Tarih: Pts Ağu 07, 2006 6:16 pm Mesaj konusu: Reel Ekonomik İnsan
Türk insanı nereye gidiyor? Son ekonomik krizlerle birlikte ekonomi insan hayatının baş meselesi haline geldi. Elbetteki buna çığ gibi büyüyen tüketim kültürünün devasa etkilerini eklemek te gerek. Devlet hem hacimce, hem de yoğunluk olarak vatandaşın hayatından çekilmeye başladı. Özel sektörün önemi gün yüzüne çıktı. Bununla beraber kapitalist güdüler kendisini daha fazla hissettirmeye başladı. Yıkıma uğratılmış bir maneviyata sahip oldukları halde ,insanlar bencilce kendi menfaatini düşünür oldular. İş derdi tek mühim mesele haline geldi. İş ve aş.. Fakat bunu da aştı artık gidişat. Daha fazla zenginleşme hırsı..
İnsanlarımız reel ekonomik, yani ekonomi odaklı düşünmeye başladıkça hissiyatı da çöküyor. Bunun yansımalarını muhakkak görüyoruz yoğun bir biçimde. Peki bunların sebepleri neler? Bir şey ıskalamadan tartışmaya çalışalım. (derim)
aplikasyonunuz tarafımıza ulaşılmış olup değerlendirilmeye alınmış fakat malesef size uygun bir pozisyon mevcut değildir. bilgileriniz veritabanımızda tutulacaktır ve uygun bir zamanda size bağlanılacaktır.
Şimdi bu cevabı yazan adam mütemadiyen işletme mezunu. iki cümlede on tane ingilizce kelime iki tane devrik cümle ile rekora imza atmıştır.
Bu aralar hemen her gün iş görüşmelere gidiyorum, neler sorduklarını normal bir insanın aklı almaz. İnsan kaynakları kavramı yerleşti dilimize. İnsan bir kaynaktır. Üzerinde ne kadar belge ve kaynak varsa o kadar değerlisin.
Bir mülakat yapıyorum,eleman alacağız,farklı alanlardan başvurular var.
Dosyası ve kendi kabarık bir aday geldi.Kurumsal kaynaklarda çalışmış.Proje yönetiminde uzmanlaşmak istiyormuş.vs. vs. Entellektüel sermayeyi sordum.Hiç duymadığını söyledi. peki! dedim,fotoğraflı iş başvurusu konusunda ne düşündüğünü sordum.
"Olmalı,adayı önceden görmüş oluruz " gibi bilinen şeyler söyledi.
"Peki bu bize ne kazandırır?"dedim.
"Görüntüsü iyi mi fikrimiz olur dedi."
"Peki diyelim ki görüntüsü iyi değil ve belki de engelli bir aday ne yaparsınız? "
Aday gayet fütürsuzca "Öyle kişileri arkada geri planda görevlendiririm dedi."
"Yirmibirinci yüzyılda bu fikirlerinize yer yok! dedim ve adayı uğurladım.
İnsan kaynaklarının da böyle sıkıntıları olabiliyor
Sevgili Poe. Konuya hemen gireceğim. Birkere, ekonominin temeli İnsandır. Üretilen her şey, insanlar içindir. Üretilen her ne olursa, olsun. İnsanların satın alıp, kullanmaları için üretilir.
Ancak; bütün bu üretim, tükatim zinciri bir denge içinde olmak zorundadır. Bu denge; korunmadığı zaman, krizlerin oluşması kaçınılmaz olur.
Bu dengenin birinci ayağı, işverenin çalıştırdığı kişilere, adil ve refah seviyesine uygun ödeme yapmasıdır. Bu denge korunmadığı zaman, alım gücü zayıflar. Alım gücünün zayıflaması sonucu, satışlar azalır ve fiyat yükselir. Bu böylece, kısır bir döngü halinde sürüp giderken, enflasyonu da tetikler. İşte bu kısır döngünün yarattığı ortam ; Ahlâkın yozlaşmasına, rüşvet, istismar ve suistimallere sebep olur. Bilhassa, bizdeki sermaye bu tür gelişmelere adeta çanak tutan, teşvik eden bir tutum içindedir. Çünki, çok üretip, çok satmak yerine; az üretip, az fakat yüksek kâr oranı ile satmayı işletmecilik olarak benimsemektedir. Bu düşünceyi bütün iş kollarında görmek mümkündür. Bankasından tutun da, hizmet sektörüne kadar; bu yanlış ve hatalı anlayış hakimdir. Neticede Akrep gibi kendini zehirlediğinin bilincinde değildir. Bunlardan bazıları; biraz hinlik yaparak, kazandıkları Türk Parasını, hemen Dövize tahvil ederler.
Dengenin ikinci ayağı ise; SPK ve Rekabet Kurumudur. Ne yazık ki, hala bu kurum etkili olarak çalışamamaktadır. Bunun iki nedeni var. Birinci neden; Alelacele kurulan bu kurumlarla ilgili, yeterli mevzuatın olmaması ve çok geç kurulmuş olmasıdır. İkinci neden ise; Serbest piyasa koşullarını, tam bir serbestlik içinde, isteyen istediği gibi hareket edebilir anlayışıdır ki; bu anlayış öldürücüdür. Serbest piyasa demek, kontrol edilemez demek değildir. Geçerli bir örnek vermek gerekir ise; Bir (X) firması ürettiği mal'a istediği oranda kâr nispeti koyarak, istediği gibi satışa sunması kabul edilemez. Adı geçen firma; ürettiği ürünün bir maliyet hesabını çıkarıp, düşündüğü kâr oranı ile satış fiyatını tesbit eder ve bu talebini belgelerle beraber, yukarıda bahsi geçen kurumlara talep olarak iletir. Bu kurumlar da, belgelerde gösterilen maliyet ve istenilen kâr oranını inceleyerek; ya, bu talebi aynen kabul, ya da -/+ belirlenen satış fiyatının uygulanmasını hükme bağlar ve bu tesbit de kesindir. Firma bu tesbitin dışına çıkamaz.
Üçüncü ayak Sendikalardır. Sendikalar populist politikadan, ideolojiden uzak, gerçekçi bir tutum içinde olmak zorundadırlar. Temsil ettikleri iş kollarının rekabet gücünü zayıflatmayan, işyerlerinin yaşama şansını rizikoya sokmayan politikalar uygulamak zorunda ve bilincinde olmalıdır.
Bu üç denge unsurundan birinin aksaması, bozulması; ekonomik veri ve istikrar düzeyinin tepe taklak olup, kısır döngülü, bir ekonomik yapıya düşmesine sebep olacaktır.
Türkiye genelinde bir dershanenin yönetici asistan ihtiyacı vardı,beni aradılar.Yetenekli,derece ile bölüm bitirmiş,hanım hanımcık bir kızımızı gönderdim.
Kabul etmediler.Manken gibi bir aday istiyorlarmış.Vitrine uymadı!
Maalesef iş dünyasında, dünya görüşü ne olursa olsun erkek yöneticiler fizik özelliklere ayrı bir değer veriyorlar.Bu adayın diğer özelliklerinin geri planda kaldığını ifade etmiyor.İş için gereken tüm pozisyon özelliklerine aday sahip olacak ama bir de güzel olacak.Mutlaka güzel de olacak.Yani güzel olacak.
Bunun nedenini bilmiyorum anlayamayacağım kadar erkekçe.
Dünya kapitalist sistemin esiri olmuş durumda ve hayatta karşılaştığımız herşey bizi bu sistemin ideolojisini benimsetiyor.
İlk başta şekilcilik, işe alımlarda ilk etapta görüntüye bakıldığı gerçeği var, sonra eğitim durumu ve en son karakter özellikleri.
Artık insanlar üretmekten çok tüketmeyi seviyor ve özellikle ülkemizde lüks tüketim alışkanlığına oldukça alışmış durumda. Üretmek yerine tüketme psikolojisi çok daha ağır basıyor ve en kötüsüde "Nasıl kolay para kazanırım?" herkes bunun peşinde.
Bunun sebebi başdöndüren teknoloji ve ürünler, insanlar bunların arasında kendini kaybediyor. İçimizdeki doyumsuzluk güdüsünü belkide bunlar tetikliyor. Eskiden "iki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş."
şimdi bunu duyduğumuzda gülüp geçiyoruz, anlamsız geliyor. Ya da zaman geçtikçe anlayışlar ve kültürlerde değişiyor.
-Asgari ücretlilerin dahi elinde son model cep telefonu. Belki de üç aylığını vermiştir kardeşimiz. Başkalarından geri kalmama arzusu tüketimi tetikliyor. Reklamlar hep bunun için var. 'Geç kalmayın, tükenmeden alın' gibi sloganlarla beslenen bir tüketim kışkırtılması.
-Türkiye malesef sermaye birikimi konusunda sorunları olduğundan sermayeyi koruma yolunu seçmiştir, hukuksal manada. Sermaye birikimi ancak özel sektör eliyle oluyor. Bu bakımdan sermayderler korunurken, çalışanlar güvenceden mahrum bırakılabiliyor alanen. En azından kağıtta yazılı olan hukuksal kurallar işletilmiyor. Mesela sigortasız işçi çalıştıran bir fabrikaya mühür koysa devlet, diyelim beş yüz işçi varsa, bu defa hepsi işsiz kalacak ve daha büyük sorun olacak. Bu yüzden malesef günü kurtarma endişesi daha ağır basıyor. En büyük sorunlardan birisi de bu.
-Türkiye'de sendikacılık ayrı bir yara. Bir sendika ağası 10 milyar lira civarında para alıyor. 20 milyarı bulanını da duyduk, ama biz ortalamasını söyleyelim kendimizce. En yüksek devlet memurunun maaşı ise (Başbakanlık müsteşar yardımcısı), 8 milyar lira civarıdır. Artık burdan düşünelim.
Ayrıca çalışanlara oaranla ancak yüzde 10'u bulabilen sendikalıların yüksek ücretler alması, düşenin dostu yok, manasına da geliyor. Zira sendikası olan bir işe girmek kolay değil. Sendikalı işçi bir buçuk milyar maaş alıyor, diğer tarafta sigortasız çalışan yığınla insanlar.
Yine sendikalar sadece kendi üyelerinin menfaatini düşünüyor. Diğer işçiler sadece retorik olarak kullanılıyor. Ve yine sendikalar ideolojik olarak ta çuvallamış durumdalar. 28 Şubat sürecinde hasımları olan işverenlerle kol kola yürümeleri hafızalardan silinmemeli.
-İlim irfan sahibi olmak beş para etmiyor. Bunda hiç şüphe yok.
-Para parayı çeker. Fırsat eşitliği sadece kağıt üzerindedir. Maddi boyutu yoktur bunun. Parası olan adam sürekli kendine bir şeyler katarken, mesela öğrencilik yıllarında iyisinden dersaneler, sonraları ingilizce kursları, alınan ek sertifakalar ile hazır eleman isteyen sermayenin beklentilerini karşılarken, buna gücü olmayanın altta canı çıkmaktadır ve sokakta gezmektedir. Böylelikle zengin, soyca hep zengin olarak kalırken, fakir de aynı şekilde hayatına devam etmektedir.
Abi, siyasete bulaşmadan şunu görmelisin: Ülkenin kalkınmasını, büyük ve hatta süper güç olmasını istemekle, bu sırada sevdiğin yüce milletinin bireylerinin ekonomik hayvan olması birbiriyle çelişir. Ekonomik sistem meseleleri bile, bu derin ve hazin ama doğal gidişatın yanında önemsiz kalır. Ülke gelişir, ama insanlık çöker. Çöker mi? Korkarsak çökmez.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız