına kaldım yine ve Kadıköy’den uzaklaşmam gerek parasız yaşam kuralı gereği. Her köşe başında para harcamam için bir sebep yaratılmış sanki. Geçenlerde orta yerde ki parkta bulunan tuvalete girme gafletinde bulundum da yeni Türk lirasıyla bir lira verdim tamı tamına. Sadece ben şikayetçi değilmişim demek ki, içeriye girdiğim tuvaletin metal kapısına keçeli kalemle “bir milyona ağzına da sıçtırtıyor musun ulan?” diye yazmış benim gibi söğüşlendiğini düşünen bir arkadaş. Elimde iki üç tane Bukowski kitabı var. Ne yazık ki modası geçti “pis moruğun” ve korsanı basılmıyor artık. Eski kitap satan dükkânlar var rıhtımdan Moda’ya çıkılan yol üzerinde. Çaresiz üç beş lira eksiğine eski kitaplarını aldım Otobüs duraklarının paralelinden yürüyüp minibüs durağına geldim sonra. Yakacık dolmuşlarının önünde sıraya girdim. Demokratik bir toplum, herkes mahmur gözlerle boş dolmuşlara yerleşiyor ve koltukları dolan minibüs kalkıyor. Sıra bana gelir gelmez en arka koltukta en dip koltuğa yerleşiyorum. Ne kadar az insan teması o kadar çok Bukowski böyle zamanlarda. Hemen paramı da yollayıp gömülüyorum kitabın içine. Amerika, evsizler, ayyaşlar, düzüşler, kaybedenler, kadınlar, at yarışları, kasabalar, tren ve otobüs yolculukları, hastaneler, işler, şehirler, ibneler birbirine karışıyor yine ve ben İstanbul’dan azat oluyorum o anda. Anında fark ediyor it oğlu it ve bir hareketlenme oluyor minibüsün içerisinde. Önce büyük bir alışveriş merkezinin yan tarafından geçerken üç beş tane zibidi biniyor minibüse. Neşeleri yerinde cıvıl cıvıl ve kaygısızlar. Her konuşmalarında gülecek şeyler buluyorlar. Erkeklerin saçları uzun, kulakları küpeli, kızların ise tam tersi neredeyse sıfır numara saç, erkeksi ve yeni yetme metalci tarzı siyah renk tişört ve kot. Bunlar bizim oraların değil Kozyatağı’nın ya da Bostancı’nın çocukları. Kıyafetler rahat, konuşmalar esprili ve coşkulu, gülücükler teklifsiz. Derken şoför mahallinde ufak bir arbede yaşanıyor ve şivesinden Kürt ya da doğulu olduğu anlaşılan on sekiz yaşlarında fütursuz bir erkek sesi bölüyor bizim zengin çocukların sesini. Şoför ile yandaki koltuğun arasında motor kabini diyebileceğim yere oturmuş genç ile koltukta oturan yolcu tartışıyor önceleri. Genç işi kabadayılığa vuruyor sonra, “konuşma lan” la kurulan cümleler “bana İstanbul çocuğu ayağı yapma” larla devam ediyor. Diğeri ne kadar laf anlatırsa anlatsın, doğulu gencin “in lan aşağı, ne diyeceksen orada de” tehdidi sonrası kırılan onuru bir türlü yerine oturmuyor. Mesele “biraz öte git beni sıkıştırıyorsun” gibi boktan bir mevzudan açılmış, gencin terslemesiyle farklı bir boyut kazanmış ardından. Bukowski’yi kenara bırakıp kendi gerçeğimle yüz yüze geliyorum. Erkek saçlı kızlar korkuyla, küpeli erkeklerinin koluna sarılmışlar sıkı sıkı ve şoför dahil hiç kimse konuşmuyor. Derken tahminlerimi doğrularcasına Bostancı’da iniyor Tigi genç güruhu ve biraz sonra da bizim bıçkın delikanlı iniyor aşağı. Gömlek düğmeleri üsten üç düğme açık ve göğüs kılı bile yok bu sert adamda. Tek serveti gençliği ve İstanbul’da var olmanın anlamını kendince çözmüş. Kendini ezdirme, söz söylerken tekleme, gereken söz ve davranış kalıplarını cesurca yerine getir. Ya bir gün dere kenarında leşini bulurlar ya da en babasından yeraltı dünyasına kaydın yapılır. Kapı kapandıktan sonra geride kalan adam son hamlesini yapıp şoföre çıkışıyor “helal olsun kaptan, minibüsünde yolcuna hakaret edildi, sen tek laf bile etmedin” diye. Minibüsçü ben her gün nelerle uğraşıyorum dercesine elini şöyle bir sallayıp üzerine bir de sigara yakıyor. Tekrar kitaba gömülüyorum bende ve minibüste kalan yolcunun yerinde olmadığıma şükürler ediyorum içimden.
- "70 yaşımda, doğru olan şeylere zarar vermeden yüreğimin isteklerini yerine getirebildim."
konfüçyus
keşke herşey filozofların düşündüğü gibi olabilseydi. sonuç var ancak yol yok. felsefe düşünceden çoğunlukla da fantazi tarzı düşünceden ibarettir. eğer öyle olmasaydı insanoğlu mutluluğunu ve gerçeğini gerçekleştirme bahtına sahip olabilirdi. üzerinde uzlaşılamamış büyük laflar yumağı. ben çare bulamadığım en azından, bulan kimseyede rastlamadım. ha, ferrarisini satan bilge var bulduğunu iddia eden de, aynı sorun onda da mevcut. mesleğimi değiştirdim, ülkemi değiştirdim, karımı ve evimi değiştirdim, arabamı sattım, bilge oldum birkaç yıl sonra. kelebekler özgürce uçuyorlar zevkle seyrediyorum, zihni kontrol altında tutup endişelerden arandım, iyi de nasıl? cevap yok çıkarım tonla. elbette samimi değil ve türetilmiş. batı kapitalizmi pazarlıyor ve öne çıkarıyor ve kaldırıp atana kadar okuyoruz biz bu adamları. hata elbette, ama birinden kaçıyorsun diğerine çarpıyorsun. tuna kiremitçi iclal aydınla ne güzel ikimizinde gamzeleri var demeden önce de hiçbirşey söylemedi hala aynı teranelerle gençliğin kafasını sulandırıyor ama buna edebiyat deyip doğan yayınlarının satış rakamlarını palazlandırıyoruz. bu ülkede ki edebiyatla ilgili tek adam ister sevin ister sevmeyin, ister okuyun ister tarzından nefret edin nobel edebiyat ödüllü konuşma özürlü orhan pamuktur. hiç değilse kelimelerle derdi var adamın. geri kalanı da dostlar alışverişte görsün havasında. doğan hızlan a onur ödülü verildi tüyap ta, bir rivayete göre bir süre önce vefat eden erdal öz kendisi hakkında "edebiyatın cumhurbaşkanı" gibi bir kelam savurmuş. körlerle sağırlar birbirlerini ağırlar, öyle edebiyata böylesi cumhurbaşkanı yakışır. papyon takan bir adamın bırakın bu coğrafya da edebiyatla uğraşmasını, kars ilinde yoldan karşıdan karşıya bile geçmesi bile başlı başına bir olayken, batı eğitimi ve kültürü almış bu ucubeler tarafından edebiyatın şekillendirilmesi, insanı ülkesi ve dilinin geleceği açısından üzüyor. nihat genç e bu konuda sonuna kadar destek çıkıyorum. edebiyat bu şebeklerin elinde pislenmiş ve yapay, donuk, kısır hallere bürünmüştür. bedri baykam ın yeni yetme yıllarında kirlettiği mendili ne denli sanatsa, bunların yazdıkları, çizdikleri, öpüp sevip kolladıkları da o kadar edebiyattır. aman beya! bende kendim yazıp kendim okuyorum işte, it ürüyor kervan yürüyor son tahlilde...
O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır. DÖVÜŞ KULUBU “Chuck Palahniuk”
akşamüstü dolmuş muhabbeti
Minibüs her zamanki gibi yolcu almayı abartı tabi. Radyoda tuhaf bir aşk anlayışıyla sarsılmış yaşlı ve boğuk sesli bir adam lanetler yağdırıyor hayata, en çok da bize. Etrafta uyuklayan sanayi artığı çocuklar. Ayakta durmak bile engel olamıyor onlara. Herkes benim gibi şanslı değil elbette. Hem devlet memuruyum hem de yasal iznimde harcadım koca günü. Onlar yılın her gününü çalışarak geçiriyorlar, şimdiden sırtlarına binen günün yorgunluğunu atmak ve ertesi gün her şeye kaldığı yerden başlamak üzere dinlenmeliler. Yaşlılar yorgun, gençlerin hali onlardan da beter. Varlıklarını İstanbul da ayakta kalmaya adamış on bir milyon vücut belki de ceset. Her birimizi hırpalayan ve bundan asla vazgeçmeyecek Bizans artığı fahişe bir şehir. Kadınlar kendilerini değişik şeylere vererek hafifletiyorlar bunu. Saatlerce fırçalanan saçlar, el bakım kremleri, en son moda ağda yöntemleri. Bizim derdimiz ayrı, bıyıklarını kemiren adamın saçlarından daha önemli sorunları olduğu mutlaktır. Yaz bir yere bunları... Gereksiz ayrıntılar keşmekeşi dünya ve küçümseyebiliyorsan eğer hayat da gereksiz bir ayrıntıya dönüşebiliyor anında, ya da bana öyle geliyor bu sıra...
Sırtımızda bize ait olmayan ama üzerimize yapışıp kalan ve bir daha hiçbir yere gitmeyen mahur ve melankolik bir hüzün paltosuyla dolaşıyoruz biz Türkler. Gittiğimiz her yere ve tanıştığımız herkese sunuyoruz onu ve bu hüznün pazarlanma işi bizi epeyce meşgul ediyor. Eski yıllarda kamyonlara asılan “ağlayan çocuk” kartpostalı gibi yerel ve yaygın. Menşei Türk değil ancak o denli içselleştirilmiş ki seksenli yıllar onunla anılıyor nostalji niyetine. İstanbul’da dolaşıyorum ve omzumda bir adam oturuyormuş gibi yürüyorum yollarda. Adam her nedense git gide ağırlaşıyor ve en sonunda akşamüstü evime dönmek için herhangi bir vesaite genellikle de otobüs ya da minibüse bindiğimde omuzum çöküyor üzerime, uyukluyorum ya da anlamsızca yola bakıp gözlerime yapışan her türlü ışıktan sakınıyorum. Para babaları dolu etraf sanki ve otobüsün dışındaki her araç beni fakirliğimle aşağılıyor. Yağmur yağıyor ıslanıyorum, kar yağıyor üşüyorum, güneş çıkıyor kavruluyorum ve bu pastadan bana düşen payın neden bu kadar az olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Sonra Acıbadem sokaklarında geceleri çöp toplayan çingeneler, Merter de yol üzerinde müşteri kovalayan travestiler ve sur dibinde kağıt mendil satan çocuklar aklıma geliyor ve ben şükretmem gerektiğine karar veriyorum yeniden. Oysa biliyorum ki sadece üç gece üst üste Kadıköy’den evime taksiyle gelmeye kalksam kişisel bütçem o denli sarsılır ki tekrar eski düzenini alması dört aylık kemer sıkma politikası sonucu ancak mümkün olabilir.
Off ulan off! Yüreğim yağmur ormanları benziyor biliyor musun? Hiçbir müdahale söndüremez bu yangını. Sefilin tekiyim ben, aptal, aptal, aptal… Geberene kadar içmek ve kaybolmak zamanı şimdi. Ben arızalıyım, güne kara çalarım, tanıdığım herkese felaket taşırım, “
“Lanetli Yahudi” gibi gittiğim her yere bela taşırım, asla iflah olmam, asla durulmam, yararlarımı kaşır dururum. Allah beni affetsin, ya da yok yok, affetmesin!
"Rimbaud, yaşamı "herkesle oynanacak bir orta oyunu" olarak görüyordu. Ama ölüm saatinde kızkardeşine: "Ben toprağın altına gideceğim, sense güneşte yürüyeceksin" diye bağırır."
a.camus
"lanetli yahudi" kavramı hırıstiyan dünyasının bu taraflar da az bilinen mitlerinden bir tanesi. rahmetli cemil meriç beyefendiden öğrenildiği kadarıyla Hz. İsa bir gün sandaletlerini tamir ettirmek üzere bir ayakkabı tamircisine girer. kılık kıyafetine bakıp gelenin hırpani olduğuna karar veren mağrur ve ahmak tamirci onu yakasından tutup kapı dışarı eder. Allah peygamberine yapılan bu saygısızlığı hoş görmez ve tamirciyi cezalandırır. sonsuza kadar lanet taşıyacaktır gittiği yere. bu nedenle başa gelen her türlü felaket onun adıyla anılacak ve gittiği her yerden yaka paça dışarı atılacaktır. rivayet odur ki haçlı seferlerinde ki başarısızlık, fransa ihtilali, veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıklar, amerikan iç savaşı ve benzeri felaketler de bizzat parmağı vardır. rivayet edilmez, zaten bunu ilk defa ben açıklıyorum: kendisi ara ara tatil yapıp dışarda salınsa dahi, yirminci yüzyılın başlarına kadar yedi yüz yıl irlanda da yaşamış, ardından iki dünya savaşı sırasında orta avrupayı mesken tutmuştur. ikincisinde onbaşı olarak görev aldığı kuvvetle muhtemeldir. dünya barış günü sonrası birleşmiş milletler kuruluş çalışmalarında yer almış ardından israil devletinin kuruluş gününden itibaren ortadoğuyu kendine mekan edinmiştir. o geldiğinden itibaren de bu topraklar kan, ter ve gözyaşına boğulmuştur. Allah sonumuzu hayır etsin ve hepimizi amerikan destekli demokrasi ve barıştan korusun. varoluş felakete tanık olmaksa, varolmamayı tercih ederim...
risaleler halinde olsa da şimdiye kadar yazılan pek çok şey bir bütünün farklı taraflarıydı sevgili dostlarım. ismini "süpürge otu" koyduğum bu yazılar derlemesinin bütün olarak ilk bölümü bitti çok şükür, word programında elli beş sayfaya denk geliyor, buraya sığdığı kadarıyla sizinle paylaşmak istiyorum, Vira Bismillah!
SÜPÜRGE OTU
TiananMenian
“ Eğilmesin yüreğin! ”
“ Kiev ”
1
Sürüklendim, değersizlik hissi ve küçük kahverengi saksısıyla yanımda taşıdığım küpe çiçeği ile birlikte. Sevgilim beni terk etti iki yıl evvellinde, gün geçtikçe kronikleşen para sorunlarım var, iş bulmakta güçlük çekiyorum uzun zamandan beri ve geceleri uyumak yerine sigara içerek geçiriyorum saatlerimi. Bir delinin hatıra defterinde çok yorgunum, beni beklemeden çekip gitmen seyrin selameti açısından hayırlı olacaktır kaptan. Ensem tüylerim uzun, tırnaklarım kirli, dişlerim bakımsız, düşüncelerim çamur kıvamında, hayallerim cenabet, geleceğim karanlık ve yatağımın altı silme boş bira şişesi dolu. Çuvalladın oğlum diyen bir suratla aynadan bana yansıyan görüntümden sıkıldım, düşük bel, dar paça kot pantolonumdan, enli kemerimin metal aksamından, artık onsuz adım atamadığım gözlüklerimden, durduk yere kendi kendime konuşmaktan, olur olmaz sırıtmaktan, her gün kasvetli evimden kaçarcasına dışarı kendimi atmaktan, iş görüşmelerine giderken taktığım sümük yeşili ince kravattan, sırf entelektüel bir zevk edinmek adına ve bilinmeyen bir hedefe ulaşma umuduyla okuduğum tüm o boktan kitaplardan, bir kadınla tanışmak uğruna kaliteli çakmaklar taşımak gerekliliğinden dem vuran pespaye gazete parçacıklarından, geceleri her kanalda ayrı ayrı gösterilme şerefine ulaşmış saatlerce süren dünyanın en büyük icadı iddiasında ağrısız, sızısız, kolayca tüy dökebilen modern ağda reklâmlarından, o reklâmlarda rol alan ve program esnasında kollarına ağda yaptırarak kıllarını aldıran sırıtık yavşak tadında erkeklerden, geceleri barlarda sürtünmekten, sahte bir cennette mutluluk dilenmek rüyasına uyanmak uğruna seks yapmaktan, kızışmış kuzgun yavrusu hazzıyla para peşinde koşmaktan, telefon ederken bile “efendim” diyene “efendin arıyor” deme küstahlığımdan, başıma gelen her felakette babamı ve Tanrı’yı suçlamaktan ve uzun uzun cümleler kurmaktan nefret ediyorum. Sırf çevreye çok sıkı biri olduğum izlenimi versin diye ilk gençlik çağlarımda giriştiğim yerli yersiz ancak kesinlikle gereksiz yüzlerce kavganın yüzüme attığı birkaç çizikten öteye geçemeyen faça izleri ve zavallı denecek kadar az sayıda ki gönül maceralarımın ruhuma nakşettiği jilet kesikleri ile yaşama gayretindeyim vesselam. Bitir oğlum şu işi, kendini dünyadan, dünyayı kendinden kurtar diyerek çığlık ata ata beynimin içerisinde dolanıp duran gaipten gelen sese inanasım geliyor zaman zaman. Sanatçı bir ruhun oğlu olduğum ve ilham perileriyle birlikte doğduğum safsatasıyla beni oyalayan, umutlandıran ve tahammül etmeme dayanak sağlayan aksi şeytanın kör olmayan gözüne yedi kurşun sıkılsın, Ebu Leheb’in de elleri kurusun. Alkol beynimi buruşturmadan ve dibe yuvarlandığımın henüz farkındayken gerçekleştirebilecek miyim o şiirsel ve muhteşem eylemi? Sessiz sedasız ve kimseden intikam almayı kurmadan. Ancak, ama, oysa, lakin, gibi biber gazı, darbuka dibi, sevgi pıtırcığı türünden kelimelerle oynaşır ertelenir dururum her zamanki gibi. Düşmanım bile yok şu acınası dünyamda, itiraf edebilirim bunu en azından. Ne ilk olur bu, ne de son…
Mutsuz ve tutunamayan, kronik ayrılıklar denizi densizi. Tuhaf oyuncakların mucidi, artık kendi kendinin oyuncağı olmaya karar vermişte yalnız başına oturduğu Kaf dağında, haberimiz yokmuş meğer kendini ifşa edene kadar. Farkındayım pozitivizmin içine ettiği, etik ve destansı değerlerden yoksun olduğumu ve elim böğrümde, boynum bükük, ön dişim kırık, sağlıksız beslenme kuralları gereği. Epeydir, beynimde mekân tutmuş örümcek ağlarının tozlu iplik parçalarıyla çok meşgulüm ve parmağımı kıpırdatmaya bile mecalim yok artık.
Kulaklarım uğuldamaya başlıyor yastığa başımı her koyduğumda ve gerçek hayatta rol yapmaya kalkıştığında insanın başına gelmedik kalmıyor. Kafamı uzatıp çıkarıyorum kimi zaman köküne kadar battığım kirli ve karanlık çamurdan ve simsiyah dişleri, sivri kulakları ve keçiboynuzu kokan tüyleriyle bir zebani üç başı sivri paslı demirden mızrağını dürterek geri itiyor beni içeri. Daha derine gömülmek istiyorum her seferinde, yitip gitmek, hiçbir düşüncede yer almamak, hiçbir sohbette anılmamak, isimsiz mezarlara benzemek, hiçleşmek. Elimden gelmiyor, sadece beceriksizlik hissiyle baş başa bırakıp terk edip gidiyor beni iyi zaman cinlerim. Hayrete düşüyorum sonra hemcinslerimin hayata karşı başarılarını gördükçe. Eğer işin içinde sahtekarlık yoksa, harbiden büyük iş beceriyorlar doğrusu. Kıskançlık deme vururum alnının çatından seni. Benim sorunum daha öznel ve dışa kapalı, diğerleriyle işim olmaz hiç. Öncelikle uyum ve denge yeteneğim sakatlanmış sanki genetikten getirdiğim bir çeşit lanetlenmeyle. Dünya, insanın üzerinde yaşaması için uygun tasarlanmış bir yerde, sadece ben beceriksizim. Her şey dengi dengine belli bir ritim tutturmuş; âdemoğlu görür ancak sınırlı bir duyarlılığın eşiğinde var olabilen imgeleri, duyar fakat belli bir frekans aralığında yer alabilen sesleri, limitlerle çerçeveli ancak beş duyuya hitap eder günlük yaşam. Tüm bunların ötesinde var olanlar, onlara bir şekilde kafayı takmış ve sırf bu nedenle türümüzün garip üyeleri derneğine kaydedilmiş uçuk kaçık cinsi tarafından araştırılıp bilimsel makaleye dönüştürülerek bize anlatılır ve biz öğreniriz habire muhteşem iletişim çağı gereği. Ben fire veriyorum aralıklarla. Ne içime siniyor ne dışa vurabiliyorum var oluşumu. Karanlığım, sakin, hafif ve ucuz. Altı üstü Birinci cigarası ve benzinli muhtar çakmağı ve çocukluğunda benzinli muhtar çakmaklarını doldurarak eğitim giderlerini karşıladığını iddia eden bir İlyas Salman gerçeğiyle var olabilmenin kırılgan pişkinliği. Kahramanlar çağının uysal izleyicisi olarak ayakta kalmanın yolunu bulacaksın yirmi birinci yüzyılda. Bir önceki yüzyılın son demlerini de gördüm ben ve bir hayli berbattı kendileri, bir sonrakini görmeyi ise hayal bile edemiyorum.
‘ Köpek Öldüren ’ namıyla anılan şarabının hangi marka olduğu üzerine bir buçuk saat tartıştık içki meclisinde dostlarımla dün gece. Böylede dertlerimiz var üzerine kırmızı kurdeleli mavi nazar boncuğu takılası. Ben ‘ Güzel Marmara ’da ısrar ediyordum, Ekrem ‘ Çubuk ’, Salih iddiasız, sessiz sedasız bizi dinliyordu. İçtiğimiz biraların haddi hesabı yoktu ve sırf ortama uygun olsun diye Anadolu halinden araklanmış ve her nasılsa evimi mekân tutmuş tahta domates kasasının üzerine gazete serip kurulmuştuk etrafına salonun orta yerinde. Ekrem birde büyük zeytinyağı tenekesi içerisinde ateş yakmayı önerdi ancak salonu kaplayacak dumanı ve evin benim olduğunu üzerine basa basa bağıra çağıra ifade etmem hevesini kursağında bıraktı lavuğun. Salih bir ara dışarı çıktı, ben hala Mersin’de bir birahaneye girip ‘ Hacı bana Köpek Öldüren şarabı getir ’ diye garsonu nasıl dumura uğrattığımın elli ikinci versiyonunu anlatma telaşındayım. İçki içince bizim tayfa sümsük tavırlarından sıyrılır ve iddialı kişiliklerini giyip kuşanırlar anında. “ Büfeci Derdalan’dır dedi birader ” diye çıkageldi Salih, gazeteye sarılmış bira şişelerini siyah bir poşette elinde sallayarak. Saygı duyduk ve mevzu anında kapandı. İyi çocuklar, kötü besleniyorlar. Ama iddia ediyorum ki ‘ Köpek Öldüren ’ diye ‘ Güzel Marmara ’ şarabına derler, erbabı bilir, büfeci de iki bira satıyorum ayağına, bilmiyorum diyemeyip cırt çekmiş Salih’e sonuçta. Bu arada bir şaraba Derdalan ismi veren zatı muhteremi de tebrik etmek gerekir, o da ayrı bir mevzu.
Sabahleyin kaçta gittiklerini bilmiyorum, gidip gitmediklerini bile bilmiyorum, bir sabah kalkarım ve salonda üç beş adam sere serpe yatıyordur sağda solda, ayak kokuları burun sızlatan, elbiseleriyle düşüp kalkan, yatacak yer için sadece üstü kapalı bir mekânı yeterli bulan ve kaybedenler derneği doğal üyeleri türünden. Ne çok adam evinden dışarıda geçirir geceyi ve neden benim evim tercih edilir her seferinde diye düşünmekten kendimi alamam. Yalnız yaşıyorum, yumuşak huyluyum, gürültü patırtıya gelemem, gelene hoş geldin, gidene nereye demem, benden gidenin hesabını tutmam, daha ne! Bu mahalleye ilk taşındığımda ( ki o zamanlar öğrenciyim ), iletişim kuramadık uzun süre etrafımla. Babam hayatının en büyük kazığını, oturduğum bu evi satın alarak attı bana. Varoşların çocuğu olmam babam marifetiyledir ey ahali, kişisel tarihime böyle not düşülsün. İlk dört ay boyunca köşe başında ki üç yıl kullanılmış amele ayakkabısı suratlı bakkaldan ve bira aldığım rakı ve beyaz peynir müptelası büfe sahibinden başka kimseyle konuşmadım doğru dürüst. Şimdi can ciğer kuzu sarması olduğumuz ama o zamanlar bana uzaktan uzağa diş bileyen dostlarım, gülerek anlatırlar nasıl ipin ucundan döndüğümü içki masalarında. Bir kenar mahalle yosması olan Melek ile adımı çıkarmışlar meğer kahve köşelerinde ve Melek’in o dönemlerdeki kırığı Naylon Şeref Efendi beni yol ortasında, herkesin gözü önünde ders mahiyetine marizlemenin bin bir yolunu arıyormuş kahvede okeyden başını kaldırabildiği zamanlarda. Allahtan buna yeterli zamanı yokmuş iri kıyım dallama namzedinin. Okeyde siyah yediliyle sarı sekizli arasındaki kombinasyon ile aynı oyun esnasında ikinci okeyin çekilme olasılıkları üzerine epey kafa patlatıyormuş o ara ve ben farkında bile olmadan sıyırmışım yakayı elinden. Şu okey oyununu icat edip memleketimin dört bir yanına yayarak delikanlılarımıza meşgale yaratan arkadaştan Allah razı olsun, ne diyebilirim ki? Hoş, konu başından sonuna aptalca. Yalan valla, bir kere Melek kim ben neyim? Ben kendimle ahbap olamıyorum, kaldı ki kevaşelerle yüz göz olmaya kalkayım. Melek Hanım bir keresinde küçük oğlunu ders çalıştırmaya göndermiş arkasından da bir tabak kek yollamış üzeri kâğıt peçeteyle kaplı, bütün muhabbet bundan ibaret. Epeydir dulmuş, geçim sıkıntısı çekerken iki yıl evvel, şimdi kirada oturduğu evi satın almışmış bana ne bunlardan. Hıyar bir durum olmakla birlikte ( kaybedenler safında yer almamın en büyük nedenlerinden biridir bu benim, hatun meselelerinde ) inanılmaz derecede eylemsizimdir ben. Ergenlik sivilcelerimin ilk döneminde bana cebren ve hile ile ve resmen göstere göstere asılan bir müptezel mitrayı bu tür tavırlarımla öylesine yıldırdım ki hırs yaptı kendince, en sonunda fırsatını bulup dudaklarını dudaklarıma değdirmişti de ardından benim eşcinsel olduğum söylentilerini yaymıştı sağa sola. Köşeye sıkıştırılmış bir kirpi kadar korkudan büzülmüştüm ve buz kesmişti elim ayağım. Sevmiyorum kur yapmayı kardeşim, .ikmişim hareketini, şeklini, tavrını, edasını. Normal zamanlarda bir elin beş parmağı sayısında zayıf ve narin, kurumlu beyin kurtlarım ortada bir manita mevzu varsa aniden mayoz ve mitoz bölünme modunda çoğalma yolunu tutarlar ve kısa zamanda sayılarını Darvin’in ve bilumum popülasyon ve devrim meraklısı doğa uzmanının kıçlarını tavana vurduracak, beyinlerini dumura uğratacak derecede arttırırlar. Asla gerçeği süzemem ve şifrelerden, imalardan, yollardan, işaretlerden iz süremem. Henüz metro seksüel diye bir tanımlama bile icat edilmemişken son tahlilde, kızların saçlarını elleriyle düzeltmesinden anlam çıkartıp “ Hatun bana tav oldu abi yarın kesin boğazda oturup çay içiyoruz görürsün sen ” diyen ayakkabı boyacılarının favorisi, her daim bakımlı ve atak, girişimci ruha sahip erkekler dünyasının var olduğunu bilirim. Sadece, ben sünepeler tayfasına yanaştım. Bunun da kendine göre bir karizması var ama belli belirsiz ve uzun vadede öküz sıfatını kazanmaktan öteye geçmez. Bu işlerin kompetanı üstatlarla dolu etraf, bizim gibi hımbılların ise elleri var sadece. Naylon Şeref Efendi beni evire çevire yol ortasında dövemedi ama altı yerinden bıçaklanıp üstüne birde hapishaneye girdi. Derler ki Melek Hanım bir kere olsun görmeye gitmemiş kendisini ve yine derler ki kalantorlarla Bostancının barlarına takılıyormuş yaslı İstanbul gecelerinde. Ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. Şairsen duygu pezevengisin be birader, hamburgerciysen et, turşu ve mayonez.
Okulun ikinci yılıydı ve derslerle başım dertteydi her dem olduğu gibi. Üniversite denilen kurumda adama ne öğretilir de o daha sonraki hayatında onun işine yarar gibi abuk sabuk fikirlerle çok meşguldüm ve kronik kızlarla başı dert de şapşal oğlan pozisyonunda, küçük bir akvaryumda ki Japon balıkları nasıl seyrederler kendilerine bakan meraklı insanoğullarını adlı bir piyeste baş Japon balık rolüne soyunmuştum. O sıralar üniversite öğrenci ortamında gelecekte bir bok olacağını zannetme adına çeşitli eylem türleri geliştirmek modaydı. Hayatın dışına itilip hayata ısınma antrenmanları yaptığını zannediyordun ve bu his seni hareketlendiriyordu bir şekilde. Yeni çıkmıştık çılgın ideoloji çağından ve on iki eylül askeri darbesiyle tarumar edilen bir neslin kişiliksiz ardılları olarak hangi çağa girebileceğimizin hesabı içerisindeydik. Etiket gecikmeden gelecekti, birazda alayla Özal güruhu olarak adlandırılacaktık ve gurumuz şebekli bir kliple tahammül sınırlarını zorlayan bir popçu olacaktı bundan böyle. Ne zaman ki devrimci ve ülkücü abilerimiz hapislerden çıktı ve ülke kurtarmaktan sıkılıp kendilerini kurtarma yoluna gittiler, biraz rahat nefes almak kabil oldu. Sol taraftan reklâm ve medya dünyasına, sağ taraftan müteahhitlik ve inşaat piyasasına son hızla dalan ve cepleri parayla tanışan pos ve sarkık bıyık çetesinin üzerimizde ki baskısı kalktı da biz de kıl oldum abiden yola çıkıp yakalarsam öperim mertebesine erişme imkânı bulduk. Gençlik işte! Kayıp gidiyor elden sabun köpüğü masalların sarımsak kokusu kıvamında. Kavanoz dipli dünya senin de sonun yok mu diyen bir kıza âşık sanıyordum kendimi. Benim kelimelerle başım her dem belada olmuştur ve sonum da bu yüzden olacaktır farkındayım.
“ Aşk dediğin masaldır sakın buna aldanma ” diye şarkı söyleyen ablalarından miras kalan her türlü boktan savunma metotlarını üzerimde denemeye kararlı görünüyordu hanımefendi. Ben hala inat etmeyi bir çeşit mazoşizmle soslayıp tarih sayfalarına Mecnun’dan sonraki en büyük âşık olarak geçme hayalleri peşindeydim. Daha o zamanlardan insan ilişkilerinde ki salaklığım patent almaya yetecek derecede gelişmiş demek ki. Bu ülkede aşk yoktur, çünkü aşkı anlamlandırabilecek yetkinlikte ki olgun kişilikler, toplumsal ilişkiler yapımızda yerini bulamamıştır. Belki bir yerlerde mevcutlar ama ben rastlamadım kendilerine henüz diyerek yumuşatalım mevzunun sert kıvrımlarını hadi. Hoş ben pek çok şeyi ya geç anlarım ya da hiç kıyısına köşesine bulaşmadan es geçer giderim. Kızlar baş belasıdır bunu bile çözmem uzun yıllarımı aldı benim. Git vahşi kurt sürüsüyle takıl, Tibet’te inzivaya çekil, Büyük Okyanus’ta hiç bilmediğin sulara yelken aç ama kızlara asla bulaşma. Sırtını her döndüğünde kamçılanacağın gerçeğiyle yaşarsın sonra. Tehlikelidirler, almadan vermezler (cinsellik içeren bir bağlam oluşturmak değildi niyetim vermek derken, çok basit, çok hafif, çok ucuz olurdu bu yaklaşım. Manavdan portakal almıyoruz, sadece betimleme yoksulu olduğumdan muhasebeci mantığına uygun yaşantı düşkünlüğüne işaret etme gereğidir maksadım ), soğukturlar kendilerinden başka pek çok şeye ve asla tam anlamıyla sırlarını açığa vurmazlar. O sırda ne menem şeyse kendileri de bihaberdir. İstisnaları mevcutsa da, bu türlerin hemen hepsi manastırlara kapanmıştır ve bekâret yemini ederek, kendilerini erkeklerden saklayıp Tanrı’ya adamışlardır. Geri kalanına da aklına gelen her bir yerde rastlayabilirsin. Kadın kendi varlığına dahi duyarsızdır ki bunun ispatı anlı şanlı psikoloji ilminin babası, hocası, kocası, eniştesi, her şeyi Freud amcamızın ölmeden evvel mırıldandığı son cümle “ Kadınlar ne ister? ” gibi abuk sabuk bir sorudan ibarettir. Eğer Üstat Azrail’le papaz olmadan hemen önce kafayı yemediyse bu hikâyeden çıkartılacak çok ders var ancak vakit yok. Kırbacını yanında taşı yeterli şimdilik. Teşbih ustası dedelerimizden elde kalan ‘ Cinsi Latif ’ tabirinin bende yaptırdığı tek çağrışım ise söz üstadı atalarımızın “ Katranı kaynattık olmadı şeker, cinsini. iktiğim cinsine çeker ” deyişidir.
Velhasılıkelam o zamanların nisan başlarında eve taşındım bir aşk yorgunu olarak, burası okula yakın İstanbul’a uzak. Yakınlıktan kasıt tek vesaitle ulaşabilme imkânına vurgudur sadece, uzaklığın tarifi ise Kadıköy’e ve tabii olarak vapura binme ihtimaline minibüs yolundan bir iki saat mesafede olmasıyla kişiliğini bulur. İstanbul her nerede yaşıyorsan orasıdır aslında, yüzde altmış nüfusu için de uzaktan bakılan ve ara sıra gidilen deniz manzaralı bir toprak parçası sadece. Bal kavanozuna ekmek bandırıp aslında kuru ekmeği midesine indirdiğini yadsıyan sanal bir alemin çocuklarıyız top yekûn. Bu yüzden birbirine yabancı kalan yaşamların kesiştiği bir ucube olarak varlığını sürdürür fikrimce Bizans’ın yaşlı orospusu. Aşağıladığım sanılıp yanıltmasın sakın. Asla onu tam manasıyla anlatma küstahlığına kalkışılamaz, yedi kocalı Hürmüz’dür, sekiz kollu ahtapottur, kırk başlı canavardır. Sadece Dante, Cennet, Araf ve Cehennem’inde kelimelerin elverdiği ölçüde ancak zayıf bir biçimde şiirleştirmeye çaba göstermiştir İstanbul’u. Ve Beatrice’de doğal olarak Aslı’dır. Gece rahmet yağarmış üzerine gündüz şer, canlıdır, değişir, yenilenir, kirlenir, temizlenir. Abilerim, ablalarım İstanbul bize benziyor, biz İstanbul’uz. Laz bir minibüsçünün kemençeli kasetinden anlamadığım sözlerle dolu şarkıları eşliğinde kısa bir yolculuk sonrası Kürt böreği yiyerek iri burun kemikli Afrikalı bir oğlanın Çinli kız arkadaşıyla el ele yürümesini seyretmek kendi başına bir keyif. Yeri geldiği zaman etnik çeşitlilikten ve kültürel mozaikten çuvallar dolusu laf üreten, sıra İstanbul’a geldimi, sırf babaları buraya bizden önce geldiler ve burada doğmak gibi bir şansa sahip oldular diye kendilerini İstanbul’un seçkin evlatları varsayıp Mega köy’den dem vuran dantelli hurma parazitlerine sözüm yok. Ben, yetmiş iki buçuk millet tekmili birden beraber yaşarda sabahları dilenen martılara bir parça simit atacak delikanlı çıkmaz mı aralarından onun derdindeyim, ey Rabbul Alemin. Amin!
Ara ara kahveye giderdim varoş hayatımın ilk dönemlerinde maç seyretmeye, kulaklarımı tırmalayan küfürler arasında tuttuğum takım belli olmasın diye gol atıldığında sesimi çıkarmadan izlerdim sihirli kutuyu. Futbol gibi basit bir seyirlikten bile kavga çıkartıp, gürültüyle avunan karga sürülerini kahkahalarla çıldırtacak derecede salaklıklara imza atan tişörtlü, şapkalı, kaşkollü zibidilerin boy boy caddelerde dolandığını da öğretmişti İstanbul bana. Zaman geçti orada burada salınmamdan ve boş gözlerle etrafımı seyredip hiç birinin suratına bakmamamdan olsa gerek, bana alıştılar, su içene yılan bile dokunmaz diye boşa kelam savurmamış ehli zaman ekâbir takımı. Sessizdim, sedasızdım, bir sazan tadında susuzdum. Sağlıklı yaşam adına günde bir buçuk litre su içmek gerektiğine karar veren zırtapoz dergilere muhalefet olsun babından su gibi bira içiyordum. Ama yılan değildi onlar, sadece yabancılara öyle görünmek gibi bir çabanın kurbanıydılar. Teklifsiz içilen birkaç sigara tanesi, sabah okula giderken başı eğerek verilen dudak kıpırtılarıyla oluşturulmuş anlamsız harflerle örülü bir kaç selam kırıntısı, ayaküstü genel geçer değersiz bir iki kelam, birde bakmışsın anlatılmaz hızla gelişen candan sohbet kondularında “ Gel otur hacı, iki çift lafın belini kıralım ” muhabbeti. Her şey aslına döner, bunca yıl yerimi arayıp durmuşumda, haspam beni beklermiş meğer kapı dibinde. Az okumak yabancılaştırır, çok okumak cehennemin kapısı, okumamak safını belirlemektir Elhamdülillah. Milyarlarca hayat var ve bir o kadar da dokunuş, etkileşim. Kıramazsın zinciri, kendi hayatının kölesi olacaksın ya da çobanı. Ortası yok asla, iki ucu boklu değnektir ki nereye dokunsan elini temizleme gereği ardında. Köle ya da çoban olmak pek de matah bir ayrım değildir ancak. Son tahlilde herkes çoban olduğunu varsayar ve herkes kölesidir hayatının. Memleketim de durum içler acısı. Sokaklarda salın hele, erkekler kibirli, kızlar havalıdır. Osurukla şişirilmiş balonlar cenneti. İki mafya bozuntusunun elinde evirip çevirdikleri cep telefonu muhabbeti tuhaflığında rafting meraklısı sersemlerin mide burulmasından muzdarip ince bağırsak parazitlerine rahmet okutacak sahneler. “ Âlemin kralı diyorum olum sana ya ” “ Ne krallar gördük biz he ” “ Âlemlerin Rabbi aşkına bir kere de söz dinle .mına koyum ” “ Bak ciğerim! Severim seni bozma ağzımı, başlatma babanın şarap çanağından ” “ Benim babam Diyarbakır buğday pazarında hamaldı bi kere ” “ O halde ananın örekesinden ” “ Bittin olum sen, hesabın dürüldü senin ” “ Hadi len yüreksiz, alemlerin kralına selam söyle kıçının dibinden ayırmasın seni, ilk oradan mıhlamazsam sizi şerefsizim ” “ Şerefini .ikiyim, puşt ” gibi martavallardan müteşekkil zavallılıklar üzerine bindallı giydirmeler, gerdan kırmalar, kıç oynatmalar, göbek atmalar. “ Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur ” tadında çiftetelli, kasap havası, harmandalı. Karmaşanın oğlusun hayat, tut beni saçlarımdan, sal derine derine.
Yataktan ayrılıp yeni güne alışmam her seferinde olduğu gibi epey zaman alıyor. Yeni güne ve ışığa alışmak hep zoruma gitmiştir. Sanki benim esas vatanım uykuymuş da her sabah zorla ondan ayrılmak cezasına çarptırılmışım hissine kapılırım sık sık. Kendim uyanırsam daha yumuşak geçer bu evre, ancak telefon, kapı zili, çocuk zırıltısı, tüpçü zevzekliği, seyyar satıcı işgüzarlığı marifetiyle gerçekleşirse hiç çekilmez bir hal alır durum. Bir kere uyandıktan sonra da asla gözümü kapatamam yeniden. En azından bir sigara içerim ki vücut gece boyunca yoksun kaldığı nikotin miktarına yeniden kavuşsun. Anti ageing uzmanları öptüm münasip yerlerinizden her birinizi.
Banyoya gidip yüzümü yıkamak içimi buruyor, kendimi mutfağa atıyorum sakallarımdan damlayan klorlu su eşliğinde. Yağı kurumuş köfte artıkları masaya sere serpe yerleştirilmiş tabakların köşesinde, kirli parmak izleriyle sağa sola dağılmış bardaklar, uçları kıvrık kömürleşmiş sönmüş kibrit taneleri, ezilmiş izmaritlerle dolu külden rengini yıllardır muhafaza eden cam kül tablaları, boş bira şişeleri, ağzı düğümlenmiş siyah naylon poşetlerden müteşekkil çöp torbaları ve tüm bunları beynime yerleştiren gözlerimden dışarıya akan sefalet kırıntıları. Geçen aydan itibaren faturalarımı ödemekten vazgeçtim en sonunda, şimdi oturup ayda yediği faizi hesaplasam aklım feleğini şaşırır. Diyorlar ekonomi iyiye gidiyor, doların yükselişi kesildi, reel faizler düştü, enflasyon dizginlendi, yalancının… Ben çocukken de öyle derlerdi, bu sahneyi geçen yılda tekrarlamıştık, önceki senede. Korkunç zevksiz ve üç beş mevzua sıkışmış sıkılgan hayatların ülkesi, doğumlarından itibaren kaderin pençesinde geleceğiyle avunan Orient Express yolcuları. Osmanlının son zamanlarında şairlerimiz sokakta gördükleri çamurlu su birikintilerine dalıp memleketin ahvalini sayıp dökerlermiş bir bir. Şair duyarlılığı, tavuk suyuna ekmek bulamacı. Benimde pis bir mutfak tezgâhım ve bulaşık suyu kıvamında gençliğim var. Gel de iyiye yor o halde. Ezcümle yenildik ey halkım, Napolyon’un orduları kadar ezik döndük ülkemize karlar ülkesinin uçsuz bucaksız bozkırlarından. Her Çinliye bir tane satsam paranın .mına korum diyerek Çin pazarına bodoslama dalan ağızlarda sakız bir şirketimizin iflas bayrağını göndere çektiğinden dem vuruyor tabloid gazetelerin ekonomi sayfaları. Para kazanma hırsı, bir bok olma hırsı, ev alma hırsı, araba edinme hırsı, hırslı olmak hırsı. Ve derdimi anladım ben, yaşama hırsım yeteri kadar yok benim. Irmağın dibinde sürüsünden ayrı yaşayan ve suyun dışarısına duyduğu özlemle hayatını devasa bir klozet kapağının üzerine düşmüş birkaç damla sidik parçasına bulamış, kıçından uydurduğu martavalları derin felsefi çözümlemeler sanıp kendini avuttuğunu varsayan küçük aptal balığı. Abazalıktan eline patlayıp duran sefil. Elektrik, su ve telefon faturalarını saymazsak borcu olmadığını iddia eden bir ucubeler kralı.
2
Esselamünaleyküm kıraç toprakların yağız delikanlısı. Aslan olduğunu varsayan aç tilkilerin hinoğlu hin dünyasına hoş geldin. Eşikte durma gir içeri gururla, yerin hazır, kapı dibinde kemik artıklarıyla geçindiğin yeter bundan böyle. Sana finans dünyasının kapısını ardına kadar açıyorum, senin parmaklarına evrenin hâkimi paranın anahtarını ve hükümdarlığını veriyorum. Takma sen komünistin teki ya da itin biri demiş ona ‘ Evrenin orospusu ’ diye. Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş hatırladın mı bir yerlerden? Para güçtür ve güç öbür dünyayı bilmem ama bu tarafın en mutlak hamisidir. Söz dinle, gözünü aç, her şeyi öğren, kendini geliştir ve güce uzan. Öncelikle hafta içi her gün sabah akşam beş saat bilgisayarın başında âlemlerin Rabbine şükrederek parmaklarını seri kullanmayı öğreneceksin. Yüzlerce hisse senedi kodu rüyalarını süsleyecek ve hiçbir şey üretmeden kısa yoldan köşeyi dönmek ve paradan para kazanmak isteyen haris ve çılgın kompetanların emrine uyacaksın otomatiğe bağlayıp kendini. Dokun klavyenin tuşlarına ve milyarlarla oyna bundan böyle. Durmadan al sat yap ki şirketin, senin ne kadar değerli bir çalışan olduğunu idrak etsin. Zaferin ve yenilginin pencerelerine açıyorum sana karanlıkta dijital ışık yoğunluğunda. Oyna onunla! Mümkünse küpünü doldur. Başkalarının parasıyla, başkalarının talimatları gereği işlem yapabilirsin yasa gereği, ancak çok istiyorsan yeterince güvendiğin birinin imzaladığı sözleşmeyle bir hesap aç, yatır varını yoğunu ve birikimini dilediğin gibi yönet. Unutma ‘ Burası borsa, kim kime korsa ’. Kulağını dört aç arkanı kolla, her adımda çelme yeme tehlikesinin seni yol üstünde beklediğini unutma, haddini bil, kredili hesaptan ve borçtan sakın. Öptüm…
Cep telefonu icat edileli beri kaybolmuyoruz. Bir tuşun ardında dostlar, sevgililer, müjdeler, ayrılıklar, sevinçler. Ben içimde kayboluyor sanıyordum kendimi ancak diğerleri beni bir şekilde bulmayı beceriyor her istedikleri vakit. Ve benim ruhumun cep telefonu numarası yok ya da varda borçlarını ödemediğimden kesmişler bağlantısını sevgili dünyalar arası iletişimin işgüzar telekomünikasyon memurları. Ruhunuzun telefon numarasını çevirip karşınıza “ Sayın abonemiz bu bir bant kaydıdır. Aradığınız numara sistemimizde kayıtlı değildir, bu mesajı İngilizce dinlemek için iki tuşuna basın lütfen ” ses kaydı çıkarsa, tekrar arayıp “Mesajı İngilizce dinlemek üzere iki tuşuna basmam gerektiğini anlayacak kadar Türkçeye sahipsem ne demeye ilk başta ki kelimelerle yetinmeyeyim, hem öbür dünyaya kadar yayılmışsa şu yabancı dil saçmalığı, beni beklemeyin birader ve mümkünse def olup gidin başımdan” demeye kalkışmayın, komik olur. Kaybolmuş ruhlar cehenneminidir başka bir açıdan yaşadığımız hayat, insan sırf bu açıdan bile ne kadar zavallı bir mahlûk olduğunun bilincinde değil henüz! Hayvanlar hiç değilse ne olduklarını ve ne yapacaklarını bilme kurgusuyla adım atarlar dünyalarına. ‘ Ben bir vaşağım sevgili babamız, yemek yemek ve üremek için yaşam sürerim genelde ama Hegel’in felsefesinde ki mantıksal boşluklar ara sıra pankreasımda derin sancılara sebep oluyor, bu nedenle kışı Katmandu da bir Budist tapınağında mastürbasyon yaparak geçirmeyi planlıyorum ’ gibi bir söylem yer almaz hayvanlar âleminin kıyısında köşesinde. Tutuklusuyum düşüncelerimin, beynim alkol almadan da aldıktan sonra da tuhaf düşlere sardırıyor kendini, haybeye içkiye para yatırmanın hissettirdiği hıyarlık psikozu da cabası. Cır cır çalan mikrofonik cep telefonu ziline kulağı alıştırmak üzere kurslar düzenlense, beş yıldızlı otellerde seminerler yapılsa kanepeli, kokteyl içkiler eşliğinde biz de faydalansak hani fena mı olurdu? Tigi gençlerin “ Ne bu hocam ya, müzeye kaldırdılar artık bunları” dedikleri kafa kıran cinsinden ağır ve hacimli telefonu güçlükle çıkartıyorum pantolonumun arka cebinden. Ya ben genişliyorum ya pantolonlarım çekiyor gibi ayrıksı paradokslar da benim eski dostlarımdan. Önce arayan kısmında dijital ışıklı ekrandan isme bak, ardından yeşil renkli tuşa basarak konuşmayı kabul et, bu arada telefonu kulağınla ağzının arasında yer alan boşluğa uygun bir konuma gelecek şekilde hızla yüzüne yanaştır ve öylece kal, bir yandan dinle öbür yandan cevapla, arada uygun cümleleri düşün, uzun işler bunlar hocam. Çare yok, ritüelleri sona erdirmek gereği vardır diye yazar kullanım kılavuzları. Oyun, set, maç sona erer ve perde kapanır! Tanıdık bir isim ve Aslı değil. Benim hayatımın kısa özetidir bu söylem. Diğerleri ile Aslı vardır ve Aslı diğerlerine emanet ederek beni, çıkıp gitmiştir hayatımdan. Mutsuz olduğum iddiasındadır ve kendini de mutsuz addedip benim onu daha kötü edeceğim düşüncesinin arkasına sığınmıştır. Onca eğitimime rağmen para işinde hep çuvalladığımı ve hayatımın bundan sonraki evresini de bu minval üzere kurguladığımı da kadınlara özgü sezgileriyle hisseder ama dillendiremez. Ayıptır ben zengin koca arıyorum demek nasılsa, bana bir ton karakter kelimesi söylemiştir ve benim onlara ağzından çıktığı şekliyle inandığımı bilir, ancak her söylediğini kayıt altına alacak kadar zeki olduğumu da öngörür. Selim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez, hatta buna yeltenenin anasını avradını .iker gibi bir kanun maddesiyle doğmuş bu adamın aslında sarf ettiği kelimelerden daha küçük bir hayatın neferi olduğunu anlamıştır nihayet. Sakız çiğnenir ve şeker tadı kaybolup kendisi yavşayınca tükürülüp atılır.
Bu devedikeninin tadına bir kez daha baktıktan sonra ayaklarımız yere değsin yeniden. “he gardaş buyur” Mesele basit, mahalleden bir arkadaşa Muharrem ağabey kahveye uğradığında tembih etmiş ‘ Selim’e söyleyiverin Kadıköy’de bir iş ilanı gördüm, telefon etsin ’ diye, Ekrem’e yetiştirmişler hemen. “ Selim borsa mı ne zamazingoysa adam arıyorlarmış, Muharrem abi telefon numarasını verdi, bi ara olum ya, ne kaybedersin? ” “ Tamam usta, bakarız sağ olasın. ” Muharrem ağabey mahallenin emekli amcası, bizim kahvenin siyah kalın çerçeve gözlüklü gediklisi. İstanbul fethedilmeden hemen önce yerleşmiş olduğu sanılıyor bu güzide köşelere. Muhtar olmuş, belediye başkan adayı olmuş, en son kondusunu müteahhide peşkeş çekip, üzerine kooperatif marifetiyle apartman diktikleri zaman site yöneticisi olmuş. Israrla yaşıyor, inatla savaşıyor. Hayatı öğrendiğinizi sandığınızda, kader kendini hissettirmek maksadıyla, cilveli bir dansöz kıvraklığıyla baş döndürecek kadar naif ve hızlı devreye girmekte gecikmez. Hayat ve hayatı yaşayanlar değişmiştir, kıymetlimiz zaman elden kaçmıştır. Sadece Muharrem ağabey sırtını dönmüştür ellisinden sonra her şeye ve dondurmuştur kendi zamanını. Çok da yabancı değildir hani, pek çok yerde rastlayabilirsiniz kendisine. Her zaman belediye otobüsüne biner, gururla Cumhuriyet gazetesi okur ve Bülent Ecevit siyaset sahnesinde yer alalı beri ortanın soluna oyunu verir. Ara sıra da varoşumuz gençlerinin kültür, eğitim, evlenme ve işe girme faaliyetlerine yardımcı olur. Kadim zamanlarda misket peşinde koşan okul kaçkını çocukları kulağından tuttuğu gibi öğretmenine teslim edende odur, yazdığı sayısız dilekçelerle belediyenin canına okuyup, zaman zaman sürü halinde gezip genlerinde sıkışıp kalmış atalarının şanlı tarihinden miras eski vahşi günlerine özenen sokak itlerini toplattırıp içeri attıran da odur. O eski devirlerden elimizde kalan ender miraslardan biridir, tek sözüyle bitirimleri ölümcül kavgalardan döndürmesi, barıştırıp aynı masada çay, sigara içirtmesi şanına şan katar. Etrafına kendiliğinden saygınlık yayan ve tek renk kravatlar takan, pantolonunun keskin jilet uçlu ütüsü hiç bozulmayan ve yeleğinin cebinden zinciri sarkan kösteğiyle bir geçmiş zaman gezginidir Muharrem ağabey.
Ortaköy de sürttüğüm saatlerin birine denk düşüyor bu telefon konuşması ki yaşadığım yer icabı bu yakaya pek nadir gelirim ben. Otobüse atlayıp rıhtıma inme gereği cebimde. Beşiktaş’tan Kadıköy’e dikey geçiş, bir avuç martı çığlığı, bir tutam deniz havası, bir kaç gençliği saçlarına vurmuş, âşık olunduğu takdirde akıllara zarar kıza kesik atmakla geçen mutluluğun resim olup panoya asıldığı vakitler. Yıllar boyunca böyle bir yerde boğaz trafiğinin vazgeçilmezi vapurların birinde çalışmanın hayalini kurdum ben, çaycı olmaya razıydım anasını satıyım. Ama nerde yirmi beşinden sonra asgari ücretle üniversiteli çaycı istihdam edecek işletmeci memlekette. Bir iki ay sonra bırakıp kaçacağından emindirler her nedense ve dudaklarında gülümsemeyle savuştururlar adamı anında. Holding namıyla meşhur, parası ve genel merkez binası büyük olup üç beş tane anonim şirketi bünyesi altında toplayan büyük baş tabir edilen şirketlerinde bilgi bankaları vardır insan kaynakları departmanında. Başvuru yaparsın eline tutuşturdukları kâğıt bilgi bankasında değerlendirilmek üzere kayıt altına alınmıştır gibi ucuz bir yalanla bezenmiştir ve o günden sonra bir daha da arayan soran olmaz sizi. “ Fare yakalandıktan sonra kedinin siyah ya da beyaz olmasının önemi yok ” der kadim zamanların Çin ileri gelenlerinden bir tanesi. Rencide olmayacakmış iş arayan kişi, öyle der insan kaynakları uzmanları kitaplarında. Hayat beni yeterince rencide ediyor zaten bu devirde işsiz bırakmakla, siz etseniz ne yazar etmeseniz Ahmet yazar. Doğal olarak en ufak bir girişimde bulunmadım İstanbul vapur işletmelerinde çalışmak üzere, elim böğrümde kaldı, mahzun gözlerle bakakaldım giden her geminin ardından. Canımın içisin İstanbul senle ya da sensiz olmuyor bilirsin hep. İşte karşı kıyı, işte körler ülkesi Kadıköy, hiç yorulmayan gençliğini hep korur o, her tarafı didik didik edilir de ayakta kalmayı bilir hep. Çingene çocukları yaz kış çıplak ayakla dilenir kıyılarında, geçip giden insanların bıraktıkları çer çöp arasında ekmek parası ayağına. Hiç büyümez bu çocuklar, ilk vapurun rıhtıma yanaştığı günden itibaren sayıları da değişmemiştir. Her bir iş girişimin kendi çapında bir mafyası olduğunu kulağına fısıldayan şehir efsaneleriyle büyümüşsündür daha. ‘ Boktan bir işporta tezgahı açmak bile .öt ister oğlum buralarda’ diye laf seviştirmeleri tanırsın bir yerlerden.
Şimdi ayaklarım sürüklenecek de arabaların arasından atlaya zıplaya bir kez daha ölmediğime şükrederek karşıya geçip T’si ayrıştırılıp Türk Telekom’a dönüştürülen PTT’nin PT şubesine uğrayıp telefon kartı alacağım da, ardından telefon edeceğim sevgili finans dünyasının kırmızı kurdeleli seçkin evlatlarının mabedine. Neden olmasın? Ekrem’in dediği gibi kaybedecek hiçbir şeyim yok, su yolunu bulur, çivi çiviyi söker, hacı hacıyı Mekke’de ibne ibneyi dakka da bulur. PT’nin yerinde yeller esmiyor ama üst katı cafeye dönüştürülüp Kadıköy sevdalılarının yeme içme hizmetine koşulmuş biz buralara uğramayalı. Paraya kıyıp cep telefonundan aramak da içimden gelmiyor, otuzluk bir kart alıp telefon kulübesinde sıraya giriyorum. “ Merhaba hanımefendi, iş ilanınız üzerine aramıştım. ” “ Tamam, adresi alıyım o halde.” Alıyım alayım ayrımına takılmadan konuya yumuşak iniş, Kuzey Irak’ta 172 derece eğimle pike yapan ölüm makineleri F 16’ların gölgesinden. “ Yarın akşam saat beş, CV’im ile birlikte görüşüyoruz o halde. ” CV’sine atlıyım der benim sevgili mahalle arkadaşlarım. Türkçe okunuşuyla sivi diyoruz da .ötümüz göğe eriyor. Onlar her ismi İngilizce dükkânların seyir merkezi Beyoğlu’na sadece fuhuş ve dağıtmak için giderler, fırsat bulurlarsa da kavga edip karakolda sabahlamak pahasına. Züppeliğin tabana yayılmasıyla dilini satanların her şeylerini satmaya hazır olduklarını kafamıza muştuladı post modern dünya. Şimdi bir internet kafe bulup bilgisayarda özgeçmiş hazırlamalı. Lafa bak hizaya gel, şakulün bir kere kaymış sevgili Türkçem, Net cafe dersem de üzerine alınma sakın. Yarın akşama daha çok var. Kravat takmasam hatta daha iyisi buz mavisi rengiyle kendime baya yakıştırdığım kot pantolonla görüşmeye gitsem ne kadar güzel olurdu. Kısa ve net olsun özgeçmiş denilen beyaz kâğıt, adı, soyadı, doğum tarihi, vay anasını yaşlandım ben ufaktan yahu. Otuzunu aşmış herkes bana inanılmaz uzak gelirdi bir zamanlar, şimdilerde kıyısındayım otuzların ve lanet bir bilgisayarın yazı programıyla başım dertte. Hay bin kunduz, seni icat eden dürzünün muhteşem malikânesinin kenarına yaptırdığı yapay şelalenin suyu kurusun, ne deyeyim. En acınacak bölüm iş tecrübesi kısmı, yazacak kayda değer bir şey yok ki. Şevki abinin mekânda yardım etmek ayağına ortacılık yaptığımızı yazsak olmaz, Ekrem’le hafta sonu Fenerbahçe Stadında kanuna aykırı, polisle köşe kapmaca maç bileti sattığımızı yazsak hiç olmaz. Boş bırak gitsin. Okulun adı yeter, ekstradan yabancı dil ve bilgisayar da var daha ne olacak. Kâğıdı dörde katla kıç cebine sok ki daha işe başlamadan notunu versinler senin, yuvarlayarak elinde taşımakta ayrı bir bela, her an sağından solundan buruşturulma riski elde. Bu arada bu internet kafe işletmenlerinin Transilvanya göçmeni vampir olduklarını da bir köşeye not almakta fayda var. Üstelik bunlar, gece saat on ikiden sonra dişleri uzayıp insanlara saldırıp, kan ihtiyaçlarını karşılayan cinsinden de değiller, gündüzleri bir tabutta yatıp günün kararmasını beklemiyorlar, düpe düz gün ışığında görüyorlar işlerini. Altı üstü on on beş dakika bilgisayarın başına oturduk ve yazıcıdan bir sayfalık çıktı aldık, bir buçuk milyon fatura kesti puştlar. İstanbul’un esnafına işin düşmeyecek arkadaş, adamı donuna kadar soyarlar Valla. Kâğıdı, yazıcı kartuşuyla birlikte geçen zamanı da hesaba katarsak maliyeti olsa olsa elli bin, aradaki fark bir milyon dört yüz elli bin Türk lirası, yuh! Bizi de bu tür küçük hesaplar öldürüyor, çok şükür! Dönemsel ekonomik krizlere maruz kalan az gelişmiş bir ülkenin boynu bükük vatandaşlarına da böylesi kılkuyruk dangalaklıklar yakışır. Devir muhasebe devridir ey halkım! İleri! Hazır buralardayken yerlerini de tespit etsem şu lavukların, yarın aramak zahmetine katlanmam. Üniversite sınavına ilk defa giren tıfıl öğrenci sendromu. Sokak tamam, büfeciye iş hanının adını sor, o bilmezse gazete bayii bilir, o da bilmezse seyyar kebapçı. Yardımsever yurdum insanı anında aydınlatıverir insanı devasa projektörlerle ışık saçarak. Soldan dön abicim sonra önüne çıkan ilk sapağa gir, sahile inen yolun üzerinde bu sokak. Siyah üzerine altın sarısı yazılarıyla pirinç tabelalar cenneti, asansörsüz, nefes darlığından muzdaripsen kapısından adımını bile atma geberir gidersin apartmanına gir, ikinci kata merdivenle tırman ama zile basma, boğaz görmese bile rıhtım iki adımlık yol. Kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. Galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. Her neyse Aslı’yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. Zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. Deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. Ve göründüklerinden daha tehlikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. Karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili Aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. Akşam iniyordu Kadıköy’e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. Yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, İstanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. Nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. Bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. Seni kötü edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. Yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. Tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. Karakarga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. Ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. Kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. Cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. Her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. Sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. Lanet olsun gurur denen kuytuya! Yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. O sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda ‘Seni görmek istemiyorum artık’ dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. Kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. Hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. Sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. Bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. Kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülü. Aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. ‘ Aşk köpekliktir ’ diye bir kitap gördüm geçen gün. Demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. Ancak seni azat ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. Mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece Hamit sezdi bendeki değişimi ‘ Bir hal ver sende baba bu akşam’ diyerek. ‘ Boş ver dostum hadi şunları yenelim ’ diye geçiştirdim bende. Boş vermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat Besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı adliyelerde adamcağız. Karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. Havlu atmıştım ağır sıklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. Senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. “ Fare! ” Batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? Halen öyle...
3
Mekâna postu serdik yeniden, testosteron hapishanesi, kıllı suratlar ve pis bakışlar yetiştirme yurdu, okey oynamayı fayans düzmek gibi garip bir tabirle anan kaybolmuş erkekler cenneti, küfrün ve argonun her türlüsünün duvarlara tekrar tekrar çarpmaktan yorulduğu ve içeriye her girenin üzerine mahmur bir yeşil reçete ilacının sersem işleyişinde düştüğü, bin bir çeşit insanın yan yana gelebildiği tuhaf dünyalar kırıntısı. Kıraathane! İsme bak selam dur. Sıcak bir bardak çay içme ihtimali ve bir kaç tanıdık sesle selamlanma ayini. Kadın yok, kaynata zırıltısı, davul tozu, çingene tırnağı, minare gölgesi, televizyon, çay ve gazete sadece.
Mekânın sahibi Kel Şevki ağabey, modadan nasibini alarak ‘ Deniz Kıraathanesi ’ diye anılan dükkânın adını ‘ Holiday Cafe ’ olarak değiştirmiş bir iki yıl evvel. Büyük ekran bir televizyonla paralı kanaldan üç büyük İstanbullunun maçlarını yayınlıyor hafta sonları. Aynı zamanda sahile yakın bir mekânda düğün salonu sahibi ve bana ‘ Tohuma kaçtın oğlum sen, eğer bu senenin sonuna kadar sana evet diyebilecek bir eksik etek bulursan salonu sana bedava kiralayacağım sevabına. ’ diye takılmaktan büyük zevk alan neşeli ve paralı bir adam. Kel Şevki abimiz güzel saz çalar, sevdiği adamların düğününde de bizzat sahne alır, Anadolu’nun orta yerinden sadece eski kulağı kesiklerin mırıldanıp eşlik edeceği türden uzun havalar ve türküler söyler. Kulaklarını çevreleyen oldukça kısa kestirilmiş saç kırıntılarını saymazsak iyiden iyiye kel olması ve bazı samimi müşterileri tarafından ‘ Kel bey, bakar mısınız? ’ diye seslenmelerine gülüp geçmek gibi türlü marifetlerle bezelidir.
.iktimin CV’si hiç istemediğim halde ve bunca dikkatime rağmen yine de buruşmuş ötesinden berisinden. Umurumda değil, o kadar çok reddedildim ki artık koymuyor üzerime kapıların kapanması. Yetiştirilmek üzere tecrübesiz elaman arayışında olduklarını söyledi müdire hanım, ucuz adam arıyoruz demenin ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü tarifesi. Hayatımın en büyük kapısı, Aslı marifetiyle yüzüme kapanmışken hatta üzerime yıkılmışken, Maltepe sahil gazinolarında garsonluk yapmışım ya da Levent’te çok katlı bir plazanın en üst katında görkemli bir masanın arkasına kurulmuşum farkı yok. Benim türüm doksanlar Türkiye’sinde Özal’lı yıllarda ortadan kaldırıldı, birkaç kişi hayatta kalabildik ancak. Ve hiçbirimizin bir diğerinden haberi yok. Hırsa bulanmış başarılı hayatları, destansı yenilgilerin şiirine tercih edenlerle işimiz olmazdı bizim. Kaybedenlerin sessiz birlikteliğinde yitip gitmek ve sürüden ayrılanın kurdun kapmadığı bir deli rüya hayatımız. Hülyalı bakışlarıyla ince belli ve biraz uzun saçlı her kadının ayakları dibinde savrulacak toz zerresi kadar değeri yok yani. Cehennem dediğin de bir devasa yangındır diğerleri tarafından tutuşturulmuş. Ben oradayım...
Salih hoşgil karesi kurmuş, hoşgin de denilen tuhaf bir kâğıt oyunu, seksen kâğıtla oynanıyor ve en düşük kâğıt onlu. Eşli de tek de oynanır ve en az üç en çok dört kişi gerektirir. Benim en hoşuma giden tarafı ise içinde dört tane sinek kızı barındırması. Bu kâğıda neden sinek dediğimiz de muammasını korur, ama kahvehane lügatinde oyun oynayan kişilerin yanına takılıp ta çay ve sigaradan otlanan adamlara sinek denmesi bir anlamda anlaşılır. Öğrencilik dönemlerinde vakit geçirmek ayağına oynadığımız king partilerini bir yana koyarsak pek çok oyun bilmeme rağmen çok fazla masaya oturmaktan haz almadığımdan olsa gerek sabıkalı sinek olduğum varsayılabilir. Salih anında ilgilendi, sandalye çektirtti, çay söyledi, sigara ikram etti sonra da karo valeyle maça kızı evlendirerek yüz elli sayının yanına kırk sayı ekleyerek oyuna açılışını yaptı. Kel Şevki ağabeyden de gazeteyi kaptım yumuldum içine. Bugün keyifsiz görünüyor nedense, varmadım üzerine.
Resimli paçavra gazete dediğin, mini etekli sosyetik hatunların hangi barda kiminle oynaştığı, en son ne zaman estetik yaptırdığı ve hangi solaryuma gittikleriyle ilgili resimli iki koca sayfa, bir sayfa cinayet, intihar, tecavüz ve trafik kazası, iki sayfa ekonomi haberi, para alınarak oluşturmuş şirket haberleriyle kendi patronların ne denli namuslu ve fedakâr bir işadamı olduğuna dair zırvalıklarla bezeli, beş sayfa reklâm, iş ilanı, emlak ve oto alım satımı, dört sayfa spor. Ara ara da ölüm ilanı, sayısal loto, on numara, şans topu, altılı ganyan, milli piyango, spor toto, iddaa sonuçları. Birde sağlık, cinsellik, burç, kıl tüy sayfasını eklersek, oldu sana gazete. İçini bayar, ruhunu sıkar, beynini kemirir. Bu ülkede yaşamak yeterince ağır bir eylem zaten, sahtekâr aynasına her gün göz atmanın mazoşizmle mutlak bağını kurmakta fayda var sevgili sosyolog büyüklerimiz. Hiç bir şey yarım saatten fazla ilgimi çekmiyor bir sorunum da bu benim. Bu arada hoşgil oynayanların sesleri yüksek perdeden çıkmaya başlıyor ki oyunun dönüm noktasına gelindiğine işarettir. Tescilli sinek olmakta bazı meziyetleri gerektirir, en başta oyunu okumayı iyi bileceksin. Taraf tutabilirsin ancak hiçbir müdahalede bulunmayacaksın, çok konuşmayacaksın, çay veya oralet yerine daha pahalı olan meşrubat kısmına takılmayacaksın, vesaire vesaire. Yenenin ve yenilenin çoğunlukla oyunun orta bölümlerinde belirlendiğine yüzlerce defa şahit olmuşumdur. Geri kalanı sürpriz, ayda yılda bir defa gerçekleşir ama günlerce arkasından konuşulur. Skor tabelasını yenilenlere imzalattırıp ayakkabı ökçesiyle mühürleyerek kahvenin duvarına asanları çok gördüm ben. Bir tür sosyalleşme ihtiyacını giderme telaşıyla olağan dışı başarıları kutsamak da gerek ara sıra. İnsan neden bir oyuna saatlerini harcar ki ve neden hep aynı kişilerle? Kurt sürüleri gibiyiz İstanbul’da, mahallemiz, iş arkadaşlarımız, hemşerilerimiz, ailemiz, akrabalarımızla bir ağ örüp onunla kendimizi koruyoruz hep. Başka türlü tutunamıyorsun bu koca şehre. Biri beni döverse yarın onu beş kişiyle sıkıştırırım, ertesinde on kişi kapışırız, sonrasını Allah bilir. Hayat zor, can ucuz, post pahalı, ara sıra ötesine berisine çizik atmakta beis yok.
Sıkıldım, eve gitmek üzere kalkıp vedalaştım dostlarımla, beni severler, sessizliğimi ve hüznümü anlarlar ve üzerime ilişmezler hiç. Salih “ Baba yarın bir işim olacak seninle, akşam görüşelim ” diyor “ Eyvallah ” çekip düşüyorum karanlığın koynuna. Evim hiç olmadığı kadar kasvetli bu gece, elbette göreceli bir durum. Evin sabah bıraktığım halinden biraz daha tozlu olması dışında pek farkı yok ancak ben iyi değilim. Radyolar bile can sıkıcı, konuşacak o kadar çok şeyleri var ki şarkı çalmayı unutuyor dallama sunucular. Âlemin bütün gevezeleri radyolarda dc’liğe soyunmuşta Türk Dil Kurumu bu mesleğe isim bulmaya üşenmiş. Sersem sepelek boş konuşur tayfası tamlamasının ilk iki harflerini kes birbirine Japon yapıştırıcıyla ekle al sana mükemmel bir meslek ismi; Sesebokota. Mutfağa dalıyorum bira kalmamış buzdolabında, yarım şişe cin buldum ama ve zulasında bir de çeyrek limon. Yarım limon olsaydı daha iyiydi ama henüz suyunu çekmemiş ki buna da şükür. Çekirdeklerini bıçakla ayıkla ki midene girip de oradaki bakterileri kudurtmasın akşam akşam ne lan bu diyerek. Yarım şişe cin benim gibi bir alkolik namzedine ne yapar ki, en çok uykusunu kaçırtıp boş boş duvarlara baktırır. Az alkol içmenin de bir jargonu var, dilinin altına alkolü dokundurarak içeceksin, nikotinin ağız içine ne kadar etkisi varsa kahvenin ve alkolünde o kadar var. Bunun ayrımına ağız tadıyla varanlar şarap eksperi olurlar, olamayanlarda bodoslama dalarlar masaya, bardak bardak içkiyi sadece mideye yuvarlamaktan ve bu sırada tıkınmaktan ibaret sanırlar içki âlemini. Ufak yudumlar ve Japonların çay seremonisine benzer uzatmalarla cinden alacağım verimi maksimize etme telaşındayken telefonumun cırlamasıyla dünyaya geri dönüyorum. Kim ulan gecenin bu kör vakti? Cevap yok, karşı tarafta biri beni dinliyor ama ben ne söylersem söyleyeyim kendi sesini bana duyurmaya yanaşmıyor ve ne hikmetse ben buna sinirlenmem gerektiğini düşünerek hırsla kapatıyorum telefonu.
Bir keresinde Aslı’yı aramıştım da konuşamamıştım böyle. O kim bilir hangi şehirden kim bilir ne nedenle geri dönmüşmüş İstanbul’a meğer. İlkinde ne söyleyeceğimi bilemeyerek kapadım telefonu, bir daha aradım elbette sonrasında. “ Nereden bildin ki, bu sabah geldim ben İstanbul’a.” diye şaşırdı. Ne bileyim anasını satayım çok sarhoştum elime bir ajanda geçti haritada bir yerlere bakıyordum ki bir baktım cep telefonunun kaybolması ihtimalini göz önünde tutarak bütün telefon numaralarını kaydetmişim ajandanın fihristine. Her tür salak eyleme kafa yoran bir yeni yetmenin, boş vermeden önce hayata tutunma çabalarından biridir telefon numaralarını her ihtimale karşı saklamak. Bu yedi haneli sayılar yerine dostlarımın ve sevgililerimin adlarını yüreğime hançerle kazısaydım her şey çok daha farklı olurdu farkındayım. Aslı’nın karşısında bir İstanbul telefonu. Kendi evini boşalttığından bir ara birlikte kaldığı avukat arkadaşı da olabilir ablasının evi de, herhangi bir yerde ve ben bir yılı aşkın süredir tek bir ses işitmemişim daha dudaklarından. İlk telefonda “ Efendim ” dedi durdum kapadım. Sonra tekrar aradım, sonra konuştuk, sonra çok sarhoşsun kelimeleri karıştırıyorsun dedi, bir ara cep telefonum yok dedi, ardından da cebi arıyorlar sonra konuşalım dedi, orospulara takılma dedi, sonra çok içme dedi, şimdi değil ama seni bir gün göreceğim dedi, sonra hala mutsuzum ben biliyor musun dedi ve ben neler söyledim bilmiyorum pek fazla. Seni hala seviyorum gibi yavşakça kelimeler ettiğimi hatırlar gibiyim. Orospulardan ve içmekten bahsetmiş olmalıyım nereden icap ettiyse. Öylesi bir sarhoşluk halinde nasıl oldu da kelimelerini yakalayıp hafızama yerleştirdim o da muamma. O öyle yok ki uzun zamandır, ölen dedemle Aslı arasında ki tek fark ikincisini sisli bir İstanbul sabahı hafiften görebilme umudundan öteye geçmez. Fakirin karnını yarmışlar içinden gelecek sene çıkmış derler ya, benim aşk hayatımın da kısa özeti olur bu deyiş. Her şey ‘ Gun ‘N Roses ’ metal topluluğunun dağılmasıyla başladı. Aslında Kurt Cobain’in intiharı bir şeylerin habercisiydi ancak daha toydum ben, anlamadım. Otuzuna doğru hayat inişe geçiyor ve batık bankaların kar göstergesinden daha dik bir çizelge biçiminde irtifa kaybedebiliyor bazıları. Dibe vuramıyorsun ölene kadar. İntifada hali, devamlı eylem kararıyla, kalk ve diren şiirsel söyleminde hayatıma anlam katma çabalarım elimde kalıyor teker teker. Rus yazarları kadar mutsuzum ey Allah’ım ve Rusya kadar yalnız iki binlerin İstanbul’unda.
Sonraki günlerin birinde internette araştırma yaptım biraz. Önce Aslı’nın T.C. kimlik numarasını buldum. Adı, soyadı, ana ve baba adı, yaş ve cinsiyeti bilmek yeterli ne de olsa. Sonra SSK’nın ana sayfasına girip biraz uğraşarak hala sigortalı olarak çalıştığını ve pek de iyi maaş almadığını öğrendim. İşyeri numarasını kaydederek Kadıköy SSK da çalışan üniversiteden arkadaşım Hüseyin’e telefon açtım ve çalıştığı yerin telefonda söylediği gibi Balıkesir’de özel bir okul olduğunu öğrendim. Bir an içimden atlayıp yanına gitme isteği geçti ama bilirim bu yolda erkeğin başvuracağı en son seçenektir yapışkan âşık rolü. Telefon numaralarını kayıt altına aldım işyerinin ama onu da aramadım sonrası. Artık onsuz devam etme gerçeğine alışmam gerekiyordu nasıl olsa. Aynı kuyuya üst üste iki kere düşmemeli insan, ihanetin cezası unutmak olmalı, ancak bir süreç sorunudur aşk denilen hadise. Bazen sadece süprüntü yaşantımı sürdürebilmek adına geçerli bir sebep aradığımı ve bulabildiğim en şiirsel bozguna Aslı’yı bilerek ve isteyerek alet ettiğimi düşünüyorum. Yaşantılarına sadece elleriyle değil her hücresiyle kök salmış bel bağlamış efendilerin dünyasında benim payıma düşen de kıpırtısız can sıkıntısı sevgilim. Ben böyle sonradan olmuş da değilim, bununla doğdum, bazen tamamıyla ben buyum. Derin ruhi depresyonda denir telaşlı bir etiketleme varsayımında. Hiç fark etmez, kelimeler sadece işkenceyi betimlemenin izini sürerler. Nihilist hiç değilse ne olmadığının farkındadır, ben topyekûn kaybolmuş bir neslin geleceğiyim nasılsa. Kavramlardan beynim buruşmuş, aklım tavana vurmuş, korkudan gözlerim çukura kaçmış, rüyalarımda demir yabalı iblisler, sesinden sakındığım, görüntüsünden sıkıldığım puslu İstanbul akşamları. Böyle bir yol haritasında, her şeyin çözümünü Aslı’nın varlığına ve yanımda olmasına indirgemem ve O’nun benim kimliğimi alıp, çiğneyip, fırlatıp atıp, hükümsüzleştirmesinin ağır gelişi. İçimde birbirine zıt iki değil her biri ayrı hava çalan binlerce çingene duygulanımın salınışı ve bunları herhangi bir faniyle paylaşamamanın derin kederi. Akan kan yerde kalmaz piç diyerek akla gelecek her suçu kabullenen batıl itikatlarımla, devasa cahil bir müminin nafile yakarışlarında ki çaresizlikleri el ele gönül gönüle birbirlerine dost tutturmuşum ki akıllara zarar. Arada kalmışık da ötemizden berimizden çekiştiriyormuş bizi yırtıcı akbabalar gibi kapitalist abilerimiz ve onların muhteşem renklerde ışıklı reklâm panolu şirketleri. Seni elde ettiklerinle değil de, edemediklerinle tartan çağdaş zaman ilahlarının kulağına fısıldadıklarına ne çabuk kandın, o lanet ruh hangi zamandır kapı dibinde bekliyordu da sonunda evinin kapısını ona ardına kadar açtın ve nutkun tutuldu be oğlum. Dünyada hiçbir şey onursuz bir yaşamın gerekçesi olamaz. Hayatın geri dönüşüm kutusu ve garanti belgesi yok. Yaşanılanlara bir daha yeniden başlamak mümkün değil. Hem geçmişten daha boktan ne var ki? Yaşasak ve unutsak her şey çok daha güzel olacaktı. Ama hayır, hep peşinden kovalar seni bet sesli kurbağa, ne çok eksik taş vardır yerine konulmadık ve ne çok eylem vardır gereksizce harcanmış. Dudaklarımdan dökülen her kelimenin saçma bir söylemin kırıntıları olduğunun henüz farkına vardığım yıllarla, suskunluğumun etrafımca anlamsız bulunduğu ve kötüye yorulduğu günler arasında ki sırat köprüsünün üzerinde dans ettiğim zamanlar o kadar da uzak bir geçmiş değil henüz. Şunun şurasında Aslı’yı bir buçuk yıldır görmedim ve topu topu iki kere telefonda konuştum bu zaman zarfında. İlkinde beni terk etti ikincisinde de kafam bir milyondu. Balıkesir civarında bir yerlerde öğretmenlik yaptığını söyledi en çok. Aramıza önceden boğaz girerdi şimdi bir de Marmara’yı sıkıştırdık. Karşı kıyının her ışığına farklı bakardım ben Aslı’sız yıllarımda. Şimdi en azından Yalova’yı uzaktan görebilmek için bile Darıca’ya gitme gereği cebimde. Onu da yaptım araba vapurlarının kalktığı yeri en tepeden gören yerde, yaslı bir Marmara akşamında vurdum rakının dibine dibine. Muhabbet koyu, mezeler taze, hava güzeldi o gün. Her şey zararsız muhabbetler çağında aylak takımından dört beş kişinin kahvehanede yapacak daha iyi bir iş bulamayıp yan yana gelmesiyle başlamıştı. Her yarım saatte bir televizyonda canlı yayınlanan at yarışlarının araya girmesiyle kesilen konuşmaların bilmem kaçıncı tekrarlarından birinde “ Sabri kimi bulursa içer ” diye bağladılar lafın sonunu, Salih de durdu durdu “ Selim de ne bulsa içer ” diye zıpladı ortalık yere. Ben daha yeni gelmişim, ortama ısınma telaşındayım, ancak ispirto ve sulandırılmış kolonya haricinde envai çeşit alkol bileşimini kısacık hayatımın ilk yarısına sığdırdığım ve bunu kendimi övme adına bir iki yerde dillendirdiğimin farkındayım henüz. Sabri “ Bu akşam araba bende, bir yerlere gidip takılalım ” demez mi! Canıma minnet benim, madem kadim dostlarımdan biri üzerime bir yafta yapıştırmış, bayraktarlığını yapıp yüzünü yere eğmemek boynumuzun borcudur öyleyse. Aklıma geldi
“ Darıca’ya gidelim baba ” deyiverdim. Sabri baba deyişi boşuna değil. Mavi gözlü olmasa da enine boyuna dev gibi bir adam Sabri. Akşama nevale düzüldü, mangal teşkilatı hazırlandı, Tekirdağ rakısı alınıp dinlendirildi. E5 karayolundan Darıca’ya akşamüstü yola çıktık Bayramoğlu’na uğrayıp Rıfat’la kardeşi Şeref’i de aldık yanımıza. Çimento fabrikası ve araba vapurlarının kalktığı uyuz limanı tepeden gören mekâna gelişimiz biraz zaman aldı. Rıfat “ Buralar hafta sonu yiyiş yeri aga, her ağaç dibinde bir araba durur yol b