Tarih: Pzr Ağu 20, 2006 11:26 am Mesaj konusu: yaşam severliğin ve ölüm severliğin psikolojisi...
ölüm severlik ve yaşam severlik üzerine...
yaşam yaratmak, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikleri gerektirir. yaşamı yoketmekse yalnızca bir tek niteliği -şiddete başvurmayı- gerektirir. güçsüz insan, tabancası, bıçağı ya da kuvvetli bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yokederek onu aşabilir. böylece, kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan ve güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. yaratamayan bir insan, yok etmek ister, yaratırken, yok ederken salt bir yaratık olma rolünün ötesine geçer. caligula'ya şunları söyletirken camus, bu fikri özlü olarak dile getirmiştir: 'yaşıyorum, öldürüyorum, yok etmenin insanı kendinden geçiren gücünü yaşıyorum; bununla karşılaştırıldığında yaratmanın gücü çocuk oyuncağından başka bir şey değildir.' bu, sakatların, yaşamın kendilerinden insanca güçlerini olumlu bir biçimde ortaya dökme yetisini esirgediği kimselerin kullandığı şiddettir.
ölümseverler geçmişte yaşarlar; hiçbir zaman gelecekte yaşamazlar. iç dünyaları da doğal olarak duygusaldır; başka deyişle dün sahip oldukları ,-ya da sahip olduklarını sandıkları- duygularının anısını özenle korurlar. soğuk, herkesten uzak, “yasaya ve düzene” tutkun insanlardır.”
ölümsever kişiyi organik şeyleri inorganik şeylere dönüştürme dürtüsü, başka deyişle yaşama tüm canlı kişiler cansız nesnelermiş gibi mekanik bir açıdan yaklaşma dürtüsü yönetir. tümüyle canlı süreçler, duygular ve düşünceler cansız nesnelere dönüştürülür. önemli olan deneylerden çok anılar, var olmaktan çok sahip olmaktır. ölümsever kişi, bir nesneye –çiçeğe ya da insana- karşı ancak ona sahip olduğu zaman ilgi duyabilir; bu yüzden onun sahip olduğu şeylere yönelen tehdit, kendisine yöneltilmiş bir tehdit gibidir; o kişi, sahip olduklarını yitirirse dünyayla olan bağlantısını da yitirir. öümsever kişilerin sahip olduklarını yitirmektense yaşamı yitirmek gibi paradoksal bir tepki göstermeleri bundandır, yaşamını yitiren kişinin, sahip olduğu şeyleri zaten yitireceğini göremezler. böyle bir kişi denetime tutkundur; denetlerken yaşamı öldürür. yaşama karşı derin bir korku duyar; çünkü yaşam yapısı gereği düzensiz ve denetimsizdir. süleyman’ın yargılama öyküsünde haksız olarak çocuğun annesi olduğunu iddia eden kadın, bu eğilime tipik bir örnektir; bu kadın canlı çocuktan vazgeçmek yerine, ikiye bölünmüş çocuğun yarısını yeğler. ölüm sever kişilere göre adalet yanlışsız bir bölme işlemi demektir; bu kişiler, kendilerince adalet saydıkları şey uğruna ölmeye ve öldürmeye hazırdırlar. “yasalara ve düzene” taparlar- yasayı ve düzeni tehdit eden her şey onların gözünde benimsedikleri yüce değerlere karşı girişilmiş olan şeytanca bir saldırıdan başka bir şey değildir.
yaşamseverlik en iyi biçimde üreticilik eğiliminde ortaya çıkar. yaşamı tümüyle seven bir kişi yaşam sürecine ve her alandaki gelişmeye ilgi duyar. elindekileri öylece tutmaktansa onlarla bir şey kurup yaratmayı yeğler. her şeye şaşırarak bakabilme gücü vardır; eski şeylerin getirdiği güvenlik duygusunun yerine, yeni şeyler aramaktan hoşlanır. kesinlik yerine yaşam serüvenini seçer. yaşama yaklaşımı mekanik değil, işlevseldir. yalnızca parçaları değil bütünü, sayısal toplamlardan çok yapısal bütünlüğü görür. insanları cansız nesnelermiş gibi şiddet kullanarak, parçalayarak, örgütsel kurallarla yöneterek değil sevgisiyle, aklıyla ve kendi kişiliğiyle etkilemek ve biçimlendirmek ister. salt heyecan yerine yaşamdan, yaşamın her türlü belirti ve görüntüsünden zevk alır.
insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, ya yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından, ya da giderek çoğunun ölüme çekilmelerindendir.
bir bakıma bu varsayım insanların yaşamı sevip ölümden korktuklarını dahası kültürümüzün önceki kültürlere göre insanlara daha çok heyecan ve eğlence sağladığını söyleyen varsayımla çelişmektedir. öyleyse şunu sormamız gerekir: bizim eğlence ve heyecan dediğimiz şey yaşama sevincinden ve yaşam sevgisinden çok başka bir şey olmasın?
yaşam, yapısal bir gelişmedir bu nedenle yapısı gereği sıkı bir denetim altında olamaz ya da önceden belirlenemez. yaşam alanında ancak sevgi, uyarma, örnekleme gibi yaşam güçleriyle etki sağlanabilir. yaşam ancak tek tek örnekleriyle bir bireyde, bir kuşta, bir çiçekte algılanabilir. “kitleler” in yaşamı diye bir şey, soyutlanmış bir yaşam yoktur. günümüzde yaşama yaklaşımımız gittikçe mekanikleşmektedir. başlıca amacımız nesne üretmektir, bu nesnelere tapma süreci içinde kendimizi de mala dönüştürmekteyiz...
O kitlelere kişi kendini 'mal' etmeye devam ettiği sürece, yaşam hakkındaki bütün yargıları kitleleşir, kitlenin malı olur. Oysa yaşam, her ne kadar ortak paydaların söz konusu olduğu bir kamu malı gibi görünse de, bireyseldir. Kendini sürünün parçası olarak gören kişi, benliğinden uzaklaşır, ki bu da kendi yaşamı üzerine olan hakimiyetinin yitimidir.
Bu süreç 'büyüme' ile paralellik gösterir. İnsan büyüdükçe tekil 'şeyler'e olan hevesini yitirir. Çocukluğun o hiç bitmeyen merakı, heyecanı, şaşırmışlığı, yaşam sevgisinin özüdür esasen. Büyüyen insan kitlenin peşine takılma zorunluluğu hissettiğinden, arkasında bıraktığı olguları düşünmez, kitle ne düşünüyorsa onu düşünür. Oysa kitle, yaşam hakkında 'ortak' bir kanıya sahip olamaz.
“Yaşam sevgisinin gelişmesinde özgürlük ve güvenlik önemli rollere sahiptir” diyor Fromm aynı kitabında…Bende sizin yolladığınız bölümü kaydetmişim okuma defterime baktım da.Ancak yukarda ki Cümle de çok önemli bence.
“Narsist kişiyi nasıl tanıyabiliriz?Narsist kişi kendine yeten bir kişinin tüm özelliklerine sahiptir.Boş konuşurken bile kendini çok önemli şeyler söylüyormuş gibi hisseder.Başkalarının söylediğini çoğunlukla dinlemez ve önemsemez.Her türlü eleştiriye karşı aşırı alıngandır.Kızgınlık ya da üzüntüyle eleştirilere tepki verir.Çoğu kez alçak gönüllülük ve alttan alma tutumuyla narsistlik gizlenir.
Yüzlerinde bir yumuşaklık ve gülümseme vardır.Gözlerinde acayip bir parıltı.Hiç durmadan konuşurlar.
Narsisit tüm kişiliğini narsizminin nesnesi olarak görmeyebilir.Çoğu kez kişiliğinin bir bölümünü;onurunu,zekasını,fiziksel gücünü,mizah yeteneğini,yakışıklılığını(bazen saç ya da burun gibi çok küçük ayrıntılara dek inebilir bu)narsizmiyle bütünleştirir."
Nazenazenin çocuklukla ilgili olan tespitlerine örnek vermek istiyorum.Bakü Güzel Sanatlar mezunu ressamlarla konuştuğumda,çocukların ilk resimlerinin ,ilkokul resimlerinin atılmamasını söylemişlerdi.Çünkü daha kitleleşmemiş bir yaşam algısı,naif olarak resimlerde en bakir şekilde dururmuş.
Yine çocukluk anıları başlığına baktığımızda,25 yaş sonrası kendimiz olarak anımız yoktur.Hep bir ikinci kişi anılarımızda vardır.Fert olma yolunda kitle toplumu serüveni içinde artık benlik de yavaş yavaş toplumsal benliğin örüntüsünde gölgelenmektedir.
BU BAŞLIĞA UYGUN KISA BİR ŞİİR YAZMIŞTIM YAKIN ZAMANDA.ÖLÜMLERİN ÇEVREMDE ARTTIĞI BİR ZAMANDI.
İMAM CENAZENİN BAŞINDA ''... KARDEŞİMİZ BİZE BİR MESAJ VERİYOR ASLINDA BU TABUTTA YATARKEN ...'' ŞEKLİNDE KONUŞMAYA DEVAM EDERKEN,O ANDA ASLINDA ÖLÜM İLE YAŞAMIN OMUZ OMUZA VERMİŞ İKİ YAKIN ARKADAŞ OLDUĞU DÜŞTÜ AKLIMA...
O GECEDE MÜREKKEBİMDEN ŞU DİZELER ÇIKTI.UMARIM BEGENİRSİNİZ...
KORKUYORUM Ö'DEN
L'DEN KORKTUĞUM KADAR
Ü'YÜ GÖRÜNCE KENDİMİ KAYBEDİYORUM
M'Yİ BELİRİVERİNCE ORACIKTA ÖLÜYORUM
BU KORKUDAN HAYATI YAŞAYAMIYORUM
BEN BU 4 HARFTEN NEFRET EDİYORUM
ZATEN SORSALAR
ALFABEDE 25 HARF VAR DİYORUM
İŞTE BÖYLE...
KENDİMİ KANDIRIYORUM
ÇOK BASİT BELKİ DE ACEMİCE
AMA YİNE DE
4 HARFLİYE MEYDAN OKUYORUM
BEN HAYATI SEVİYORUM....
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız