Tarih: Sal Tem 11, 2006 2:52 pm Mesaj konusu: OLMAK VE SONRA DA OLMAMAK: BİLİMSEL EFSANEMİZ
Anahtar Kelimeler: Bilim, Evren, Evrimci biyoloji, Fizik, İkinci kanun, İnformasyon teorisi, Kozmoloji, Sistem.
Giriş
Bütün toplumların ve kültürlerin çoğunlukla töreliliğe yol açan yaratılış efsaneleri mevcuttur. Efsaneler inanılan hikayelerdir; yani bir biyolog doğal seleksiyonun görünür bütün adaptasyonları oluşturduğuna inanırsa burada doğal seleksiyon, test edilmeyi gerektiren bilimsel bir hipotez olmaktan çok bir efsane gibi işlev görür. Zamanımızda, efsanelerin eğitimli insanlar tarafından inanılır olması için bilimsel bilgiyi yansıtması gerekir (Salthe , 1990, 1992) . Böyle bir efsaneyi sağlamak doğa felsefesinin yenilenmiş konusudur
Doğallaştırılmış efsanemizin fiziki gücü ön plana çıktığından beri bazılarının bu projeyi indirgeyici bularak onaylamayacağı tahmin edilebilir. Bu itham, benim tabirimle sınıflandırma hiyerarşisi kullanılarak cevaplandırılabilir (Salthe, 1991, 1993a, 2000a). Ben burada yoğunlaşmış karmaşıklığın gerçekliğinden bahsediyorum (Salthe, 1993) ki, bu karmaşıklığın görüntüsü temelini, maddî nesnelerin çoğunun birden fazla bakış açısı ile anlaşılabilmesi gerçeğinden alır (Rosen, 1985). Öyleyse biz bir organizmayı fiziki açıdan sadece difüzyona ve termodinamik ilişkili fenomenlere odaklanarak inceleyebiliriz. Ya da bunun yerine metabolizma gibi belirli maddi gerçeklere odaklanabilir, yahut hücre bölünmesi gibi biyolojik gerçekleri arayabiliriz. Bu bakış açılarının tümü bütünleyici seviyeler kavramı altında toplanabilir (Salthe, 1998, 1991, 1993 a), ve aşağıdaki sınıflandırma hiyerarşisinde olduğu gibi gösterilebilir: {fiziki seviye{maddi seviye{biyolojik seviye}}}(ayrıca bkz. Salthe, 2000; burada parantezler kümeler teorisinde olduğu gibi sınıfları gösterir).
Maddî fenomenler biyolojik olanlara nazaran genellikle dünyada daha çok yer alırlar ve biyolojinin ondan kaynaklandığı (ve kaynaklanmış olduğu) temeli oluştururlar. Aynı zamanda biyoloji, maddî süreci kendi bölgesinde düzenler, kullanır ya da kontrol eder ve tamamlar. Örnek olarak difüzyon, dolaşım sistemi tarafından düzenlenir ve kullanılır. Eğer biz bu bağlamda bir organizmada sadece fizik fenomenden bahsedersek,burada hiçbir indirgemecilik kastedilmemiş olacaktır. Böyle geçerli bir nedenle ve bilinçli olarak bu şekilde çok yanlı bir bakış açısına sahip olabiliriz. Böyle geçerli bir neden, ancak bilimlerin birliğinin yapılandırılmasına katkıda bulunan (Neurath et al, 1938-1969; ayrıca bkz. Agazzi ve Faye, 2001) ve doğa felsefesinin amaçlarına uygun bir proje olabilir. Bu bağlamdaki temel prensip şudur ki, fenomenin genellikle daha çok uygulanabilir açıklaması daha az genelleştirilebilene göre daha tercih edilebilirdir, çünkü böyle bir açıklama birleşik doğa görüşü yararına yapılan karşılaştırmalı çalışmaları kolaylaştırır (özel bir örnek olarak bkz. Brooks ve Wiley, 1988).
Örnek olarak enerji gradyantının kararsız olduğunu ve hızla savuşturulmaya açık bulunduğunu düşünelim. Olgunlaşmamış proteinlerin yoğun gradyantları henüz eklenmemiş proteinlerin içerdiği Gibbs serbest enerjisinin ikili gradyantları ile dışa vurulur. İleriki bir zamanda yoğun gradyant düşecek ve şimdiki doğal proteinler daha düşük serbest enerji konumuna yükselecektir. Şu an varolan durum, devrime yol açma eğiliminde olan kati bir sosyal gradyant (yani prestij ve güç) olarak düşünebileceğimiz daha yüksek bütünleyici düzeyi yansıtmaktadır. Burada aynı prensibin sadece bir anolojisi değil daha belirli bir örneği verilmelidir. Çünkü bu bizim sosyal gradyantla ilgili, nesillerin tarihi dahil bilmemiz gereken her şeyi açıklamamaktadır.
Bütün efsanelerle ilgili sorular: Neredeyiz? Biz neyiz? Niçin buradayız? Ne yapmalıyız?dır. Doğa felsefesi 'ne' sorularına (nasıl sorularını bilime bırakarak) yol açan 'niçin' sorularına cevap hazırlamalıdır. Öyleyse neredeyiz? Big-Bang'i takip ederek genişleyen bir evrendeyiz. Niçin buradayız? Çünkü evren termodinamik denge projesini korumak için bizim hizmetimizi beklemektedir. Biz neyiz? Bu bağlamda savuşturucu yapılarız (Prigogine, 1980). Ne yapmalıyız? Bu sorunun cevabı hemen anlaşılmamaktadır ve karmaşık bir yapıdaki çeşitli alternatiflerin göz önüne alınmasını gerektirmektedir. Bu soru da bu makalenin sonunda ele alınacaktır.
Niçin Bir Şeyler Her Zaman Vardır?
Neredeyiz?
Bu soruya verilebilecek cevaplar arasında bu çalışmayla en ilgili cevap evrenin kaynağı hakkındaki Big-Bang teorisidir. Frautschi(1982), Landsberg(1984) ve Layzer(1976; 1990)'e göre evrenin genişlemesi hızlanmakta, sistem global enerji dengesinden çıkmakta ve uzun zamandır termodinamiğin İkinci Kanunu olarak bilinen dengeye doğru bir eğilim göstermektedir. Genişlemesi hızlandıkça evrensel sistem soğumuş ve fiziki partiküller oluşmuş, maddenin oluşumuna yol açmış, kütledeki bireşimine dönüşmüş, maddî dengeyi sağlamak için yer çekimini kışkırtan tesadüfi arayışların çarpışmaları ile sürekli olarak bir araya gelmiştir. Modelleştirmemize rağmen yerçekimi gerçeği temelde, gecikmiş dengedeki enerjinin en güçlü işaretidir. Onun gücü evrensel genişleme oranını (tersinde de olduğu gibi) yansıtır. Dışa vurulmuş enerji olarak madde, kütle ve yerçekimi evrendeki radikal dengesizliğin işaretleridir. Bu senaryoda sistem, enerji dağılımından ve hızlanmaya devam eden evrensel genişlemedeki partiküllerden hızla uzaklaşmakta (Watson, 2002) ve aynı zamanda genişlemeye devam eden evren, varolan maddî dünyada İkinci Kanunu en güçlü cazibe merkezi yapıp dengeye doğru gidişi süratlendirmektedir.
Dengeye yakın olmayan yerlerdeki yığıntıda sıkışmış madde kütlesinin acı gerçeği var iken sistem dengeyi kolaylaştırmak için ne yapabilir? Schneider ve Kay(1994) gibi biz de bu kütlesel sürtüşmeli dünyanın sürtünme, kondüksiyon ve difüzyondan daha düzenli bir şekilde enerji savuşturulmasını hızlandıran enerji gradyantlarına dayanarak enerji akımlarının yayılımını kolaylaştıracak organize formlarla ilişkili olarak entropi üretimini arttırmanın bir yolunu bulduğunu savunabiliriz (ayrıca bkz. Swenson, 1997) . Bu da enerji gradyantını mümkün olduğu kadar çabuk savuşturacak maddi sistemlerin düzenlenmesinin kendiliğinden tetiklenmesi noktasında, enerji gradyantının keskinliğinin artmasını sağlayan kasırgalar ve anaforlar gibi savuşturucu abiyotik sistemlerin varlığının genel izahatı olacaktır. Bu bakış açısı ile canlı sistemler enerji gradyantının azaltılması projesinin bir devamıdır. Özellikle hayvanların evriminin bu şekilde yorumlanması kolaydır: Çürükçüller (detrivores) bu gradyantta bir gedik açmak için hareket kazandılar, sonra parçalanmayı hızlandırmak için ağızlara ve pençelere sahip oldular ve daha sonra otoburlar (herbivores) gibi yağmacılar organik kalıntı (detritus) üretimini hızlandırmak için yavaş yavaş geliştiler; sonra bunlardan bazıları aleni faaliyetleri olmadan bile gradyantların savuşturulması devam etsin diye homeotermik haline geldiler; daha sonra yine bazıları devamlı olarak büyük çaplarda enerji tüketen büyük sinir sistemlerine sahip oldular (Chaison, 2001). Bu genel senaryo çok değişik ölçekler mesabesindeki süreçler ve düzeneklerle enerjiyi maksimize etme eğilimi gösteren ekolojik sistemlere temel 'anlamını' veren geliştirici (başarılı) fenomenolojiyi sağlar (Lotka, 1922; Odum ve Pinkerton, 1955; Vernadsky, 1944). Bu, kendisinden nihai formların oluştuğu ve ilerlemeyi yönlendiren enerji akışını ileten, enerji gradyantının azaltılmasında sürtünme süreçlerinden daha etkili olan bir mihenk noktasıdır.
Şu halde bizler aslında varolmak istemeyen bir dünyadayız: Sürekli olarak birbirini yıkıp, diğerinin yerine geçen kütlevi nesnelerin dünyası (bu durum Hindu Şiva prensipleri tarafından çok güzel betimlenmiştir). Bizler de kendimizi sadece bu tip nesneler olarak algılayabiliriz.
Biz Neyiz?
Bu bakış açısıyla bizler savuşturucu yapılardan biriyiz (Prigogine, 1980). Yani enerji gradyantının dışavurumundaki enerjiden köken alan ve onu aktivite ve forma dönüştürerek savuşturan dinamik maddi sistemleriz. Bir iş ne kadar hızlı tamamlanırsa, o işte o kadar az savuşturulmuş kullanılabilir enerji harcanır ve yine o kadar az entropiye sirayet eden enerji çeşitlerine dönüştürülür (Carnot, 1824; Clausius, 1851). Entropi düzensizlik olarak genellenebilir (Boltzmann, 1886). Kullanılabilir enerji verili türden bir tüketicinin bakış açısından öyle bir gradyanttır ki, o tüketicinin düzeneğine göre düzenli bir yapılanma gösterir ve gradyantın içindeki enerjinin bir bölümü, ikisi bir araya geldiğinde tüketici ve kullanıldığı iş tarafından asimile edilir. Belirli bir tüketici açısından uygun bir işte kullanımına izin veren bir yapılanma yoksa, gradyant veya herhangi bir enerji türü entropiktir ya da Boltzmann'n söylediği gibi düzensizdir. Bütün maddi sistemler açısından bildiğimiz en entropik enerji formu, çok düzensiz olduğundan Brownian hareketi dışında kendiliğinden (yani hedefsiz) hiçbir şeyi kullanamayan ısı enerji formudur. Burada ön planda kuantum mekaniği/astrofiziği ve sicim teorisi gibi fiziki disiplinlerin ısı enerjisine hatta daha düzensiz enerji formlarına (ne anlama geliyorsa!) roller bulmasından bahsedilmektedir; fakat bizler içinde yaşadığımız maddî dünyanın şimdiki efsanesi ile ilgileniyoruz.
Gelecekteki anlayışlar, bizim eski efsanelerden çok çarpıcı bir şekilde ayrılan şu anki bilimsel açıklamalı efsanemizi değiştirebilirler.
Savuşturucu yapılar büyüklüklerinde ya da kapsamlarında ya da her ikisinde, akabinde düşüşe geçecekleri noktaya dek gelişirler (Salthe, 1993a; Ulanowicz, 1997). Çünkü evren aşırı bir uçta dengede duramadığı ve her zaman daha kötüye gittiği için, bu yapıların hepsi dalga görünümlerinin yayılması ve difüzyonun meydana gelmesi gibi benzer nedenlerle gelişme gösterirler. Difüzyon ve dalga görünümlerinin yayılması lokal durumları dengeye doğru hareket ettirerek termodinamiğin İkinci Kanuna hizmet eder. Savuşturucu yapılar da benzer şekilde, büyüme ve onarım gibi her tür aktivitelerinde olduğu üzere enerji gradyantlarını azaltarak gradyantları savuşturdukları oranla örtüşen düzeyde entropi üretirler. Yani bir gradyant ne kadar hızlı indirgenirse, dışa vurulan enerjinin o derece az bir kısmı dış enerji kaynağı olarak tüketicinin yararına kullanılacak ve ekseriyeti çöküşe doğru ya da ısıya doğru yönelecektir (Carnot, 1824; Clausius, 1851). Tüketicinin biriken enerjisini tolere eden bu taktik, evren için işlevseldir. Çünkü enerji gradyantlarının çoğu, tüketicilerinde yeniden dışa vurulmak için İkinci Kanuna ödenen bedel gibidir. Odum'dan alıntılarsak (1983, s. 116):
"Lotka'nın maksimum güç prensibine göre,sistemler gücü [enerji kapsamını] büyütecek dizaynlar geliştirme eğilimindedir ve bu yüzden daha az etkin yükler [iş yükü] geliştirmeleri beklenebilir. Maksimum güçteki enerji girişinin yarısı; karşılığı olan entropi artışı ile dağıtılmalıdır."
Bir iş ne kadar yavaş yapılırsa kendi yararına olan dış enerji çıkışının da bir o kadar verimli olduğuna dikkat etmeli,doğal savuşturucu yapıların neden daha verimli olmadığını sormalıyız. Verili herhangi bir gradyant ile ilişkili çeşitli tüketiciler, onun çoğunu elde edebilecekleri bir hızla savuştururlar. Bu yüzden yavaş olanlar azalırken,bu işi başaranlar çoğalacaktır. Bu rekabet organizmalarda doğal seleksiyon tarafından yönlendirilen oluşuma (aşağıda görüldüğü üzere), üreme çabası olarak yansır (Tinkle, 1969). Bu yüzden doğal savuşturucu yapılar, prensip olarak türlerinin varolabilecekleri en düşük etkin enerji formlarıdırlar. Yani, savuşturucu yapılar, verili varlıklarının tüm karmaşıklığı ile orantılı olarak çok büyük bir enerji sarfiyatı gösterirler ve oldukça yetersiz ve ziyankar bir enerji için aktivitelerinde rekabet tarafından yönlendirilirler. Öyleyse evrenin kendi aşırı büyümesinden kaynaklanan biriken madde tortusuna getirilecek evrensel çözüm, bu tortuyu diğer tortularla yıkmak olacaktır ve bu taktik bu yapıyı canlılara doğru giden karmaşık formların ileriki evrimine aktaracaktır.
Bu yorum biçimi İkinci Kanunu, çöküşe doğru giden gradyantlardaki enerjiyi hareket ettiren düzenli konvektif akışı başlatabildiği için, difüzyon gibi gelişigüzel bir iletiden çok daha etkili olan tüm biçimlerin nihai nedeni (Salthe, 1993a) olarak görür (Schneider ve Kay, 1991; Swenson, 1989a, 1991a). Öyleyse formun teleolojik bir anlamı vardır. Bu dizilim {teleomati{teleonomi{teleoloji}}} (ya da {doğal eğilim{işlev{amaç}}}) teleotipler arasındaki bağlantıyı gösterir (O'Grady ve Brooks, 1988). Sonuç olarak niyetkar teleoloji yada amaç, doğal temayülün değişik ilkelerinin bir alt sınıfı olan termodinamiğin ikinci yasasına dönüşümü şeklinde işlevsel (ya da daha gelişmiş, ya da daha kesin ve rafine) klasik bir örneğidir. Tüm bu teleoprojeler niçin bir şeyler olur? sorusuna cevap veren nihai nedenselliğin örnekleridir.
Bilim genellikle niçin sorularından sakınarak, bunun yerine farklı bilimlerden biri ya da diğerinin kapsadığı bir şeyler nasıl olur sorusunu araştırır: (a) Maddî neden:durumun bir oluşa yol açması anlayışı, 'hücrelerin üremesinin organizmaların büyümesine neden olması' gibi; (b) Etkin neden: oluşu neyin zorladığı yada yaklaşık olarak neyin ittiği anlayışı, enerji gradyantları akısının hücrelerin üremesini teşvik etmesi gibi; ve (c) Formel neden: verilen herhangi bir durumda doğal kanunların işe karışması ve düzenlemelerin kullanılması anlayışı, hücre belli koşullar altında, organellerinden bazılarının ATP'nin kendiliğinden hidrolizindeki enerjinin bir bölümünü kullanması sonucunda belli bir durumda sıkıştığı için bölünür gibi . Fakat doğa felsefesi, özellikle XIX.yy.'da Schelling ve Goethe ile başlayıp benim düşüncemi de (Salthe, 1993a) oluşturan kıta Avrupa'sı versiyonunda olduğu gibi, açıkça her zaman erekliliği içermektedir.
Öyleyse bütünleyici seviyelerin sınıflandırma hiyerarşisi, bizim burada neden indirgemeci davranmış olmadığımızı gösterecektir. Maksimum enerji kapsamı programı fiziksel düzeylerde oluşmaktadır ki, hiçbir biyolojik sistem oksijenle birleşme sırasındaki patlamada olduğu gibi mutlak entropi üretiminin maksimizasyonu durumlarında varolamaz. Biyolojide oksidasyon, dehidrojenasyon gibi patlamaya müsaade etmeyen daha kompleks bir form sayesinde ehlileştirilerek etkinleştirilir. Diğer bir deyişle entropi üretimi daha zor koşullar altında gerçekleşir ki, bunun sonucunda iki ayrı kazanım sağlanmış olur: Daha zayıf gradyantlar daha etkin olarak savuşturulur ve dengeye daha kolay ulaşılabilmesi için, bu savuşturma ile ısı enerjisinin kullanımı daha ileri bir düzeyde mümkün olur. Hala tarihi süreçte sosyal sistemler tarafından daha etkin alıkoyucu yapılanmalar oluşturulmaktadır ki; bu sistemler, yine kendilerinin var ettiği -daha yüksek savuşturmalardan koruyucu- bu yapılanmalar olmadan varolamazlar. Örnek olarak hızlı enerji kullanımının oluşturduğu atıklardaki daha zayıf gradyantların kirletici etkilerinden korunmanın gerekmesi gibi. Evrim süresince ortaya çıkan daha bütünleyici seviyelerle beraber İkinci Kanun da giderek artış gösteren bir süratle daha güçlü bir cazibe merkezi olarak rol almaktadır. Faydalanma etkisi arttıkça, çoklu bütünleyici seviyeler İkinci Kanunun amaçlarına daha çok hizmet edecektir; çünkü daha yüksek bütünleyici seviyeler daha önce kullanılamayan enerji gradyantlarını kullanıma açmaktadır. Bu bakış açısı ile sistemlerin esas olarak entropi üretmek amacı ile varoldukları görülse de, sonuçta bütün bu nedenlerin yanı sıra esas nihai amaçta içerilen başka türlü nedenler de -en azından ısı enerjisi şeklinde açığa çıkan gizli ve anlaşılmaz enerji gradyantlarının hızlandırıcı etkisi örneğinde olduğu gibi- vardır.
Bu görüşü özetlersek; biz bu çalışmada ifade edilen üstümüze aldığımız amaçlarla uğraşırken evren bizim ürettiğimiz entropi ile ilgilenmektedir.
Niçin Bu Kadar Çok Çeşitli Şey Vardır?
Form, gradyantlardan yüksek oranlarda enerji savuşturulmasını katalize edebilir ve farklı formlar farklı gradyantlarda bu anlamda etkin olabilirler. Drenaj sistemleri kayaları aşındırırken astreoitler gezegenleri toz haline getirebilir, küçük patlamalar ağaçları yıkabilir ve bunların hepsinin sonucunda ısı ve dağınık-düzensiz- madde üretilir. Bu senaryoda, canlı sistemlerin de kendi türlerinin varlığını sağlamak adına gradyant tüketmek gibi rolleri olacaktır. Bu roller, kendilerinin de meydana geldiği daha aşağı abiyotik sistemlerden daha küçük rollerdir fakat tükettikleri daha iyi gradyantların çoğunluğu canlı sistemler olmasa idi dokunulmamış kalacaklardı. Evrensel patlamanın erken dönemlerinde kütlesel, güçlü abiyotik sistemlerin etkisinin nisbeten daha önemli olması ve canlı sistemlerin rollerinin geleceğe doğru artış göstermesi makul görünmektedir. Evrenin soğuması zarfında dönüşümün büyük oranının (ve ısı enerjisi üretiminin) azalma göstermesi ile, canlı sistemler rollerini oynayarak asimptotdaki dengeyi sağlamış görünmektedirler -biz olmasaydık evren düzensiz olarak her tarafa dağılmış gittikçe küçülen planetoidlerle dolu, dengeden çok uzak bir noktaya sonsuza kadar çakılı kalacaktı-.
Öyleyse, hayatın kaynağının nihai nedeni gradyantların yıkılmak için sürüklenmeleridir. Bunlardan daha kullanılabilir olanları, uygun gezegenlerin yüzeylerinde sadece maddi nedenler arasında (çeşitli likit kristal zarlar gibi prebiyotik kimyasal formlarla beraber) yer aldı. Işığın geçip gidişi gibi akışkan döngüler, yerçekimi ve rüzgarlar gibi etkin nedenleri oluştururken, herhangi bir savuşturucu yapıyla beraber doğanın ve maddenin yasaları başlangıç sürecinin formel nedenlerini oluşturdu. Bu bakış açısı ile canlı sistemlerin tamamlanmış evrimleri, daha iyi mozayiklenmiş ve daha az kullanılmış/dokunulmamış enerji gradyantlarını arayan erekçi bir araştırma olmuştur. Yaşam sığ sularda başladı ve sonra karaya doğru yönelerek hem yükselen sellere hem de dipsiz derinliklere taşındı. Bütün bu yerlerin ekolojileri;gizli enerji gradyantlarını savuşturmaya uygun, çok daha özenilmiş farklı formlar sağlayan canlı sistemler tarafından sömürüldüler. Yerel biyolojik farklılıkların artması, verili yerdeki entropi üretiminin (Salthe, baskıda, a, b) abiyotik güçlerin tek başlarına başaracaklarının üstünde maksimize edilmesinin bir yoludur.
Formun kendiliğinden ortaya çıkması, ekolojideki İkinci Kanunun rolünü tüketmez. Carnot ve Clausius tarafından gösterildiği gibi, enerji tüketimi hiçbir zaman tam verimli olamaz ve aceleci olduğu derecede verimi düşük olur. Eğer hayvanların beslenmelerini gözlemlersek (çoğunlukla çok hızlı gerçekleşir), ısı enerjisinin tamamen azaltılmış formunun gradyant tüketiminde tek ürün olmadığını fark ederiz. Daha doğrusu çeşitli artıklardan dışkılara kadar, diğer yaşam formları için gradyant gibi hizmet edecek değişik gradyantlar üretilmektedir. Öyleyse İkinci Kanun, en etkili enerji tüketicilerinin gradyantın içindeki her şeyi almalarını engelleyerek ve bunu onların etkin olabileceği yere kadar yaparak, enerjiyi diğer yanlardaki ulaşılabilir formlara da yaymaktadır (Taborsky, 2000). Her iki rolünde de İkinci Kanun, bizim biyolojik çeşitlilik diye bahsettiğimiz uzayın uygun altbölümlenmelerine yol açar (gerektirir, aktarır, sağlar) ki böylece entropi dünyanın her yerinde mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde üretilebilir.
Niçin Sistemler İlk Varoldukları Gibi Kalmazlar?
Doğal savuşturucu yapılar için temel gerçek, hayatta kalabildikleri sürece dönüşüme başlayacakları noktaya kadar ebatlarında ve/veya enerji kapsamlarında gelişme göstermeleridir. Bu büyüme birçok çalışmada belirtilmiş ve hatta termodinamiğin dördüncü kanununa ismini vermiştir. Odum(1983), Lotka(1922)'nin önerdiği maksimum güç prensibini onaylayarak onu daha çok tercih edilen termodinamiğin dördüncü yasası olarak yapılandırdı. Ekosistemlerin ardışık gelişmesinin özelliği olan bu prensiple gelişme öyle bir tarzda mevcut olur ki, her ne kadar daima düşük bir oranda olgunlaşmamış olsa bile sistem, bir önceki aşamaya endişelendirecek kadar gerileyerek sistemin içinden geçen büyük enerjiyi artırır. Odum, önemli noktalara aktivasyon enerjisi sağlanması örneğindeki gibi, bunu enerji kapsamını maksimize etmek için yayılmış sistemdeki yüklü enerjilerle işliyor olarak görür. Kauffman'ın (2000) önerdiği bu dördüncü kanun, savuşturucu yapıların iş yüzeylerinin alanlarını devamlı olarak genişletmeleri etkisi ile uyum içindedir. Bu, Lotka-Odum maksimum güç prensibinin bir sistemle örneklendirilerek nasıl açıklanacağının bir yolu olabilir. Savuşturucu yapıların artan enerji kapsamlarının sonucu olarak genişlemesi genel olarak entropi üretimlerini arttıracak bir yol olarak görülebilir; çünkü bu bir pozitif geri besleme bağlantısından daha fazla enerji tüketim alanı oluşturmaya yöneliktir. Artan büyüklük enerji gradyantlarına daha çok girişi sağlamaya yönelecektir (Swenson,1989b). Öyle ise büyüme, enerjiyi süreç içinde entropi üretecek şekilde daha çok kullanılabilir enerji ile karşılamak yoluyla kullanır.
Jorgenson (1999, 2001) dördüncü yasadan etkilenerek onun ile yakından ilişkili keşfedilebilecek alternatif gelişme yolları önerdi; herhangi bir sistem bu yolların her birinde en fazla depolanmış enerjiyle sonuçlanacak şekilde gelişmeye meyillidir. Burada sistem dış enerjiyi hareketlendirme potansiyelini maksimize ediyor gibidir. Bu depolanmış enerji sistemin çalışma yüzeyini de içeren bir sistem formunda (Odum'un çok önemli kavramlarından potansiyel enerji kavramı gibi) dışa vurulur. Dolayısıyla artmış iş yüzeyi düşüncesi, artmış enerji depolanması ile beraber artmış güç düşüncesiyle ilişkilidir ve bu şekilde bu üç düşünce bir tek tutarlı kavramın değişik yönlerini açığa çıkarmaktadır.
Termodinamiğin dördüncü kanunu, savuşturucu yapıların nihayetinde -düşük oranlarda bile olsa- devamlı olarak kendilerine yeni enformasyonel zorlamalar katmaları nedeniyle infodinamiğin ana prensibi ile de tutarlılık gösterir (Salthe, 1993a, 2000b). O halde sistemimiz sadece verili belirli bir ölçek aralığında varolabildiğinden sonsuzca genişleyemeyecektir. Bütün savuşturucu sistemler azalan hızlarda olsa bile son boyutlarına ulaşırlar. Maddî objeler hala tarihî karşılaşmalardan etkilendikleri için, yeni enformasyonel zorlamalarla yeni bilgilerin yüklenilmesi, rafine edilmesi ve modifiye edilmesi devam edecektir. Zaten mevcut ve gelişmeyen sistemde bu, varolanla arasına yeni bir zorlamanın ilavesiyle en azından iki sonuca yol açacaktır: Birincisi, fonksiyonel olan bir sisteme ilave olan enformasyon, çevresel karışıklığa cevap olarak gecikme ve yavaşlama ile sonuçlanacak şekilde onun iç iletişimiyle etkileşecektir. Bu etki sistemde sonunda parçalanmasına yol açacak şekilde sürekliliği için gerekmeyen alt bölümlere bölmeye götüren alışılmışın dışında yeni yönelimler başlatacaktır. Zaten mevcut olan sisteme yeni enformasyonların ilavesiyle ortaya çıkan ikinci ana etki, karışıklığa yanıt olarak esnekliğini yıkmak sureti ile, sistemin zaten eylemsiz olan alışılmış davranışlarını geliştirmesi ve ileriye taşınmasıdır. Bu etki düşük enerji kapsamları nedeniyle yaşlanmakta olan sistemlerde patolojik olacaktır (Aoki, 1991; Zotin, 1972). Bunların birleşik etkileri sonucu, sistemin rijiditesinin sisteme entropi üretimi kaderini en iyi şekilde gerçekleştirme fırsatını sağlayacak dönüşümüdür.
Dolayısı ile sistemler sadece sonlu kaderlere sahiptirler, çünkü madde etki altında kalan bir ortam olduğundan sistemler tarihi maceralarının sonucu yeni enformasyonların paylaşılmasına yardımcı olamazlar. Yani evrenin süratle genişlemeye devam etmesi ile yeni enformasyonlar madde ve kütle ile beraber yoğunlaşma eğilimindedirler. Ama İkinci Kanunun yönlendirmesi ile maddî dünya, belirsiz sürekliliklerdeki özel düzeneklere izin vermez.
Niçin Sistemler Varoldukları Gibidirler?
Nesneler ve sistemler kararlıysalar ve/veya mevcut hallerinin dönüşümünden önce değişik tipleri yerlerini alabilirse direnebilirler. Kararlılık, sadece kendine özgü çevre ile ilgili olarak bir sistemin çevresiyle uyum içinde olması durumunda mümkün olabilir. Çevreler genelde ölçeksel büyüklükleri ile uyumlu olarak içlerindeki sistemleri öncelledikleri için, onları içlerinde neyin dirençli olabileceğine göre seçici olarak görmek makuldur. Basit bir düşünce denemesi bu fikri yansıtacaktır. Üzerinde belirli ölçülerde değişik delikler mevcut olan hafif meyilli bir tahtamız olsun ve farklı büyüklükteki bir avuç bilyeyi tahtanın tepesinden tıpkı pin-ball makinesindeki gibi bırakalım. Tesadüfen deliklerle aynı büyüklükte olanlar ve tesadüfen deliğe rastlayanlar tahtada kalmakta direnecekler ve orada sabit kalacaklardır -aynı türün farklı bireylerinin veya diğer türler silinip giderken bir türün tesadüfen ayakta kalması gibi-. Burada seleksiyon, ilişkinin tesadüfen karşılaşmaya dayanan ayırıcı bir kararlılığını yansıtmaktadır.
Sonra bir drenaj sisteminin kurulmasını düşünün. Eriyen bir buzuldan akan su, araziye uygun olarak dallanarak ve akarak orada burada küçük kanallar oluşturacaktır. Bazı kanallar derinleşecek, diğerleri ise onların içine akarak kuruyacaktır. Yavaş yavaş coğrafî koşullara uygun bir ırmak ayağı oluşacaktır. En büyük akış oranını sağlayan -en büyük entropi üretimini karşılayacak- kanallar diğerlerinden akışı alacaktır. Burada, entropi üretimindeki (Swenson, 1991b) sonuçlara göre (Skinner, 1981) olası birçok düzenekten birinin zorunlu seleksiyonu söz konusudur. Burada ölçü entropi üretimindeki uygunluktur. Bu seleksiyonun, çekişen bugünkü ana kanallar arasında işlemediğine (klasik doğal seleksiyon şeklinde, aşağıda bkz.) fakat gelişmenin ilk aşamalarında rekabet etmek için birçok yeni başlayandan sadece birini yavaş yavaş bulduğuna dikkat ediniz. Önceki farklı akarsulardan kaynağını alan ve sonradan gelişen çok daha savuşturucu temel kanalların oluşması makuldur fakat, tabii ki seleksiyon geleceği gösterememektedir. O, her an sadece şu anda mevcut olan seçeneklerle işler.
Abiyotik dünyada doğal fenomenlerin gerçek türlerinin olabileceğini görmek için kasırgaları düşünelim. Atlantik kasırgaları, Pasifik kasırgaları ile karşılaştırıldığında bir türdür. Bu kasırgalar yıllardır her mevsim süresince birbirini takip ederek bir populasyon oluşturdular (Tannehill, 1938). Yörüngelerinin haritadaki genel bumerang şekli, onları biçimlendiren çevresel çabanın şeklini gösterir. Onların bumerang şekli, organizmaların kısmen şimdiki çevreleri tarafından aktarılan formlarına benzemektedir. Tabii ki onların organizmalı formları, şu anda içlerinde mevcut olan genetik dizilimleri tarafından seçilen enformasyon aracılığıyla geçmiş çevreleri ile dolaylı olarak ama fazlasıyla şekillendirilmiştir. Fakat örnek olarak en ilkel biyotik sistemlerde de olması gerektiği gibi, bitkilerin şekli de önemli bir aşamaya kadar yine doğrudan çevresel zorlamalarla şekillendirilmiştir.
Drenaj sistemleri ve kasırgalar prebiyotik seleksiyonun temel doğasını göstermektedir. Mümkün olan en büyük entropi üretimi, çevrede varolanlara uyma ile kazanılabilir. Eğimli tahta deneyi nihai sonuçlarla şanssız ilişki hakkındaki soruyu açığa çıkartmaktadır. Bir bilye kendisini tamamı ile tesadüfi olarak kendine uygun bir delikte bulacaktır. Belirli bir kasırganın gerçek yörüngesi de atmosferdeki olası olaylardan ve düzeneklerden etkilenecektir. Eğer bir drenaj sistemi okyanusa doğru gerçekten mümkün olan en kısa yolu bulursa, bu sadece -her öncül aşamada henüz gerçekleşmiş tesadüflerle- yarışan diğer nehirlerden şans eseri daha hızlı akması ile olacaktır. Olayların türlerinin belli halleri, onları etkileyen ilk ve son koşullar altındaki dalgalanmalar tarafından bireyselleştirilmektedir. Öyleyse doğadaki haller arası farklar tarihidir ve seleksiyon, gelişen gelenekler olarak geleceğe yansıtılan tarihi kayıtlardaki bu hallerin bazılarını muhafaza eder. Fakat yıllar yılı belli bir bölgedeki kasırgaların görünüşünü kontrol eden büyük ölçekli ilk ve son durumlar hakkında ne diyebiliriz? Onlar en azından onlarca yıldır kararlı olmalılardır fakat nihayetinde onların da evrenin tarihindeki tesadüfi dalgalanmalarla yerlerine oturduğu açıkça ortadadır. Nesnelerin ve olayların şekli, sistemlerin formu tarihi kayıt altına alma türleridir. Tekrar vuku bulanlar gelişme geleneğini temsil eder. Şeyler oldukları gibidirler; çünkü bir dizi olaylar ve olasılıkların tesadüfen gerçekleşmesi ile oluşmuşlardır.
Bu yorumun bizim mevcut önyargılarımızı yansıttığını dikkate almaya değerdir. Dalgalanmalar keyfi mi yoksa rasgele midir? Sonuçta bir çeşit olayın belirli bir durumunun belirli bir hevesle ya da tercihle olduğunu söylemek mümkün değildir (Salthe, 1993b). Burada cevap, bir çeşit olayın hallerinin sonuçsal bütünlüğünün binomyal ya da lognormal (logaritmik) gibi bilinen frekans dağılımlarından birinin ya da diğerinin farkına varıp varmamasına dayanmaktadır. Bunlardan birine uyduğunda, durumların tesadüfi düzeneklerden kaotik olarak dönüştürüldüğüne inanacak nedenimiz olur. Fakat hiç kimse, satranç oyunlarındaki hamlelerin tiplerinin hallerinin populasyonunun hiçbirinin rasgele yapıldığını öne sürmese de binomyal dağıtıldıkları kayda değerdir (Salthe, 1975). Her seçenek sınırlayıcı koşullar tarafından kesin olarak alıkonulmuştur; fakat tamamı ile kararlı değillerdir ve mutlaka kazara oluşmadılar. Tarih her iki seçenekten ve tesadüfi olaylardan oluşur ve buradaki mesele her türün tarihsel olasılıklarının ya da her iki seçeneğin gerçek olayların ve sistemlerin sonuç düzeneklerinin meydana gelmesini belirlemesidir. Öyleyse yapılarındaki benzer verili enerji sarfiyatlarında farklılıklara sahip olabilmeleri için bu düzeneklerin hepsi enformasyon taşımaktadırlar.
Enformasyon kavramı bizi biyolojik savuşturucu yapıları düşünmeye sevk eder; çünkü çok iyi bilindiği gibi hücrelerdeki DNA'ya atasal populasyonların geçmiş çevreleri ile ilgili enformasyonu taşıdıkları gözüyle bakılmaktadır. Hücresel süreçler bu diziler tarafından bilgilendirilirler ki sonuçsal düzenekler atasal hücrelere ve organizmalara hemen hemen benzerler. Hayatın kaynağı kararlı enformasyonel dizilerin de kaynağıdır ki, bu hala gizemli kalan bir süreçtir. Öyleyse, yukarıda değindiğimiz sınırlı haricî koşullara ek olarak, canlı sistemin kendi organizasyonlarını düzenleyecek dahilî enformasyonları da vardır. Seçici etkiler (Darwincilerin şimdiki doğal seleksiyonu), bu durumda bireylerin türleri (farklı genotipler) arasında onların ayırıcı kararlılıklarından (canlılıklarından) daha çok ayırıcı üremeleri bağlamında ayırım yapmaktadır. Başka bir deyişle, ayırıcı üreme becerileri (uyumun doğurganlık bileşeni, Thoday, 1953) burada çevresel koşullarla genotipin karşılıklı etkileşimlerinden doğan durumun sonuçlarını göstermektedir. Yukarıda tartışılan abiyotik sistemlerdeki kararlılık kriterlerinden kavramsal farklılık göstermeyen bu karşılıklı etkileşimler, şüphesiz ki hala uyumun yaşamsal bileşenlerini içermektedirler.
Uyumun doğurganlık bileşeni biyoloji tarafından kurulan yeni bir etkidir ve bu, tiplerin geleceğe doğru aktif bir projeksiyonunu göstermektedir. Bu, sonraki benzer durumların varolmasını geliştirmek gibi yollarla, dolaylı ve tesadüfi olarak, sadece çevresel koşulları değiştirmek maksadıyla abiyotik savuşturucu yapılar tarafından başarılabilen bir şeydir ki, daha az tesadüfi olmakla birlikte biyolojide de var olabilen bir etkidir. Örnek olarak, kunduzlar barajı ya da bitkilerin toprağı ikmali verilebilir. Kararlılıkla beraber ayırıcı doğurganlığın kurulumu da prebiyotik seleksiyonun arıtımıdır (Depew ve Weber, 1995). Kararlılık da dahili enformasyon tarafından geçiştirilmiştir çünkü tükenen protein bileşenleri dahili enformasyon kullanılarak değiştirilebilir ve bu formun büyük ehemmiyetle işlenmesini sağlamaktadır. Formun bu işlenişi, daha önce kaba abiyotik savuşturucu etkenler tarafından dokunulmamış enerji gradyantlarının sömürülmesine izin vermektedir. Üstelik dahili enformasyonun sürtünme etkilerine bağlı kararsızlığı, herbiri farklı bir enerji gradyantını sömürebilecek olan mutasyonların sonuçları ve biyolojideki tiplerin çeşitliliği için son kaynaktır.
Doğal seleksiyonun kaynağı ile, seleksiyona -farklı türlerin tamamen şekillenmiş durumları arasındaki rekabete- yeni bir boyut eklendiğine dikkat edin. Bu biyolojik bireylerin olgunlaşma kazanılmadan üreyemediklerindendir. Gelişmenin ilk aşamaları sırasında her nekadar hatalar olabilse de, bunlar bir populasyondaki farklı tiplerin farklı doğurganlıklarının katılması ile sadece üreme sırasında kaydedilmektedir. Eğer bir genotip ulaşılabilir enerjiyi kendi dışavurumuna çevirmede diğerlerinden daha az başarılı olurken yine de diğerlerinden daha çok ürüyorsa, gelecek kuşakta onun türü daha etkili enerji tüketimine göre daha çok temsil edilecektir. Bu sebeple, seleksiyonun eski kararlılık/yaşama bileşeni halen -örnek olarak kaynaklar sınırsız olsaydı (inişli çıkışlı hayatın çıkış aşamasında olduğu gibi)- uygunluğu sadece onun doğurganlık bileşenine indirgenerek iptal edilecekti. Bu durum (doğada nadirdir) doğal seleksiyonun biyolojik sistemlerdeki temel rekabetçi doğasını vurgulamaktadır. Tipler arası rekabet doğal seleksiyonun aracısıdır.
Bu tipler nelerdir? Doğadaki bütün maddesel düzenekler tarihî iken, Atlantik kasırgaları gibi tipler kararlı sınırlı koşullarda sonuçlanmaktadırlar. Biyolojik sistemlerdeki tipler temel olarak, doğal seleksiyon tarafından sağlamlaştırılmış genetik enformasyonlara yazılmış kararlı dahilî üretici eğilimlerle neticelenmektedirler. Bu eğilimler, biyolojik sistemleri işgal eden ve kendilerini geleceğe yansıtmak için kullanan uyumun kazanılmış yollarıdır -kazanılmış geleneklerdir- (Dawkins, 1976). Biz bu geleneklere genotipler, ırklar ve türler demekteyiz. Her birimiz bizi tutkuyla üreme aktivitesine yönlendiren bazı enformasyonlar tarafından açılmış ve genotiplerimizi ve türlerimizi temsil eden bir sistemiz. Örnek olarak penislerin ve memelerin türler arası maddesel bağlantıyı şekillendirdiği fakat bir organizma olarak bizim için yalnız başına şahsî hiçbir şey yapmadığı için, sadece bize değil fakat bütün türümüze ait olduğundan bahsedebiliriz. Bu noktayı vurgulamak gerekirse, üremenin bizim için kötü olduğundan bile söz edebiliriz. Çünkü o, büyüme ve tamir için kullanılabilecek enerjiyi tüketmektedir. O, hayvanları bedensel tehlike yoluna atar (Örnek olarak yuva yerlerine dönmek zorunda kalmak öncüllerin onları takip etmesini kolaylaştırır ya da çekişen erkekler aralarında tehlikeli savaşlara girmek zorunda kalırlar). Ve burada ayrıca meme ve prostat kanserini ya da zührevi hastalıkları anımsayalım. Bizler gerçekten bu sayede biyolojik geleneklerimiz tarafından (ve tabii ki üreme aktivitelerimiz İkinci Kanunla da epeyce cesaretlendirildiği için) başarıyla aktarılmaktayız.
Bütün formların yıkılmasını yürüten bir dünyada kendi yaşamlarını büyük bir gayretle sürdüren bu geleneklerin, bu hileyi başarmaları gerektiğini burada hatırlamalıyız. Onlar sadece diğer geleneklere etkili olarak bağlanıp uyum sağlayarak ve tabii ki entropiye haraç ödeyerek -aslanların vahşi hayvanları yemesindeki gibi diğer çoğu gelenekleri temsil eden enerji gradyantlarını azaltarak- hayatta kalabilirler. Bir tür içinde genotipler diğer yarışanlardan daha çok üremek için gayretle çalışırlar ki ne kadar gayret sarf edilirse bir o kadar entropi üretilecektir. Yarın olan tipler tabii ki birçok kuşak arasında hayatta kalmayı başaramayacaklardır. Bu düşünce çizgisini genişletirsek, kültürler de piramitler ve havaalanları yaparak ve tabii ki sonra onları savaşlarda yıkarak entropiye haraçlarını ödeyerek hayatta kalabilirler. Bir türün ya da diğerinin savaşı insan türüne özgü diye birinin kafasını karıştırabilir. En alt bütünleyici seviyedeki cevap, bu yolla entropinin kültürel eserlerin dönüşmesinden çıkarılarak daha çok entropi yüklü yapılanmalara yol açmasıdır. Bu türün dizileri, iş dizileri (Soros, 1998) ve modern yıkıcı festivallerin diğer türleri gibi soyut yollarla yansıtılır.
Bu düşünce dizisi, İkinci Kanun ve doğal seleksiyon arasında muhtemel doğrudan bağlantılar konusunda itiraz eder (Depew et al, 1989). Aşağıdaki çıkarımı yapmamız mümkündür: Uyumlarını yükseltmekte nisbeten daha önemli organizma özelliklerinin (göreli üreme başarısı) kuşaklar boyunca ilişkili bireylerin tamamlanmış selektif seçimlerinin sonuçları olarak, daha önemsiz özelliklere göre daha az değişkenlik göstereceğine inanılmaktadır. Örnek olarak, Salthe ve Crump (1977), zıplamak için çok önemli olduğu düşünülen kurbağa arka bacaklarının özelliklerinin, işlevsel morfologların bu bağlamda daha az önemli olduğunu düşündükleri özelliklerden daha az değişken olduğunu göstermiştirler. Üstelik zıplayamayan kurbağa türlerinde aynı özellikler, rastlantısal olarak yapılanmış diğer fenotipik oranlardan daha önemli olmadığı halde daha değişkendir. Seleksiyon uyumdaki değişkenliği azaltır (Fisher, 1958). Ben davranışsal ve fiziksel özelliklerde (kalp atış hızı gibi) değişkenliğin zirve ve performans uğruna yıkılacağını belirtmiştim (Salthe, 1975). Örnek olarak, kalp atışı öncüllerden kaçarken gittikçe daha çok kritik olacak ve bu yüzden onun zirve performansı üretmek için yaşayanları kurtarmada özel bir önemi bulunacaktır. Önemli zirveler genellikle zirvelerin yoğun aktivitesi ile çatışma halindedirler. Birçok türün ilk kanıtı bu fikri desteklemektedir. Bu fikrin uygulanabilir olduğunu düşünürsek, İkinci Kanunu doğrudan seleksiyona bağlayabiliriz. Çünkü yoğun aktivitenin zirveleri aktiviteyle orantılı yükselmek zorunda olduğu için, entropi üretiminin de zirveleri olmak eğilimindedirler. Biz doğal seleksiyonun, -işlevsel özelliklerinin performansını gözden geçirmek için- entropi üretimi bağlamına geçici olarak daha yoğun eğildiği sonucuna varabiliriz. Seleksiyon daha sonra daha etkili olarak entropi üretebilecek sistemleri desteklemeye yönelmektedir. Bu şekilde İkinci Kanun doğal seleksiyonun sonuçlarını zorlar yada entropi üretimi tarafından aktarılan uyum maksimizasyonunu arttırır. Sınıflandırma hiyerarşisi şekillendirmesini kullanarak, {entropi üretiminde artış {uyum maksimizasyonu}} sağlarız. Yani uyum maksimizasyonu entropi üretimi maksimizasyonunun bir türü gibi düşünülebilir. Efsanemiz, iki ana prensibin birbiri ile tutarlı olduğunu göstererek güçlenmiştir.
Bizler burada, İkinci Kanun karşısında ayakta kalmak için uğraşan ve aynı zamanda devamlılıkları pahasına bu kanuna hizmet etmek için yapabilecekleri kadar çok çabalayan tarihî geleneklerin dünyasındayız. Hayatta kalanlar, gösterebilecekleri en fazla çabayı gösterebilmiş olanları içermektedir. Bizimki de, türlerin yapıp yıkarak,yiyip yeniden yaratarak kendilerinin devamını sağlayan populasyon ve kültürlerin yararına hizmet ettiği için yaşayan gelenekler arasındadır. Unutulmamalıdır ki, bizler onlara hizmet ederken onların karşı koyduğu İkinci Kanuna da hizmet etmekteyiz. Öyleyse biz bir tür takasla karşı karşıyayız. Bizler ancak İkinci Kanuna en azından aynı haracı ödeyerek geleneklerimiz için mücadele edebiliriz - ki bu mücadele gerçekten bir mücadele olacaktır!
Ne Yapmalıyız?
Yetersiz entropili bir dünyada olduğumuzu anladığımızda, bizden ne yapmamız gerektiğinin beklendiğini düşünmeliyiz. Bu soruya ilk cevap, bizler şimdi burada yaşayanlar arasında olduğumuz için şimdiye kadar ne yapıyor idiysek onu yapmaya devam etmemiz olacaktır. Yani bu, batının yörüngesinde ekonomik gelişimi uygulamak, olgun ekosistemleri dönüştürmek ve onları çiftliklerde (örnek olarak balık çiftliklerinde) olduğu gibi kentsel alanlarla değiştirmek, kaynakları elimizden geldiği kadar hızlı tüketmek, maksimum düzeyde üremek ve çekişen diğer sosyal sistemleri saf dışı bırakmak demektir. Efsanemiz şaşırtıcı olmayarak, kendini yapılandıran kültürün değerlerini (aktiviteleri ile yargılanması gibi) kapsar. Diğer bir yaklaşım da İkinci Kanunun ilerlemesine yardım etmeyen çok az uygulamayı dikkate almak ya da soruşturmaya, seyretmeye, düşünmeye dahil olmak ve rekabetten sakınmak olacaktır. Keza daha dar bir odakta, tembelliği, işi ağırdan almayı, aşırı ihtiyatlılığı ve kararsızlığı da belirtebiliriz. Son ikisi karmaşıklığın (=değişkenlik>düzensizlik->tereddüt) bir problem olacağını öngörür. Şimdiki felaket kaygısı ekonomimizin temeli olan bilimsel buluşlara engel olabilir. Klasik bilim teknolojiyi desteklemekte oldukça etkili olduğunu kanıtlamıştır. Eğer bu yasa dışı ilişki erkenden radyasyon ve diğer kirlenmeler gibi bazı beklenmedik rahatsız edici etkiler oluşturduysa, bizler bu etkilerin de İkinci Kanuna hizmet ettiğini düşünmek zorunda kalırız.
Nasıl olursa olsun, şimdiki bağlamda tamamen yasaklanmış tek aktivite sürekli harekettir ya da daha gevşek sosyal terimlerle indirgenen hiçbir şey için birşey dir. Fakat bu deyiş uygulamada özenle kullanılmalıdır. Bebekler -bir şeyi görünüşte olmamasına rağmen- hiçbir şey için alırlar. Onlar insanlar arasında metabolik entropi üretiminin en yüksek asli oranlarına sahiptirler. Bu yüzden, örnek olarak çok iyi bilindiği üzere bir yiyecek entropi üretimi daha düşük ve azalmakta olan bir yetişkine verilince iyi tüketilmeyecek ama bir bebeğe verilince iyi tüketilecektir (Aoki, 1991, Zotin, 1972) ve tabii ki, nesnelerin rekabeti açısından bebekler, bir populasyonun sonunda diğerleri ile adam akıllı çekişmesi açısından geçerliliği temsil ederler.
Fakat değerli bir ahlakçı asla toplumun şimdiki uygulamalarını ve tavırlarını desteklemeyecektir. Biz ilk olarak İkinci Kanuna kaderimiz ve Tanrı'mız olarak sarılmamızdaki tehlikeleri fark etmeliyiz. Bu şimdi entropi üretmenin en kısa yolunu tutmamız gerektiği anlamına da gelebilir. Bizim için bunlar nükleer savaş alanı olabilir. Ben buna rağmen bunun dar kafalılık olduğunu düşünmekteyim. O -bütün petrol gibi- hala dokunulmamış ve belki de güneş yakıp bitirinceye kadar dokunulamayacak birikmiş çok büyük enerji gradyantı bırakacaktır. Ayrıca yine o, Three Gorges Dam (Üç Boğaz Barajı) gibi dev yapılanma projelerinde ki entropi üretmeni maksimize etmenin daha iyi yolları olabileceğini (organizmalar olarak kendi bencil bakış açımızdan) fark etmeyi başaramamıştır. Ayrıca bizler, bittiğinde ılımlı bir şekilde (hepsine de) idareci enerji dağıtmasının yanı sıra Çin'i felaket getiren sellerden koruyacak ve sadece çöküşü ile anlaşılabilecek çapta büyüklükte potansiyel entropi üretimini kuşatarak kararlı bir düzenek oluşturacak bu baraja yardım edemeyiz ama onu dikkate alabiliriz. İlk önce entropi üretimi üzerine karşılaştırmalı çalışmalara ya da doğruca -şimdi bile yapılması muhtemel- hareketin çeşitli akışlarının gradyant dağıtıcı gücüne ihtiyaç duyacağız.
O kendi bencil motivasyonlarımızın neler olabileceğini daha yakından incelememizi de sağlayacaktır. Nisbeten daha uzun ömürlü organizmalar ve özellikle tarihi kişilerle birlikte duyarlı olanlar gibi biz de çok hızlı tüketmek istemeyiz ve gerçekten duygusal nesnelerle çevrili rahat bir yaşlılık hala daha çekici gelmektedir. Çeşitli geleneklerin taşıyıcıları olarak bizler varolmayı doyurucu ve çoğu zaman devamlılığı bir değer olarak görürüz. Şimdiki bağlamda bu anma, denge yerine (ve onun sonucu olarak) çekici olan bir alanın bölümlerini doldurmak ve maddesel özü -özellikle genişlemiş olan maddesel özü- suistimal etmek için ilk günahın bir işaretine sadık olmaktan başka bir şey değildir. Bizler, total, global dağılım yerine yerel toplanmayla sonuçlanan -içe doğru patlayan yıldızlar ağır kimyasal elementleri dövmesinde ki daha küçük ölçeklerde tekrarlaması gibi- çok şiddetli bir patlama olduğu için varolmaktayız.
Öyleyse emin olmak için tekrar şöyle sorabiliriz, bir şey patlamalıydı fakat bizim olmamıza ihtiyaç var mıydı ? Genellikle daha az şiddetli patlamalarda ve hatta suçlu varlığımızın bedeli olarak kendisini tamamlamış diğer varlıkları yavaş dehidrojenasyonlarda kurban ediyorken bile. Bunun cevabı şüphesiz az ya da çok şu an ne yapıyor olduğumuzla ilişkilidir.
İnanırsak: İkilemimiz yapmak mı yıkmak mı olacaktır ? Bizler (hala şiddetle yıkarken) yapmayı tercih ettiğimizi düşünüyoruz. Ne olursa olsun, yapmak gradyantları yıkmayı içerir ve sonunda dönüşte yıkılması gerekecek yaşlı formlara ulaşacaktır. Tabii ki ne olursa olsun kendi geleneklerimize sadık kalacağız. Bu yüzden geleneklerimizin kaynakları dikkatlice yapılandırılmalıdır. Yine burada, onlar tercih ürünü oldukları için esasen değerli olup olmadıkları ya da tesadüf eseri oldukları için temelde anlamsız olup olmadıkları ikilemine düşeriz. Maddesel olarak yapmak ve yıkmak arasında açıkça bir karar veremediğimiz için, burada mantıksal olarak tercih ve tesadüf arasında bir seçim yapamayız. Türler, ırklar ve genotiplerin hepsi Darwinciler tarafından tesadüfün ürünü olarak yapılandırılmıştır (mutasyon-> seleksiyon ve populasyonların rastlantısal genetik sürüklenmesi ve kazara yalnızlaşması gibi) fakat sosyokültürler dolayısı ile de tercih ürünü olarak alınmıştır.
Benim deneme niteliğindeki önerim aşağıdaki gibidir: Aşırı gelişmiş karmaşık sistemlerde olgunlaşmamışlık ve yaşlılık arasındaki bir aşamayı -olgunluk aşaması- hatırlayalım. Bu aşama (kasırgalar gibi abiyotik sistemlerde bilinemez) kendisini bir süre korumak için önemli bir enerji akışını ve epeyce dışa vurulmuş bir enformasyonu kullanır. Benim önerim; sadece sosyokültürümüzün bu aşamasını mümkün olduğu kadar çok korumaya çalışmamızdır. Kapitalist öğretinin büyü ya da öl kavramına -bu termodinamiğin İkinci Kanuna tamamen ters işliyor olsa bile- karşı çıkmamız gerekmektedir. Burada Darwinci evrimin etik imalarına karşı benzer bir tutum takınan Thomas Henry Huxley'e (1898) katılıyorum. Olgun aşama, enformasyonel dizilerin bir ürünüdür. Yaşlılık aşaması çok fazla enformasyonun sonucudur (Salthe,1993a). Enformasyon sınırının direnmesine ve sistemimizin mümkün olan en güçlü gradyantlara (o suretle gençleşerek) bağlanmasına karşı çıkmamız gerekmektedir. Kısaca her şeyi ılımlaştırmamız gerekmektedir. İşgal etmemiz değil korumamız gerekmektedir, hareket ettiğimiz kadar çok düşünmemiz gerekmektedir. Elde edebildiğimiz kadar çok enformasyonu akıllıca ıskartaya çıkarmalı ya da daha eski enformasyonları kısaltmalıyız. Hem evrimden (yaşlılığa doğru) hem de değişimden (gençleşmeye doğru) vazgeçmeliyiz. Bizim Islahat Asrına ve dünya milletlerinin ürettiklerini bir araya toplamaya, onları ılımana odaklamaya ve büyümeyen bir medeniyete ihtiyacımız var. Batı Dünyasının hegomanyasına karşı olan olası hemen hemen tüm organizasyonları elemesi ile nerede ise bunun mümkün olacağı bir noktadayız. Onun gibi güçlü başka bir sistem olsaydı, o sistem ılımlaşmaya gittiğinde batı dünyasını tüketebilirdi; fakat eşit büyüklükte bir varlık ya da onun gibisi görülmemektedir. Öyleyse yakında, uzunca süzülmüş bir uzunlukta geleneklerimizi korumak için bir fırsat penceremiz olacaktır. Bizim bir patlamaya ya da şahlanmaya değil devam eden bir altın çağa ihtiyacımız var.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız