Tarih: Pts Tem 17, 2006 5:37 pm Mesaj konusu: Baraka
http://www.imdb.com/title/tt0103767/
Belgesel sinema türünde bir başyapıt. İnsan, medeniyet, doğa üzerine kurulu, hem hiçbir mesajı olmayan hem tüm varlık ve düşün dünyasını sorgulayan, sorgulatan bir film. İnsanın Pink Floyd'un deyimiyle "Another brick in the Wall" olduğunun belgesi gibi...Yalnızca müzik ve görüntünün evrensel diliyle neler anlatılabileceğinin en somut örneği. Mutlaka ve tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film... (Etnik müzik severlere özellikle tavsiye olunur.)
müzikleri herşeye ama herşeye değen bir film, çekim teknikleri, görsellliği ise bu müziği hak etmiş dedirtiyor, kesinlikle izlenmeli ve arşivde tutulmalı
Einstein şöyle demiş ”İnsanoğlu evren dediğimiz bütünün –zamanda ve mekanda sınırlı olan- bir parçasıdır. Kendini, düşüncelerini ve duygularını evrenin geri kalanından ayırarak yaşar. Bu deneyim bizim için bir hapishanedir, bizi kişisel ortamımıza ve yakınımızdaki belli sayıda insana hapseder. Oysa hedefimiz, kendimizi bu hapishaneden kurtarmak, ufkumuzu genişletmek ve tüm yaşayan canlıları ve doğanın tümünü kucaklamak olmalıdır.”
BARAKA bence bunu hedefleyen bir film. Filmin adı, yani BARAKA sufi bir sözcük; ”yaşamın özü”, ”kutsama” gibi anlamlara geliyor. Belki de yaşamın özüne bir yolculuk yapma niyetiyle ya da yaşamı kutsamaya adandığı için bu ad seçilmiş. Baraka belgesel bir film. Üstelik Montreal Film Festivali’nde büyük ödülü alan ilk belgesel film. Ama bildiğimiz anlamda bir belgesel değil. Öncelikle bir belgeselden beklediğimiz üzere belli bir konusu yok. İnsan, doğa, zaman, yaşam, din, dünya, toplum, kültür vb pek çok konuyu barındırıyor içinde.Ya da bir eleştirmenin dediği gibi filmin ana teması insanın sonsuz olan ile ilişkisi.. Filmi izlediğinizde bir şeyler öğrenmiş ya da en azından bir olgu üzerindeki tartışmaları kavramış hissetmiyorsunuz kendinizi. Daha çok, ucu açık ve beyninize olduğu kadar yüreğinize de uzanan pek çok mesajla allak bullak olduğunuzu hissediyorsunuz. Diğer yandan, bildik bir belgeselin tersine filmde ne bir altyazı, ne de bir söz var. Baştan sona görüntü ve müzik ya da doğal sesler ile kurgulanmış bir film izliyorsunuz. Filmin karakterleri görüntüler ve müzik.
Film, yönetmen Ron Fricke tarafından 6 kıtada ve 24 ülkede ve 13 ayda çekilmiş. Filmin müziklerinde Michael Stearns; Brother, Dead Can Dance gibi isimlere rastlıyoruz, özellikle Dead Can Dance’in The Garden of Zephirus’u harika. Filmin etnik ve new age tarz müziklerinde Kodo davulları, iskoç gaydaları, Tibet su müziği, sitar gibi pek çok tadı alabiliyorsunuz. Çekimlerde 7 mm’lik bir kamera kullanılmış. Bu yolcululukta pek çok yere uğruyor, insanlarla tanışıyor, pek çok olaya tanık oluyoruz. Himalayalar, New York ve Tokyo metroları, Hawaii volkanları, Galapagos adaları, Ayers Kayası, Ayasofya, Angkor Watt, Mısır Piramitleri, Arizona’daki devasa uçak mezarlığı, İguazi şelalesi, Chartres katedrali, Auschwitz toplama kampı, Kampuçya’nın ölüm tarlaları, Güney Amerika metropollerinin varoşları, Ganj nehri, ileri teknolojiyle ya da ucuz emekle çalışan fabrikalar, kapsül oteller, Amazon ormanları bu yerlerden bazıları. Yine mevlevilerle, Ağlama Duvarı’nda dua eden yahudilerle, Kabe’yi tavaf eden müslümanlarla, ortodoks papazlarla, Şinto rahipleriyle, budist lamalarla, Bangkok’ta müşteri bekleyen çocuk fuhuş köleleriyle, metropollerin kenar mahallelerinde dilenenlerle, sokaklarda yatan isimsiz insanlarla, çöplükten yiyecek toplayanlarla, toprak sokaklarda oynayan ya da bir kamyonetin arkasına doluşmuş çocuklarla, soykırımlardan kalan fotoğraflar ve kalıntılarla, megapollerin metrolarında başdöndürücü bir hızla akan insan ve araba trafiğiyle vb karşılaşıyoruz. Güneş tutulmasına, hızlandırılmış çekimle Angkor Watt ve Grand Kanyonda akan zamana, Körfez Savaşı’na, Aborijinlerin ve Massailerin ritüellerine, Ganj’da ölü yakma törenine, Japonya’da JVC ve Endonezya’daki sigara fabrikasındaki çalışma ortamına vs tanık oluyoruz.
Filme gelen eleştirilerden biri bu yerler, insanlar, topluluklar, ritüeller vb hakkında açıklama olmayışı. Bence çok da önemli değil. Tokyo’da işlek bir caddede ciddi ve bezgin suratlı, neredeyse robotlaşmış insanların arasında çok ağır ve adımlarla ve mistik bir ritimle yürüyen genç adamın bir Şinto rahibi olduğunu bilmek gerekmiyor. Beton yığınları içinde iç içe yaşanan dev varoşların kirli sokaklarında bütün akranları gibi mutlu olmayı başaran, oynayan çocukların Brezilyalı ya da Meksikalı olması önemli değil. Yaşama ve dünyaya ağırbaşlı ve dingin bir bakışı bir budist rahipte de, mevlevi ayininde de, Ağlama Duvarında da görüyoruz. Massailerin ya da Aborijinlerin ritüellerinin anlamını bilmememiz bir eksiklik değil. Gördüğümüz volkanın, şelalenin, dağın nerede olduğu da önemli değil. Doğa, insanlar, kültürler, dinler, yaşam zaten bizim tümünü kucaklayamayacağımız kadar büyük, çeşitli ve karşısında yalnızca sessizce saygı duymamızı gerektirecek kadar olağanüstü değil mi? Bu yüzden konuşma yok filmde, filmdeki her kare, her görüntü konuşuyor zaten. Ta içinizden, sonsuz bir öyküyü dinliyor, duyuyorsunuz.
Bu filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin. Çok kolay olmasa da bulunabiliyor. Televizyonlarımızda da zaman zaman oynuyor.Bu film anlatılabilecek bir film değil, kendini anlatan bir film. Herkese bir şeyler anlatan bir film. İzleyin ve kendi sorularınızı ve yanıtlarınızı bulun.
PRODÜKTÖR :MARK MAGİDSON
YÖNETMEN :RON FRİCKE
YAYIN TARİHİ:1992
SÜRE :96 DAKİKA
BENZER FİLMLER:
WİNGED MİGRATİON
MİCROCOSMOS
ANİMA MUNDİ
CHRONOS
KOYAAQNİSATTİ
POWAQQATSİ
NAGOYQATSİ
DOGORA
SAMSARA
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız