Tarih: Prş Tem 20, 2006 11:43 am Mesaj konusu: Rainer Maria Rilke
“Gül ey saf çelişki
Bütün göz kapaklarının altında
Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”
Ölüm için söylenmiş bu dizeler Avusturya’lı büyük şair Rilke’nin mezar taşında yazılıdır. Rainer Maria Rilke….Yalnızlığın iflah olmaz çocuğu. Arayışın ve acının tilmizi…
Alman asıllı bir ailenin çocuğu olarak 1875 yılında Prag’da doğar. O zamanlar Avusturya’nın egemenliği altında olan Prag kentinde Almanlar azınlıktadır.Rilke’deki yalnızlık duygusunun tohumları daha bu dönemde yeşermeye başlar. Gerisi bildik öykülerden;Sıkıntılı ve sayrılı geçen bir çocukluk, titiz,haris ve baskın bir anne, çekinik baba, bitirilemeyen Askeri Okul, yarım kalan Hukuk eğitimi,ancak hep devam eden öyküler, şiirler, yazılar…
İçe dönük bir günce olan ve aslında kendini anlattığı “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı kitabında, yalnızın “öteki” insanlarla olan kapanmaz mesafesini şöyle tanımlar:
“Yalnızlardan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. İnsanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir sadece. İnsanlar onu tüketen olmuşlardır. Bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır... Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir... Fakat sonra... Bütün yaptıklarının onun canına minnet olduğunu anlamışlardır; yalnızlık kararında onu desteklediklerini ve kendilerinden sonsuza kadar uzaklaşması için yardımda bulunduklarını fark etmişlerdir.”
YALNIZLIK
Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovadan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabah döndürünce sokaklar,
umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefret içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.
Çeviri: Behçet Necatigil
Şair gençlik yıllarını geçirdiği Münih’te tanışır Lou Andreas Salome’yle … Rilke, Nietzsche’yi, Freud’u şaşkına çeviren ve kendisinden yaşça oldukça büyük olan bu kadına tam anlamıyla çarpıldı ve evlenme teklif eder.Evlilik olmaz .Ancak tutkulu bir beraberlikten ayrılacakları sırada Salome tüm oyuncu kadınlar gibi der:
“Sana ancak çok gerektiğim zaman, en kötü saatinde arayacaksın beni.”
Ona birkaç yıl sonra şöyle yazar Rilke: “O zaman da hissetmiştim, bugün de biliyorum ki, seni kuşatan o sonsuz gerçek, o son derece iyi, büyük ve üretici dönemin en önemli olayıydı. Beni yüz yerimden aynı anda kavrayan o değiştirici yaşantı, senin varlığının büyük gerçeğinden doğuyordu. Daha önce, o aranan durumsayışlarım sırasında, hiç o kadar duymamıştım hayatı, o kadar inanmamıştım şimdiye, geleceği o kadar tanımamıştım. Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.”
Aşağıdaki dizeler sanırız ki bu tutkuyu daha iyi anlatmaktadır.
BİR TEK SENSİN, SEN
geceleri ağlayarak
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?
sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.
sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
Çeviri:Gülbahar Kültür
Salome’den ayrılmasının ardından Rodin’in öğrencisi, heykeltraş Clara Westhoff’la evlenir. Olağan bir evlilik demek zordur bu ilişkiye.Eşlerin yıllarca ayrı yaşadıkları,ancak boşanmaya da yanaşmadıkları bir ilişki.Evlilik konusunda şöyle diyor şair:
“Bu yalnızlığın kapıları önünde ben de sessiz ve derin bir inançla dolu olarak duruyorum; çünkü bunu, birbirinin yalnızlığını korumayı, iki kişi arasındaki birleşmenin en yüksek amacı sayıyorum. Çünkü ancak, derin yalnızlıkları ritmik olarak kesen birleşmeler gerçek birleşmelerdir.”
Sonra Paris, Burada devrin pek çok ünlüsüyle tanışır.Dostluklar arar.. “Militan yalnızlığım” dediği yalnızlığını her yere götürür çünkü.Bu yalnızlık onun için artık vazgeçilmez bir varoluş koşulu olmuştur, artık onunla ve onda barınmaktadır... Ancak ara sıra ve kısa bir süre için gevşeyen, hemen ardından daha da yoğunlaşan iç gerilimini kentten kente, ülkeden ülkeye taşıyarak sonuna dek dayanacaktır.
“Rilke’nin yaşama biçimi, şiiri kadar önemlidir. Bu, her şeyden önce, bütün yaşayışı şiire adamadır; ozanca yaşama, ozanca varolmadır. Genç Şaire Mektuplar’daki gence sormasını öğütlediği “Şiir yazmadan yaşayabilir miyim?” sorusunu çok önceden kendine sormuş, “Hayır” cevabını verdikten sonra, hep şiiri için yaşamıştır Rilke. Hep şiir için yaşamaksa, hayatla sanat arasında zaman zaman seçim yapmak zorunda kalmaktır, tragedyanın ikilemiyle karşı karşıya olmaktır. İlk gençlik coşkusu dindikten sonra, geçim zorluklarıyla ve günlük yaşayışın öbür sorunlarıyla çepeçevre kuşatıldığında da ozan olarak kalabilen, ozanlığın yüksek bedelini her zaman ödemeyi göze alabilen ve ozan olarak ölebilen kaç kişi vardır şiir tarihinde?
Hayat-sanat ikilemi karşısında sanatı seçmek, hayatı yadsımak değildir; kendi yaşayışını sanatı için kullanmak, sanatı için yaşamaktır; bundan amaçsa (Rilke gibi üstün sanatçılarda) tır.”
Ama tüm zıtlıklar ve iniş çıkışlar içinde Rilke bir sancının adıdır. Kendini antikiteye vurmuş kör bir çocuğun el yordamıyla bulmaya çalıştığı aydınlığın.
Soğuk şatolarda duygusuz ve duyarsız insanlar arasında daha iyiye ve daha güzele erişmenin çabası vardır onun ürünlerinde.İnsan duyarlılığını daha derinleştirip geliştirmek, insanoğlunun görüş alanını genişletmek, bilinç düzeyini yükseltmek, kısacası insanlığın tam uyanmasını sağlamaya çalışmak;Sanatı, hayatın hizmetine en etkili biçimde koşmak;
BUDUR BENIM ÇABAM
Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayati derinden-
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatin ta ötesinde
ta ötesinde zamanın!
Başlıca eserleri;”Genç Şaire Mektuplar”, “Görüntüler Kitabı”, “Yeni Şiirler”, “Saatler Kitabı”, “Resimler Kitabı”, “Orpheus’a Sonnet’ler” ve “Duino Ağıtları” olarak sıralanabilir.
"Saatler Kitabı" Mistik arayışın başlangıcı bağlamında Rilke şiirinde önemli bir dönüm noktasıdır. Rilke’nin ‘Saatler Kitabı’nı yazmasında Rusya yolculuklanının ve Salome’nin etkisi büyük olur.
CİDDİ SAAT
Şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
Sebepsiz, dünyada, ağlıyorsa
Bana ağlıyor.
Şimdi gecede nerede biri gülüyorsa
Sebepsiz, gecede, gülüyorsa
Bana gülüyor.
Şimdi dünyada nerede biri yürüyorsa
Sebepsiz, dünyada, yürüyorsa
Bana gidiyor.
Şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
Sebepsiz, dünyada, ölüyorsa
Bana bakıyor.
Çeviri: Turan Oflazoğlu
Bugün Almanca’nın en çok okunan şairi olarak Dünya Edebiyatına kazandırdığı “Duino Ağıtları” Lirik şiirin zirvelerinden sayılır.
Konuk olarak kaldığı Adriyatik kıyısındaki Duino Şatosu’nda 1912 yılında yazmaya başlayıp ancak on yılda (1922 yılı) tamamlayabildiği ağıtlarda yeni çağ insanının varlık sorunsalına değinmiş bu varlığın mistik kaynaklarına ulaşmaya çalışmıştır.
On adet ağıttan oluşan eserde her ağıt bir konuyu irdeler.
1.Ağıt:Bir girizgahtır.Sonraki ağıtlarda ağırlıklı olarak ele alınan konuların (Melekler, Ölüm, Sevenler,Kaos vs..) bir toplamıdır.
2.Ağıt:Ağırlıklı olarak Meleklerden bahseder.
3.Ağıt:Aşkın kaotik korkunçluğu ve vahşiliğini dile getirmiştir.
4.Ağıt:Parçalanmış “Ben” duygusunu ele alır.
5.Ağıt:İnsanın evrendeki yerinin ne olduğunu ve sanatçının bu ölüm gerçeği karşısında tavrının ne olması gerektiğini işler.
6.Ağıt:Kahraman insan kavramını irdeler.
7.Ağıt:Varoluşun ihtişamını anlatır.
8.Ağıt: Dünyevi varlıklar arasındaki derin ayrım ve hayvanlar konularını işler.
9.Ağıt:İnsan olmak yazgısı ve bir varoluş biçimi olarak sanatın değerini anlatır.
10.Ağıt:”Ölüm ve yas”a ayrılmıştır.
DUİNO AĞITLARI’NDAN
“…ölüm, bizden öteye dönük olan,
bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın…
gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır,en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca…
Yapılması gereken burada bakılmış, dokunulmuş olanı,o daha geniş
Çemberin içine almak.
Gölgesiyle yeryüzünü karartan
Bir öbür dünyaya değil bir bütüne ,bütünün kendisine…
Evet bizim ödevimiz,bu
Gidici,dayanıksız olan yeryüzünü öyle derin,
Öyle acıyla,tutkuyla kavramak ki onun özü “görünmez olarak”
Bizde yeniden dirilsin.Bizler Görünmez’in arılarıyız.
**Çılgın gibi topluyoruz gözünüzün balını
Görünmez’in büyük altın kovanında biriktirip saklamak için
Çeviri: Can Alkor
Lirik bir dille kaleme alınan bu ağıtlarda yaşamla ölümün bir birine zıt olgular olmadığı varlığın değişik görünümleri oldukları , insanın ölümü kabullenmek zorunda olması gerektiği, basit arzular ve dürtülere dayanan sevginin uyumsuzluğu, insanın en büyük kavgasının fanilikle boğuşmak ve onu aşmak kaygısını güttüğü , bilinçleri olmadığı için ölümü hiç umursamayan ve dünyada özgürce yaşayan hayvanların Tanrı’ya, ölüm bilincine ulaşmamış insanlardan daha yakın olduğu, insan varlığının sınırlı ve eksikliklerle yüklü olmasından duyulan derin umutsuzluk işlenir.
İşte ölümü bu kadar duyumsayan Rilke’nin konuya ilişkin bir şiiri :
SON PARÇA
Ölüm büyüktür
Ve biz Onunuz
Gülümsemelerle dudaklarımızda
Yaşamın tam ortasında sanırken kendimizi
Ölüm hıçkırır birden içimizde
Ta içimizde…
Çeviri:Melahat Togar
Rilke’nin yaşadığı 19.Yüzyılın ikinci yarısında ve 20.Yüzyılın .başında doğadaki her şey mekanik nedensellik kuralları ile açıklanmaya çalışılırken ve fizik ötesi bir dünyanın varlığı, nesneler Tanrılaştırılarak reddedilirken aklın yöntemlerini sanata aktaran Naturalistler, ayrıntılara takılıp kalmış fotoğrafik bir estetikten ileriye gidememişlerdi. Bunların karşısında ise kendilerini dış dünyadan soyutlayıp masallar ve sahte cennetler ile avutan Neoromantikler vardı. Başlangıçta dahil olduğu sembolistleri de aşarak bambaşka bir yol bulan Rilke, varoluş sorunuyla dolu şiirlerinde nesnenin katı kalıplarını aşabilme başarısını göstermiştir.
GÜZ
Yapraklar düşmede bilinmez nerden
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığına
Hepimiz düşmedeyiz.Şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri ellerinde tutuyor yumuşak ve sonsuz
Acımasız bir bilimsel gerçekliği rehber edinen bu akımlar karşısında güzellik idealini alternatif olarak getiren Sembolizm, Rilke ile, başlangıçta Mallarme’ın koyduğu noktadan ileri götürülmüştür.
Kuramcı Mallarme Sembolizmde bir gülden bahsedildiğinde bunun bütün güller gibi bir gül olmadığını, bütün güllerin güzelliğini kendinde toplayan ve öbürlerinin düzeyinin üstünde kalan bir gül olduğunu savunmuştu. Rilke seçtiği objenin geçicilik duvarlarını aşarak özüne inmeye çalıştı ve özdeki kalıcılığı gözler önüne sermek istedi. Rilke’nin bu arayışı batıdaki objektivist ve subjektivist anlamdaki güzellikten ziyade İslam-Doğu Estetiğinin ulaşmaya çalıştığı mutlak güzelliğe daha yakındır ve bu güzelliğin görünen alemdeki içkinliğine daha uygundur. Aynı şekilde Doğulu bir sanatçı için de örneğin gül kendiliğinden güzel değildir. Gülün güzelliği Tanrı’nın Cemal sıfatının bir tecellisidir.
Güzellik kavramındaki görecelik sürekli bir değişim içinde bulunan nesneyi değişen nitelikleriyle değil , değişmeyen özde soyutlama yapmak yoluyla kalıcı kılmayı zorunluluk haline getirir.
1910-1911 yıllarında yaptığı Kuzey Afrika gezisinde bir yönüyle Arap/İslam uygarlığı ile tanışan Rilke’nin sanat anlayışında kuşkusuz bu gezinin önemli etkileri olur. Onun Doğu estetiği ile örtüşebilen bir takım görüşleri de bu tanımanın izlerini taşır. Rilke bu gezisi sırasında karısı Clara Rilke’ye yazdığı mektupta Tunus’un Kayravan kentinde görüp hayranlık duyduğu Arap/İslam sanatını anlatır.Onun İslam Peygamberi için yazdığı şu şiir sanırız ki oldukça derin anlamlar ele vermektedir.
MUHAMMED’İN YALVARMASI
Gerçi saklandığı o pek yüce olan yere
Girince o bir bakışta tanınan Melek
Dimdik ve görkemli parıltılar salan
Yalvardı bütün iddialardan vazgeçerek
İzin verilsin diye gezgin kalmasına
Eskisi gibi dalgın bir tacir olarak yani
Okumuşluğu yoktu fazla gelirdi O’na
Bilginlere de görmek sözün böylesini
Melekse buyururcasına gösteriyordu
Levhasına yazılmış olanı yalvarana
Gösteriyor ve istiyordu tekrar:
Oku
Okudu O’ da
Öyleki Melek hayrandı
Çoktan okumuş denirdi artık O’na
Yapabilen di O
Kulak veren ve yapandı.
Çeviri:Melahat Togar
Bir gün, bir dostunun şatosu olan Muzot’da kalırken, şiirlerine tutkun güzel bir Mısırlı kadın gelir şairi görmeye. Rilke sevinir, ona gül toplamak için şatonun bahçesine geçer. Eline diken batar gül koparırken. Ağrı artınca, hekime görünür. İlerlemiş durumda kan kanseri olduğu anlaşılır. İki ay sonra 29 Aralık 1926 da İsviçre’de bir Şatoda ölür. Mezar taşına, kendisinin özellikle hazırladığı şu mısralar yazılıdır:
“Gül,ey saf çelişki
Bütün göz kapaklarının altında
Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”
ve Rodin’i anlattığı şu satırlardaki gibi, o hep aradığı soylular ve yüksek sosyetenin içinde bile yalnız kalır, yalnız ölür.
“Rodin ün kazanmadan önce yapayalnızdı, ulaştığı ün ise onu daha da yalnızlaştırdı. Çünkü ün dedikleri de alt tarafı yeni bir ad çevresindeki yanlış anlaşılmaların toplamıdır.”
Belki yaşamı bir dostuna yazdığı şu satırlar gibi bitti. “Ah kendilerini boşa , olmadık insanlara harcayan bu şairler”
Ölürken, "Bana Salome'yi getirin, beni bir tek o anlar" demesi de belki bu yüzden.
Genç şaire mektuplarında şiirlerinin sadece kendi yaşamından alınan öğelerle yazıldığını söylemişti. Olabilir, ama hepimiz çocukken bazı konularda alay edildik. Ama onun gibi yazamıyoruz.
Rilke'nin beni bütünüyle etkileyen cümlesinden bir kesit: şeytanları kaçırırken melekleri de kaybetme riskiydi.
' Dünya sevgilinin yüzündeydi;ama birden boşanıverdi,kavranmaz artık ,dünya dışarda şimdi.Neden içmedim,o zaman elimle kaldırdığımda 'sevgilinin' dalgın yüzünden 'dünyayı' öyle yakınken,kokusunu tattım da! İçtim , ah ,içtim de kanmadım bir türlü.Yalnız öyle dolu,dopdoluyum ki dünya ile ben taştım içerken.' R.M Rilke
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız