Tarih: Cum Tem 14, 2006 9:45 pm Mesaj konusu: Mutlak Güzellik Arayışı
Estetik Arayışımızın Bilinçaltı ve Mutlak Güzellik Arayışı
Estetiğin Tanım ve Gelişimi:
Metrenin uzunluğu ne kadardır? Peki, bir kilo ne kadar ağırlıktadır?.. Bu tür sorularla karşılaşsanız yüzünüzü önce bir şaşkınlık bulutu kaplayacak, sonra da bu şaşkınlık hâli istihzaî bir tebessüme dönüşecektir.
Evet, estetik kavramının izahında da bu tür paradokslara düşmemiz mevzu bahistir. Çünkü estetik her şeyi sarmaktadır ve onu eşyadan, kainattan tecrit edip kategorize etmemiz çok güçtür. Gerçi bunun izahına dair çeşitli "söylem" ve "tanım"lar mevcuttur ama hep eksik kalmışlardır.
En basitinden, lügâtlara estetiği sorduğunuzda şöyle sıralıyor:
"1-Güzellik hissiyle ilgili
2-Duygu ilmi
3-Güzel olan güzellik duygusu uyandıran; estetik bir yüz
4-Güzelliği, güzeli inceleyen ve bu konudaki görüşleri tahlil eden felsefe kolu, bediiyat..."
Evet, güzellik ise; ya "çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtü"(Balzac), ya "değerli bir insanın erdemini ortaya çıkarıcı"(F.Bacon) "müthiş kudret"(Charles Reade), ya "aynada kendini seyreden sonsuzluk"(Halil Cibran) ve "kısa süreli bir saltanattır"(V.Hugo) Bu hayata değer verdiren tek şey de "sonsuz güzelliğin görülmesidir."(Eflatun)
Öz itibariyle aslında güzelin ve güzel sanatların tabiatını inceleyen, irdeleyen bir felsefe dalı olan estetik deyiminin anlamı; Yunanca aisthetika (duyum) sözcüğünden gelmektedir. Bugünkü anlamıyla ilk olarak "Kalıcı Birkaç Şiir Üzerine Düşünceler" isimli eserinde kullanan ve ayrı bir felsefe olarak yerleşmesine vesile olan kişi, Alexander Baumgarten'dir. Ondan da önce estetik kavramını Platon ve Aristoteles kullanmıştır; müzik, şiir, mimarlık ve tiyatroyu toplumun temel kurumları görme bakış açısıyla...
19. yüzyıla gelindiğinde ise, G.W.F. Hegel'in de tesiriyle estetik kavramı daha ziyade sanatın anlamını ve sanatsal güzellikleri araştırma yönünde bir disiplin olarak ele alınmıştır. Bu konuda, "Estetikî bir yapıt neyi ifade eder; sanatçının duygularını mı, evrensel bir idea'yı mı, yoksa sadece kendisini mi?" sorusu özellikle Kant'dan, romantiklerden Croce'ye uzanan bir çizgideki geleneksel estetik kuramcılarınca sorgulanmıştır. Varılan netice olarak, estetik; evrensel bir idea'yı ifade etmekle birlikte, sanatçının şahsi duyarlılığını da ifade eden bir değerdir.
Yine 19. yüzyılın son çeyreğinde de, "güzellik için güzellik"i savunan bir akım olarak 'estetikçilik' kavramı şekillenmiştir; yararcı ve toplumcu akımlara bir tepki olarak...
Türk ve islâm tarihinde ise Estetik kavramının felsefî yaklaşımlarından ziyade, pratik çalışmalarını görürüz. Mimarideki, sanat ve zanaat adına yapılan çalışmalarda; Hak rızası çerçevesinde ve Rabbin esmasının cilvelerini ortaya koyma anlamında eserler ortaya konulmuştur. Bunda da toplumsal faydacı bir gâye göz önünde bulundurulmuştur...
Bu yazımızda, estetik anlayışının bilimsel ve felsefi temellerini enine boyuna irdelemekten ziyade; bu estetik anlayışımızın bilinçaltını ve estetikî arayışlarımızın kökenine küçük bir dokunuş yapmak, asıl meramımız..!
Şairlerde Arayışlar:
Evreni bir esvap gibi saran bu sihirli değer ölçüsünün tılsımı neredendir? Muğlak görünse de; bir âlem-i kübrâ sîmâsına, bir 'norma alemin' hey’et-i mecmuâsına baktığımızda bu meçhul hakikatin ahvâline dair ipuçları yakalayabiliyoruz.
Tıpkı F.N. Camlıbel hassasiyetiyle:
"Ruhum bir açık penceredir sanki ademden
Seyretmekteyim ben buradan hilkati hayran"
Görecek göz ve de hakiki manasına inen bakış açısı (yani mana-i harfi) mevcut olduktan sonra her varlıkta; bu estetik mührünü görmek mümkün. Çünkü insandaki bu estetik anlayışı tabiatımızda mündemiçtir. Nasıl ki göz ışıkla yüzleşince hakiki fonksiyonunu edâ etmeye başlar, insan da fıtratındaki estetik telakkisiyle doğar ve bunun inkişâfıyla at başı olarak varlığın özüne ve gerçek değerine inebilir. N. Fazıl diliyle:
"Renkte, seste, ışıkta her şeyde bir ihtizaz
Her şeyde bir titreşim, zikir, fikir ve niyaz."
Peki insanlar hiç yaratılmamış olsaydı ne olurdu? işte o zaman kainattaki estetik ve incelikler mahzûn kalırdı. Çünkü güzellikleri müşahede edecek nazarlar olmadıkça o lâtif nesneler kapalı bir kutu olarak kalacaklardı. O yönüyle insan, kainat manzûmesinin hem kâfiyesi hem de hatibidir. Kainat bir sîmâ ise insan onun gözü, kainat bostan ise insan en nâzenin gülünün goncasıdır. Onun diliyle varlıklar tanımlanmaya ve değer görmeye başlar; güneş hayattar ve parlaktır... Çiçekler, râyihâları ve nârinlikleriyle gözlerin feri, ilhamların ışığıdır. Nehir ve şelâleler gürül gürül çağıltılarıyla hayatın kılcal damarları ve ruhun huzura çağrısıdır; gören ve hisseden nazarlar için...!
Bunun bir de uhreviyata bakan yönü vardır; evren ve insan aynı mayadan yoğrulduğundan ve Allah'ın aynı isimlerine mazhar birer tecelligah olduklarından... insan, ruhundaki çağrışımların tayflarını eşyanın çehresinde nakış nakış gördükçe âdetâ güzelliklerle rezonans olmaktadır. Böylece içindeki sırlı ahvâle, çevresinde şerh ve izahlar bulabilmektedir. Bir değerlendirme hummasına düşer sonra! Yaradan'ın kutsî beyanları da yağmur ve rahmet şeklinde insanın ruhuna ve aklına yağmaktadır. "Oku!", "Bak!" diye... Onu bu güzellikleri ve incelikleri anlamaya teşvik için…
Estetik konusunda ilk akla gelen Cemil, Lâtif, Sâni gibi güzel isimler, mevcudatın gönlüne nakış nakış işlenmiş; insan da bu isimlere bakarak onların mânâlarını ruhuna sindirerek eserlerinde bu çizgileri, renkleri ve ahengi yansıtır. Bu bir armonidir. Bir birliktelik, ilgi ve alâka bağı ve koordinesidir. Âdetâ, DNA zincirindeki şifrelerin birbirini tamamlaması gibi! Ama her varlık kendi kapasitesi kadar bu isimlerin çizgi ve renk ve desenlerini yansıtabilir.. Taş taş kadar, çiçek çiçek kadar, yıldız kendi ışığı, güneş de nuru ve aydınlığı miktarınca. Ya insan! O da cirmi kadar, ruhunun yüceliği, derinliği ve Hak katında aldığı mesafe ölçüsünce...
"EIest Bezmi"nce...
İnsandaki bu estetik ve mutlak güzellik arayışı -zannımca- ruhlar alemindeki etkileşime kadar dayanmakta ve insan; duyduğu her ses ve sözde, gördüğü her renk ve şekilde o aleme ait yakınlık ve benzerlikler yakalamaya çalışmaktadır. Çünkü onun tadını ve güzelliğini alıvermiştir bir kere, ruhunun ta derinliklerinde...!
"Elestü bi-Rabbikum?" (Araf/172) yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna muhatap olmuşuz "Elest Bezmi"nde; inananlar tasdik babında "Belâ!" "Şüphesiz Rabbimizsin!" demiş... Bu aynı zamanda O'ndan firakın da "Bela"sını çekmeyi sehven de olsa kabulünü getirmiş bizlere...! Neylersin ki bu imtihan yaşanacaktır bir şekilde, Murâd-ı ilâhî gereğince... Binaenaleyh, fezada bile yankısı duyulan şu 'şahadetlerin temeli' ezanları işittiğimizde içimizi yer yer ürpertiler kaplamakta; "Acaba biz, yani bazılarımız ezanla Elest bezminde verdiğimiz sözü mü hatırlıyoruz ki?" (A.Aymaz)
İşte bu "Elest" deminde Rabbi müşahede şerefinden sonra, hayat sırası gelip de ömrünü yaşamaya başlayan her insan; karşılaştığı her güzellikte 'O Güzeller Güzeli'nin o ulvi nidâsına ve nuruna nispetler aramakta, o zevki tekrar yakalamaya çalışmaktadır... Hasan Sezaî Gülşenî Hazretleri gibileri ise hep o kararda kalabilmektedirler:
"Münkirin görüp Sezayı bizi firkatde sanu
Gülşen-i dehr içre hâlâ yâr ile seyrâneyüz"
(Ey Sezayî! inkarcılar bizi görünce ayrılık- gayrılık içinde sanırlar. Oysa biz dünya denen gül bahçesi içinde hâlâ Sevgili ile salınıp gezmedeyiz.)
Kendi ifadesiyle, bir başka ahde vefâlının hâli ise:
"Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehl-i harâbâtdanız mest-i elestiz"
(Yani mealen; "Bizi üzümün şarabıyla sarhoş olmuş zannetmeyiniz sakın!/ Biz Elest meclisinin aşk içkisiyle sarhoş olmuş bir meyhane sakiniyiz." Bağdatlı Ruhî ö. 1605)
"Her selim fıtrat, vicdanında bu şehadetin sesini duyar. Bu mîsak, varlığın hangi safhasında olursa olsun, onu her zaman ruhumuzun derinliklerinde hissederiz. Onun için biz, Rabbimizi bize tarif eden dört küllî esastan biri olarak vicdanı sayıyor ve vicdanı tek başına Cenâb-ı Hakk'ın varlığına delillerden biri kabul ediyoruz..."
"...Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah'ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Bir noktada Kant, "Ben, Allah'ı azametine uygun anlıyabilmek için bütün mâlûmâtımı arkaya attım!" diyor. Bergson sadece "sezgi" siyle bu istikamette gidiyor; tek delil de vicdanı... Vicdan, Allah'ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah'a imanla huzura kavuşur. insan vicdanının sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Mabud arzusunu onun içinde duyacaktır." (M.F. Gülen)
Haddizatında, mâzîde yakaladığımız -o tasviri nâmümkün- güzelliği burada tamamen müşahede mümkün değildir. Hangi buutta vukû bulduysa yine aynı buutta tekerrür edecektir. Kaldı ki insanlığın ve diğer mevcudatın buna takati ve tahammülü de yoktur. Binaenaleyh, insanlığın zirvelerinden "Kelim" nâmındaki Hz. Mûsa bu iştiyak ile: "Ey Halık'ım, ah cemalini bana bir göstersen!" diye yakarmış, Vacib-ül Vücud; Hz. Mûsa'nın ısrarı karşısında, O'na hikmetini anlatmak için: "Ya Mûsa! Şu dağa bak, eğer o dağ tecellime dayanabilirse, sen de o zaman bakabilirsin." buyurmuşlardır. O an, Tur Dağı'nın lerzeye geldiğini ve erimeye başladığını gören Ulu Peygamber Hz. Mûsa (a.s.) dehşete kapılarak kendinden geçmiştir.
Sadece bir insan vardır, buna mazhar; Nebilere Sultan, ufuk insan Hz. Muhammed (S.A.V.) Lakin O'nun müşahedesi de bu alemde değil! Miraç ile yükseldiği Kâb-ı Kavseyn'de, ötelerin de ötesinde yani... Hz. Cibril'in bile adımını atmaktan ictinâb ettiği o yüce makamda!
Eğer insanoğlu şu dünya imtihanını bilhakkın geçer ve dâr-ı bekâya alnının akıyla intikal edebilirse ancak yakalayabilecektir o ufku. Yani ölümden sonra!
"Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse."
Çünkü bu mevt kapısı, hakiki estetik ve güzelliğe geçit veren bir sınır kapısıdır, "destur" ile adımlanacak bir menzil! Yine Şâir-i Şuarâ'nın beyânına müracaat ile:
"Bir yer var ki orda sayı üstü endaze
Ne solmak ne yıpranmak, her şey ebedî taze"
Türk- islam Kültüründe Estetik:
İslâmî paradigmada sanatın amacı, "Mutlak Hakikaf'in yani Allah'ın manifestosudur. Binaenaleyh Cenâb-ı Allah, postulat olarak sanatın başı, süslemede olduğu üzere sanatın sonudur; her şeyi kuşatıcı olarak... islâmî dünya görüşü ile uyum sağladığında islâm sanatının estetik açıdan başarılı olduğuna hükmedilebilir. Şayet islâmî dünya görüşüne uymazsa o zaman sanat eseri artistik açıdan başarısız addedilecektir. (Omar W. NASiM)
Zannımca tarihte Türk'ler kadar estetik kaygısı taşıyan ikinci bir millet gösterilemez! (En azından eskiden öyleydi.) Bir Avrupalı, bu halimize öylesine hayrandır ki ölümü bile şirinleştirişimiz karşısında:
'Türklerin mezarları o kadar güzel ki insanın ölüp de orda yatası geliyor." (P.Loti) demekten kendisini alamamıştır. Avrupa'daki gotik tarzdaki ürpertici mezarlıkların yerine bizde cennet bahçelerine açılan koridorlar endamlı kabirler görürüz. Her bir mezar taşının şeklinden; orada yatan mevtânın hayattaki rütbesini, şahsi hâlini anlamak mümkündür. Ama hepsinde de ortak bir tavır vardır; mezar taşlarının başında, bütün insanların fânîliğini ve yalnızca Hakîm-i Ezelî'nin sonsuzluğunu ilan eden "Hüvel Bakî" ibâresi ile... Sonunda; bir sultandan bir hamala kadar bütün ahâlinin öldükten sonra tek beklentisinin dua olduğunu gösteren "Ruhuna Fâtiha" ricasıdır..!
Osmanlı Pâdişahları da fethettikleri her yerlerde büyük çapta bir îmâr hareketini gerçekleştirmişler ve unutulmaz mîmarî eserlerin meydana gelmesine vesile olmuşlardır. Üç kıtada, bugüne kadar gelmiş haşmetli eserler arz-ı endâm etmektedirler. Mîsâlen Fâtih döneminde Osmanlı imparatorluğu'nun çeşitli şehirlerinde 300 kadar câmi, 57 medrese, 59 hamam, 29 bedesten, çeşitli saray, hisâr, kale, sur, han ve köprüler yaptırılmıştır... Çünkü o yüce kâmetler; bu tür sanat eserlerinin "bir medeniyeti sonraki nesillere anlatan en önemli şâhitler olduğunu" (E.G. Benite), "Kanunlar, zamanlar ve milletler bütün eserleriyle yıkılıp gitseler de, yalnız san'atın yıldızlarının zamanın ufuklarında sonsuz ışıklar gibi parlayacağını" (J.Paul Richer) çok iyi bilmekteydiler.
Atalarımızın ahlâk bakımından nasıl idâre olunduklarını anlamak için "asıl onların müziklerini incelememiz gerekmektedir." (Konfüçyüs) ikinci asırdan sonra, "semâ" olarak tasavvufa giren mûsıkîmiz çok ulvî derinliktedir. Mûsıkî ile "Elest Bezmi" arasında münasebet kurmuş ve eserlerinde o hâli dillendirmeye çalışmışlardır. Semâ'yı, dolayısıyla da müziği; insanı Allah'a yaklaştıran, yükselten ve kişiyi varlığının bilincine erdirmede kullanılan dinî bir unsur, basamak olarak görmüşlerdir! Ayrıca, başta Mukaddime müellifi ibn Haldun (1332-1406), ibn-i Sînâ (ö. 1037) ve Fârâbî olmak üzere başlıca ilim erbabı müziği başlı başına bir ilim olarak ele almışlardır. Zira Lâdikli Mehmed Çelebi, 2. Bayezid'e (1481-1512) "Fethiyye ve Zeynu'l-Elhân" adlı Arapça mûsikî nazariyatı kitabını ithaf ederken; mûsıkî ilminin matematik ilimlerin en üstünü ve en şereflisi olarak kabul etmekte olduğunu ifade etmiştir. Şemseddin Muhammed Mûlî ise Nefâis el Fünûn fi Arâis el-Uyûn adlı eserinde yaptığı ilimler tasnifinde mûsıkîyi matematik, astronomi ve geometri ile birlikte matematik prensipleri altında toplayarak, onu "evâil ilimler" (ilk ilimler) kategorisine dahil etmiştir. (Y. Çetinkaya) işte bir devrin mûsıkîlerini yaparak, millet estetiğini şekillendiren bu sanat mimarlan "kanun yapanlardan daha değerlidirler" (Tales), bunca gayretleriyle...!
Edebiyatımızda "Elest" Arayışları:
Edebiyatımıza gelince; her sayfasında içli bir "aah!" gibi ateşîn bir surette ahsen olana varma özlemini hissetmekteyiz. Ortaya koyulan çalışmalarda insanoğlunun iç derinliklerini tasvir eden en birinci levha olan sanat sayesindedir ki, "en derin duygu ve düşünceler, en çarpıcı duygu ve düşünceler, en çarpıcı tespitler, en içli arzular, bir plağa kaydediliyor gibi kaydedilmiş ve adeta ölümsüzleştirilmişlerdir."
(M.F.Gülen)
Anlatageldiğimiz bu arayış, dîvân edebiyatında "Gül-bülbül" ikisiyle tablolaştınlmıştır. Bülbül güldeki güzellik karşısında feryâd-ü fîgân etmekte ve âdetâ bir dil olup kalem sahibinin derdine tercümân kesilmektedir:
"Gülün derdinden ey bülbül ne çektin gerçi ün verdin
Gamından dil-berin senden hezaran derdnakin ben"
Halk edebiyatında ise bu, âşık-mâşûk münasebetiyle ifade edilir. Maşuk alımlı çalımlıdır, bir zülfüne canlar verilir. Âşık, yarinin gözlerine vurulur kâh Mecnûn kâh Ferhat olur dağlara vurur yolunu! Ehl-i kalem bilir de bilmezlikten gelir ki, güzel diye tasvir ettikler, asıl sevgiliye ancak gölge etmektedir. Yani asnn mütefekkirinin deyimiyle "Mevcudâtta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsân ve kemâl, Baki-i Hakikî'nin hüsün ve ihsân ve kemalatının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaif gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir" (Lemalar s. 15)
Karacaoğlan'a gelindiğinde ise şöyle bir beyanına rastlayabiliyoruz:
"Felekte bir güzel çıkmaz dengine
O da nispet düştü alem dilene
Hayran oldum kaşlarına, boyuna;
Usul boya, selvi dala uydurmuş."
Asrımızdan birisinin, F.N. Çamlıbel’in derdi ise:
"Ömrümde tek şeref bana aşkından öldüğüm,
Kalmaz yanık Kerem gibi ruhumda bir düğüm,
Tarihe aşık ismimi yazsam kanımla ben."
Bu ve benzeri şairlerimizde; böyle yer yer hercai sevgilere takılmalar görülse de, şuursuzca bir mutlak güzeli arayış ve özlem sezinlenmektedir. Lâkin bir Necip Fazıl var ki onda bu iştiyak daha bilinçli ve derindir. Estetiğin "nasıl" olduğunu değil kimden olduğunu sorgular mısralar boyunca. Meselâ:
"Yön yön sarılmışım neye baksam
Sarılan olursa saran olmaz mı?
Kim bu yüzü çizen sanatkar ressam?
Geçip de aynaya soran olmaz mı?"
Hüzün şairi C.S. Tarancı ise yaş kemâle erdikçe hayatın ve varlığın gerçek hüviyetini kavramaya başlamıştır. Meşhur otuzbeş yaş şiirinde:
"Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu
Su insanı boğar ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu
insan bu yaşa gelince anlarmış."
Bir başka ekol Ahmet Arif ise:
"Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara-Akan yıldıza
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne."
diye yana yakıla seslenmektedir...
O ve onun gibi sevgi arayıcısı şairlerin bu nevi özlemlerini -sahiden de- fani bir mahbûba verebilir miyiz? Bu sevgi gerçek sevgiliye takdim edilmedikçe, hakiki merci’e ulaşmadıkça, sözler nasıl da havada kalıyor, değil mi?
Necip Fazıl’a gelince onda tam manasıyla asla rücu söz konusudur. Yine ondan bir beyit:
"Rabbim, bu işin bildim neymiş Türkçesi
Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi."
O kor parçası san’atını dahi o uçsuz deryaya atınca, estetikte son noktaya varıyor:
"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış."
Görülüyor ki; şairlerin, yazarların ve diğer sanat erbaplarının hangi eserini sıksanız siyim siyim hasret ve hicran damlamaktadır. Adı bir türlü konamayan platonik bir güzelliğe meftun olma ve onu arzulama hali... Gerçek âb-ı hayatı bulamadığı sürece onlar, tuzlu deniz sularını derman diye yudumlayacak ama her seferinde hararetleri daha da artacaktır. R.W. Emerson'un ifadesiyle de: "Güzelliği bulmak için bütün dünyayı da dolaşsak; onu içimizde taşımıyorsak, asla bulamayız."
O, içinde sökün eden sevgi selini asıl membaına ulaştırmadıkça, başka mecralara kanalize edecektir. Belki de kimisi, "Mehlika Sultana Aşık Yedi Genç" gibi yollarda kalacak veya serüveni bir mezar başında son bulacak:
"Mehlika Sultana aşık yedi genç
Seneler geçti henüz gelmediler
Mehlika Sultana aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler."
Nice civanlar, nice delişmen gönüller Mehlika Sultanların hayaline kapılıp meçhûl yollara düştüler. Bizler ise "Sultanlar Sultanı"na yönelelim ve bilelim ki her letafet O'ndan ve dönüşümüz de O'na. Bu yazılanlar da güzelliğin hasına ulak olan "Sonsuzluk Kervanı"na bir davetiyedir haddizâtında. Duygularımız düşüncelerimiz hep en iyiye, hep en güzele akort halinde olsun ki- "kişi kimi ve neyi seviyorsa odur en güzel!" (Sappho).
"Duygulu kalpler için yaratılmış" (F. Sebiller) ve "Allah'ın bir ihsanı!" (Aristoteles) olan "heryerde aranan konuk" (Goethe) güzelliği iki cihanda da bulabilmemiz temennileriyle...!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız