Tarih: Cmt May 20, 2006 3:32 pm Mesaj konusu: Hangi çağdayız, kaçıncı yüzyıldayız?
Milenyum Çağı yada Uzay çağı, yada Sanayi ötesi çağ, yada Postmodern çağ diyebiliriz evvela bu çağa. Bakış açısına göre değişiyor. Ama hangi yüzyılda olduğumuz konusunda herkes mutabık: 21.yüzyıl.
Fakat bu soru o anlamda sorulmuyor. Geçmişten kendini ayrı tutmak için soruluyor bu. Bu düşünüşe göre geçmiş kötüdür her anlamıyla. İyi bir şey yoktur. Düşünüşler de, inanışlar da eski ve köhnedir. Geridir geçmişi önemseyenler. Çünkü geride kalmış yıllara ait birikimi halen önemser. Geride kalana geri denir yani. Geride kalan yılların birikimi itilir böylece, gerilik yaftasıyla.
Gerinin zıddı ise elbetteki ileridir ve ilerdedir kendi sanısıyla. Bir şeye geri diyen, kendini ileri konumda konuşlandırmıştır. Aydınlanmacı yaklaşım tam da budur. Geçmişi karanlık, geride kalan geçmişten sonrası olan bu günler ve sonraki günler ileri, aydınlıktır.
Oysa şu düşünülmez, yada pek nadir düşünülür: Düşünülmedik şey kaldı mı dünyada sahiden? Ki bu çağın düşünürleri bu soruya rahatlıkla 'düşünülmedik hiç bir şey yoktur. Sadece uslptedir farklılık' diyorlar. Aristo halen konuşuyor, Sokrates konuşuyor, tüm peygamberler konuşuyor geçmişte. Ama sesleri halen kulaklarımızda yankılanıyor. Çünkü düşünenler ve uyarıcılar her çağa konuşuyor aslında. Ve insanın bulunduğu her yere sesini iletmeye çalışıyor. Alıcı olan insan, her çağda alıcıdır çünkü.
Böylelikle "bu çağda bu kafa" söylemleri ancak kendini şişirmenin, küstahlığın ve kibrin söylemi oluyor. Böyle konuşanın göremediği şey, bu çağın ancak geçmişin birikimiyle ortaya çıktığıdır. Yani birden birelik asla yok. Eğer kendi kafasının altındaki gövdeyi göremiyorsa kişi, o zaman gerçekten kuru bir kelleden ibarettir.
Bu çağın düşünürleri bu gerçeği görebiliyorsa, halen kendini ilerde görenler ne demek oluyor o halde? Basit: Ne bir düşünür, ne de bu çağın ışığıyla aydın! Böyle olmaya özeniyor ama sanıları düşünüşten galip geliyor. Ayrıca gerçek bir aydınlanmaya tabi tutamıyor kendisini. Kendini kandırıyor, kendisi gibi olanları kandırıyor ancak. Ve asla birbirlerine acı gerçeği söyleyemiyorlar. Çünkü o gerçek, aynı zamanda kendilerine de dair.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Cmt May 20, 2006 8:50 pm Mesaj konusu:
Doğrusu felaket çağındayız. Bilimlerle teknikler, milyonlarca insanı kırıp geçirmekte olan veba salgınlarını ortadan kaldırma imkânını verdi, ama 1939'dan Hiroşima'ya kadar 60 milyon insanın yok edilmesi imkânını da verdi...Hangi çağda çalışma, ulaşım, eğlence tempoları, bugünkünden daha çok sinir hastalıklarına, enfarktüse, şiddet olaylarına, uyuşturucunun veya intiharın kucağına sığınmaya yol açmış, insanı diğer insanlardan ve kendisinden böylesine uzaklaştırmıştır?...'Geçmiş' 'Gelecek' ten çok daha insancıl, cazip ve medeni olma durumunda değil mi?
kimileri aya minibüs seferleri yapıyor kimileride AÇLIKTAN, SUSUZLUKTAN ÖLÜMÜ BEKLİYOR
hangi çağdayız kaçıncı yüzyıldayız pek önemi yok ama dünya tarihinde hiç bukadar büyük uçurumlar oluşmamıştı HERKESİN KARNI DOYUYORDU
BUNDAN BİNLERCE YIL ÖNCESİNDE VEYA YÜZLERCE YIL ÖNCE VEYADA TARİH ÖNCESİNDE HİÇ AÇLIKTAN ÖLENİ DUYDUNUZMU HAYIR, AMA ŞİMDİ, OZAMAN BU ÇAĞ ÇOK B...N BİR ÇAĞ
aydınlanma felsefesi geride kalan ne varsa geridir ve dolayısıyla kötüdür dememiştir..aydınlanma herşeyin geçmişte bulunduğuna artık söylenecek bir sözün kalmadığı tezine karşı çıkmıştır.. geçmişin birikimini çok iyi kullanmayı da becermiştir ayrıca..bakın aydınlanmacıların en çok okuduğu kitaplar belkide yunan klasikleridir, o dönemde en çok çevrilen ve baskısı yapılan kitaplar bunlardır belki de..
bilmiyorum tekrar anlatmaya gerek var mıdır, skolastik çağ avrupasında kilisede aristo mantığı harici kitap pek okutulmazdı...o dönem islam dünyası ise tabiri caizse ne bulursa onu çevirip okumaktaydı.bir şekilde kendisine uyarlamaktaydı...ama biz ne yaptık sonra, hepsini bir kenara attık, ortodoks bir islam anlayışı geliştirdik..ve dedik ki islam budur bunu böyle anlayın, artık söylenecek söz yoktur. skolastik çağ felsefesini bir okuyun arkadaşlar, kutsal kitabı nasıl yorumlamak gerektiği hakkındaki fikirlerini bir okuyun, aramızda o kadar benzerlikler göreceksiniz ki..
aslında hocamın kızdığı aydınlanmacılar değil de bilim ehlinin içindeki aristocular..bencede tartışılması gereken onlardır.
21. yüzyıldayız, bu matemataiksel bir olgu olduğu için itiraz edilemez. Ancak gerçekte hangi çağda olduğumuz, konuştuğunuz manada, çok tartışılır dediğiniz gibi.
Ülkeler, kıtalar, hatta şehirler ve hatta yerleşim birimleri arasında da çağ farkı olabilir. Afrika bir kıta olarak buna en güzel örnek. Onun da kendi içinde farklı çağları var yaşanan, farklı farklı yerlerinde. Mesela Mısır biraz daha iyidir, altındaki ülkelere göre. Ama Mısır içinde de çağ farkları olabilir. Kahire, Sao Paulo, İstanbul gibi şehirlerin semtlerinde de çağ farkı oluyor.
Kahredici olan daha üst çağların yaşanması. Zira o üst çağlar, önde olmanın avantajıyla herşeyi yönlendiriyor ve sömürüyor.
Afrika 1960'larda daha iyiydi ekonomik olarak. Ama aradan 45 sene geçmesine rağmen şimdi işler daha kötü kara kıtada. Geriye gidiş te söz konusu olabiliyor böyle.
Aslında ilk yazımda bunu kastetmemiştim. Ama önemli değil. Yazılar bizi nereye götürürse götürsün, meseleler düşünülmesi gerekli yerlerde dolaşıp duruyor.
Halife Me-mun ile başlayan çeviri eserler,ve iddia edildiği gibi bir şekilde Din adına içselleştirilmesinin meşru addedilmesine katılmak insafla bağdaşır gibi durmuyor.Sayın hocam,bu kelimenin tam anlamıyla suyu bulandırmaktır.Bu tarz eklektik yaklaşımlar her şeyden önce duyulan aidiyetten emin olamayışta aranmalı diye düşünüyorum.
Skolastik çağ felsefesinde İslam ararsanız bu katliam olur hocam.
Sakın bu tavır batıya hoş görünme psikolojisinin bir tezahürü olmasın?
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Cmt May 20, 2006 9:38 pm Mesaj konusu:
Bugün, insanlarımızın artık bağlı oldukları bir merkezleri olmamasına karşılık, çeşitli halkların ve çağların bir merkezleri vardır. Bu merkez onlara dışardan veya yukardan verilmemiştir. Onu insanlar belirlemişlerdir. Onu insanlar meydana getirmişlerdi. Bu insanlar biz farkında olmasak da, halâ bizim hayatlarımızda varlıklarını sürdürmektedirler. Önemli olan onların şurada dört bir yanımızda var olduklarını hepimizin bilinçli olarak hissetmemizdir. Bize bakıp durmaları veya bizim yargıçlarımız olmaları için değil, aksine bize yardım etmeleri, onların daha önce katettikleri yolu bizim boşu boşuna bir daha geçmememize yardımcı olmaları için. Geçmişin, ancak canlı ise bir anlamı vardır. Gerçek geçmiş artık ortada olmayan geçmiş değildir; bugünkü hayatlarımız için kendinde bir anlam muhafaza eden geçmiştir.
Gelecek, olup bitecek olan şey değildir. O, bizim yapacak olduğumuz bir şeydir. Gerçek gelecek şimdiki zamanda mevcuttur.
Demek ki amaç, ne dinlerin ve devrimlerin hayali bir müzesini kurmak, ne de onların, ölülerin tarihini yazar gibi tarihini yazmaktır. Amaç, insanlara ve uluslara daha önce yeni imkânlar sunmuş olan insanları ve ulusları yardıma çağırmaktır...
Roger Garaudy.
Sayın Poe, yanılmıyorsam sizin anlatmak istedikleriniz bu yönde idi. Geçmişin bütün oluşturduklarını ve oluşturulacak tüm geleceği bağrında taşıyan bir şimdiki zaman...
Elbetteki Graudy'nin söyledikleri manasında tartışmıştım meseleyi. Geçmiş birikimdir ve bu birikim bir çöp yığını değil, kaliteli bir değerler dünyasıdır.
Birbilen dostumuz, orda Aristo ile peygamberleri yanyana kullanmama içerlemiş. Ben topyekün bir geçmiş tanımlaması yaptım. Ve içlerinde bunlar da var dedim. Bunlar miras olarak dışlanamaz ki. Gazali de bilir Aristo'yu misal. Hatta fikirlerinde bir hayli etkisi de varmış.
Felsefe de bir birikimdir nihayetinde. Bunu Hilmi Yavuz da söyler. Benim eleştirdiğim şey kendilerini aydın bulanların da,aslında kendilerini ortaya çıkaran birikimlerden habersiz olmasına yönelikti.
Ne acıdır ki, bu gibi kişilerle tartıştığınızda sürekli batıdan fikirleri alıntılama gereği duyarsınız. Çünkü kendi dünyasına karşı müthiş bir önyargıları vardır. İbn Haldun'un söylediği sözü Niçe'denmiş gibi söylenmiş yaptığınızda kulaklarını dört açıp dinlerler. Ama ibn Haldun olduğu zaman 'zaten ne diyecekti ki' gibisinden ahmakça bir tutum takınırlar. Böyle böyle kendi dünyanızın doğrularını sürekli batı üzerinden iletmeye çalışırsınız. Yani sürekli Niçe'den, Bergson'dan, Sartre'dan dem vurmak zorundasınızdır.
Nihayetinde bu bir metoddur. Bunu uygulamak, onların anladığı dilde konuşmak için bu gerekli. Onların anlayacağı bir dili konuşmak.. Ama mesele sadece bu kadar dıştan yaklaşım da değil. Yani elbetteki insanlığın bir ortak mirası olarak 'önceden kim, neleri düşünmüş' kabilinden bilmek, kendi düşüncelerini doğrultmak için de elzemdir. İnsan, bir toplum içinde gözlerini açmasa, acaba yine konuşabileceği bir dil olur muydu?
Geçmişin birikimden yararlanma işine şimdilerde hermenatik diyorlar. Yani geleneksellik. Jurgen Habermars sıkı bir taraftarı. Belki de bunu görüp ortaya atan. Geleneksel akıla en çok atıf yapanlar Dücane cündioğlu ve Yusuf Kaplan. Şimdi bunlar da sıklıkla batılı filozflardan bahsettiği için sanırım papaz durumuna düşmüyordur.
Mesele şudur: Doğu da, batı da islam'ın doğrular en nihayetinde. Bunu görmek için her yöne gitmeli insan.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Pts May 22, 2006 10:51 am Mesaj konusu:
R.Garaudy'nin 'Yaşayanlara Çağrı' isimli kitabının arka kapağına alıntılanan bir yazısı, içinde bulunduğumuz çağı sorgulayarak, tüm zamanların medeniyet birikimlerinin harmanlanmasıyla oluşturulacak bir yaşam tarzına genelde insanlığın fakat daha fazla özelde Batı'nın ne denli çok ihtiyacı olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bahsettiğim yazı benim çok hoşuma gitmişti, sizlerle de paylaşmak istedim:
"Bu kitabı okumayın ve de 'niçin'siz yaşamanın o yüce(!) sanatını kendisinden öğrenmek için televizyonunuzu sakın kapamayın.
Siz bu kitabı okumayın ve de ayağınızı gaz pedalından hiç çekmeyin; tabii, transistorlu radyonuzu sonuna kadar açıp bağırtmak üzere yol tıkanmalarında çekebilirsiniz.
Belki de, ne bu kitabı, ne de size 'niçin' sorusunu soran başka bir kitabı okumayacaksınız, çünkü tüm bir yaşayış biçimi ve temposu, sizi fabrika, tv, basın ve süpermarket zinciriyle kıskıvrak bağlayarak bundan alıkoymaktadır.
Belki de hışımla bana şöyle karşılık vereceksiniz: 'Yeryüzünü ne hale getirdiler? İnsan denen varlığı ne yaptılar? Hayatı ne hale soktular? gibi sorularınızla tepeme çöken havanın ağırlığını daha da arttırmayınız. Gelecek ben olmasam da olur, bense bugünü yaşamak istiyorum!'
Ben 'insan ölmüştür' diyenlerden değilim. Asıl insan henüz mevcut değil. İstermisiniz, onu var kılmaya çalışalım. var olmaya çalışalım. Yani sebep-sonuç zincirinde bir halka olmamaya, aksine daha sağlam bir güçlerin daha açık bir gaye ile her an ortaya çıktığı doğuş halindeki insanlar olmaya çalışalım.
Yoksulluğu doğuran bir zenginlik ekonomisine karşı, kısır bir politika, acınacak bir aşk, zavallı bir sanat, kuru bir bilim, özü gitmiş bir dinden oluşmuş bu yaşantıya karşı, daha zengin bir hayat tarzı oluşturmayı deneyelim. Aptalca bahse tutuşmalardan hoşlanmaz mısınız. Ben de öyleyimdir. Ama başka seçimimiz yok: Ya iman, ya hiçlik..."
Garaudy 'İslam'ın Vadettikleri' adlı eserinde ise, insanlığa yaptığı bu çağrıya cevap verebilecek en güçlü medeniyetin İslam medeniyeti olduğundan bahseder. Geçmiş araştırılmadan ve istifade edilmeden geleceğin inşa edilemeyeceği çok açık. Biz şanslıyız, harika bir mirasımız var, farkındalığımız gün geçtikçe azalsa bile...Oysa Batı Haçlı seferleri, Fransız ihtilâli vs. derken sürekli Doğu'yu kurcalamak zorunda kalıyor. Ya da tam tersi bir durum mevcut bu konuda; Onlar daha şanslı, çünkü insan elindekinin kıymetini bilmez, sahip olmayanlar ise onu bir şekilde elde etmeye çalışırlar...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız