Kaçak Yayın'ı iyi bilirim bir kaç kezde yazım yayınlandı. Bence alternatif bir edebiyat dergisi arayanlara iyi bir tercihtir, Lemancılar çıkarıyor... Editörü Aslan Özdemir, Nihat Genç'in de yazıları çıkıyor.
YARATICI-SANATÇILIK ve KADIN ŞAİRLER (YUSUF ALPER)
Sanat yaratımı üzerine birşeyler söylenmeye durulduğunda, doğal olarak çıkış noktası, kaynağını Freud’dan alan psikanaliz ya da psikodinamik psikiyatri olacaktır. Freud’dan sonra Kriss vb. ardından da Kendilik Psikolojisinin kurucusu Kohut, Varoluşçu analist Rollo May ve diğerleri gelecektir.
Sanat ve psikiyatri ilişkisi uzun yıllardır sanatçı - yazar çevrelerinin ilgisini çekmiştir. Her iki tarafın da birbirlerine bakışında çeşitli önyargı ve yanlış anlamalar vardır. Psikiyatriye en çok eleştiri, bilinçdışı malzemeyi çok önemseyen ve çok kullanan kesimden gelmektedir. Onlar, psikiyatrinin, dinamik psikiyatrinin babası sayılan Freud’dan beri sanatçıları ( tabii kendilerini ) hasta ve yapıtlarını da ruhsal patoloji ürünleri olarak gördüklerini düşünmektedirler. Aslına bakılırsa gerçek bir sanatçının, yapıtına kimin nasıl, ne diye baktığını pek umursamadığını söyleyebiliriz. Sanatçı yapıtını oluşturur, geçer. Onu değerlendirmek, eleştirmek, kategorize etmek başkalarının işidir ve istedikleri gibi yorumlayabilirler. Ama çoğu zaman değerlendiriciler ile sanatçılar arasında bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanabilmektedir. Sanatçı, psikiyatristi de bir eleştirmen; bilinçaltından yüzeye, her yönünü, gizini görebilen biri olarak görmektedir.
Belki sanatçı analisti bir otorite figürü olarak ebeveyni (babası –annesi) yerine koyuyor, ona karşı aktarım (transferans) geliştiriyordur. Analiste aktarım oluşurken eleştirmene neden olmasın. Belki yazın dünyamızdaki bu eleştirmen düşmanlığı, resimleri üzerine atılan çarpı işaretleri ve onların kıstırılıp küstürülerek çok az yazı yazmalarının altında yatan dinamik budur. Uysal bir çocuk olarak eleştirmen babalarının dizlerinin dibinden ayrılmayan ( bu durum yazın dünyamızda çok yaygındır ve hemen çok sayıda ilişki anımsanabilir) sanatçıların aktarımı da olumlu aktarım olacaktır. Tüm aktarımlar olumsuz olmaz, tersine sevgi de olur. Karşı aktarım olmaz mı? Tabii ki olur. Eleştirmenlerin şair-yazarlara yönelik yaklaşımlarında, duygularında da bunun etkisi neden olmasın. Yani onlar neden sanatçı-şairleri ebeveynleri yerine koyup (özellikle genç eleştirmen-yaşlı sanatçı ilişkisinde) duygularını o çerçevede yansıtmasınlar. Psikanalitik açıdan terapi ortamında olanlar bu ilişkide olmaz, olamaz, diyenler çıkacaktır. Aktarım ve karşı aktarım her tür ilişkide olabilir, neden olmasın. Bireysel olanı, değişik birçok gruba hatta bütün topluma uydurmak kabul görürken bu neden düşünülmesin.Tartışılabilir.
Öte yandan, Freud’un edebiyat sürecinin hep dışında kaldığı, ürüne büyük ilgi duymakla birlikte, süreci zihninde canlandıramadığı; işin sırrına eremediği belirtilmektedir (3). Genel olarak sanatı nevroz ya da çocuktaki oyunun eşdeğeri olarak gören Freud’un bu yaklaşımına çeşitli itirazlar edilmektedir. Buna karşın Freud’un sanata ve sanatçılara karşı hep ikilemli duygu ve düşünceler taşımakla birlikte onlara büyük saygı duyduğu da bilinmektedir. Bir yazısında Freud şöyle diyebilmektedir: ”Ama yaratıcı yazarlar değerli müttefiklerdir ve onların sundukları kanıtlar büyük övgüye layıktır; çünkü onlar yerle gök arasında, bizim felsefemizin henüz düşünü bile kurmamıza olanak vermediği bir sürü bilgiye sahiptirler. Onların zihin konusundaki bilgileri, bizim gibi sıradan insanlarınkinden çok daha ileridedir, çünkü onlar bizim henüz bilim alanına sunmadığımız kaynaklardan yararlanmaktadırlar”(2).
Yaratıcılık, belki de, psikopatolojiden çok “normal psikodinamik”le daha yakından ilgilidir ve belki de bugünkü psikanalitik düşüncenin yetersizliklerinden biri, bu ve başka bağlamlarda, normal ve nevrotik arasında yeterli bir ayrım yapamamasıdır (3).
Freud ve onu izleyen bazı yazarlar, sanatsal yaratıyı gerçek, olgun cinsellik yaşayamamayla ilişkilendirmektedirler. Onlara göre sanatçılar ya ödipal dönem öncesi oral, anal döneme ya da ödipal döneme saplanmışlardır ve o nedenle gerçek cinselliği diğer insanlar gibi yaşayamamakta, fantazilerle telafi etmeye çalışmaktadırlar. Başka yazarlarsa bu düşünceye karşı çıkmakta ve sanatçıların sokaktaki insanlar kadar sağlıklı, iyi cinsellikler yaşayabildiklerini, hatta karşı cins için daha da çekici olduklarını, bir doyumsuzluk yaşamalarının sözkonusu olmadığını belirtmektedirler (3)
Karşı cinsle ilişkilerin hep sorunlu olmadığı, sağlıklı bağlanmaların da olabildiği kabul edilmelidir. Yazın dünyamızdan birçok örnek anımsanabilir. Yani sanatçının cinselliğe bakışı ve cinsel yaşantısı asla ölçüt olamaz. Sanatçıların cinselliğiyle ilgili bakış çeşitli zamanlarda değişmelere uğramaktadır. Ondokuzuncu yüzyıl yaşamöyküsü yazarları geçmişteki yazarları yalın ve sadık aile babaları olarak betimlerken modern yazarlar, ister geçmişteki, ister günümüzdeki sanatçılarda eşcinsellik eğilimi bulmaya yatkındırlar (3). Değerlendirmeler de moda gibi değişmektedir. Oysa sanatçının yaratması için cinsel tercihinin şu ya da bu yönde olmasının önemi yoktur. Yaratmanın anaç bir uğraş olmasını gerekçe göstererek, sanatçılarda eşcinselliği, avantaj sağlayan bir öğe olarak görmek olası değildir. Ayrıca erkek sanatçılarda kadınsı özellikler olduğu düşüncesiyle birlikte çoğu yaratıcı kadının da erkeklerin ilgi alanına ortalamadan daha fazla ilgi duydukları öne sürülmüştür (1).
Yaratıcılıkta kadın ya da erkek olmanın önemli farklılıklar yarattığı öne sürülmektedir. Erkeklerde beynin sol yarısının daha baskın olduğu, o nedenle erkeklerin düşünce ağırlıklı, felsefeyle ilgili şeylere ve dolayısıyla şiire ( ayrıca evrimsel olarak avlanma işinin onlara düşmesi yüzünden uzaysal, geometrik, mekanik vb. şeylere) daha yatkın oldukları; oysa kadınların sağ beyinlerinin daha egemen olduğu, duygusal, ayrıntıya daha düşkün oldukları ve konuşma becerilerinin daha çok geliştiği (çünkü onlar da türün sürdürülmesi yönünden, evrimsel olarak doğurdukları çocukları besleyip sıcak, insancıl bakım verirken aynı zamanda bebekleriyle agu-gugu vb. seslerle başlayan ve karşılıklı yansılamalarla giden konuşmaları sürdürdükleri için) belirtilmektedir. Bu, bütün sanatçılar, özellikle büyük yazarlar için geçerli olamaz. Örneğin Yaşar Kemal’in ne kadar ayrıntıcı olduğu bilinmektedir. Yani bir büyük yazar-şair, erkek olsun kadın olsun, ayrıntıya da girebilir, çok derin felsefe de yapabilir. Geçmişten günümüze Türk Yazını’na baktığımızda, çok az sayıda kadın şair-felsefeci görürken daha çok sayıda öykücü ve roman gibi ayrıntıya dayanan sanat yaratıcısı kadın görmekteyiz.
Ancak yazınımızda son yıllarda ilginç değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Yaratıcı yazarları etkileyen çok çeşitli etkenler olabilir.Türkiye Yazını’nda son 20 yıldır belirginleşen bir özellik dikkati çekmektedir. Yakın zamana kadar çok az sayıda kadın şair varken son 15-20 yıldır kadın şairlerin niceliksel olarak çok büyük bir artış gösterdiği ve nitelik açısından da büyük bir sıçrama yaptıkları görülmektedir.
Bu durum son 40-50 yıllık toplumsal değişimimizin bir yansıması olabilir. Son yıllarda erkek ve kadın rollerinde değişmeler oldu ve kadınlar erkeklerin yaptığı her işte onlarla birlikte bulundular. Benzer acılar yaşadılar, ölümüne yol arkadaşlığı yaptılar. Özellikle 70 sonrası yaşananlar kadınları erkeklere kişilik olarak yaklaştırdı. Bunun sosyokültürel yansıması olarak kız çocukları da benzer duyarlıklar geliştirdiler, yaşadılar ve onu şairler olarak şiirlerine yansıttılar.
Ekonomik özgürlüklerini kazanmış bireyler olarak da kendilerini olduğu gibi (bir kadın olarak) ortaya koyabildiler. Gerektiğinde cinsellikleriyle, cinsel ilgileriyle ilişkili duygularını da şiirlerine kattılar. Önceleri sanki bir erkek tarafından yazılmış izlenimi veren kadın şiirleri giderek bir kadının kaleminden çıktığını gösterir oldu. Bu arada mutfak işleriyle çok ilgilenmemiş ( bu düşünceye katılmıyorum) olabilirler, olsun. Onu bir biçimde birileri yapmıştır. Çocuklarıyla ilgilendilerse, yeter. Aslolan sanattır, şiirdir.
Bu durum son yıllarda şiirimizi zenginleştiren bir öğe oldu. Tabii cinselliklerini ortaya koydular derken asla pornografik olandan söz etmediğimi; bir kaç kötü örneğin olduğunu, belirtmeliyim. Erotik olanı estetik çerçeve içinde verdiler. Ayrıca sadece bunları yazmayıp toplumun acılarını, sorunlarını, çatışmalarını bireysel süzgeçlerinden de geçirdiler.Tıpkı karşı cinsten yol arkadaşları gibi. Bir metin ya şiirdir ya da değildir. Ancak cinsel kimliğin yansımasının şiiri zenginleştiren bir öğe olduğu da kabul edilmelidir.
Sözünü ettiğim kadın şairlerin öncesinde ve andığım zaman diliminde de çok önemli şiirler yazmış şairlerimiz var: Son yıllarda hikmet burcunun en soylu şiirlerini yazan usta şair Gülten Akın, Melisa Gürpınar, Sennur Sezer emekleri unutulmaması gereken şairlerdir. Yaklaşık son 20 yıldır yazmakta ve adları belirginleşmekte olan kadın şairlerimizden ( mutlaka unuttuklarım olacaktır, bağışlasınlar) bazıları ise şunlar: Günseli İnal, Arzu K.Ayçiçek, hüznün ve umudun insancıl lirik şairi Ayten Mutlu, incelikli eleştirilerin çalışkan şairi Arife Kalender, melankoli ve derinliğin şairi Lale Müldür, naïf ve hüzünlü Oya Uysal, Leyla Şahin, sorunlarına ve hazin sonuna karşın derli toplu nasıl şiir yazılır’ın şairi Nilgün Marmara, hüzünle kanayan ve örselenmiş Çiğdem Sezer, düzeyli dil oyunlarının ve sözcük ekonomisinin ustası Zeynep Uzunbay, çağcıl ve sıkı Birhan Keskin, geleneksel ailenin lirik şairi Betül Tarıman, Selma Ağabeyoğlu, iç dökmenin ve hüznün başkaldıran şairi Didem Madak, doğunun ve acının hem otantik, mistik hem çağcıl şairi Bejan Matur. Daha yenilerden, giderek şiirlerini ve adlarını belirginleştirenler; coşkunun ve ayrıntının çağrışımcı şairi Özlem Sezer, şaşırtıcı genç bilge Zeynep Köylü, lirik dinamik Nilay Özer, Emel İrtem, Özlem Tezcan Dertsiz, genç başkaldırının şairi Serap Erdoğan, Deniz Durukan vb.
Umarım gelecekte kadın şair sayısı hızla artacak ve onlar niteliksel olarak düzeyli, içtenlikli ve insanı ilgilendiren şiirlerle şiirimizi zenginleştirmeyi sürdüreceklerdir. Bazı erkek şairlerimizse sözcük oyunlarıyla bir biçimde Freud’u haklı çıkaracak, ancak yaptıkları gerçek anlamda sanat olmayacaktır. Freud’un yanıldığı nokta da budur. Sadece oyun olarak görülen ve yapılan sanatın erişkin insanı oyalayan sözcük yığını olmaktan başka bir özelliği olmayacaktır. Yani sanat, şiir olmayacaktır.
Biraz biçem değiştirdi son dönemlerde..Halbuki ben onu gazetemsi haliyle değil de dergi şeklinde daha çok seviyordum..Özellikle İsmet Özel'le röportajın olduğu sayı pek bir güzeldi ama sağolsun beyinsiz arkadaşım kaybetti o sayıyı..
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız