Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 230 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

HAFIZA VE TARİH


HAFIZA VE TARİH

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Felsefe
Yazar Mesaj
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 8:43 am    Mesaj konusu: HAFIZA VE TARİH Alıntıyla Cevap Ver

İnsanın oluşumu, kendisinin yarattığı, kültürel ortamla mümkündür. Dolaysıyla, insan kendi kendini yaratmıştır. Kültürle kendine özgü bir yapı kazanan insan, bu işlemi akıl yeteneğiyle gerçekleştirmiştir. Akıl başından beri, kendini, ürettikleriyle gösterdiğinden, ürünlere bakarak, onun özellikleri hakkında bilgi sahibi olmaktayız. Aklın kendini gösterdiği ürünler, aynı zamanda, kültürün oluşmasını sağlayan unsurlardır. İnsanın, bir varlık olarak kendine özgülüğü, ürettikleriyle, doğa üzerinde kurduğu kültürel yapıdan kaynaklanmaktadır. Yapının sürekliliği ve büyüyüp genişlemesi, aklın becerileri ve becerilerin işe dönüştürülmesine bağlı olmuştur.

HAFIZA

Aklın malzemesi duyumlar aracılığıyla dış dünyadan gelir ve bir kısım malzemeyi de akıl kendisi üretir. Duyumlar aracılığıyla gelenler, zihin tarafından adlandırılarak anlamlandırılır. Adlandırma işlemi ve adlar arasında anlamlı ilişkiler kurmak dilin başlangıcını oluşturur. Dil ile ifade edilen bütün veriler bilgiyi meydana getirir. Bilgi, dış dünyanın anlamlandırılması, anlamlar arasında ilişki kurulması ile kültür hakkında yargıların dile getirilmesidir.

Hafıza nasıl oluşur? Hafıza, duyumlar aracılığıyla gelen ve zihin tarafından anlamlandırılan malzemeler ile aklın öğrendiği ve ürettiği kavram ile düşünceleri sınıflandırarak saklama görevini üslenen bir yetenektir. Hafıza iki yoldan beslenir. İlki, bireyin doğduğu andan itibaren edindiği tecrübeler. İkincisi, öğrenme yoluyla elde edilenler. Her iki beslenme kaynağında da duyular belirleyicidir. İlk öbekte duyuların yanında duygular da büyük önem taşır. Çünkü öğrenmede, birey için bir tecrübe sayılmakla birlikte, bu tecrübe olayı yaşama tecrübesi değil, öğrenme tecrübesidir. Öğretilenler, bireyin dışında gelişmiş olan olaylardır.

Locke'a göre, zihin, duyumlardan gelen tikel ideleri tanıdıkça, onları hafızaya yerleştirir. (Bkz. Locke 1992, II. 15, 66) Hafıza, zihnin işledikten sonra yok olan ya da sanki gözden ırak bir köşeye atılmış olan ideleri yeniden canlandırma gücüdür. Duyulardan gelen her türden ide, kendisinden kaynaklandığı nesnelerin ortadan kalkmasından sonra da varlıklarını hafızada sürdürürler. Zihnimiz bir konuyla uğraşmaya başladığında, konuya ilişkin hafızada bulunan ideleri canlandırır. (Bkz. Locke 1992, 2.Kitap, X, 2, 120) Hatırlama sürecinde zihin genellikle etkindir; hafızada bulunan eskiden oluşmuş ideleri canlandırarak yeni düşüncelerde kullanır. (Bkz. Locke 1992, 2.Kitap, X, 7, 122) Düşünen bir yaratıkta hafıza, zorunluluk bakımından algılamanın hemen ardından gelir. Öyle önemlidir ki, onun olmadığı yerde geri kalan yeteneklerimiz, büyük ölçüde yararsızdır. Eğer hafızamızın yardımı olmasaydı, düşüncelerimizde, akıl yürütmelerimizde hazır nesnelerin ötesine gidemezdik. (Bkz. Locke 1992, 2.Kitap, X, 8, 122)

Hafıza üzerinde düşünen filozoflar, genellikle, hafızayı algıyla birlikte ele alma eğilimindedirler. Hatırlanan şey geçmiştir; hatırlama şimdidedir. Şimdinin içeriği, genellikle bir hafıza tasavvuru olarak düşünülür; çoğu duyu verisi gibi, özel bir nesnenin verisi olarak kabul edilir. Duyu verisi, fizik nesnelerde bir kesit olarak görülür; böylece hafıza tecrübelerinin şimdiki içeriği, geçmişten bir kesit sunar. (Bkz. Ayer, 149)

Hafıza ile zihin arasındaki ilişkiler yoğunluğu, Augustinus'u bunların bir ve aynı şey olduklarını düşünmeye itmiştir. Augustinus için hafıza, anlamanın doğasında çok önemli bir yere sahiptir. Zihin ve belleğin bir ve aynı şey olduğunu ileri sürmüştür (Bkz. Augustinus, Kitap X, bölüm, 14; s,208). Belleği anlamak, kendini anlamaktır: "Bu alanda sıkı çalışıyorum; bu alan, benim kendime sahip olma işimdir" (Bkz. Augustinus, Kitap X, bölüm, 16; s, 211) (Lloyd, 21)

Dış dünya hakkındaki bilgiler, duyumlar aracılığıyla gelen duyu verilerinin zihin tarafından anlamlandırılıp sınıflandırılması çerçevesinde olmaktadır. Zihin, gelen veriyi, değerlendirirken, veri, kendiliğinden hafıza denen yeteneğe kaydolmaktadır. Aynı verinin yeniden gelmesi durumunda, zihin, hafızada bulunan eski veriyi hatırlamaktadır. Yeni veriyle eskinin birleştirilerek yeni bir yargı oluşturmasıyla duyu verisinin nesnesi hakkındaki bilgi büyümektedir. Ancak, gelen her veri, duyu nesnesi hakkındaki bilgimizi genişletmez.

Her gemiye binişimde gördüğüm martılar, onlar hakkında düşünmeye başlayıncaya kadar, birer deniz kuşuydular. Ancak "martılar kendi içlerinde sınıflara ayrılıyorlar mı"? sorusuna cevap aramaya başladığımda, onları gözlemlemeye başladım. İlk gözlemlerim, martıların en az iki tür olduğunu gösterdi. Şimdi martılar hakkında daha fazla bilgimin olduğundan eminim. Çünkü onlar hakkında, hafızamda, eskisine göre daha çok veri yer almaktadır. Odamda çalışırken martıları düşündüğümde, gözlemlerle elde ettiğim veriler tek tek zihnimde canlanmaktadırlar. Martıları gözlemlerken, gözlemlerimi özel olarak hafızama kaydetme çabasına girmedim; zihinsel faaliyetten bağımsız bir kayıt mekanizmasının olduğunu da sanmıyorum. Gözlemlerimle farkına vardığım özellikler, hafızama kayıt edilmişler. Martılarla ilgili soruyu kendime sormadan önce, martılardan gelen duyu verileri, hafızamdaki martı bilgisine çok fazla bir katkı sağlamamış. Ancak onlar hakkında sorduğum soruyla birlikte, konuya ilişkin bilgimin giderek artığının farkındayım.

Bir konu hakkındaki bilgimiz, o konu hakkında hafızamızda bulunan verilere denktir. Yani, öğrendiklerimizi hatırlarız (Bkz. Ayer, 151) Dolaysıyla, hafıza, bilginin kaynağıdır. (Bkz. Ayer, 155) Mutlak anlamda yeni bir şeyin, yani, hafızada hiçbir izi bulunmayan bir şeyi, aklın kabul etmesi imkansızdır. Bunun nedeni, ne türden olursa olsun, belli bir tecrübenin akla yakın olduğundan emin olmak için onu, daha önceki tecrübelerimizin oluşturduğu bağlama dayandırmak zorunda olduğumuzdur. (Bkz. Connerton, 14-15) Bir bakıma bilgi denilen şey, belli bir konuda edindiğimiz tecrübelerdir; bilgi, çok büyük bir ölçüde, geçmişte elde edilen verilerin zihin tarafından işlenerek hafızada biriktirilmiş sistematik ifadelerdir. Ancak bilginin bir özelliği de hiçbir zaman tamamlanmış olmamasıdır. Zihin, alana ilişkin çalıştıkça, konu hakkındaki bilgiler genişlemektedir. Bununla birlikte elde edilen her yeni veri, belli bir yargıya dönüştürülmektedir. Konu hakkında yargılara varıldığında, kullanılabilecek bir bilgi değerine sahip olur ve geçmiş boyutta yer almaya başlar.

Bireyin sahip olduğu bir yetenek olarak hafızanın iki türü olduğu kabul edilir: Olgular hafızası ve kişisel hafıza. (Bkz. Shoemaker, 265) İki tür hafıza vardır: Alışkanlıklar hafızası ve olgusal (factual) hafıza ya da olay hafızası. (Bkz. Ayer,155) Bergson'a göre, geçmiş, iki form içinde yaşar: İlki, motor mekanisizm; ikincisi, bağımsız hatırlamalar. Hafızanın genel fonksiyonu, geçmiş tecrübelerin faydalarını, şimdideki eylem için iki yolla kullanmasıdır. Bazen hafıza, eylemde kendiliğinden bulunur; bir mekanik harekette otomatik olarak kendini kurarak şartlara adapte olur; bazen de şimdide ihtiyaç duyduğu bir şey için zihnin geçmişte bir araştırma yapmasını sağlar. Onların sağladıkları tasavvurlar, şimdiki duruma çok uygun olurlar. (Bkz. Bergson 1988, 7Cool Bergson'un bu ayrımını Russell da benimsemiştir. Russell'a göre, asıl hafıza, bilişsel iken, alışkanlık hafızası bu özelliği göstermez. (Bkz. Connerton, 40-41) Russell, belleğin ayırt edici özelliğinin, belli bir inanç türü olduğu noktasında diretir. O, "bilgi hafızası" dediği şeyi kuran ögenin "geçmişte olan şeylerle ilgili imgelerin geçmişte olanı gösterdikleri" yolundaki "inancımız" olduğunu ileri sürer. Bilgi hafızasından, onun geçmişteki deneyimlerimizle edindiğimiz salt alışkanlık niteliğindeki şeylerin hafızasından ayırt etmek için, "asıl hafıza" diye söz eder. (Bkz. Connerton, 41)

Hafızada biriken nesne tiplerine ve hafızanın kullanım alanlarına bağlı olarak, hafızanın çeşitli tiplerinden söz edilmektedir. Connerton üç tip hafıza olduğu düşüncesindedir: Kişisel Hafıza: Bir kimsenin yaşam öyküsünü konu alan hafızadır. Kişisel bir geçmiş içine yerleştirilmiş olduklarından ve kişisel bir geçmişe gönderme de bulunduklarından, buna kişisel hafıza denir. Kişisel hafıza, "ben şunları şunları, şu şu zamanlarda, şu şu yerlerde yaptım", ifadesi, olayları ve kişinin kendi geçmişini hatırlaması demektir. (Bkz. Connerton, 38-39) Kişisel hafıza, kişinin kimliğiyle yakından ilgilidir. Kişinin, kendini tanımlamada kullandığı değerler, yaptıkları, yapamadıkları, amaçları, o kişinin kimliğini oluşturmaktadır. Aynı zamanda, kimliğe ilişkin verilerin tümü, kişinin hafızasında canlı olarak bulunurlar. Kişinin, içselleştirdiği değerler onu diğer insanlardan ayırır.

Bilişsel Hafıza: Sözcüklerin anlamlarını, şiirlerin dizelerini, şarkıları, öyküleri ya da kentin planını, matematik denklemlerini, mantıksal doğruları veya geleceğe ilişkin olguları anımsadığımızın söylenebildiği durumlardaki "hatırlama" fiili kullanımlarını kapsar. Bu türden bir belleğin bilgisine sahip olmak için, bir kimsenin geçmişte kendisinin bir bilişsel ya da duyusal durum yaşadığını bilmesi, bilgilerinin böyle bir durumun ürünü olması gerekir. Birinci türden farklı olarak, bu tür anıları akılda tutabilmek ve kullanabilmek için onları öğrenmenin bağlamı ya da süreci hakkında herhangi bir bilgiye sahip olunması gerekmez. Bu tür hatırlamanın gerektirdiği, anımsanan şeyin geçmişte bulunması değil, o şeyi hatırlayan kişinin, onunla geçmişte karşılaşmış, onun deneyimini geçmişte yaşamış ya da onu geçmişte öğrenmiş olmasıdır. (Bkz. Connerton, 39-40)

Alışkanlık Hafızası, belli bir performansı yeniden ortaya koyma yetimizle ilgilidir. Örneğin, nasıl okuyacağımız, nasıl yazacağımız ya da bisiklete nasıl bineceğimizi hatırlamamız, gerektiği her durumda, bunları iyi kötü yapabilme meselesidir. (Bkz. Connerton, 40) Tecrübe hafızası, bilişsel hafıza türlerinde olduğu gibi, "hatırlamak" sözünün anlamının bir parçası olarak hatırlanan şey bir geçmiştir; "hatırlamak" sözünün geçmişe göndermede bulunan bir terim olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü hafıza türüne gelince, çoğu zaman söz konusu bilgiyi nasıl, ne zaman, nerede edindiğimizi hatırlamayız; çoğu durumda hatırladığımız, bildiğimiz ve başkalarına yaptığımızı gösterebildiğimiz uygulayım olduğundan başka bir şey değildir. (Bkz. Connerton, 40)

Jan Assmann hafızanın dört tipinin olduğunu ileri sürmüştür: 1-Taklit (Mimetik) Hafıza: Gündelik hayatta kullanılan bilgiler ile davranışlar taklit yoluyla öğrenilirler ve bunlar, taklit hafızasında toplanırlar. 2- Nesneler Hafızası: Gündelik hayatta kullanılan araç ve gereçler aracılığıyla oluşan hafıza. 3- İletişimsel Hafıza: Dil aracılığıyla gelişen hafıza tipidir. İnsan dil yeteneğini ve başkalarıyla anlaşabilme becerisini, bir iç dinamik olarak kendiliğinden değil, başkalarıyla alış veriş çerçevesinde geliştirir. Başkalarıyla bildirişim, büyük ölçüde, bildirişim hafızasıyla gerçekleşir. 4-: Kültürel Hafıza, Anlam Aktarımı, bu hafıza tipinde gerçekleşir. Önceki üç belleğin toplandığı alandır. (Bkz. Assmann, 25-26) Hafıza her ne kadar tiplere ayrılsa da, temelde bireyin bir yeteneği olarak iş görür. Duyulardan gelen verilerin hafızada sınıflanması ya da aklın ürettiği değerlerin yeniden kullanıma sokulması, hafıza tiplerinin sınırlarını çizmektedir.

Bireysel yetenek olarak hafıza, zihinsel faaliyetlerin en önemli kısımlarından biridir. Zihinsel faaliyetin ürün olarak dışa yansıması, kültürel dünyayı oluşturmaktadır. Assmann'ın belirttiği gibi, hafıza denilince, ilk akla gelen iç olgudur; bunun mekanı bireyin beynidir. Bireysel hafızanın, beyin fizyolojisi, nöroloji ve psikolojiyle ilişkili olduğu düşünülür. Kültürel hafıza, insan belleğinin dış boyutudur. (Bkz. Assmann, 24) Yani kültürel ürünlerin dünyasıdır. Assmann'a göre, rutin taklitler "gelenek" statüsünü kazandığı, yani amaca yönelik anlamının ötesinde bir anlama sahip olduğu zaman taklitçi hafızanın sınırları aşılır. Gelenekler, kültürel anlamın devredilme ve canlandırma biçimi olarak kültürel hafızanın alanına girerler. Bu tespit, anıtlar, mezar taşları, tapınaklar, idoller gibi sadece amaca yönelik olmayan, aynı zamanda bir anlam içeren, semboller, ikonalar, temsiliyetler gibi içe dönük zaman ve kimlik dizinini dışa çevirmesiyle nesneler belleğinin sınırlarını aşan her şey için de geçerlidir. (Bkz. Assmann, 26) Kültürel hafıza, gündelik olmayan olayları hatırlama organıdır. İletişimsel hafızadan ayrıldığı en önemli nokta ise biçimlendirilmiş olması ve törenselliğidir. (Bkz. Assmann, 61-62)

Yetenek olarak hafıza, bireyin tecrübelerinin biriktiği ve düşünce ile eylemlerini gerçekleştirirken tümüyle ona bağlı kaldığı bir alandır. Hafıza, kullanılmayan tecrübelerin biriktiği bir depo değil, insanın kültürel bir varlık olarak hayatını sürdürmesini sağlayan en önemli unsurlardan biridir. İnsan olmak, hafızayı kullanmakla ilgili bir durumdur.

Hatırlama

Hafızanın fonksiyonu olarak hatırlama, hafızayla en yakın bağlantı içinde bulunan kavramlardan biridir. Hatırlama, ihtiyaç duyulan bir malzemenin hafızadan çıkartılarak kullanılmasıdır. Hatırlama, şimdide varlığını sürdüren bir konunun yeniden eyleme dönüştürülmesidir. (Lloyd, 102) Hatırlama, ele geçirmekten çok, bir arayıştır. Her hatırlama kopmaz biçimde geçmiş bir olaya ya da tecrübeye bağlı olsa bile, herhangi bir hatırlama eyleminin zamansal durumu hep şimdidir. (Bkz. Huyssen, 13) Yeni bir duyu verisinin zihni uyarmasıyla birlikte, zihin daha önce kullandığı bir veriyi, kendiliğinden hafızadan çağırmaktadır. Eski veriyi yeniden kullanıma sokmak, hatırlamadır. Algıladıklarımızı ve öğrendiklerimizi hatırlarız.

Hatırlama eylemi, hafıza gibi, bireye özgü bir durumdur. Birey, insan olarak varlığını sürdürürken, hafızasında biriktirdiği verileri, gündelik hayatta, zihinsel faaliyetlerde kendiliğinden kullanıma sokar. Kendiliğinden olan eylemlerde, hatırlama çabasına girilmez. Ancak, bir sorun varsa, ya da bir konu hakkında bir fikir beyan etmesi gerekirken, öncelikle konu hakkında düşünmesi gerekir. Düşünme eylemi süresince, konu hakkında hafızada bulunan verileri, hangi anlamlarda kullanıldıkları ve birbirleriyle ilişkilerinin neler olduğunu belirler. Bu belirlemelerden sonra, konu hakkında bir düşünce ortaya çıkar. Düşünme eylemi, bir hatırlama ve ilişkilendirme sürecidir.

Hafızada bulunan veriler, kullanılmadıklarında, giderek soluklaşır ve sonunda unutulurlar. Hafızadaki her hangi bir unsur, hatırlamak da zorluk çekecek kadar az kullanılırsa, kendini ilk biçimiyle göstermez. Soluk, eksik dağınık bir şekilde sergiler kendini. Eksik, dağınık bir şekilde, eksiklikleri, kullanım sırasında günün şartlarına ya da bireyin yorumlayış tarzına göre tamamlanır. Bu duruma, "hafızadaki verinin dönüştürülmesi" denir. Günün ihtiyaçlarına bağlı olarak, hatırlanan şeyi ilk halinden farklı bir şekilde yorumlama ve yeni yoruma göre değerlendirme, dönüştürmedir. Ayrıca hafızada olan verinin bir bölümünü alarak, gerçekte olduğu gibi değil de, yeni bir biçimde kullanılması, hafızadaki verinin bilinçli dönüştürülmesini oluştur. Unutma nedeniyle ya da bilinçli bir şekilde, verinin dönüştürülmesi, konu hakkında yanlışların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, hafıza, bazen geçmişle doğrudan bağlantı kurma imkanı vermektedir. Dolaysıyla şüpheden kurtulma zemini sağlamaktadır. Hafızanın kesin anlamda bilginin formu olduğu söylenebilir. Ancak, hafızaya dayanarak yanlış yargıların ortaya çıkması da az rastlanan bir durum değildir. Yanlış yargılarda hafızanın yeri, hafızada bulunan verinin, olduğundan farklı değerlendirilmesidir. (Bkz. Walsh, 84) Hafıza, bilginin kaynağı ve formu olarak kabul edilmekle birlikte, yapılan yanlışların önemli bir kısmının hafızadan kaynaklandığını da unutmamak gerekir.

Hatırlama, bireysel kimlik için vazgeçilmez bir süreçtir. Bireyin, kendinin ne olduğunu, ne türden özellikler taşıdığı ve kendini nasıl tasvir ettiği, kendi geçmişinde elde ettiği özelliklerle mümkün olmaktadır. Bireyin kendi varlığını, kimlikli bir şekilde sürdürmesi için, geçmişine ilişkin önemli değerleri hatırlamak durumundadır. Hatırlama, insanın varoluşunu sürdürmesiyle doğrudan ilişkilidir.

Hatırlama, toplum hayatında, kültürünün planlanmasında, yeni umutlar geliştirmede, yani sosyal ve zamansal ufkun genişletilmesinde önemli bir işleve sahiptir. (Bkz. Assmann, 35) Cicero'nun barbarlar için söylediği gibi, onlar, ya "günü geçirmek" için yaşayabilir ve bugünü huzurla yarına çevirirler, bu durum da yok olma ve unutulmaya eşittir; ya da bugünü sürekli kılmak için her türlü çabayı gösterirler. Cicero Romalılar hakkında şöyle der: "Tüm planlarını sonsuza yönelik yaparlar". Mısır hükümdarları, "yarını hayal etmeye" ve "ebediyetin sorunlarını çözmeye" çalışırlar. Kim "bugünden" "yarına" bu biçimde bakarsa , "dünü yok olmaktan kurtarmak ve hatırlayarak yaşatmak zorundadır. (Bkz. Assmann, 35-36)

Toplumsal sorunların kavranmasında ve çözümünde geçmişin belirleyici olduğu açıktır. Hatırlamanın temel malzemesi olan geçmişle ilişki içinde olmak için, geçmişin "geçmiş" olarak bilincimize yerleşmesi gerekir. Bunun için iki şartın yerine getirilmesi gerekir: 1- Geçmiş tamamen kaybolmamalı ve geride kalmış bazı deliller olmalıdır. 2- Bu deliller "bugüne" göre karakteristik bir farklılık göstermelidir. (Bkz. Assmann, 36) Hiçbir izi kalmamış bir şeyi hatırlama imkanı olmadığından, geçmişin izlerinin varlığı, onu hatırlamada temel şarttır. Geçmişi kullanırken, şimdideki bir sorundan hareket edildiğinden, geçmişten gelen veri şimdikinden doğal olarak farklı olur. Farklılık, şimdiyi anlamada yardımcı olur.

Hafıza, toplumsal sorunların çözümünde, kullanılan malzemenin biriktiği alandır. Bu nedenle her türden çözüm denemesi geçmişe bakmak zorundadır. Asmann'ın belirttiği gibi, yeni başlangıçlar, rönesanslar, restorasyonlar hep geçmişe dönüş, ondan destek alma biçiminde ortaya çıkarlar. Bunlar, geleceği ürettikleri, yeniden kurdukları, kapsadıkları ölçüde geçmişi keşfederler. (Bkz. Assmann, 36) Hatano'nun deyişle, geleceği kurmak için gerekli tasavvurlar, geçmişin hatırlanmasıyla elde edilirler. (Hatano, 3Cool

Asmann'a göre, üç hatırlama tarzı vardır: 1- Zaman ve Mekana Bağlılık: Hatırlama figürleri belli bir mekanda cisimleştirilmek ve belli bir zamanda güncelleştirilmek isterler. 2- Gruba Bağlılık: Toplumsal hafıza, onu taşıyanlarla birlikte vardır ve gelişigüzel devredilemezler. Gruba katılma eylemi, hem bireyin hem de gurubun kimliğini sürdürmesini sağlar. Bu yolla gruba ait değerler, canlılığını korur. Toplumsal hafıza, yaşayan grupla birlikte vardır. 3- Tarihin Yeniden Kurulması: Toplumsal hafızanın, topluma özgülüğü ile yakından ilişkili bir başka önemli özelliği, hafızanın yeniden kurulmasıdır. Hiçbir hafıza geçmişi olduğu gibi koruyamaz. Ondan geriye kalan ancak, toplumun her dönemde kendi bağlamına özgü olarak yeniden kurabildiği biçimidir. Kalıcı olan unsurlardan hareketle, geçmiş, tarih aracılığıyla yeniden kurulur. Bu işlem yapılırken, şimdiki zamanda ortaya çıkan ve benimsenen yeni değerlerle, eski değerler birbirleriyle ilişkilendirilir. Yeni olan, sadece yeniden kurulan geçmiş biçiminde ortaya çıkar. Toplum yeni fikirleri alıp, geçmişin yerine koymaz, sadece geçmişi o zamana kadar etkili olmuş, farklı toplumlardan farklı biçimde devralır. Toplumu etkileyen sosyal düşüncelerin tümü , toplumsal hafızada yer alır. Bu nedenlerden ötürü, toplumsal hafıza hem geriye hem de ileriye doğru iki yönde de işler. Hafıza sadece geçmişi kurgulamakla kalmaz, aynı zamanda, şimdi ve geleceğin deneyimlerini de organize eder. Bu durumda geleceğe yönelik değişim potansiyelini ifade eden "umut ilkesinin" yerine, "hatırlama ilkesini" koymanın anlamı yoktur; ikisi de birbirlerinden etkilenir. Biri olmaksızın öbürünün düşünülmesi mümkün değildir. (Bkz. Assmann, 42-46) Assmann'ın belirttiği bu hatırlama tarzları, toplumun canlı tutmakla görevli olduğu alanlar başta olmak üzere, kültürel yapının tümünü kapsamaktadır.

Kültürel bir varlık olarak birey, kültürden aldıkları yanında, kendi duyguları, eğilimleri, görüşleri, düşünceleri, eğitimi, inançları, kısacası, ömrü boyunca edindiği tecrübelerle, kendi varoluşunu gerçekleştirmektedir; yani kendi kimliğini ve kişiliğini oluşturmaktadır. Bireyin geçmişine bağlı olarak gerçekleşen kimlik ve kişiliğin bütün özellikleri, hafızada bulunmaktadır. Dolaysıyla hafıza, birey için olmazsa olmaz şartlar arasında yer almaktadır. Birey için böylesine önemli bir yetenek, hangi şartlarda zayıflamaktadır?

Hafızanın gücü, 1- bireyin tecrübe ederek ya da eğitilerek edindiği geniş bir bilgi birikimine 2- hafızada bulunan verilerin sıkça tekrarlanmasına, 3- Karşılaşılan sorunlar ve sorular üzerinde düşünmeye, bağlıdır. 20.yüzyıl bireyine bakıldığında, o, dar bir alanda uzmanlaşmanın gerekliliğiyle karşı karşıyadır. Modern hayatın gereklerini yerine getirmek için, yani iş bulabilmek için bir alanda uzmanlaşması şarttır. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, çağdaş bireyin iyi bir iş için uzun süreli eğitim süreçlerini tamamlaması gerekmektedir. Modern hayatın merkezinde yer alan iş şartları, diğer alanlarla olan ilişkisin büyük ölçüde aksatmaktadır. Okul ve iş dünyasının dışında kalan alanlarla ilişki zayıfladığından, hafızada o alanlara ilişkin veri birikmez. İş dünyasının dışında, hafızada bulunan diğer veriler çoğu zaman tekrarlanmaz ve kısa sürede unutulurlar. Bireyin boş vakitlerinin büyük bir kısmı televizyon seyretmekle geçtiğinden, farklı alanlara ilgi duymak için yeterli vakti de olmaz. Ayrıca televizyonda seyrettiklerini de çoğu kere hatırlamaz; hatırlamaya da gerek duymaz. Böyle bir hayat güçlü bir hafızanın oluşması için uygun değildir. Sorun ya da sorularla yoğun bir şekilde uğraşan kişilerin hafızaları, uğraştıkları sorunlarla ilgili olarak güçlü olduğu söylenebilir. Toplumun sorunlarını çözmekle yükümlü olan kurumların idarecileri ve sorunlar üzerinde teorik anlamda kafa yoran kesimler (öğretim üyeleri, sanatçılar, gazeteciler) daha geniş ve güçlü bir hafızaya sahip olurlar. Öncelikle, toplum sorunlarını çözmekle yükümlü kurumların yöneticileri, görevlerini başarabilmek için sorunun kaynaklarını, gelişim seyrini, başka ülkelerde benzer sorunların nasıl çözüldüğünü ve çözüm denemelerini kapsayan bilgi birikimlerine sahip olmak durumundadırlar. Sorunlara teorik yaklaşan kesim ise, işleri zaten bilgi temeline dayandığından, çok geniş bilgi birikimine ve dolaysıyla hafızaya sahip olurlar. Gelişmekte olan toplumlar açısından bakıldığında, toplumsal sorunların pratik ve teorik çözümleriyle uğraşanlar, çözüm önerileri geliştirmekten çok, gelişmiş toplumların çözüm önerilerini aktarmayı ve uygulamayı tercih etmektedirler. Dolaysıyla, sorunlar alanında da güçlü bir hafıza oluşamamaktadır.

Kısacası, 20.yüzyılın başat şartları, değerleri, sahip olunan araç ve gereçler, bireyde güçlü bir hafızanın oluşmasını engellemektedir. Birey kimliğini mesleğiyle sunduğundan dolayı, daha iyi hayat şartları için, diğer kimlik unsurlarını göz ardı ederek başka toplumlarla birlikte yaşamanın yollarını aramaktadır. Bu tutum, bireyin ait olduğu toplumun değerlerinin önemli bir kısmının önemsenmediğini gösterir. Toplumsal değer ve sorumlulukları önemsemeyen hafıza zayıf kalır.

TOPLUMSAL HAFIZA

Toplum, belli bir kültürel sistemle birlikte oluşmuş kimlikli bir yapıdır. Kültürel sistem, insanın evrendeki yerini ve nasıl meydana geldiğini, insanın bu dünyadaki görevinin ne olduğunu, nasıl yaşaması gerektiğini, toplumun diğer üyeleri ve kurumlarla nasıl ilişkiye gireceğinin ilkelerini belirleyen ve topluma kimliğini veren yapıdır. Kısacası, toplum dendiğinde, bir kültürel sistem akla gelmektedir. Kültürel sistem de, yukarıda da sözü edildiği gibi, hafızayla yakından ilişkilidir.

Toplumun hafızası var mıdır? Bireydeki bir yetenek gibi toplumda bir hafıza yoktur. Ancak nasıl birey hafızasız olarak kültürel varlığını sürdüremezse, toplum da sürdüremez. Toplumun kültürel varlığı, ürettiği değerlerin ve kültürel sistemin sürekliliğine bağlıdır. Kültürel sitemin devamlılığı, bireylerin hafızaları yanında, kültürel sistemi oluşturan değerlerin toplumsal ihtiyaçların karşılanmasıyla ilgilidir. Bireyler kültürel sistem içinde buldukları ve öğrendikleri değerleri kullanmayı sürdürdükçe, geçmiş değerler varlığını devam ettirirler. Bireysel hafızada canlı olan değerler, toplumsal hafızada da canlıdırlar; bunun tersi de geçerlidir. Ancak bireysel hafıza, öncelikle, toplum tarafından yüklenir. Bireyler mesleklerinde ya da uğraşılarında başarılı oldukça, hem kendi hafızalarını genişletirler hem de toplumsal hafızayı genişleterek değiştirirler.

Assmann'ın kültürel hafıza olarak tasvir ettiği şey, toplumsal hafıza şeklinde değerlendirilebilir. Assmann'a göre, toplumsal hafıza, geçmişin belli noktalarına yönelir. Geçmiş olay, hafızada, gerçekleştiği şekliyle kalmadığından, geçmiş olayda yer alan belirgin bir figür etrafında, olay canlandırılır. (Bkz. Assmann, 55) Dolaysıyla, toplumsal hafıza için, gerçek değil, hatırlanan tarih önemlidir. Hatta toplumsal hafızada gerçek tarihin, ilkin hatırlanan tarihe ve ardından efsaneye dönüştüğü söylenebilir. Efsane kurucu bir tarihtir; bugünü geçmişin ışığıyla aydınlatmak için anlatılan öyküdür. (Bkz. Assmann, 55-56)

Belirtilen özelliklerinden anlaşıldığı gibi, hafıza, kültürel varlık olarak insanın, bilgi edinme sürecinde ve bilginin saklanmasında, kültürel sistemin devam ettirilmesinde hayati görevler üstlenmektedir. Toplumun varlığını sürdürmesi, sahip olduğu değerleri koruyup geliştirmesine bağlıdır. Toplumsal hafızanın oluşmasında ve sürdürülmesinde, kurumlar, gelenekler, törenler ve tarih belirleyicidirler.

Kurumlar

İnsanın kültürel oluşumu ve toplum, aile, dil, din, eğitim, iktisat, devlet gibi temel kurumlara bağlıdır. Söz konusu kurumlar, hem insan olmayı hem de topluluk halinde yaşamayı sağlarlar. Kurumlar yapıları gereği, toplumun ihtiyaçlarını karşılarken, topluma ait değer dizilerini korurlar. Toplumdaki her türden uğraşı, toplum hafızasının bir bölümünü oluşturur. Aşağıda kısaca üzerinde duracağımız kurumların dışında kalan kurumlar da, kendi alanlarıyla ilgili bilgileri toplumsal hafızanın oluşmasına ve taşınmasına yardımcı olurlar.

Aile: Türün devamlılığını sağlayan çocuğun biyolojik oluşumu ve onun kültürel varlık olarak topluma kazandırılmasıyla yükümlüdür. Aile, başta dil, din, ahlak ve hayatını sürdürmesi için gerekli olan donanımın yüklenmesi olmak üzere, toplumda geçerli olan bütün değerleri çocuğa öğretmektedir. Bu işlevinden dolayı aile, toplumsal hafızanın merkezinde yer alır. Çünkü, geçmişte oluşmuş temel değerlerin neredeyse tümünü hem yaşar hem de çocuğa öğreterek, onların sürekliliğini sağlar.

Dil İster sözlü olsun ister yazıya geçirilmiş dil olsun, topluma ait her şeyi kendinde barındırdığından dolayı, toplumun en güçlü ve en geniş kapsamlı hafızasıdır. Yeni nesiller dili öğrendikçe, dil aracılığıyla toplumun değerlerini sürdürürler. Toplumun kültürel sürekliliği, büyük ölçüde dilin bütün yönleriyle yaşatılmasına bağlıdır.

Din: Toplumdaki değişmelere karşı en dayanıklı ve kendini koruyan bir sistemdir. Dine ait ilkeler, değerler, törenler, dinin kurucusu kutsal kişi tarafından belirlendiğinden, ona bağlı kalmak, dini ödevler arasındadır. Dolaysıyla dinin ilk haline bağlı kalmak, günlük ve yıllık ibadetleri yerine getirmek dinin mensupları için gerekliliktir. Bu nedenlerden ötürü, dini değerler, toplumsal hafızada eni iyi korunan unsurlardır. Dinin bu türden özellikleri, toplumsal hafızanın canlılığını korur ve toplumsal hafızanın devam etmesinde büyük bir görev üstlenir.

Eğitim: Bireyin toplum içinde kendine yeterli olması için eğitilmesi gerekir. Eğitimin ilk amacı, bireyin meslek sahibi olmasıdır. İkinci amaç, bireye toplumun değerlerinin öğretilmesidir. Eğitim süreci içinde toplumsal değerleri öğrenen birey, toplum, ülke, dünya, tarih ve siyaset hakkında ufku genişlemiş olur. Eğitim sürecinde edindiği bilgilerle, toplumsal değerleri daha bilinçli taşıması beklenir.

İktisat: Toplumun ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin üretilmesi ve pazarlanması, toplumun olmazsa olmaz şartları arasındadır. İktisat, toplumda çok geniş bir alanı içinde barındırmaktadır. Dolaysıyla, toplumsal hafızada da çok önemli bir yer işgal etmektedir.

Devlet: Toplumsal bütünlüğü korumak ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için, toplumsal değerlere bağlı kalmak durumundadır. Ayrıca yöneticilerin meşruluğu, toplumdaki değerler dizisiyle ilişkilidir. Yönetim kadroları bu değerler dizisinin değişmesine izin verdiklerinde kendi meşruluklarını kaybedeceklerinden, söz konusu değerlerin canlı kalmasına özel önem verirler. Toplumun meşru yöneticileri olmalarının sürmesi için, toplumdaki geleneksel değerlerin sürdürülmesine gerekli desteği verirler. Dolaysıyla toplumun en güçlü kurumu olan devlet, toplumsal değerleri koruyarak, toplumsal hafızanın canlı kalmasını sağlar.

Gelenekler

Toplumlaşma ve toplumu bir arada tutan unsurların başında kurum ve gelenekler yer alır. Hem kurumlar hem de gelenekler tarihi süreç içinde oluşur ve toplumun belkemiğini meydana getirirler. Geleneklerin üstlendikleri görevler arasında, toplumu eğitmek, toplum ya da bireyin tutumunu belirlemek, değerleri korumak ve geleceği yönlendirmek vardır.

Gelenek, eğitici özelliğiyle, toplumsal hafızaya katkıda bulunur. Gelenek iki şekilde eğitimde etkili olur: İlki, birey, hangi durumda nasıl davranacağını, çocukluktan itibaren yaşayarak benimsediği geleneklerden öğrenir. İkincisi, gelenek kendi görev alanında iş yapacak elemanlarını yetiştirir. Bir kurum, örneğin devlet, sorumluluk sınırlarını belirlemesi ve sorumluluklarını yerine getiriş tarzıyla, toplumda ve dünyadaki yerini değerlendirmesiyle geleneğini oluşturur. Bu gelenek ya da gelenekler çerçevesinde kendi kimliğini kazanır. (Bkz. Bıçak 1997, 2Cool Kazandığı kimlikle toplumun kimliğinin belirlenmesinde görev alır. Kuruma yeni katılan üyeler, kurumun bu niteliklerini, yani geleneğini/ geleneklerini öğrenerek, sonra gelenlere aktarırlar.

Gelenek, uzun zaman diliminde gelişip oturduğu için, hem kolay değişmez hem de sürekli değişir. Toplumun değerlerini temsil ettiği için de, genellikle hızlı ve ani değişmelerden hoşlanmaz. Bununla birlikte, çok yavaş da olsa, yeni ihtiyaçlara bağlı olarak değişirler. Yeni şartların getirdiği ile eski değerlerin birleşmesi gelenekler çerçevesinde olur. Değerlerin korunması, büyük ölçüde geleneklerin görevleri arasındadır. Bu koruyuculuk, toplumun sürekliliğini sağlayan ve kimliğini kaybetmesini engelleyen unsurdur.

Toplum geçmişi, parçalar halinde geleneklerde yaşadığından, gelenekler, toplumun tarihini de barındırırlar. Toplumda ortaya çıkan sorunların çözümünde kullanılan malzeme büyük ölçüde geçmişten derlendiğinden, gelenekler bu malzemeyi kullanıma hazır bulundururlar. Sorun hangi kurumun ilgi alanındaysa, o kurumun gelenekleri, soruna ilişkin belli bir görüşü içlerinde barındırırlar. Sorunların çözümünde, geleneğin sunduğu malzeme, yeni durumun gelenek içinde benimsenmesini sağlar. Böylelikle toplumsal hafıza canlı tutulmuş olur. Gelenekler, kültürü, geçmişten geleceğe taşıyan köprüler olmaları nedeniyle, toplumsal süreklilik için gerekli olan, toplumsal hafızanın kullanılmasında çok büyük bir görev üstlenmiş olurlar. Gelenek toplumun istikrarlı yolculuğunun rotasını belirlediği gibi, pusula görevini de yerine getirir. Böylelikle toplumların sürekliliği ve canlılığı geleneklerle sağlanır.

Gelenek tarihi süreç içinde oluştuğundan, geçmişin önemli ve iş yapan değerlerini bünyesinde barındırırken, zaman açısından görevlerini tamamlayanları da kendi tarihinin derinliklerinde bırakır.

Törenler

Toplumsal hafızanın canlılığının korunmasında ve genç kuşaklara aktarılmasında, törenlerin büyük bir yeri vardır. Toplumun en çok önem verdiği olayların yıl dönümleri, tören konusu olurlar. Dini bayramlar ile günlük ibadetler, siyasi amaçlı törenler, beslenme temelli törenler başta gelmektedirler. Törenler, konunun canlı olduğunun gösterilmesi yanında, yeni nesillere öğretilerek söz konusu olayın devam etmesini sağlarlar. Törenler, törene konu olan şeyin meşru olduğunu da gösterirler.

Toplumsal hafızanın ilk örgütlenme biçimi olan bayram, yazılı kültüre sahip olmayan toplumlarda, zamanın bir biçimi olarak gündelik ve ritüel zamana dahil olur. Bayram ya da "rüya zamanı" gibi büyük toplanmalarda, toplumsal ufuk kozmik dünyaya , yaratılma dönemine, ataların zamanına, dünyanın geçmişte yaşadığı büyük değişimlere kadar genişler. (Bkz. Assmann, 60) Böylelikle, kültürel düzenin temel ilkeleri, toplumsal hafızada yeniden canlandırılır ve genç nesillere öğretilerek, değerler sürekli hale getirilir.

Törenlere konu olan olaylar, tarihi bir olaydan kaynaklanmakla birlikte, konu efsaneleştirilerek mistikleştirilir. Efsaneleştirme ve mistikleştirme, olaya değişmez değerlerin yüklenmesine neden olur. (Bkz. Connerton, 6Cool Törenlere konu olan olay, geçmiş zaman dilimi şeklinde değil, metafizik bir şimdiki zaman diliyle anlatılır. (Bkz. Connerton, 69) Sosyolojik bakış açısına göre, törenler, bir toplumun katıldığı değerlerin iletilmesi ve toplum içi çekişmelerin azaltılması işlevini görür. Törenler, toplumsal istikrarın ve dengenin nasıl kurulduğunu gösterir. Bir kültürün ethos'unun ve o ethos (bir toplumun genel özellikleri) ile biçimlendirilmiş duyarlılığın dışa vurulmuş halini verir (Bkz. Connerton, 79) Törenler, en eski toplumsal hafızayı öğretme ve aktarma yöntemi olarak, bugün de belli ölçülerde işlevini yerine getirmektedir.

TARİH

Hafıza ile tarih arasında, çeşitli ortaklıklar vardır. Hafızanın kaynakları, kendini sergileyiş tarzı, kurumlarla ilişkileri, büyük ölçüde tarihin konuları arasında yer almaktadır. Her ikisinin başlıca konusu geçmiştir. Her iki yaklaşım tarzı da şimdide olan sorunlardan hareket ederek geçmişi ele almaktadır. Bununla birlikte, hafıza tarihe göre önceliklidir; çünkü, tarihin konularının üretilmesinde, hafıza etkin rol oynar. Hafıza, geçmişi sözlü gelenek içinde yaşatırken, tarih, geçmişi, yazıyla sergilemektedir.

Collingwood, hatıralar ile tarih arasında farkı, düzenli ve çıkarımsal olup olmamasına bağlamıştır. Tarih düzenli ve çıkarıma dayanan bilgi çeşididir. Hatırlar ise çoğu zaman bu özelliğe sahip değildir; dolaysıyla onlar tarih değillerdir. (Bkz. Collingwood 1986, 252)

Şimdiki düşünce ile onun geçmişteki nesnesi arasındaki zaman aralığı, nesnenin hafızada canlı kalmasıyla değil, düşüncenin geçmişle şimdi arasında köprü kurma gücüyle aşılır. Bu düşünce gücü hafızadır. (Bkz. Collingwood 1986, 293) Geçmiş düşünce, yeniden canlandırılırken, hatırlanmakla kalınmayıp, kişinin hayatının belli bir döneminin tarihi kurulur. Hatıra ile tarih arasındaki fark, hatırada, geçmiş salt gösteriyken, tarih, şimdiki düşünce içerisinde hatırayı yeniden canlandırmadır. Kişi kendi düşüncesi hakkında düşünüyorsa, geçmiş, onu yeniden canlandıran kişiye ilişkin düşüncedir. Bu nedenlerden ötürü, kişinin kendine ilişkin bilgisi, tarihsel bilgi olur. (Bkz. Collingwood 1986, 293) Kişinin kendi tarihi, bu anlamda anı değil, hatırasının kendine özgü bir durumudur. Geçmişini hatırlamayan bir zihnin tarihsel bilgisi olamazdı. Ama hatıra, tecrübe ne olursa olsun, geçmiş tecrübelerin şimdiki düşüncesidir. Geçmiş düşünce şimdiki düşüncenin nesnesi olduğu yerde, hatıraların özel alanları da tarih bilgisi haline gelmektedirler. Geçmişte olanla şimdiki zaman arasındaki köprü, sadece geçmişi düşünme gücüne sahip şimdiki düşünceyle değil, geçmiş düşüncenin kendiliğinden uyanma gücüyle de kurulur. (Bkz. Collingwood 1986, 293-294)

Tarihin toplumun hafızası olma özelliği, tarihin iki anlamı açısından ele alınacaktır: Toplumun yapıp ettiği her şey anlamında gerçek (real) tarih ve tarih yazımı anlamında tarihçilik.

Gerçek (Real) Tarih, tarih teriminin anlamlarından biri olan, geçmişin tümü manasında kullanılmaktadır. Toplumun ürettiği her şey onun kültürünü oluştururken, aynı zamanda tarihini de meydana getirmektedir. Kültür, toplumun gündelik ihtiyaçlarını karşılarken, ihtiyaç duyan her alanda yeni şeyler üretmeye devam eder. Kültürel üretim, gerçek tarihin birikimlerini artırır. Nermi Uygur, tarihin bu anlamını şöyle tasvir etmiştir: Tarih, aynı zamanda, insan dünyasında olup biten olayları; insanların değişik zamanlarda neler yapıp ettiğini; insan dünyasında kendini gösteren kültür, politika, din, sanat çeşidinden kımıldanışları; insanla ilgili her türlü uğraşıları, sürçmeleri, başarıları, savaşmaları dile getirmektedir. Buna göre tarih, insanın gerçekleştirmiş olduğu tüm kültür varlığını kapsar. Tarih sözünün asıl anlamı da budur. Çünkü, bir bilim olarak tarih, işte insanın bu zengin ve karmaşık kültür geçmişini olduğu gibi bilmeyi istemektedir. Tarih biliminin konu olarak çevrildiği bu tarihe, haklı olarak gerçek (real) tarih denmektedir. Bir bilim olarak tarih ne kadar yeniyse, gerçek tarih de o kadar eskidir. Gerçek tarih, insanla birlikte başlamıştır. Gerçek tarih, insanın evreninin bütünüdür. (Bkz. Uygur, 153-154)

Toplumun ürettiklerinin biriktiği bir alan olarak gerçek tarih, yukarıda özellikleri belirlenen bireyin hafızasına benzer. Nasıl zihne gelen her unsur, hafızada yer alıyorsa, toplumun yapıp ettiği her şey de gerçek tarih içinde yer almaktadır. Dolaysıyla gerçek tarih toplumun hafızasıdır, denebilir.

Toplumun hafızası olan gerçek tarihin, sınırları belirsizdir. Gerçek tarihte yer alan unsurlar, işlevlerine bağlı olarak toplumun hafızasında yaşamaktadırlar. İşlevleri bittiğinde unutulup giderler. Bir toplumun gerçek tarihinin tümü, toplum tarafından bilinebilir mi? Bu imkansız bir şeydir. Bireyin hafızasında bulunanların tam bir sayımının yapılamayacağı gibi, toplumun gerçek tarihinin tümü de bilinemez. Bununla birlikte, toplum, çok farklı özelliklere sahip topluluk ve bireylerden meydana geldiğinden, toplumdaki farklı topluluklar ve bireyler, kültürün farklı özelliklerini yaşayarak, gerçek tarihin çeşitliliğini sürdürür. Bu farklı yaşama biçimleri, gerçek tarihe ilişkin canlı olan unsurların sayısını çoğaltmaktadır. Gerçek tarihin unutulan değerleri, arkeolojik malzemeler, efsaneler, şiir, türkü gibi sözlü geleneklerle, törenler ve yazılı belgeler aracılığıyla yeniden öğrenilebilmektedir.

Tarihçilik

Hafızayla ilişkisi açısından tarihçiliği üç kısımda ele almak mümkündür. İlki, sözlü tarih, ikincisi, geleneksel tarihçilik, üçüncüsü, bilimsel tarihçilik. Tarihçiliğin ortaya çıktığı günden buyana iki temel konusu, köken ve siyaset olmuştur. Ancak zamanla tarihçilik alanları çeşitlenmiştir.

Sözlü Tarih

Yazının icadından önceki topluluklar ile yazı icat edildikten sonra, yazıyı kullanmayan topluluklar, sözlü tarih geleneğiyle kendi geçmişlerini dile getirmişlerdir. Bu tür topluluklarda, toplumsal hafıza ile tarihin tam olarak örtüştüğü söylenebilir. Çünkü geçmişlerini, ancak hafızalarında tutabilmektedirler. Dolaysıyla, sözlü geleneğe sahip toplumların çok güçlü hafızaları olduğu kabul edilir.

Sözlü kültürlerde, belirleyici bir öneme sahip olan hafızayı güçlendirmek için, tecrübeler, sık sık başkalarına anlatılır. Tecrübelerin sıkça anlatılması, unutulmalarını engeller; dolaysıyla da hafızada canlı kalır. Sözlü kültürlerde, hafızanın gücü, düşünce ve deyişlerin kalıplar halinde kullanılmasından da kaynaklanır. Kalıp halindeki düşünceler, tecrübelerden kaynaklanan verileri işlemenin değişmez bir yolu olarak, tecrübelerin anlatılış tarzını ve zihnin nasıl çalıştığını da ortaya koyar. (Bkz. Ong, 51) Kalıplar hafızada tutularak, tecrübeler bu kalıplara göre düzene sokularak anlatılır. Her tecrübenin anlatımı, toplumsal hafızayı zenginleştirir. Sözlü kültürlerin diğer bir özelliği de, çözümleme yerine kümelemenin yapılmasıdır. Bu özellik, hafızayı güçlendirmek için kalıplardan yararlanmakla yakından ilgilidir. Söze dayalı düşünce ve anlatım unsurları, tek başına pek bir anlam taşımaz; eş ve karşıt anlamlı terimler deyişler ve cümlecikler kümelenince, tanımlayıcı söz niteliğini kazanır. (Bkz. Ong, 54) Sözlü kültürlerde benimsenen bilgiler, yeri geldikçe, yüksek sesle tekrar edilirler. Çünkü, edilmezlerse yok olacaktır. Sahip oldukları bilgileri kaybetmemek için, tekrarlara büyük önem verilir. Sahip olunan değerleri korumak için kullanılan yöntem tekrardır. Bilgi güç bela elde edilir ve değerlidir; toplum bunu koruyan ve eski günleri anlatabilen yaşlı ve bilge kadınlarla erkeklere büyük hürmet gösterir. (Bkz. Ong, 57) Hatırlama için kullanılan teknikler, tekrarlama, kalıplar halinde düşünme ve kümeleme, toplumsal hafızayı güçlendirerek, toplumun sahip olduğu tüm bilginin, sonraki nesillere aktarılmasını sağlamaktadır.

Yazılı kayıt imkanının olmadığı dönemlerde, topluluğun kimliğini korumak için gereken bilginin tek kaynağı hafızadır. Bu tür toplulukların hafızalarının birlik sağlayıcı ve eyleme yönelik -kuralcı ve biçimsel- ilkelerini yerine getirebilmek için üç koşul gereklidir: 1-kaydetme, 2- çağırma ve iletme, 3- kuttörensel sunuş ve toplumsal katılım. (Bkz. Assmann, 59-60) Kaydetme, efsane tarzında ifade etmektir. Efsane tarzında oluşturulan bilgiler, genç kuşaklara yeri geldiğince, özellikle de erginliğe geçiş törenlerinde, gençlere öğretilmektedir. Her yıl yapılan kuttörenlerde, kökenle ilgili her türlü bilgi yeniden canlandırılarak topluluğun hafızasında yenilenirler.

Sözlü geleneğin hakim olduğu topluluklarda, tarihin başlıca konusu kökendir. İnsan olmanın önemli ilkelerinden biri, geçmişinin bilincinde olmaktır. Geçmiş bilinci, ilkin köken sorunuyla ortaya çıkmaktadır. Dolaysıyla köken, tarihçiliğin ilk konusu kabul edilir. Köken efsanelerinin içeriklerine bakıldığında, toplumdaki temel davranış biçimleri ve kurumların temellendirilmesi şeklinde görev yaptıkları söylenebilir. Malinowski, köken efsanelerinin özelliklerini şöyle açıklamıştır: Köken efsaneleri, insanların ya da kabilenin atalarının nasıl ve nerede yaratıldıklarını ve çeşitli sosyal kurumların daha yaratılış aşamasında nasıl oluştuğuna yer verilir. Melanezya mitlerinde, insanların yer altında yaratıldıkları, köyler, klanlar ve bölgeler halinde örgütlenişleri, rütbe farklılıkları, ayrıcalıkları ve hakları hakkında bilgiler vardır. Yeraltında, mülklerinin olduğu ve büyü sanatını bildikleri efsanelerde anlatılır. Bütün bunlarla donanmış olarak yeryüzüne çıktılar ve bu eylemle, toprak ve yurttaşlık haklarında, ekonomik haklarda ve büyü eylemlerinde belli ayrıcalıklar yerleşti. Onu bu dünyada sürdürmek için bütün kültürlerini yanlarında getirdiler (Bkz. Malinowski, 9Cool.

Mircea Eliade'ye göre, köken efsanelerinin her biri, kozmogoniyi önceden varsayar ve sürdürür. Dünyanın yaratılışı en iyi yaratılış olduğu için, kozmogoni her türlü "yaratılış"a örnek gösterilebilecek bir model oluşturur. Dolaysıyla köken efsaneleri, kozmogoni mitlerine benzerler. Kökenle ilgili mitin kozmogoni mitine benzemesi, ilkinin ikinciyi taklit ya da kopya ettiği anlamına gelmez, çünkü burada düzenli ve sistemli bir düşünme söz konusu değildir. Dünyanın yaratılışı gibi başlangıca ilişkin durumların dışında da ele alınan konular, köken efsaneleri çerçevesinde ilk yaratılış aşaması özetlenerek anlatılırlar. Bir bebeğin doğumu, bir şecere söylenecekse, önce evren resmi çizilir; sonra da diğer konu evren resmiyle bağlantılı olarak anlatılır. (Bkz. Eliade 1993, 27-2Cool

Köken, insanın, geleneklerinin ve kurumlarının nasıl ortaya çıktığının açıklanmasıdır. İnsanın nasıl ortaya çıktığının açıklanmasını konu edinen köken sorunu, birçok açıdan önemlidir. 1- İnsanın yaratılışını açıklamak için evrenin düzenlenmesi, dünyanın yaşanılır hale getirilmesi süreçlerini anlatır. 2- Toplumsal kimliğin oluşmasını, insanın yaratılış sürecine bağlar. 3- İnsanın bu dünyadaki görevinin ne olduğu gibi temel soruları cevaplandırır. Böylelikle, insanın eylemlerinde referans aldığı değerlerinin kökenleri gösterilerek, eylemlerin disipline edilmesi sağlanır. Değerler ve eylemlerin hangi şartlarda yapılacağının gösterilmesi, toplumsal hafızayı canlı tutmanın en önemli yoludur. 4-. Kökenin açıklanmasıyla ortaya çıkan veriler, topluluğun sahip olduğu kültürel düzenin yapısını da oluşturur.

Sözlü geleneklerde tarih, efsaneler şeklinde oluşturulur ve anlatılır. Efsanenin yapısı, bütünüyle hafızaya dayanmaktadır. Dolaysıyla, tarihle hafıza bir ve aynı şey olarak görülmektedir.

Geleneksel Tarihçilik

Geleneksel tarihçilik, öncelikle, yazılı tarihtir. Çok uzun dönem Sümer ve Mısır gibi devletlerde ilk örneklerini vermiş ve 19.yüzyılda bilimsel tarihçiliğin ortaya çıkışına kadar sürmüştür. Yazıyla birlikte, olayların kayıt edilmeleri ve belli bir sıraya dizilmeleri, tarihçilikte önemli bir dönüşüm sağlamıştır. Sözlü tarihin efsaneleştirerek anlattığı olay ile yazılı tarihin kayıtlara geçirdiği olay, birbirine zıt özellikler gösterirler. En önemli fark da, tarihi olayın biricik ve tekrarlanamaz olmasına karşılık, efsane temelli olayların, kuttörenlerle yeniden canlandırıldığına ve dönemsel olarak tekrarlandığına inanılmasıdır. Tarihi olay, belli bir yer ve zamanda meydana geldiği için tekrarlanamaz. Tarihi olaylar, mekana ve zamana bağlı olarak kaydedilip, önce olan ve sonra gelen gibi bir dizi içinde sıralandıklarından, tekrarlanma imkanı ortadan kalkar. (Bkz. Assmann, 243-44) Efsane temelli kültürlerde, zamanın döngüsel olduğu inancı, olayların tekrarlanabilirliğine imkan vermektedir. Yahudi- Hıristiyan inancından kaynaklanan, tarihi olayın biricik olduğu düşüncesine sahip geleneksel tarihçilik, tarihin düz bir çizgi şeklinde devam ettiğini savunmaktadır.

Yazının icadı ve yaygın kullanımı, hafızada büyük bir gerilemeye neden olmuştur. Yazının tapınaklarda toplanan malların ödünç verilip alınmasıyla ilgili olarak ortaya çıktığı düşünülür. Yoğun bir alış verişin olduğu ve uzun vadeli işlemlerin yapıldığı bir yerde gereklilikler, yazının icat edilmesini ve kullanılmasını sağlamıştır. (Bkz. Child, 185) Yazının uygulamaya başladığı yerde, hafıza geri plana itilmiştir. Başlangıçta yazı kutsal kabul edildiğinden, rahiplerin dışında kimseye öğretilmemiştir. Matbaanın icadına kadar, yazıyı kullanma ayrıcalığı, çok az sayıda insana nasip olmuştur. Bunlar genellikle, rahipler, yöneticiler, aristokratlar, ulema, bürokratlar, askerler gibi toplumun üst sınıfını teşkil edenlerdir.

Yazıya geçirilen konular, kurumların uzun vadeli işleridir. Uzun vade, görevli kişi ya da kişilerin görev sürelerini aştığından, konuların kayıt edilerek garanti altına alınmasını sağlamıştır. Kayıt edildikten sonra, konu görevlinin hafızasından bağımsızlaşmıştır. Kayıt edilen konunun hafızada tutulmasına gerek kalmadığına göre, hafıza etkinliği geri plana itilmiştir. Yazı, kişisel hafızaların etkinliğini daraltırken, toplumsal hafızanın temellerini sağlamlaştırmıştır. Çünkü, yazıya geçirilen, toplumsal değerler, nesiller sonrası, hatta bin yıllar sonra bile yeniden toplumun önüne çıkabilmektedir. Böylelikle, toplumsal değerler ebedileştirilerek, toplumsal hafıza, güçlü bir hale gelmektedir.

Yazılı tarih olarak kabul edilen geleneksel tarihçilik, sözlü tarih geleneğinin birçok özelliğini, kendi içinde barındırmıştır. Geleneksel tarih, kutsallıkla, duygularla, efsanelerle yüklü bir anlatıydı. Bu anlamda, hafızanın yükünü paylaşmıştır. Tarih anlatımına tam bir güven vardı. Ondan şüphe etmek için bir neden yoktu. Anlatılan tarih olayları, dinleyiciler ya da okuyucular tarafından içselleştirilerek benimsenmiştir. Eleştirisiz, şüphe duymadan anlatılanları benimsemenin nedeni, toplumun yaşadığı değerlere bağlı olarak, olayları anlatmasıdır.

Yazının kullanılmasıyla başlayan ve bilimsel tarihçiliğin ortaya çıkmasına kadar süren geleneksel tarihçilik anlayışında çok büyük değişimler gerçekleşmiştir. Hafıza ve Tarih konusunu sınırlı tutmak kaygısıyla söz konusu değişimlerden söz etmiyoruz. Sadece geleneksel tarih sürecinde kendini gösteren ortak özelliklerden hareketle, hafızayla tarih arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışıyoruz.

Geleneksel tarihçilik, hakim olduğu dönemde, evren resmi yani evrenin düzenlenişi, dünyanın yaratılışı, insanın bu dünyada oluşturulması ve insanın bu dünyadaki görevlerinin ne olduğunun belirtilmesi, öldükten sonraki hayatı, din tarafından açıklanır. İnsanı ve kurumlarını konu alan tarihçilik, büyük ölçüde olayları dini çerçevede değerlendirmiştir. Dini değerler de büyük ölçüde, hafızada, gelenekte ve eylemde yaşatıldığından, topluma ve dine ilişkin konuları ele alan tarihçilik, toplumsal hafızayla uyum içinde görülür.

Geleneksel tarihçiliğin en eski ve baş konusu, siyasi tarih olmuştur. Kral listeleri ve dönemleriyle başlamış, savaş sonucu sınır anlaşmalarıyla devam etmiştir. (Kramer, 30-36) İktidar ile hafıza arasındaki ilişki, Sümer ve Mısır kral listelerinde açıkça görülür. Kuşkusuz iktidarın kökene ihtiyacı vardır. (Bkz. Assmann, 73) Bu tarih anlayışında, toplum yönetimini elinde bulunduran hükümdarların şahsında temsil edilmeye çalışılmıştır. Hükümdarların yaptığı işler tarihin başlıca konusu olurken, topluma ilişkin veriler, hükümdarla ilişkileri çerçevesinde olmuştur. Siyasi tarihçiliğin önemli kaygılarından biri de yönetimin meşrulaştırılması ya da meşru gösterilmesidir. Yönetimin meşruluğu, yönetme hakkına sahip bir kökten geldiğinin açıklanmasıdır. Bu sorunu çözmek için, tarihçiler, hükümdarın mensup olduğu aileyi ya da kabileyi kutsal bir kökene bağlamışlardır. Toplumun değerler dizisiyle, değerlerin kökeni arasındaki ilişki, hükümdar ya da hükümdar ailesi tarafından sağlandığı açıklanmaktadır. Hükümdar ailesinin kutsal bir kökenden geldiğini gösterme çabası, siyasi tarihçiliği, köken tarihçiliğine bağlamıştır.

Devlet, askeri gücü elinde bulundurduğundan , en büyük gelire sahip olması ve kutsal kökene sahip bir hükümdar tarafından yönetildiğinden dolayı, diğer kurumların tümünü yönlendirme ve biçimlendirme hakkına sahiptir. Kurumların kontrolü aracılığıyla, toplumun tümünü kontrol ettiği izlenimini bu tür tarihlerden okumak imkanı vardır. Ayrıca devlet, ülke sınırları içinde her türden şeyin sahibi olarak algılandığından, devletin toplumu temsil etmede tam yetkili olduğu kabul edilmektedir. Bu düşüncelerle yazılan tarihlerden hareket ederek toplumu değerlendirme durumlarında, söz konusu tarihler, toplum hafızası olduğu izlenimini vermektedir.

İktidar, toplumun geçmişini hatırlaması için güçlü bir uyarıcıdır. Devletsiz toplumlarda, tarihe ilişkin bilgi, nadir olarak birkaç kuşağı aşar, hemen ardından tüm olayların aynı zaman döneminde yaşanmış kabul edildiği belirsiz bir efsanevi geçmişte izler kaybolur. (Bkz. Assmann, 73) Devletli toplumlarda, geçmiş, iktidarın çabasıyla canlı tutulur. İktidar ile hatırlamanın bir geri dönük ve bir de ileri dönük perspektifleri vardır. Soy kütükleri ya da kral listeleri geriye dönüktür. Ancak hükümdarlar sadece geçmişe değil geleceğe de hakim olmak isterler; hatırlanmak isterler; kendilerini unutturmayacak işler yaparlar, bu eylemlerin anlatılması, müziksel olarak işlenmesi, anıtlarda sonsuzlaşma ya da en azından arşivlenmesi için çaba gösterirler. İktidar, kendisine geriye yönelik meşruluk ve ileriye yönelik ebedilik kazandırır. (Bkz. Assmann, 73) İktidarı elinde bulunduranların, ebede olma kaygılarında, tarihçiler en önemli rolü oynayarak, kişileri yaptıkları eylemleriyle birlikte kayıtlara geçirirler. Böylelikle yöneticiler, toplumsal hafızada sürekli bir yer edinmiş olurlar.

Bilimsel Tarihçilik

Yeniçağ Avrupa Medeniyetinde, evren resmi bilim tarafından çizilmeye başlanmıştır. İnsanın kökeni, Tanrı'nın yaratıcılığında değil, dünyadaki evrimde aranmış ve bulunmuştur. İnsanın oluşturduğu kurumlar da aklın ürünleri olarak kabul edilmiştir. Bilim temelli evren resmi içinde gelişen tarihçilik, olayları kayıt etmede, geçmişi, aktarırken, yorumlarken ve yeniden kurarken, bilimsel ilkelerden hareket etmeye başlamış ve bu tutumunu sürdürmektedir.

Bilimsel anlayışın tarihçilikteki etkisi 18.yüzyıldan itibaren görülmeye başlamış ve 19.yüzyılda tarihçilik alanında çok büyük değişmelere neden olmuştur. Tarihi, doğa bilimi türünden bir bilim yapma çabaları olumlu ve olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Bilimsel tarihçilik, bilim olma kaygısı nedeniyle, kavramlaşma ve nesnelleşme kaygısı gütmüştür. Kavramlaşma ve nesnelleşme, esas itibariyle insandan bağımsızlaştırmayı amaçlar. Tarih çalışmaları nesnelleştikçe, toplumdan ve toplumun duygu durumundan uzaklaşmıştır. Nesnel tarihçilik, toplumun genel hafızasında yer etmekten çok, eğitimli ve konuyla ilgili kesimlerin benimseyeceği bir öğreti haline gelmiştir.

19. yüzyıl tarih yazıcılığında bilimsellik ağırlık kazınınca, tarihçilikte yöntem ve bilgi anlayışı hayattan soyutlamayı getirmiştir. Bu bakış, tarihsel araştırma eyleminin, insanların davranışlarına rehberlik edebilecek olan gelenek ile bağlarının kopmasını sağlayarak geçmiş ile aralarının daha da açılmasına yol açtığı düşüncesine varmaktadır. Üzerinde durup düşünülmemiş geleneksel hafızanın karşısına, tarihin eğitiminden geçirilmiş hafızası konur. Bu girişimin bir başka algılayış biçimi, tarihin, siyasal kimlik için yapılan bir mücadelenin geniş bağlamı dışında düşünülemeyeceğini kabul etmektedir. Buna göre tarih yazıcılığı, ulusçuluk tarihinin bir parçası olur. (Bkz. Connerton, 29-30) Ulusçuluk anlayışı, toplumların değerlerini geniş çaplı araştırmasına neden olmuştur. Tarihçilerin ilgilendiği konuların çeşidini artırmıştır. Ancak, toplumsal değerlerin neredeyse tümü toplumun siyasal gücü etrafında yorumlanmıştır. Zaten tarihçiliğin tarihinde baş konu olan siyasi tarihin etkisini daha da artırmıştır.

19.yüzyılda siyasi tarihçiliği çok daha önemli kılan, siyasal sistem tartışmaları ortaya çıkmıştır. Kapitalizm ve sosyalizm tartışmaları gündelik hayatı derinden etkilerken, tarihçiliği de bu anlayışların temellerinin nasıl oluştuğunu ve ne türden özelliklere sahip olduklarını araştırmaya yöneltmiştir. Siyasal düşüncelerin toplumu kontrol altına alma çabalarında, başta ekonomi ve bilim olmak üzere, diğer alanları da kullanarak, siyasal sistemin, toplumun sorunlarının çözümünde tek geçerli olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Kapitalizmle sosyalizm arasındaki kavgada, siyasal tarihçilik başlıca cephelerden biri olmuştur. Siyaset ve tarih tartışmaları, ideolojik temele oturtulduğunda, toplumun hafızasının siyasal çizgi yönünde belirlenmesi ön plan çıkmıştır. Dolaysıyla toplumsal hafıza, siyasal düşünceler tarafından biçimlendirilmiş unsurlarla doldurulmuştur.

Bilimsel tarihçiliğin gelişmesiyle birlikte, tarihin uğraştığı alanların sayısı da artmıştır. Alan tarihçiliğinin gelişmesiyle birlikte, siyasal ve köken tarihçilikleri daha dar alana itilmiştir. Alan tarihçiliği, toplumun her türden düşünce ve eylem alanlarında faaliyet göstererek, toplumsal hafızayı daha geniş boyutlarda canlandırmıştır. Dil, düşünce, bilim, sanat, iktisat, edebiyat başta olmak üzere, akla gelen her türlü insan eyleminin alan tarihi adı altında incelenmesi, real tarihin (gerçek tarih) yol haritasını çıkarma çalışmalarında büyük yol alınmasına neden olmuştur. Alan tarihleri, toplumsal hafıza anlamına da gelen, gerçek tarihin daha ayrıntılı bir haritasını yapmaya yardımcı olurlar.

Tarihçilik, her hangi bir konuda ne bildiğimizi sergilemek için gerçek tarih alanında yapılan araştırmadır. Tarih kitapları geçmişin tümünü kapsamadıklarından, onlar, geçmişin yol haritaları olarak kabul edilirler.

TOPLUMSAL HAFIZA KAYBI ve SONUÇLARI

Toplumsal hafıza ile tarih, toplumun varlığını sürdürmesinde önemli görevler üstlenen iki kavramdır. Her toplumun bir kimliği olduğuna göre, onun varlığını sürdürmesi, kimliğini koruyabilme gücüne bağlıdır. Kimliğin korunabilmesi için kimliği oluşturan unsurları, toplumsal değişme şartlarına göre, yeniden kurabilme çabasıyla mümkün olmaktadır. Yeniden kurma çabaları, eski verilerle, yeni verilerin birlikte kullanılıp kimlikte ortaya çıkan sorunları çözmeyi amaçlar. Bu süreçte, toplumun geçmişini yansıtan unsurlar arasında, toplumsal hafızanın taşıdığı değerler ile toplum tarihinin ortaya koyduğu veriler büyük önem taşır. Kimliğin dolaysıyla toplumun varoluş sorunu yaşaması, toplumun iç dengelerinin bozulması ve toplumun kendi sorunlarının üstesinden gelememesi ile gelişip güçlenen bir başka kültürün baskısına bağlıdır. Toplumun kendi sorunlarının üstesinden gelememesi, büyük ölçüde, sorunların teorik ve pratik tam bir analizinin yapılamaması ve çözüm önerileri ile çözüm denemelerinin yeterince geliştirilememesiyle ilgilidir.

Tarih ile hafıza arasındaki ilişki, çeşitli düşünürlerce incelenmiştir. Halbwachs'a göre hafıza ile tarih farklı şeylerdir. Hafıza, sadece benzerlik ve sürekliliği temel alırken, tarih farklılık ve düzensizlikleri önemser. Toplumsal hafıza, gruba "içinden" bakıp, geçmişinin görüntüsünü tüm kademelerinde hatırlanabilir biçimde yansıtmayı hedefler ve derin değişimleri reddeder. Tarih, bu tür değişimsiz dönemleri, aradaki boşluklar kabul ederek, resmin dışında bırakır; süreç ya da olayı, sadece değişime işaret ettiklerinden dolayı konu olarak seçer. (Aktaran. Assmann, 46) Halbwachs'a göre, tarihin, hafıza olmadığının önemli bir göstergesi de, hafızanın evrensel olmamasıdır. Bir topluluğa ait olan hafıza, o toplumun kimliğiyle ilgili olup zaman ile mekanla sınırlıdır. (Aktaran. Assmann, 47) Halbwachs'a göre, tarih, genelde geleneğin ve sosyal hafızanın yok olduğu noktada başlar. Tarih geçmişin artık bir mekanının olmadığı, yani yaşayan grupların ortak hafızası tarafından kullanılmadığı zaman ortaya çıkar. (Aktaran. Assmann, 4Cool

Connerton'a göre, toplumsal hafıza denilen şey, tarihin yeniden kurulmasıdır. Geçmişte gerçekleştirilen tüm insan etkinliklerinin bilgisi, ancak onların bıraktığı izlerden yola çıkarak edinilebilirler. (Bkz. Connerton, 25) Bu izlerin bir bölümü toplumsal hafızada kendini sergilemektedir. Bununla birlikte, tarihi yeniden kurma işi, toplumsal hafızaya bağlı değildir. (Bkz. Connerton, 26) Toplumsal hafızada bir olayın doğrudan tanıklığının bulunup saklandığı durumlarda bile, tarihin yeniden kurulması gerekir. (Bkz. Connerton, 27) Tarihçilerin, bilgi edindikleri kimselerin anlatımlarını sorgulamayı sürdürmesinin nedeni, bu kimselerin yanıltıcı olduklarını düşünmeleri değildir. Anlatımı olduğu gibi kabul etmek, tarih pratiği ile uğraşan kimseler olarak özerkliklerinden vazgeçmeleri anlamına geleceği için sorgulamayı sürdürürler. Anlatımı olduğu gibi kabul etmeleri durumunda, toplumsal hafıza karşısındaki bağımsızlıklarından vazgeçmiş olacaklardır. (Bkz. Connerton, 27)

Tarihin, toplumsal hafıza karşısındaki bu bağımsızlığına karşın, tarihçi, tarihi yeniden kurarken, önemli noktalarda toplumsal hafızada yol gösterici ve itici güçler bulabilir. Buna karşılık, toplumsal grupların belleğinin biçimlenişine önemli katkılar sağlayabilir. Bu türden etkileşimin uç örneklerinden biri, devlet aygıtının yurttaşların hafızasını silme yolunda sistemli biçimde kullanıldığı durumlarda ortaya çıkar. Tüm totaliter rejimler bunu yapar; totaliter rejim uyruklarının kafalarını tutsaklaştırmaya , onları hafızalarından ederek başlar. Bir büyük güç, küçük bir ülkeyi ulusal bilincinden yoksun bırakmak istediğinde, sistemli unutturma yöntemini kullanır. (Bkz. Connerton, 27) Zamanın yazarları mahkum edilir, tarihçileri görevden alınır; ve susturulup işlerinden uzaklaştırılmış kimseler, göze görünmez duruma düşüp unutulurlar. Totaliter rejimlerde ürkütücü olan, yalnızca insan onurunun çiğnenmesi değil, aynı zamanda bazen geçmişin doğru dürüst tanıklığını yapacak kimsenin bırakılmamasıdır. (Bkz. Connerton, 27-2Cool Connerton'un totaliter yönetimler için belirttiği toplumsal hafızaları silme yöntemi, günümüzde Küresel Medeniyet denilen, Yeniçağ Avrupa Medeniyetinin özellikleri arasındadır.

Günümüz toplumlarının, ilk bakışta görünmeyen en önemli sorunlarından biri, toplumsal hafızanın kaybıdır. Toplumsal hafızanın kaybı, toplumun kimliksizleşmesi yanında, üretebilme yeteneğinin zayıflamasını da birlikte getirmektedir. Toplumsal hafızanın kaybı, dünyayı yönlendiren medeniyetin getirdiği bir sonuçtur. Yeniçağ Avrupa Medeniyetinin getirdiği ilerleme anlayışının içerdiği özellikler arasında, "şimdi üretilen her değer, geçmişte ortaya çıkmış olan benzerinden daha iyidir" düşüncesi yer alır. Bu bakış açısı, yani yenilerin iyi olduğu düşüncesi, geçmişe ait olanları değersizleştirmekte ve dolaysıyla unutulmasını sağlamaktadır.

Russell Jacoby, Belleğini Yitiren Toplum adlı kitabında toplumsal hafızanın kaybını şöyle dile getiriyor: Bir zamanlar üstünde durulan sorunlar ve fikirler yalnızca sonradan gelenler yepyeni gibi öne çıksınlar diye, her alanda gözden ve gönülden uzaklaştırılıyorlar. Toplum, giderek artan bir hızla, daha az hatırlıyor. Zamanımızın göstergesi, düşüncenin modaya teslim olmasıdır. Geçmiş çok eski diye küçümsenirken, bugün en iyi diye göklere çıkartılıyor. Unutkanlık, sarsılmaz bir ilerleme inancı tarafından yönetiliyor. (Bkz. Jacoby, 25-26)

Toplumsal hafızanın zayıflamasında, günümüz tarih anlayışı da yardımcı olmaktadır. Jacoby'e göre, hazır mamul tarih bugünün kutsanmasına yardım etmektedir: Aklın geçmişte ürettiklerinin dönemini kapattığı anlayışı, bugünün bayağılıklarına görünüşte bir derinlik kazandırmaktadır. Daha sonra gelenlerin kibri, geçmişin ölüp gittiği anlayışıyla kendini süslüyor. Çağdaş akıl artık eski fikirler üzerinde durmamakta, sadece onları zaman ve mekana yerleştirmektedir. Düşünme etkinliği, sınıflandırmanın edilgenliği doğrultusunda çürüyor. 20. yüzyılın kentsel ve liberal besinleriyle beslenenler, görünüşe bakılırsa, tarihi geride bırakmanın ve geçmişin bir parçası olmadıklarının keyfini sürüyorlar. Eski düşüncelerin, geçmiş oldukları için önemlerini yitirdikleri savı, bugünü kurtarmaya yönelik bir mazerettir. (Bkz. Jacoby, 26) Yeni adına, eskiyi rafa kaldıran günümüz eleştiri tarzı, çağın ruhunun bir parçasını oluşturur. Yeni, eski unutularak temize çıkarılır ve savunulur. (Bkz. Jacoby,2Cool Kapitalist temele dayanan, liberal demokrasilerde, toplum, hafızasını, onunla birlikte aklını da yitirmiştir. Geçmişi düşünme yeteneksizliğinin ya da gönülsüzlüğünün bedeli düşünmemektir. Hafıza kaybı, geçmiş düşünceyi fazladan bir "entelektüel çöplük" gibi sırtından atan "radikal" ampirizmin ve pozitivizmin baskın olmasına neden olmuştur. Hafıza, günümüz toplumunun, toplumsal ve iktisadi dinamikleri tarafından zihinden kovulmuştur. (Bkz. Jacoby, 29)

19. yüzyılda başlayan ve 20.yüzyılda devam eden siyasi ve iktisadi anlayışların uygulamalarında, insan amaç olmaktan çıkarılmış araç haline getirilmiştir. Amaç siyasal ve iktisadi sistemlerin kendileri olmuştur. Toplumları, siyasi ve iktisadi anlayışa uyumlu hale getirmek için her türden yöntem uygulanmış ve büyük ölçüde de başarılı olunmuştur. İnsanların araç haline getirilmesinde önemli unsurlardan biri, insanın, insan olarak değerli olduğunu ileri süren ahlâk ile din, yeni evren resminde etkisizleştirilmiştir. İnsanın değeri, teorik olarak hukuk aracılığıyla temellendirilmeye çalışılmış, ancak hukuk da siyasi iktidarın yorumuna bağlı kaldığından, hukuksal haklar da kolaylıkla çiğnenmektedir. Ayrıca, pratikte hakları kullanma ve haklarını savunma maddi şartlarla (parasal imkanlar) yakından ilgili olduğundan, hakların ne kadar korunduğu ve yaşandığı tartışma konuları arasındadır. Siyasi ve iktisadi sistemlerin araçlarından biri haline getirilen insan, sırdan bir "şey", bir nicelik olarak kabul edilmektedir.

Toplumsal hafıza kaybı, Marksist "şeyleşme" kavramı üzerine oturtulabilir. (Bkz. Jacoby, 29) Şeyleşme biçimi, ekonomik sistemin gerekliliklerinden doğar. Artı değer ve kâr dürtüsünün yoğunlaşması, yeni mallara yolu açmak için eski malların tasfiye edilme oranını hızlandırır. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan, planlı kullanıp atma, tüketim mallarından düşünmeye, cinselliğe kadar her yerde etkilidir. (Bkz. Jacoby, 30) İnsan da iktisadi bir ürün olarak algılandığından, şeyleştirilmiştir. Dolaysıyla insanın kullanılıp atılması da sistem içinde doğal kabul edilmektedir.

İnsanın hafızasını kaybetmesiyle şeyleşme arasında yakın bir ilişki vardır. Hafıza, insan olmanın zorunlulukla ihtiyaç duyduğu kültürel yapının temel taşıyıcıları arasındadır. Hafızanın zayıflaması, kültürel yapının taşıyıcı direkleri ve kirişleri olan değerlerin zayıflamasıyla yakından ilgilidir. Toplumun sorunlarını çözmekte yetersiz kalan kültür ve içerdiği değerler, bireyler üzerindeki etkilerini kaybederler. Böylelikle bireyin hayatında değerlerin etkisi azaldığından, hafızada da daha az yer kaplarlar. Bireyin değeri, ait olduğu toplumun değer dizileriyle belirlendiğinden, toplumsal değerlerin önemsizleştirilmesi, bireyi değersizleştirmekte ve şeyleştirmektedir. İnsanın şeyleşmesi iki açıdan ele alınmalıdır: 1- Bireyin Şeyleşmesi: Kapitalist sistemin gelişmesi ve toplumu biçimlendirecek şekilde yaygınlaşması sonucu, insanların iktisadi bir ürün olarak değerlendirilmesidir. Batı Avrupa özellikle de İngiltere buna iyi bir örnektir. 2- Toplumların Şeyleşmesi: Batı Avrupa dışında kalan toplumların, sanayinin gücünü fark edip, ona sahip olmak için, kendi toplumsal değerlerini terk ederek şeyleşmeleridir.

Yeniçağ Avrupa Medeniyetinin geliştirdiği ürünler, başta kapitalist iktisat anlayışa dayalı sanayileşme ve kapitalizmin siyasi yönü olan liberal demokrasi, bütün toplumlara cazip gelmiştir. Ürünlerin cazibesine ve gücüne hayran kalan toplumlar, söz konusu medeniyetin değerlerini benimseyerek onlar kadar güçlü olmayı hayal ettiler. Ancak görülen o ki, Batı Avrupa kökenli toplumlar hariç, dünyanın geri kalan kısmında bir yada iki toplum bu güce ulaşmıştır. Bununla birlikte, "çağdaşlaşmak" isteyen to
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 8:44 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yorum: güzel bir yazı.
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2816

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 8:49 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

1 Yazarı kim?
2 Yazarın Titri ne?
3 Çeviri ise çeviri kimin?
4 Yayın bilgileri
5 Kaynakça!!!
6 Türkiye'nin toplumsal hafızası Sizce zayıf mı?

Rica etsem bunları da yazar mısınız?
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 12:11 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bi saniye ya yazının tamamı sığmamış bir sayfaya. Karakutuda sınırlama var anlaşılan:))
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 12:13 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yeniçağ Avrupa Medeniyetinin geliştirdiği ürünler, başta kapitalist iktisat anlayışa dayalı sanayileşme ve kapitalizmin siyasi yönü olan liberal demokrasi, bütün toplumlara cazip gelmiştir. Ürünlerin cazibesine ve gücüne hayran kalan toplumlar, söz konusu medeniyetin değerlerini benimseyerek onlar kadar güçlü olmayı hayal ettiler. Ancak görülen o ki, Batı Avrupa kökenli toplumlar hariç, dünyanın geri kalan kısmında bir yada iki toplum bu güce ulaşmıştır. Bununla birlikte, "çağdaşlaşmak" isteyen toplumlar, kararlı bir şekilde bu hedeflere varmak için uğraşmaktadırlar. Toplumların şeyleşmesi de bu noktada başlamaktadır. Toplumlar amaçlarına ulaşmak için kendi değerlerini bir kenara atarken, amaçladığı değerlere tam olarak ulaşmamaktadırlar. Çağdaş değerleri üretenlerin gözünde, bu toplumlar, üzerlerinde her türlü tahakkümün uygulanabileceği "şeyler"dir. Çağdaş toplumların gözünde, geri kalmış toplumların değeri, yer altı zenginlikleri ve pazar olmayla sınırlıdır.

Yeniçağ Avrupa Medeniyetinin insanları getirdiği bu noktada, hafıza ve tarihin ne türden özelliklere sahip olduğunu sormak, pek gerekli görülmeyebilir. Bununla birlikte, insanlık için yeni çıkışların sağlanabilmesi için, bu iki kavramın üstleneceği önemli görevlerin olduğunu unutmamak gerekir.




DİPNOTLAR

* Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü.

KAYNAKÇA

ASSMANN; Jan: 2001, Kültürel Bellek, Çev. Ayşe Tekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

AUGUSTİNUS; 1997, İtiraflar, Çev. Dominik Pamir, Temuçin Yayınları, İstanbul.

AYER, A.J.; 1965, The Problem of Knowledge, Macmillan Press, New York.

BERGSON, Henri; 1988, Matter and Memory, Çev. Nancy Margaret Paul, Zone Books, New York.

BIÇAK, Ayhan; 1997, "Yörük Bayram Geleneği Üzerine Bir Deneme", X. Osmanlı Sempozyumu (1996 Söğüt) s.27-51.

CHILDE, Gordon; 1978, Kendini Yaratan İnsan, Çev. Filiz (Karabey) Ofluoğlu, Varlık Yayınları, İstanbul.

COLLINGWOOD, R.G.; 1986, The Idea of History, Oxford University Press, Oxford.

CONNERTON, Paul: 1999, Toplumlar Nasıl Anımsar, Çev. Alaeddin Şenel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

ELIADE, Mircea; 1993, Mitlerin Özellikleri, Çev. Sema Fırat, Simavi Yayınları, İstanbul.

HATANO, Seiichi; 1988, Time and Eternity, Çev. Ichiro Suzuki, Greenwood Press, New York.

HUYSSEN, Andreas; 1999, Alacakaranlık Anıları: Bellek Yitimi Kültüründe Zamanı Belirlemek, Çev. Kemal Atakay, Metis Yayınları, İstanbul.

JACOBY, Russell; 1996, Belleğini Yitiren Toplum, Çev. Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

KRAMER, S.N.; 1990, Tarih Sümer'de Başlar, Çev. Muazzez İlmiye Çığ, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

LLOYD, Genevieve; 1993, Being in Time, Routledge, London.

LOCKE, John; 1992, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu. Ara Yayıncılık, İstanbul.

MALINOWSKI, B.;1990, Büyü Bilim ve Din, Çev. Saadet Özkal. Kabalcı Yayınevi, İstanbul.

ONG, Walter J.; 1999, Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev. Sema Postacıoğlu Banon. Metis Yayınları, İstanbul

SHOEMAKER, Sydney; 1967, "Memory", The Encyclopedia of Philosophy Vol: 5. Ed. Paul Edwards. The Macmillan Company & The Free Press, New York.

UYGUR, Nermi; 1984, 'Tarih Felsefesinin Yolu'. Kültür Kuramı, Remzi Kitabevi, İstanbul.

WALSH, W.H.; 1976, An Introduction to Philosophy of History, Humanities Press, New Jersey



Ayhan Bıçak



şimdi tamam oldu:))
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Felsefe Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok İlerlemeci Tarih Tezi Poe Tarih 3 Pts Ekm 15, 2007 7:57 pm
Yeni mesaj yok Spekülatif Tarih Poe Tarih 0 Pts Eyl 17, 2007 11:23 pm
Yeni mesaj yok Tarih Adamı Napar ? aliozturk1 İmla-Yazım Yanlışı Olan Başlıklar 0 Cum Tem 13, 2007 10:08 pm
Yeni mesaj yok Hafıza gece Sosyoloji 4 Pts Oca 08, 2007 8:57 pm
Yeni mesaj yok hafıza nasri Vesaire 7 Cmt Ksm 11, 2006 8:05 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke