Tarih: Çrş Ağu 30, 2006 11:26 am Mesaj konusu: Korku İmparatorluğu
Geçen gün televizyonda bir haberi ibretle ve üzüntüyle seyrettim. Güpegündüz kar maskeli üç kişi ana caddede bulunan bir elektronik mağazasının kepenklerini demir makasıyla kesmiş, içeriye camı kırıp girmiş. Binlerce liralık soygun yapmış ve gitmiş. Bu olayın gerçekleştiği süre içinde çere dükkânlardan en ufak bir tepki yok. Yoldan geçenler büyük bir umursamazlıkla bir aldırmazlıkla başlarını çevirip gidiyorlar. Ne zaman ki adamlar arabalarına binip gittiler onlarca kişi peşlerinden koşuyor. Ne yazık ki yetişemiyorlar! Tüm bu anlattıklarım güvenlik kamerasıyla tespit edilmiş ve bu görüntüleri milyonlarca insan seyretti. Bu olaylara aramızda şaşıran varsa ya 21. yüzyıl Türkiye’sinde yaşamıyor yada bir takım zihinsel problemleri var demektir. Zira bu çevresinde olup biten olayları değerlendirme şansından yoksunluğun bir belirtisidir. Ben de hiç şaşırmadım. Ayrıca orada ben de olsaydım herhalde çok da farklı davranamazdım. Yapacağım şey o an polise ihbar etmekten fazlası olmazdı. Neticede bu bir kişinin değil yirmi kişinin aynı anda ve bir işaret beklemeden topyekûn hareketiyle baş edilebilecek bir şey. Biz yoksa bu birliktelik duygusunu mu kaybettik? Dayanışma dediğin şey yalnızca savaş ya da bir karışıklık halinde olmaz. Şimdiden ortaya konması lazım. Aksi halde çok daha gerekli olduğu zaman bu beraberlik duygusundan yoksun kalmış olacağız. Peki, bu durum yalnızca beraberlik duygusundaki eksiklikten mi kaynaklanıyor? Elbette hayır. Bu pısırıklığın bu vurdumduymazlığın sebebi bu kadar basit değil. Biz hem zihinsel hem de psikolojik zorlamalarla direniş noktalarımızı, asilik duygularımızı, zulme meydan okuma meziyetimizi yitirmiş talihsiz bir durumdayız. Sağır ve dilsiz durumdayız. Hepimiz mi körleştik? Gaspçı korkusundan sokağa çıkamıyoruz. Amirimizin, patronumuzun yolsuzluğunu, hırsızlığını görüyoruz da gıkımızı çıkaramıyoruz. Yiğitlik ve mertlik Malkoçoğlu filmlerinde, Köroğlu şiirlerinde kaldı. Haksızlığa, adaletsizliğe karşı direnme Kurtuluş Savaşı’nın eski birer hatırası gibi şimdi. Biz saygı duymayı değil korkmayı öğrendik. Tezgahlara karşı sesini çıkaranı mahkum ettik. Bastırıldık ve en sonunda pıs ettik. Toplumu kuşatmış olan bir Korku İmparatorluğunun içinde kaldık.
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Çrş Ağu 30, 2006 11:51 am Mesaj konusu:
Bu konuda Nihat Genç ìn, Bir Kapkaç Hikayesi başlığı altında çok nefis bir yazısı vardı...
Doğru... sosyal ahlakımızı bir daha ve sert bir şekilde sağlı sollu gözden geçirmek gerek... Bu tür olaylarda artık yapılan hırsızlığa değil halkın duyarsızlığına şaşırıyoruz...
Gözden geçirilebilecek bir sosyal ahlak yok, olmasın da. Sosyal olsun diye, sürüde otlanmayı maharet sayan, çobana tapan bir toplum olduğumuz için her şey böyle yamuk. Kurulu bir sosyal düzenimiz yok.
Bireysel ahlak oluşmaya başlarsa, sosyal 'şeyler' de şekil alabilir. Kendini önce bir birey değil, toplumun malı olarak gören insan topluluğunun her üyesi, sabahın gelişini horoza borçlu olduğunu sanmaya devam ettiği müddetçe, kendisini 'ben de!ben de!' diye var edebileceğini sandığı müddetçe, sosyal düzen oluşmaz. Henüz aile içi çatışmayı önleyemedik, köy olamadık, aynı otobüse sığamıyoruz.
Bir toplumda dayanışma duygusunun karşıtı rekabet olarak görüldüğü müddetçe, ancak milli maçlarda hatırlanır topluluk olmanın anlamı, sonra hemen unutulur, çıkarılır bir silah iki kurşun.
Daha çocukken, bir bireye, kişisel gelişimini bir tarafa bırakıp; rekabet, kıskançlık, düşmanlık duygularının özendirilmesi; akabinde falancanın oğlu, komşunun kızı diye sırtının sıvazlanması; o ne der, şu görmesin diye topluma mal etme halleri; ve tüm bunların sonucu olarak, söz konusu bireyin fazla 'dışadönük(!)' halleri...Sonra da aman yardımseveriz, misafirperveriz...
'Bunu doğru buluyor musun? Sana yakışıyor mu?' fena yaklaşımlar olmazdı. Ama 'ayıp değil mi eşe dosta?' yok mu! Bizim sosyallik anlayışımız bu olduğu müddetçe, ucu ona dokunmayan hiçbir şeyle ilgilenmez elbet benim canım ülkemin, biricik evlatları.
Sosyal ahlak oluşturulmaz, kişilerin bireysel ahlak anlayışları vardır. Bu anlayışlar da toplu yaşamı mümkün kılar.
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Prş Ağu 31, 2006 1:40 pm Mesaj konusu:
'Gelin ortak bir kelimede buluşalım.' ayettir... Sosyal ahlak budur...
Bireysel ahlak anlayışlarımız her ne olursa olsun, tamamlanmış olsun yarı yolda olsun, toplum olarak yaşayabilmemiz için sosyal ahlak şarttır...
Sosyal ahlak tek tek bireysel ahlakların toplamı değildir...
Eleştirilerinizde haklısınız ama bu, sosyal ahlakın tamamen bireysel ahlaka ve onun tamamlanmasına bağlı olduğunu göstermediği gibi vardığınız sonuç tamamlanmış ve noktası koyulmuş bir sonuç da değildir...
Başka bir başlıkta da, aynı konu üzerine aynı yorumu yapmıştım. Şimdi kendimi tekrarlayım öyleyse.
Bahsettiğiniz şeye karşı değilim, yanlış demiyorum. Olsa çok iyi olur.
Sadece olamaz diyorum. Mevcut insan malzemesi buna uygun değil. Bu ülkede ortak bir noktada birleşen insan sayısı bu kadar az iken, olanaksız şeyler üzerine yapılabilecek mantıklı şeylere kafa yorulmalı. Temelden düzeltmeye çalışmalı.
Yoksa kim istemez? Ama durum pek parlak görünmüyor.
Evet sayın nazenazen haklısınız. Söylediğiniz gibi " Aman şunu yapma, aman bunu yapma konu komşu görürse rezil oluruz." gibi saçma sapan şeylerle kendi evlatlarımızı da cendereye sokuyoruz. Bunaltıyoruz. Marjinallik de buna karşı bir tepki halinde doğmuyor mu sanki? "Ahlak Yozlaşması" diyoruz ama sanki buna da biraz bu şekilde davranarak biz biraz çanak tutuyoruz sanki. Elbette ki "edep", "ahlak" kavramları çok yüce kavramlar ama sanki biraz daha kavramların içinin boşaltılmasına sanki biraz daha göstermelik hale gelmesine biz de bu şekilde yardımcı oluyoruz. Ayıp olmasın diye arabayla kaçan hırsızların peşinden koşturuyoruz. Ancak ahlakın yalnızca bireysel bir olgu olduğuna katılmıyorum. Neticede bir toplum içinde karşılıklı etkileşimler içerisinde yaşıyoruz. Toplumda kabul görmüş ve yaygınlaşmış bazı kanaatler bizleri de içine çekmiyor mu?
Bir doğru topluma göre mi şekilleniyor? Toplumu bu konuda güvenilir yapan nedir? Bir şeyi doğru kabul ederken kıstas toplum mu? Kişilik toplumun ellerine emanet edildiği zaman, varoluş kendini tatmin edebiliyor mu? Asıl önem verilmesi gereken toplum ise, birey nedir? Birey, kendi varoluşunu özümseyemeden toplumun bir parçası olursa, o toplum biçimsiz ve hasta olmaz mı? Hastalıklı bir zihin, ne denli sağlıklı kararlar alabilir? Neye güvenmeli?
Sizi içine çeken kanaatler, yine sizin kararınız olmuyor mu? Bu kanaatleri kabul etmemek, onlara dahil olmamak yine bireysel değil mi? Sürüye dahil olmak bireysel değil mi?
Ütopyalar, gerekli görülen koşullar oluşmadığı için ütopya olarak kalmaya mahkum. Kant'ın ödev ahlakı, bireyden başlayıp, daha sonra doğal bir süreçle ve sağlıklı bir biçimde topluma yansıyan yargıları içerir. Ödev bilinci de bireyin kendi varoluşunda beliren şeydir. Bu durumda toplumda, ödevin makro yansıması görülür. Tam tersi olmaz. Önce bireyde başlar, sonra toplumda görülür. Edilgen ödevler geçicidir, yalandır, çıkarcılıktan başka bir şey gözetmez. Güçlüler de bu edilgen ödevlerin en hassas noktasından tutup, kendi yararları doğrultusunda kullanır. Bu sivrilmiş aldatmaca toplumun ortak yargısı gibi gösterilir, benimsetilir, ve bu da hasta bir düzendir, bireyin üretmediği, kopyaladığı hasta düzen, toplum ahlakı diye gösterilen sanrı.
Ahlak yozlaşmaz, toplum yozlaşır. Yozlaşmış bir toplumun da sosyal ahlakı olmaz.
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Prş Ağu 31, 2006 4:48 pm Mesaj konusu:
Hedeflerinizi vakıaya feda etmeyin...
Doğrunun ölçütü asla toplum olamaz..
Ama ortak doğrular oluşturmadıkça toplumsal birliktelik ütopya bile olamaz...
Biraz İbn Haldun... biraz İbn Bacce...
Yaşadığımız bu zamanda sadece biri yeterli olmuyor...
Kendini içine kapatmadan ibn Bacce... Sürüden bir birey olmadan da biraz ibn Haldun...
Sözgelimi evinize bir misafir geldi. Bu misafire izzeti ikramda kusur etmemek için elimizden geleni yaparız. Bakınız bu durum ülkemizde pek çok yerde görülür. Öyleki Türkün belki de en güçlü özelliklerinden biri de misafirperliğidir. Pekala bizim bu gelen konuğa bu şekilde neden davranıyoruz? Kuşkusuz bunun terbiye gereğince uygulanması gerektiğini veya her iyi yürekli insanın böyle davranacağını söyleyebilirsiniz. Ancak durum birazcık bunun da ötesinde geleneklerde ve alışkanlıklardadır. Ayrıca bu misafirperverlik anlayışı yalnızca Anadolu'da da değil Orta Asya'da da köklü bir gelenektir. Yani olay iyi ve ahlaklı olmanın yanı sıra toplumsal bir özelliğin tezahürüdür. Örneğin Ünlü Macar kaşifi Arminius Vambery Orta Asya'daki Türkmenler için " Bir göçebe kaba, vahşi ya da vefasız olabilir. Ama hep konukseverdir." der. Kuşkusuz kişinin evine gelen konuğu kabulü o anda verdiği bireysel bir karardır. Bu yadsınamaz. Ancak bu kararın oluşmasında ve bu derece güçlü bir şekilde sosyal hayata tutunabilmesinde o bizi içine çeken yaygınlaşmış kanaatlerin tesirinin de olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
Gelenekleri ahlaki birer olgu olarak almamak gerekir, çünkü gelenekler görecelidir. Size mantıklı gelen, başka bir millete aptalca gelebilir. Siz güzel bir geleneğimizden bahsetmişsiniz. Diğerlerine ne demeli?
Eskimoların misafirperverlik anlayışına bakın; onlara göre oldukça kutsal, ama biz yadırgarız. Bu noktada geleneklere ahlaki kılıflar geçirmemekte fayda var. Zira bana göre mantıksız geleneklerimiz de var.
Ahlakın toplumsal boyutunu anlatırken, ülke sınırları dışına çıkmaya çalışmış idim. Bireysel dediğimizde bunu yapmış oluyoruz zaten.
Toplumsal ahlakı red, karşı tarafın ahlak düşmanlığı 'laf ebeliği' mekanizmasını çalıştırır. Ama ben diyorum ki, bireysel ahlak anlayışı, bu konudaki en üst nokta, ve ahlakın kendi erdemine yapılan en yüce ithaftır. Çünkü başlangıç noktasıdır. Sizi tenzih ederek söylüyorum, sözlerim yanlış anlaşılmasın diye.
Birincisi, benim geleneklere ahlaki kılıf geçirmek gibi bir kaygım da kesinlikle yok. Nitekim kan davası maalesef bazı yörelerimizde bir töre şeklindedir. Bu da hiçbir şekilde kabul edilemez bir durum. Ancak kişi toplumdan soyutlanmış durumda değil. Bazı kararlarını alırken toplumsal baskıyı üzerinde hissediyor. Vambery'nin buradaki sözü bu açıdan değerli. Vahşi ve kaba dahi olsa bir göçebenin misafriperver davranabilmesi. Yani bir iyilik edebilmesi. Ama tabi böylesine bir zorlamayla aldırılmış kararlar erdemli bir davranış olarak nitelendirilebilir mi? Bu sorunun da cevabı %100 evet ya da hayır değil.
İkinci olarak bireysel ahlakın önemine yaptığınız vurguya katılmamak imkansız. Ahlakın gerçek olarak vicdan esaslı olması gerektiğine ben de inanıyorum. Ancak bahsettiğiniz ahlaki düzene ulaşabilen insanların sayısı da fazla değil. Daha doğrusu bir insanın bu vicdani çizgiyi hayatı boyunca daimi kılması da çok zor. Bu noktada kendiliğinden toplumsal yapının korunabilmesi için toplum kendiliğinden bir takım denetim mekanizmalarını devreye sokuyor kanaatindeyim. Bakınız bu duruma dair bir olumlu ya da olumsuz yargı belirtmiyorum. Zaten belirtmedim de. Yalnızca durumun ne dersek diyelim bu şekilde gerçekleştiğini dile getirmeye çalışıyorum.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız