Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 197 Üye Adayı ve 6 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Klişeler Ardındaki Japon Kadınları ve Çizgi Karakterleri


Klişeler Ardındaki Japon Kadınları ve Çizgi Karakterleri

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Sal Tem 11, 2006 4:29 pm    Mesaj konusu: Klişeler Ardındaki Japon Kadınları ve Çizgi Karakterleri Alıntıyla Cevap Ver

Uzak Doğu kadınları nasıldır? Ya da Japon kadınları? Onları nasıl tanır, nasıl biliriz? “Mazbut, mütevazı, itaatkâr” mı, yoksa “zalim, zorba, saldırgan” mıdır bizlere oldukça uzak bu coğrafyanın, sert iklim kuşağının kadınları? Medyanın, “siz hiç zahmet etmeyin, biz sizin için araştırdık, inceledik ve merakınızı gidermek için sizlere sunuyoruz,” dercesine, önümüze koyduğu dayatmacı imajların ötesine geçip klişeleri, olguları sorgulamak mümkün. Dayatma ve önyargılardan olabildiğince arındırdığımız zihinlerimiz, merakımızı celbeden şeyin belki de bu tanımlamaların, sözü edilen çerçevelerin hiçbirine girmediğini keşfedecektir.

Sheridan Prasso, The Asian Mystique: Dragon Ladies, Geisha, & Our Fantasies of Exotic Orient (Asya’nın Gizemi: Ejderha Kadınlar, Geyşalar ve Hayallerimizdeki Egzotik Şark) kitabını yazarken, Batılı ve özellikle Amerikan zihniyetinde klişeleşmiş “Asyalı Kadın” imajını sorgulamak üzere yola çıkmış. Hollywood’da hâlâ “tek tip, karakteristik Asyalı kadın” şeklinde rol tanımları oluşuna değinmiş mesela. Öyle ki, Uzakdoğu kökenli Amerikalı oyuncuların (Japonların, Kore asıllı Amerikalıların vs.) bile, üzerlerine geçirilen bu uyduruk kılıfı yırtamamaktan yakındıkları, kendileri için yazılan rollerde her seferinde “biraz daha Asyalı” gibi oynamalarının ısrarla dayatıldığı anlatılıyor kitapta. Bu dayatmanın ise tek bir gerekçesi var: Seyirci öyle görmek istiyor.

Sheridon Prasso, Mineko Iwasaki ile de bir görüşme yapmış kitabı hazırlarken (Iwasaki, Türkiye’de de bir dönem “çok satanlar” listesine de giren “Bir Geyşanın Anıları’nın yazarı). Iwasaki, kitap yayınlandıktan sonra, anlattıklarının yanlış yorumlandığını ve yanlış iletildiğini ileri sürerek, Golden’i dava etmiş ve ardından, Geisha: A Life (Geyşa: Bir Hayat) adını taşıyan bir kitap yazmıştı.

Özetleyecek olursak yazar, klişelerin yıkıcı tabiatından bu klişelerin öylesine değişmeden gelişmeden belleklere çöreklenip kalmasından bir nevi çıkar uman başını kuma gömmüş politik dayatmalardan sıyrılabilmek için bir kapı aralamaya çalışmış. Bir zamanlar Business Week dergisinin editörü olan Prasso, Uzak Doğu’ya yöneltilen yanlış anlama ve yanlış algılama yüklü Batılı bakışın, uluslararası ilişkiler ve iş dünyasında kültürler arası iletişime kadar geniş bir yelpazeye uzandığını ısrarla vurguluyor.

Şimdi başta sorduğumuz soruya dönerek Japon kadınlarının geçirdiği değişime, ülkede gelişmekte olan popüler kültürün aynalarından bakmaya çalışalım. Ve çizgi karakterlere yansıyan Japon kadınlarını inceleyelim.

1960’lı yıllarda, otuz yaşlarına gelmiş ortalama bir Japon kadını “ev hanımı” ve “anne” olarak nitelendirilebilirdi. Oysa günümüzde evli oldukları halde çalışma hayatını sürdüren Japon kadınlarının sayısının 60’larda ev hanımı olmayı tercih edenlerden daha fazla. Öyle ki Japon kadınlarının artık yalnızca pasif görevlerde bulunmayı reddederek, kariyer basamaklarını tırmanma yolunda zorlu bir mücadele ve meydan okuma sürecine girmiş durumda. Dolayısıyla, 1950’lilerin “anne” filmleri yerlerini uçan kadınlı filmlere bıraktı 80’lerle birlikte.

“Popüler kültür araçları ataerkil Japon toplumunu oluşturan ideolojiye karşı dolaylı yoldan da olsa muhalif bir tavır ortaya koyarak bu ideolojinin sorgulanmasında da katkıda bulunuyor.” diyor, Japon çizgi karakterleri üzerine araştırmalar yapan Susan J. Napier. Japon toplumunda en çok rağbet gören popüler kültür araçlarından biri de çizgi romanlar ve çizgi filmler. 1950’den günümüze kadar gelen en popüler çizgi karakterlerden birisi Sazae-San, sevimli ve sevecen bir “anne” karakter.

1970’lerde çizgi romanlar geniş bir kadın okuyucu kitlesine sahipken, yayınlanan eserlerde de kadın cinselliği perdenin arkasından ön plana çıkar. Ve erotik çizgi romanlar halkla buluşur. Ardından Japon kadınlarına toplumsal konumları ve statüleri açısından kendilerini aşma mücadelelerinde eşlik eden ve haliyle onları yansıtan çizgi karakterler, 80’lerle “gizemli güçlerini” keşfederler. 90’larla ise bu güçlerin gelişen teknoloji ile buluşmasından uzay çağının kadınları, “siber kadınlar” doğar. Bu yeni kadın karakterleri iblislerle, zebanilerle ölesiye mücadele eden doğaüstü güçlere sahip şahsiyetler ve hatta kadın vampirler olarak görebiliriz. Aşk, cinsellik, kadınsılık vs. kendine özgü bir biçimde yansır. Bu karakterlerin her birine ve artık sokaklarda “onlar” gibi giyinen, sıra dışı makyajları ile fiziksel olarak onlara benzeyen genç kızlar göze çarpmaya başlar.

Bütün bu atak, yerine göre saldırgan ve doğaüstü güçlere sahip kadınlar, pek çok kişinin zihnindeki “pasif, itaatkar ve her daim sadık” kadın klişesiyle asla örtüşmemekte. Üstelik bir başka klişeleşmiş ön yargı da, kadın ile teknolojinin birbirine pek de yakın olmadığı, kadınların mekanik içerikli konulardan, teknolojiden nispeten uzak durdukları şeklindeyken, artık her alanda sınırların kalkabileceğini görüyoruz.

Vampirler, uçan kadınlar, büyücüler nihayetinde tek bir şeyin peşinde koşuyorlar o da “güç”. Napier, Japon çizgi karakterleri olarak dünyaya yayılan kadın karakterlerin gitgide daha aktif, mücadeleci ve saldırgan bir profil sergilerken bir yandan da giderek içsel derinlikten yoksun kaldıklarını ve sığ olduklarını vurguluyor. İçinde bulunduğumuz sıkı rekabet koşullarında ayakta kalmanın tek yolu güce sahip olmaksa, bu gücün niteliği de yine tartışılması gereken bir başka konu tabii ki. Popüler kültürün, çizgi karakterlerin öne sürdükleri güç biçimi daha çok yıkmaya tahrip etmeye yönelik bir güç gibi görülüyor. Bilgiye dayalı, bilgelikten kaynaklanan bir “güç”ten söz edilmiyor.

Toplumu ilgilendiren, toplumla birlikte şekillenen olgu ve kavramları klişelere hapsetmek, olgunun veya kavramın kendisinden ziyade onlara durağan, değişmez bir kütleymiş gibi bakan gözlere zarar verir. Bütün dünya gibi, Uzak Doğu da, Japonya da, Japon kadınları da belli bir değişim sürecinden geçmekte. Bu yazıda anlatılan, sözü edilen değişimin çizgi karakterlerdeki yansıması; ve daha pek çok alan var bu değişimin izlerini sürebileceğimiz.

Kaynaklar: Sussan J. Napier, “Wampiers, Psychic Girls, Flying Women and Sailor Scouts: Four Faces of the YOung Female in Japanese Popular Culture”, The World of Japanase Popular Culture, ed. D.P. Martinez, 1998.



Esra Gökçe Şahin
Başa dön
nazenazen
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 14, 2005
Mesajlar: 738

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 12:38 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aynı sorun bizde de yok mu?

'İffetli kadın' imajı?

Eski Türk filmlerinde kötü kadınlar vardır. Sigara içen, süsüne düşkün, mini etek giyen kadınlardır bunlar. Çoğunlukla çocukları olmaz; çünkü annelik ancak iffetli kadının üzerinde hoş duran bir giysidir.İffetli kadınsa, terbiyeli, dürüst, itaatkar ve yardımseverdir.Bu olgu, yıllarca 'mutlak doğru' kıvamında, yeni nesilllere benimsetilmeye çalışılmıştır. Erkekler 'çıktıkları(!)' kızlarla değil de, annelerinin bulduklarıyla evlenirler ya...Çünkü bir erkekle 'çıkan' kız iffetsizdir, öyle öğrendiler.

Şimdi bakıyorum da, ortalıkta bir sürü 'kötü kadın' dolaşıyor. Kendi parasını kazanan, statü kazanmaya çalışan, genellikle geç evlenen, hatta hiç evlenmeyen, vs. Bunlar aslında psikolojik boyunduruğu kabullenemeyen her insan evladının vermesi olağan tepkiler. Özellikle bazı kadınlardaki 'statü takıntısı'nın menşei de budur diye düşünüyorum. Ama toplumun 'iffetli kadın değer yargısı' hala büyük ölçüde aynı, çok az değişime uğramıştır. Söz konusu kötü kadınlar toplumun gözünde, terim yerindeyse, 'yırtık'lardır.

İran'daki durum kısmen değişik olmasına karşın, yine aynı 'ideal model' benimsetilişini bulmak mümkün.

Bu da feministlik değil, değil mi unlem_isareti? : )

Sevgiyle
Başa dön
simone
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 01, 2006
Mesajlar: 753

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 12:50 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Suzan Avcı nazenazenin bahsettiği rollerin kadınıydı...
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 1:10 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

sayın feminist ablacığım;Smile);

kötü kadın şerafettin adı altında özgürlüklerini (!) aldıktan sonra derinsizlikleşen kadınları pek de güzel tasnif etmişsiniz. Bu siz misiniz. Yok yok bu siz olamazsınız. Siz "bu" olacak kadar kötü kadın değilsiniz bunu biliyorum.
Başa dön
nazenazen
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 14, 2005
Mesajlar: 738

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 1:28 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Efendim feminist değil hümanistim demen lazım galiba, öyle derler değil mi?

Kim neye göre, kimin gözünde derin oldu şimdi?Açıkcası ben orada yargılama yapmadım.Sadece doğal bir etki-tepki sürecinden bahsettim.

Bu anlayışa göre, evde habire yemek yapan, itaatkar kadın mıdır derin olan? Wink Her ikisi de derin olabilir, ya da boş.Kafandaki iffet anlayışı benimkine ters olabilir, bunu da düşünmek lazım.Sen böyle deyince, kötü kadınım demek geldi içimden.

Soruna cevap vereyim; statü takıntım yok, pek itaatkar da değilim, ama aynı zamanda evde yemek yapan da benim.Küfür etmem, mini etek giymem.Ama o filmlerdeki iffetli kadın da değilim.Hiç zor değil...


Sevgiler
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 12, 2006 1:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Biraz da cemil meriç hocamız konuşsun;


Yürekten inanıyorum ki geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır, yani insanın bütününe saygı; hayat ahlaki bir değer taşıyacak, kutsileştirilecek yüceltilecek.
Yarının başlıca kanunu güzelim insanlığa özen göstermek. Belli bir şekle bürünmeyecek bu inanç, hizipler ve tarikatlar gibi kimseye kapalı olmayacak. Akıldan başka kılavuz tanımayan, gizli remizleri, tapınakları, rahipleri bulunmayan, kiliseler dışı dünyada gönlünce yasayan geniş ve hür ilim.. iste insanlığı kanatlandıracak biricik inanç"

(Renan, İlmin Geleceği)

İmanını kaybeden bir çağın dini. Sözünü dinletmek isteyen her felsefe bu kaftana bürünmek zorunda. Marksizm’den egzistansiyalizme kadar Avrupa’nın tüm düşünce akımları hümanist. Kavramdan çok kılıf; kelime değil bukalemun: demokrasi gibi, sosyalizm gibi. Hümanizm genç bir kavram, bati dillerini 1850'den sonra fethetmiş. Ama müstağriplerimiz hemen benimsemiş kelimeyi, onlara göre Yunus'lar, Mevlana'lar, Hacı Bektaş Veli'ler su katılmamış birer hümanist. Hümanizm nedir, kimsenin tarife yanaştığı yok.(1)

Kelimenin iki ayrı manası var : 1) Antikite hayranlığı. 16. asır Avrupası için bir kaçış, bir meçhulü arayıştı hümanizm. Bir egzotizm, bir yeni boyut ihtiyacı. Kilisenin yasaklarından kurtulmak isteyen Orta Çağ insanı Eski Çağ edebiyatlarına kaçtı. Ferdi cemaat içinde eritmeyen paganizm, hürriyetti, direnişti. Nas'ların çelik korsasından kurtulup kilisenin duvarları dışına fırlamak hem cazip hem de tehlikesizdi. Kendi mazisine sığınıyordu batı; manevi mirasını yeni baştan inceliyor, o metruk hazineden el değmemiş mücevherler derliyordu. Antikite hem kendisiydi hem başkası. İnsan Hıristiyanlığın posalaştıramadığı bir düşünceyle yakından temas ediyordu. Vesayetten kurtuluşdu bu, kendi kanatları ile uçmak arzusuydu. Açıktan açığa bir isyan değildi şüphesiz, çünkü Hıristiyanlık, greko latin kültürü ile hiçbir zaman göbek bağlarını koparmamıştı. Fakat nas'ların korkuluğundan atlayarak putperest dünyanın şiir ve düşünce bahçelerine açılmak yine de tehlikeliydi. Ne olursa olsun Avrupa, zincirlerini kırmak, rüştünü ispat etmek, horlanan haysiyetini kurtarmak zorundaydı. Böylece batı aydını çeşitli tahriflerle tanınmaz hale gelen Hıristiyanlığı bir yana bırakacak ve giderek kendi kendini tanrılaştıracaktır.

Filhakika hümanizmin ikinci manası insanlık dinidir.Kilisenin abesleriyle bunalan serazad zekalardan kimi, "tabiatta tanrı yoktur, tanrıyı yaratan insandır. Toplum kendi değerlerini gök kubbeye aksettirmiş, beşeriyi ilahileştirmiştir", dedi; kimi, "insanlığı kurtaracak tek kılavuz ilimdir"; ne Rab ne ibad. İnsanın yabancılaşmasıydı din, bir çeşit afyondu. Geçen asrın düşünce fatihleri Promete'yi bayraklaştırırlar, "bütün tanrılardan iğreniyorum" diyen Promete'yi. iyi ama Promete'nin iğrendiği tanrılar karanlık bir çağın kan dökücüsü, habis, zenperest mabudları değil mi?

Hümanizm, Avrupalı için kaybettiği dinlerin, yıktığı inançların yerini alan bir put. Hümanizm bir aydın hastalığı ama kimse bu izmin hudutlarını çizemiyor. Diyorlar ki hümanizm, insanı mükemmelleştirmek, varabileceği en yüksek irtifaa yükseltmek yani gerçek insan, kamil insan yapmak. Yalnız örnek kim olacak? Sokrat mı, Vinci mi, Erasmus mu, Goethe mi? Nietzsche'nin ideali insan-üstü idi; yakın tarihin kanlı tacidarları bu rüyanın ne kadar tehlikeli olduğunu ispat ettiler. Carlyle'in kahramanlarına gelince onlar da mazide yasayan veya yaşandığı farz edilen birer gerçek veya tecrid. Hümanizm insanın tanrılaştırılmasıymış, hangi insanın, feylesofun mu, kozmonotun mu, yığının mı? Hümanizm, saltanatının sarsıldığını anlayan kilisenin de bayrağı. Gerçek hümanist biziz diyen Pierre l'Hermite'lerin, Ignace de Loyola'ların torunları kanlı pençelerine ipek eldivenler geçirerek insanoğlunu kardeşliğe çağırıyor.

Katolik bir tarihçi, "Hıristiyan hümanizmi, yunanlıların dini ideali ile İncil arasındaki kaynaşmanın eseridir, diyor; Yunan felsefesi Latin hukuk anlayışı ve judeo kretien teoloji aynı potaya döküldü, bu haritadan çıkan ana mefhum: insanoğlunun değeridir". (Grouset)

Ya İslamiyet? Hümanizm putperest sanata karşı duyulan hayranlıksa Müslüman dünya böyle bir muhabbetten habersiz yaşamıştır. Çölde doğan İslamiyet, yunan şiirinin çılgın ve günahkar cazibesine kapalıydı. Sirenlerin şarkısını engin denizlere açılmayanlar duyamazlardı ki. İslamiyet Yunan ve Roma'dan düşünceyi almıştı, besleyici unsurları varlığına katmış, posayı bırakmıştı geriye. Unutmayalım ki karanlıklar içinde bocalayan Avrupa'ya antik çağın en büyük dahisini, Aristo'yu İslamlar tanıtmıştır, yani batı hümanizminin ana kaynaklarının biri İslamiyet’tir. Ne var ki İslam’ı Homeros da ilgilendirmemiştir, Virjil de. Cahız (772-870) için dünya şiiri Yedi Aşkı şairleriyle
başlar. İslam yunan ve Latin sanatına niçin dönecekti? Ne dilde ne zevklerde ortaklık söz konusuydu.

Rönesans hümanistlerinin çağdaş hümanizm üzerinde etkisi nedir? başka bir deyişle, bir Feurbach'in, bir Renan'in, bir Marx’ın dikkatini insanoğlunun muhteşem
kaderine, eşsiz değerine kanatlandıran Rönesansın metin aktarıcıları mı olmuş? Onlar olmasa Comte insanlık Dinini kuramayacak mıydı? Bilemeyiz. Biz Rönesansı yaşamadığımız için mi hümanist olamadık? Evvela Rönesans tarihi bir gerçekten çok bir İtalyan miti. Düşüncede yeniden doğuş ve atlayış olmaz. İslamiyet’te kilisede yok, Allah'la kul arasında herhangi bir aracı da. İslam düşüncesi hangi baskıya karşı direnecek, bağımsızlığını kime ispat edecekti?

Hümanizm insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir. "Humanités" edeb, efendilik, nefse hakimiyet, mukaddese saygı ise İslamiyet ve bilhassa tasavvuf "humanités" nin ta kendisi. İnsan yalnız İslamiyet’te eşref-i mahlukattır. Bir yanıyla balçık, bir yanıyla tanrı. Feyzi Hindi'nin meşhur beyiti ile çerçevelediği muhteşem varlık:

Haki, eğer bezulmeti hesdi mukayyedi, Arşı, eğer benur-i ilahi münevveri.

(1)Şemsettin Sami, "insaniyete muhabbet" diyor (Kamus-u fransevi). İsmail Fenni, "devr-i teceddüd üdebasının yani elsine ve edebiyat-i atika tarafdarınının mezhebi..beşeriyete ibadet mezhebi" (Lügatçe-i felsefe) (yazarlarımıza sorsak).. Bu izm "dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü örtbas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesi" Kemal Tahir'e göre. Ergün Göze için, "insan ruhunu metafizik kaynaklardan koparan ve bu sebeple insanı vücuduna irca eden zavallı bir sistem..son aşaması: makineleşen insan". (Bu keşmekeş nereden geliyor. Önce kelimenin kendisinden. Kemal Tahir hümanizm ile hümanitarizmi birbirine karıştırmıştır.)



fildişi kuleden
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Ay Kadınları yasemin111 Genel 10 Cmt Eyl 20, 2008 10:05 am
Yeni mesaj yok ÇİZGİ KAHRAMANINIZ KİM? mavisubirikintisi Saçmalama Bölümü 55 Sal Ksm 06, 2007 5:54 pm
Yeni mesaj yok “Kurtuluş Savaşı Kadınları” gece Okunası Kitaplar 0 Cum May 25, 2007 10:02 pm
Yeni mesaj yok Bir Japon Tesbiti sabandal Genel 2 Pts Oca 01, 2007 7:15 pm
Yeni mesaj yok Çizgi Filmler nasri Diğer Filmler 17 Sal Tem 11, 2006 8:53 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke