Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 221 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

gülünün solduğu akşam


gülünün solduğu akşam

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar
Yazar Mesaj
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1258
Nereden: nereye...

MesajTarih: Sal May 09, 2006 10:34 am    Mesaj konusu: gülünün solduğu akşam Alıntıyla Cevap Ver

ERDAL ÖZ

Erdal Öz, 26.3.1935'te doğdu. Devlet memuru olan babasıyla birlikte Türkiye'nin değişik yerlerini dolaştı. Ortaokulu Antalya'da, liseyi Tokat'ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. İstanbul'da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte a dergisi'ni çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar'ı (1960) a dergisi yayınları arasında yayınladı. Sonra ilk romanı Odalarda (1960) Varlık Yayınları arasında çıktı. 12 Mart darbesiyle birlikte siyasal görüşlerinden dolayı tutuklandı. O dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Yaralısın adlı romanı, önce 1973'te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi, sonra 1974'te kitap olarak çıktı. Bu roman Macaristan'da, Almanya'da, Hollanda'da, Suriye'de, Makedonya'da, İran'da da basıldı; 1975 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldı. Kanayan 81973) adlı öykü kitabı, Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976) adlı anılar kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün Solduğu Akşam (1986) adlı anılar kitabı, Havada Kar Sesi Var (1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve Odalarda (1995) adlı yeniden elden geçirilmiş romanı, Sular Ne Güzelse (1997) adlı öykü kitabı çıktı. Bu kitapla 1998 Sait Faik Öykü Ödülü'nü aldı. 1975-1981 yılları arasında Arkadaş Kitaplar adlı 'çocuk edebiyat dizisi'ni yönetti. 1981 yılında Can Yayınları'nı kurdu. Üç de çocuk kitabı var: Kırmızı Balon (1990), Alçacıktan Yağan Kar (1982) ve Babam Resim Yaptı (2003). Son öykü kitabı Cam Kırıkları (2001) Sedat Simavi Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Son Kitabı: Defterimde Kuş Sesleri (2003) 1971-1972 yılları cezaevi anılarından oluşuyor.



bu acılara katlanmak hiç kolay değil, acılarla mı bileyleniyor yüreğimiz oysa yeterince keskindi...

"herkes ne zaman ölür
elbet gülün solduğu akşam"


turgut uyaR
Başa dön
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1258
Nereden: nereye...

MesajTarih: Sal May 09, 2006 10:37 am    Mesaj konusu: Erdal Öz ile Söyleşi: ‘Edebiyatın tek okulu ustalardır’ Alıntıyla Cevap Ver

Öykülerinizde şiirsel bir dil var. Şiiri öyküde devam ettiriyorsunuz sanki...

Benim hayatımdan şiir hiç çıkmadı. Sadece yazan olmadım, okuyan ve değerlendiren oldum. Şiirsiz edebiyatı düşünemiyorum. Yalnız bizim kuşağın Türkçesi güzeldir. Çünkü biz Ataç'ın tedrisinden geçtik, onun dergâhından geldik. Çok etkiledi bizi Ataç. Sadece bizi değil, bütün Türk dilini etkiledi. Bugün yazılan, konuşulan Türkçe'ye baktığımız zaman, müthiş bir arınma ve güzelleşme görürsünüz. Belki televizyonların Türkçe'yi son zamanlarda sbozduğunu söyleyebilirsiniz ama şimdilerde TV spikerleri de çok temiz ve güzel bir Türkçe kullanıyorlar. Ama çeviri filmler için aynı şeyi söylemek zor. Orada kullanılan Türkçe çok kötü. “Hayret bir şey”, “kahretsin... Yok bunlar Türkçe'de. Ama bir bakıyorsunuz bütün halkın diline dolanmış durumda. Türk Dil Kurumu'nun son dönemlerde uzatma, inceltme işaretlerini kaldırması da yanlış telaffuzlara neden oluyor.



Sizin romanlarınızda ve öykülerinizde öne çıkan güncel bir politik tavır da var. Bu seçiminizin nedeni nedir?



Ben yaşadıklarımı edebiyatımda uzatan bir yazarım. Yaşadıklarımdan yola çıkıyorum. Zaten edebiyatın kaynağı da yaşantılardır. Yaşantı derken, bunun içine tabii ustaların yazdığı eserler de girer. Romanıyla Dostoyevski bana birçok şey yaşattıysa, o da benim yaşadıklarım arasındadır. Bedenimden geçmemiştir ama tanık olduğum olaylardır bazen. Benim önümde dövülen, işkence edilen birini ben yaşamımdan silemem. Tabii bu yaşantılardan yola çıkarken ben, birtakım politik eylemlerin ya da olayların içinde oldum. Deniz Gezmiş'lerin idamına karşı çıkarken, güvenlik güçleri bunu bir tür örgütlenme olarak gördüler, ki bir örgütlenmedir. İdamlara karşı 22 bin imzanın toplanması ilk sivil toplum tepkisidir bence. Çok kızdılar ve bizi hapse attılar bunun için. Gösterilen neden de, uçak kaçırma olayıdır. Kaldı ki böyle bir şeyle hiç ilgisi yoktu, sadece o imzalara kızmışlardı. Hapishaneyi yaşadım, işkenceyi gördüm, tutuklularla birlikte oldum, olayların insani ve politik boyutlarını yakından yaşadım. Bu ister istemez benim edebiyatıma ve yazacaklarıma yansıyacaktı ve yansıdı da. Ama ben hiçbir zaman parti edebiyatı yapmadım. Yani katı olmadım. Sovyetlerde yapılan Toplumcu Gerçekçiliği uygulamadım. Hep insanı ele aldım. İnsandır edebiyatın ana kaynağı ve amacı.



Dostoyevski'nin romanında okuduğum da benim için bir yaşantıdır, dediniz. Burada başka bir edebiyat anlayışı da giriyor araya, eserlerden yola çıkıp bir eser yaratmak gibi. Ama sizin yaptığınız bu değil.


Edebiyatın okulu yok. Edebiyat fakülteleri, edebiyatın kuramlarını, teknik yönünü öğretir. Edebiyatın uzmanları çıkar oradan. Ama edebiyatçı da çıkar. İlle edebiyat fakültesini okuduğu için edebiyatçı olmamıştır ama. Bir Nezihe Meriç, edebiyat fakültesinde okuduğu için edebiyatçı olmamıştır. Edebiyatçı olduğu için edebiyatçı olmuştur. Tek okul, usta yazarların yapıtlarıdır. Bunu ben genç yazarlara sık sık söylerim. Öykü yazıyorsanız, o türün ana yurtlarından biri de Amerika'dır. Sadece Hemingway'i okuyarak yazmamalı ama, orada bu türün başka büyük ustaları da var. Poe var, O. Henry var, Steinbeck sonra gelir. Ömer Seyfettin'i bilmeden Türk edebiyatında öyküye girmemeliyiz. Çünkü kazançlarımız olacak ustalar onlar. Edebiyatın da bir çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi vardır. Kötü bir ustanın yanına girerseniz, ancak onun kadar kötü bir usta olabilirsiniz. Ve zaman kaybıdır bu. Bu açıdan ustaları okumak yazarın okuludur. Şimdi ben, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'ini, Raskolnikof'unu okuyup, onları arkadaşedindikten sonra, ellerinin üzerine iğne soksam kıpkırmızı bir kan çıkar. Ama birtakım sentetik yazarlar var ki, neresine iğne batırsanız su çıkıyor. İnsan eskizini almış ama yaşatamamış. Edebiyat yaşananlardan yola çıkılarak yazılan ama yeniden yaşatan bir yaratıdır. Beni okurken ona yapıştıysanız, ben sizi yaşatıyorum demektir. Tabii burada ben çok usta işi bir öyküden söz ediyorum. Bunu ben ne kadar başardım bilmiyorum ama ustalarda gördüm bunu. Galiba son iki kitabımla bunu biraz becerdim gibi geliyor bana.



Cam Kırıkları ile bu yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldınız. Ödüller üzerine düşünceleriniz?


Ödüller bir yazar için sevindirici bir şey tabii. Biraz daha ilgi odağı oluyor o kitap. İnsan ödül kazanmak için kitap yazmıyor, o sonradan verilen bir şey. Türkiye'deki ödül çokluğu aslında ürpertiyor insanı. Daha önce 1975'te Yaralısın'a Orhan Kemal Ödülü'nü, 1997'de Sular Ne Güzelse'ye Sait Faik Ödülü'nü verdiler. Bir de hiç beklemiyordum, Sedat Simavi Ödülü'nü verdiler son kitabıma. Sevindim tabii. Ödül, ödül verilenle, gerçekten iyi bir buluşma sağlıyorsa önem kazanıyor. Nobel ödüllerinde de gördüğümüz gibi öylesine politik ve olmadık insanlara veriliyor ki, yazarı hiç etkilemiyor. Kitap satışını bile etkilemiyor. Bir Marquez aldığı zaman ödülü gerçekten büyük bir yazar olduğu için alıyor ama öyle isimler var ki niçin ödül verildiğini hiç anlayamıyorsunuz. Kitaplarını çevirip yayınlıyoruz Nobel aldı diye, onun kaç gömlek üstünde yazarlarımızın olduğunu görüyoruz.






(İhsan Yılmaz'ın Ocak 2002'de yayınlanan Hürriyet Gösteri dergisine yaptığı söyleşiden alınmıştır.)
Başa dön
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1258
Nereden: nereye...

MesajTarih: Sal May 09, 2006 10:53 am    Mesaj konusu: İnsan Sıcaklığında Bir Öykücü: Erdal Öz Alıntıyla Cevap Ver

Erdal Öz, "1950 Kuşağı" yazarlarından. Yazınsal uğraşı bu kuşağın serüveninde biçimlenip gelişen biri. Uzun aralıklarla da olsa, okurla her buluşmasında, kitapları ilgiyle karşılandı, okundu. Onun "Yorgunlar" adlı öykü kitabıyla başlayan serüveni, bugün, "Sular Ne Güzelse" ile yepyeni bir çizgiye ulaştı. Öz'ün anlatıcı kimliği; özgün, olabildiğince yalın öykülerle yazın coğrafyamızı zenginleştirebileceğini ortaya koymuştur. "Sular Ne Güzelse" öykü kitabıyla yeniden okurla yüzleşmesi, bu ilginin haklılığını gösterebilecek düzeyde. Öykücülüğümüzün bugün geldiği dönemeçte, "1950 Kuşağı"nın özgünlüğünü, etkisini, etkinliğini kanıtlayacak yanı için de bir göstergedir onun öyküleri. Bize, kurduğu yalın öykü evreninde insan sıcaklığını getiren Erdal Öz ile yazın serüveni, yazarlık uğraşı, öykücü ve romancı kimliği üzerine söyleştik.





Dilerseniz söze sizin yazın serüveninizden başlayalım. Gezgin bir çocukluk, ilk gençlik döneminiz var. Sivas, Antalya, Tokat... Bu yıllarda sizi edebiyatla tanıştırıp buluşturan neydi?


Babam yargıçtı. Tek çocuk olarak büyüdüm. Babamın yakın aralıklarla sürekli bir yerden başka bir yere atandığını biliyorum. Bir yerde olmak, bir yerde büyümek çok önemlidir bir yazar için. Ama bir yerde olamazsanız, o yerin toprağına, havasına, suyuna alışamadan bir başka yere göçerseniz, sonunuz Türk halkı gibi olur. Göçerin birisinizdir. Oysa bir yazarın en sık sığınacağı yer, çocukluğunun, ilkgençlik yıllarının coğrafyasıdır, tarihçesidir; insanlarıdır, aileleridir, söylentileridir, söylenceleridir. Tam bir yerde o yerin yerlisi gibi olacakken bir başka yere göçüp konmak, bir yazarı köksüz kökensiz bırakır. Doğru dürüst arkadaş bile edinemezsiniz, dost edinmeye vakit bile bulamazsınız. Aşk acısı çekecek, onun gerekli bakımını yapacak kadar vaktiniz bile olmazsa, aşkın ne anlamı kalır ki?


İlkokula Uzunköprü'de başladım; altı yaşında. İkiden üçe geçtiğimde, dünya savaşının top sesleri Uzunköprü'den duyuluyordu. Trakya'yı boşalttılar. Babalar yerinde kaldılar, çocuklar, anneler Trakya'dan uzaklaştırıldılar. Ankara'ya, Nurettin Dayım'ın Kavaklıdere'deki evine gelip yerleştik. Üçüncü sınıfı Çankaya ilkokulunda okudum. Fevzi Çakmak'ın kısa pantolonlu, beyaz etli, iri torunu da bizim sınıftaydı.

İsmet Paşa'nın köşkü okulumuzun karşısındaydı. İsmet İnönü, öğleden sonra, tam okul çıkışımızda, siyah otomobiliyle köşke gelir, ön kapıdan arabasıyla içeri girer, yarım saat kadar sonra; kızıyla birlikte, ikisi de atlarının üstünde, süvari giyimleriyle, köşkün arka kapısından çıkar, Kavaklıdere'ye doğru yokuş aşağı at sürerlerdi. İki üç öğrenci, köşkün arka kapısına gidip beklerdik onları. Sonra da yokuş aşağı arkalarından koşardık. O zamanlar Cumhurbaşkanları bile halktan korkmazdı. İsmet Paşa'yı kaç kez yolda yürürken görmüşümdür.

Sonra Bolu'ya gittiğimizi hatırlıyorum. Babam oraya atanmıştı. Büyük deprem, Bolu'yu yerle bir etmişti. Yıkıntıların arasında tek katlı beton küçük bir ev kiralamıştı babam. Ama orada pek kalamadık. O ara babamla annemin arası açıldı. Babam, bizi bırakıp Ankara'ya gitti. Bolu'dan Muğla'ya atanmasını sağladı. Biz de yine Ankara'ya, dayımın yanına döndük. Sonra babam bizi Muğla'ya, yanına çağırdı. Gittik. İlkokulun dördüncü, beşinci sınıflarını orada okudum. İkinci Dünya Savaşı'nın bitişini çok iyi hatırlıyorum. Sonra Antalya Ortaokula orada başladım, orada bitirdim.

Sonra da lise. Tokat Gaziosmanpaşa Lisesi. Liseyi dört yıl okuduk. Biz liseyi bitirdik, lise yine üç yıla indi. Türkiye'nin sakat Milli Eğitim politikası bizim kuşağın bir yılını yemiştir. Ama beni İlhan Başgöz gibi olağanüstü bir edebiyat öğretmeniyle tanıştırmıştır. Beni benden alıp edebiyatla buluşturan o olmuştur. Onu tanımasan, kötü edebiyat öğretmenlerinin elinde, sürekli bir, iki gibi notlar alıp edebiyattan nefret edecek bir Erdal Öz olarak kalacaktım. İlhan Bey beni şiirle, öyküyle tanıştıran, benim için çok değerli biridir. Daha sonra da İstanbul işte. İstanbul fakültesi.



Peki, ilk izler, ilk etkiler... Neler okuyordunuz?



Dayım, okuyan, aydın bir yüksek mühendisti. Ankara'da, onun evinde kaldığımız günlerde, kitaplığını karıştırırdım durmadan. İlk Dostoyevski'leri, Balzac'ları, Tolstoy'ları, Andre Gide'leri onun kitaplığında gördüm. En sevdiği yazar Pitigrilli'ydi. Avni İnsel çevirilerini okumaya çalışmış ama tadına varamamıştım Pitigrilli'nin. O sırada Çocuk Haftası dergisi çıkmaya başlamıştı. Dergiyi dayım elimden kapar, önce o okurdu. Muğla'ya gittikten sonra da Çocuk Haftası dergisinden kopamadım. Dayım beni abone yapmıştı dergiye. Orada Sürurı'nin, daha sonra da Firuz'un çizgilerine hayran kalıp resim yapmaya başladım. Muğla' da ilkokullar arasında açılan resim yarışmasında birinci oluşumu Süruri'ye ve Firuz'a borçluyumdur. Çocuk Haftası'nda Kemalettin Tuğcu'nun 'Zavallı Büyükbaba' adlı bir romanı tefrika ediliyordu. Dergiyi bir hafta boyunca merakla bekler, her tefrikayı gözyaşları içinde okurdum. Bana okumayı ilk sevdiren yazar Kemalettin Tuğcu'dur. Sonrada dayımın gönderdiği, her cildini merakla beklediğim Jean de la Hire'in yazdığı İki çocuğun Devrialemi adlı on mu, on iki cilt mi süren dizi romanıdır. O kitabın iki çocuk kahramanını:Jano ile Yanik'i hiç unutmadım. O iki çocuğun motosikletle yaptıkları dünya turunda üçüncü çocuk da bendim. Sonra da Jules Verne'in kitapları işte. Ortaokulda Reşat Nuri'leri, Refik Halit'leri okumam bir rastlantı değildir. Türkçe öğretmenimiz o kısa boylu güzel kadını, Mübeccel öğretmeni nasıl unuturum? Kısa süren birlikteliğimizde Cahit Külebi'nin, ona imzalanmış, Adamın Biri'adlı ilk kitabını o getirip vermişti bana. 'Çalıkuşu'nu, 'Memleket Hikayeleri'ni okumamı isteyen de o olmuştu.

Lisede İlhan Bey, beni Orhan Veli'yle, Sait Faik'le, Orhan Kemal'le Panait İstrati'yle ve genç Amerikan öykücüleri ile tanıştırdı.

İstanbul Hukuk Fakültesi'ne geldiğimde ilk şiirim Ankara'da çıkan Kaynak dergisinde yayımlanmıştı.




Yazmak düşüncesi nasıl oluştu sizde; yazıyı yazmak eylemini nasıl keşfettiniz?




-Lisenin en güzel kızına sevdalıydım. Çıkardığımız 'Petek' adlı duvar gazetesinde onun için yazdığım bir aşk şiiriyle başladım yazmaya. Tutucu bir kasabaydı Tokat. Üstünüzden uçan dişi bir kuşun bile dedikodusu yapılırdı. Gülten, bir alt sınıftaydı. Yeşil gözlü bir Çerkez kızıydı. Ona başka türlü seslenemeyince, duvar gazetesinde yazdığım bir şiirle aşkımı dile getirmeye çalıştım. İkinci sayıda da bir öykü yayımladım. Sanırım yine ona yönelik bir öyküydü. Sonra da İstanbul.



Yazmaya şiirle başlıyorsunuz. Bu yöneliminiz nasıl oldu?


Aşk denilen o yüce acıyı yaşayıp da şiir yazmamak olur mu? Aşkı en güzel dile getirme yolu şiir yazmak değil midir? Bende de öyle oldu.



Sonra şiirden vazgeçiyorsunuz, ya da şiir sizi bırakıyor. Öykü ve romana geçişiniz nasıl oldu?


Dergilerde şiirlerim arka arkaya yayımlanır olmuştu. Ama yazdıklarımı beğenmiyordum. Bir gün şiiri bırakmam: gerektiğini anladım. Bıraktım. Kolay değildi böyle bir karar vermek. Sigarayı bırakmak kadar zordu. Bir daha da yazmadım. İyi bir şair olmadığımı, olamayacağımı anlamıştım. İyi ki erken anlamıştım. Öyküde karar kıldım. İyi de oldu.

Aynı yıl içinde (1960) bir öykü kitabım: Yorgunlar, bir de romanım yayımlandı: Odalarda. Şiir yazmayı bıraktım, ama şiiri hiç bırakmadım. Edebiyatta hiçbir yerlere koyamadığım o yüce tür, en 'vurgun olduğum türdür. Edebiyat üstü bir şeydir şiir bence.




Dergilerde yazılarınızla 1950'lerde görünmeye başlıyorsunuz. 'Kaynak' dergisinde (15 Eylül 1952) ilk şiirinizi, ('Rastgele' ), Seçilmiş Hikayeler Dergisinde ise ilk öykünüzü ('Yağmurlu Hikaye') yayımlıyorsunuz (Haziran 1954). Dergilerle tanışma; buluşma serüveninden söz eder misiniz?



Kaynak dergisinde yayımlanan ilk şiirimi Tokat lisesinden edebiyat öğretmenim İlhan Başgöz göndermişti. Seçilmiş Hikayeler'deki ilk öykümü ise sevgili Nezim (Nezihe Meriç) İstanbul'dan göndermişti. İstanbul'da Nezim'le tanışmak büyük bir şans olmuştu benim için. Çok beğenirdim okuduğum öykülerini. Öyküleri alıp bir vapura atlar, Kadıköy'e, Nezime götürürdüm. O, ıslık çalan, pantolon giyen bir abla olarak, öykülerimi okur, eleştirirdi beni. Seçilmiş Hikayeler'in seçici kurulundaydı. İlk öykümü yayımlatıp beni öykü dünyasına çıkaran Nezim'dir. Teyzemin kızının okul arkadaşıymış. Birlikte piyano çalarlarmış. Teyzemin kızı Neriman götürmüştü beni ona. Kadıköy'deki iki katlı küçük ahşap evin duvarları babasının yaptığı tablolarla doluydu.



Bu süreçte başka hangi dergilerde yazdınız.


Varlık'ta, Yeditepe'de, Yenilik'te önceleri şiirlerim, sonraları öykülerim çıkardı.



'1950 Kuşağı'nın oluşumunda yer aldınız. 15 Ocak 1956'da 'A Dergisi'ni, bir grup arkadaşınızla çıkardınız. Bu nasıl, hangi gerekçeden oluştu?


A Dergisi, ilk çıkışında bir yapraklık bir dergiydi. İlk sayılarının başyazarı da -övünmek gibi olmasın ama- bendim. A Dergisi, İstanbul Hukuk Fakültesi'nin kantininde oluşmuş bir dergidir. Öbür dergiler, her yazdığımızı yayımlamıyordu. Pek çok yazımız geri çevriliyordu. Bu, bizde, ister istemez, bizden önceki kuşaklara karşı bir öfke yaratıyordu. Nitekim, 'Dram Tiyatrosu olayı' bu yüzden patlamıştır. Sansaryan Hanı'na ilk atılışımız, ilk polis dayağı, düzenden ilk nefret edişimiz bu olayla başlamıştır. Sosyalizmi ilk merak edişimiz, sonra da Türkiye İşçi Partisi serüveni.

Asıl önemlisi de, yazdıklarımızı kitaplaştırma olanağını, bu dergileri çıkaran yayınevlerinde bulamıyor olmaktı. O zaman, harçlıklarımızı bir araya getirip bir dergi çıkarmaya karar verdik. A Dergisi böyle doğdu. Sonra da yine kendi biriktirdiğimiz paralarla, 'A Dergisi Yayınları' arasında kendi ilk kitaplarımızı yayımladık.



Bir grup yazarla (Onat Kutlar; Kemal Özer; Adnan Özyalçıner; Konur Ertop, Asım Bezirci, Doğan Hızlan, Demir Özlü, Hilmi Yavuz...) bir dergi çevresinde buluşmanın sizce anlamı neydi?


Fakülte kantininde buluşan birçok şair, yazar vardı. Ünlü kişilerdi. Biz ünsüzler, 'onlar gibi değildik, biz başkaydık'. Bir kısmımız, aynı fakültede, aynı sınıfta okuyorduk. Kısa sürede birbirimizi gerçekten seven, acılarımızı, mutluluklarımızı bölüşen, sevimli bir topluluk olmuştuk. Sonra başka fakültelerden kantinimize gelen bize benzer kişilerle arkadaş olduk. Edebiyattı bizi buluşturan. Her şeyi tartışırdık. Ortak güzelliklerden hoşlanırdık. Örneğin, Behçet Necatigil'in Kabataş Lisesi'nden bir iki öğrencisi de vardı aramızda. Onun şiirlerine hemen hepimiz tutkunduk. Behçet Necatigil'in Titze ile birlikte Rilke'den Türkçe'ye çevirdiği bir kitap: 'Malte Laurids Brigge'nin Notları', hepimizin ortaklaşa bayıldığımız başucu kitabımız olmuştu. A Dergisi çevresinde toplanan bu arkadaşların ortak noktalarda uyuşan bir edebiyat anlayışı edinmelerinde bu kitabın gizli ama büyük bir etkisi olmuştur sanırım. Bir başka kitapta Virginia Wolf'un 'Deniz Feneri' adlı kitabıydı. Ne anladık o kitaptan, şimdi bir şey söyleyemem; ama iyi bir edebiyat yapıtının, bir koltuğa kaykılarak okunmaması gerektiğini; tam tersine, sert bir sandalyede oturarak, ders çalışır gibi okunması gerektiğini biz Virginia Woolftan öğrendik. Sonra başka yazarlar girdi hayatımıza: Kafka; Camus, Sartre gibi. Bu arada Orhan Kemal ile Sait Faik'e olan düşkünlüğümüzü, Ataç'a olan tutkunluğumuzu da açık açık belirtmeliyim.



Biraz o dönem üzerinde duralım, dilerseniz. DP'nin iktidarda olduğu yıllarda üniversitede öğrencisiniz. Edebiyat uğraşını nasıl algılıyordunuz o yıllarda? Yaşanılanlarla yazılanlar arasındaki dünyanızda en çok neler yer ediyordu?


Demokrat Parti'nin iktidara gelişi Türkiye için-büyük şanssızlıktı. O partiyi kısa sürede tanımış, yanlış eylemlerini gördükçe, daha sosyalizmi değil belki, ama demokrasiyi yakalamak adına, o partiye cephe almıştık. 6- 7 Eylül olaylarının en yakın tanığı bizim kuşağımızdır.

A Dergisi biliyorsunuz, 27 Mayıs devrimiyle birlikte yayınına ara verdi. Yıllar, sonra 'Yeni A ' adıyla yeniden çıktı. Bu yeniden çıkışta ben Ankara Mamak Cezaevi'ndeydim.

Bu yeniden çıkış, bizim A Dergisi kuşağının olgunluk dönemidir. Derginin sayfaları, gerçekten olgunluk dönemi ürünleriyle doludur. Ki, bu kuşak, bu ürünlerle bugüne gelmiştir.

DP döneminde yaşananlarla yazılanlar arasında gözle görülür bir yakınlık yoktu. Edebiyatımızda 'köy edebiyatı ' adıyla andığımız anlayış egemendi. Oysa bizler köy kökenli çocuklar değildik. En azından kasabalıydık. Bir kısmımız da İstanbulluydu. Yine de İstanbul'un varlıklı kesimine uzaktık. Dar gelirli ailelerin çocuklarıydık. Çoğumuzun babası memurdu.

O sıralarda bütün dünyada çok güncel olan varoluşçuluk (egzistansiyalizm) akımının bunalımlarını, uyumsuzluklarını, sıkıntılarını kendi konumumuza yaklaştırabiliyorduk. Karamsarlık, bunaltı, çoğumuzun yazdıklarına ister istemez az çok yansımıştır. Oysa aşk dolu, umut dolu bir kuşaktık. Bu garip karamsarlık, düzene duyduğumuz tepkiden kaynaklanıyordu, umut dolu, aşk dolu oluşumuzla bu düzenin getirdiği karamsarlık birleşince karşımızda sosyalizmi bulduk.




Siyasal bilinçlenme süreciniz hangi etki ve ivmelerden geçti bu dönemde?



Edip Cansever'in Kapalıçarşı'da bir antikacı dükkânı vardı. Onun şiirlerine tutkundum. Çok sevmiştim Edip'i. sık sık giderdim dükkânına. O küçücük dükkânın daracık, basık bir üst katı vardı. Dükkânın işlerini, Edip'in ortağı yürütürdü. Edip, yukarı katta durmadan okur, yazardı. Arkadaşlarım onun bu rahatlığına kızarlardı. Ben hiç kızamadım. Herkesin, her yazarın bu kadar rahat olmasını savunmuşumdur her zaman. Çünkü ben hiçbir zaman beceremedim rahatlığı.. Edip bana, Nazım Hikmet'in, yazı makinesinde çoğaltılmış şiirlerini verirdi. Max Beer'in 'Sosyalizm ve sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi'ni, bir de o yıllarda solcu geçinen yazarlar arasında pek tutulan, Amerikalı komünist, yazar Upton Sinclair'in yazdığı 'Altın Zincir' adlı, parti emrindeki bir edebiyatın nasıl olması gerektiğini anlatan kuramsal kitabını. Açıkça söyleyeyim: Sosyalist oldum ama, 'Altın Zincir' kadar: çirkin, yanlış bir buyrukçu kitap okumadım. İlkel bir kitaptı. Belki de o yüzdendir, toplumcu gerçekçi, yani sosyalist realist bir edebiyat anlayışına yakınlaştığım zamanlar oldu. Ama hiç bir zaman onun tutsağı olmadım. Tıpkı Edip Cansever gibi.

Sonra da Türkiye İşçi Partisi'ne giriş. Parti'de görev alış. Ne güzel, ne umut dolu günlerdi o günler. Sonra 68 olayları. Sonra partiden atılış. Pek çok sosyalist genç gibi partisiz, örgütsüz kalış.. Daha sonra da...



Yazmak eyleminin o günkü anlamı, amacı neydi sizler için?


Amaç, yazmak denilen o eylemi sürdürmek, gerçekleştirmekti elbette. Yazmak ve yazılanı en güzel yazmak. Yıllar sonrasında bugün de aynı şeyi söylüyorum. Tıpkı bir ressamın tek ve en önemli görevinin resim yapmak, güzel resim yapmak olması gibi.

Yazılan, yaratılan çok başarılı ürünlerin sonuçta çok değişik etkileri olabilir, ama bunları birer görev olarak yazma eylemi ve yüklemek istemiyorum.



Öykülerinizi Yorgunlar'da bir araya getiriyorsunuz. (Şubat 1960, A Dergisi Yayınları, 67 s.):'Çocuk', 'Babamın Elinde Bıçak', 'Kara Ev', 'Günaydınlı', 'Mumçiçekleri', 'Kuklacı', 'Sular Ne Güzelse', 'Babamdı'. Kitabınızın adı, öykülerinizdeki tematik eğilimden geliyor sanırım, ne dersiniz? Bu, bir dönemin yansısı mıydı?


Kitabıma 'Yorgunlar' adını verişim, sanırım varoluşçuluk akımının etkisiyleydi. Ancak, varoluşçuluk akımını pek de anlamış değildim...Ben kendi adıma böyleydim. Demir Özlü'yü, Ferit Edgü' yü bilemem. Belki de yazarak dile getirmeye çalıştığımız konular, duygular, bizi böylesine karamsar bir görüşe sürüklüyordu. Yoksa insan o yaşta 'Yorgunlar' adıyla kitap çıkarır mı? İlk kitabımı da içine katarak söylüyorum: Benim yazdıklarımda karamsarlık, umutsuzluk pek yoktur.



Yıllar sonra, bu öykülerinizin bir kısmını ('Mumçiçekleri', 'Kuklacı', 'Babamdı', 'Çocuk,', 'Sular Ne Güzelse') yeniden yazdınız. Öbür öykülerinize dönmediniz, kitaplarınıza da almadınız. Ama ilk kitabın vazgeçilmezliği, hatta öykünüzün çıkış noktasını ortaya koyması bakımından, önemi ortada. Yeniden yazmak düşüncesine sizi götüren ne oldu peki?


Çok açık: O öykülerden kopamayışım, ama kusurlu buluşum. Kıyamadım o öyküleri atmaya. Benim kitaplarıma almadığım daha pek çok öyküm yayımlandı dergilerde, gazetelerde. Onları görmek bile istemiyorum bugün. Vazgeçemediklerimi yeniden toparlayıp kitaplarıma aldım. Artık yeni şeyler yazmalıyım. Yazıyorum.


İlk romanınız 'Odalarda'yı (1960, Varlık Yayınları, 96 s.) yayımlayan Yaşar Nabi Nayır; sizi okura sunarken. "Genç yazarlarımız içinde en umut vericilerden biri" olarak nitelendiriyor. Roman için oldukça önemli belirlemelerde bulunuyor: "Epey şaşırtıcı, alışılmıştan uzaklaşan bir roman. Ama kapalılıkla, anlamsızlıkla ilgisi olmayan bir yeniliği var bu kitabın. İlkin dili çok sağlam bir temel üstüne kurulmuş. Sonra iç sorunları açış ve işleyiş tarzı da Dostoyevski'leri, Camus' leri hatırlatan bir klasik analiz yolunda ilerliyor. "Romanı 1959'da Kırşehir'de yazıyorsunuz. Bu yazma serüvenine uzanalım dilerseniz. Hep yinelenir: Roman yazmak için çok erken bir yaş diye. Sizi bu kıyıya getiren, hazırlayan neydi? Romanı nasıl algılıyordunuz? 'Odalarda' hangi ivmeden oluştu?


Yazarların ilk kitapları önemlidir bence. Onlara çok daha başka bir sevgiyle, özel bir ilgiyle yaklaşılması gerektiğini düşünürüm. Çünkü yazar, o ilk kitabına ilk yirmi, yirmi beş yılının bütün yaşantılarını insan olarak bütün birikimini koymaya çalışmıştır; farkına varmasa da bunu yapmıştır. Zaten başka da bir şey yapamaz. Bütün bir yaşanmışlık doldurulmuştur o kitaba. Elbette, ondan sonra gelecek ikinci kitabın daha önemli olduğu düşünülebilir. Bir beklentidir bu. Çünkü yazar, başka kişilikleri de, edindiği kurmaca ustalığı içinde, yakalamak, yaratmak zorundadır; kendi dışına çıkmak zorundadır. Ama bu, ilk kitabın ilginçliğini yok edemez.

Odalarda'yı, evet, 24 yaşında yazdım. Bir Dostoyevski delisiydim. Ama Gogol'ün 'Kaput' öyküsü de beni adamakıllı baştan çıkarmıştı. Bu öykünün baş kişisine çok benzeyen bir yakınım vardı. Kaput'un anlatımıyla, o yakınımı birleştirerek yazmaya başladım Odalarda'yı. O yakınım, yayımlanınca romanımı okumuş, pek beğenmiş, ama romandaki başkişinin kendisi olduğunu anlayamamıştı. Tıpkı Dostoyevski de, tıpkı benim gibi, Gogol'ün 'Kaput' adlı öyküsünden yola çıkarak yazdığı bu romanda, romanın bir yerinde, kahramanına Gogol'ün 'Kaput' öyküsünü okutur. Ama İnsancıklar'ın başkişisi, 'Kaput'un başkişisinin yaptıklarını okudukça güler; o kişinin kendisi olduğunu anlayamaz. Odalarda, böyle bir ilk romandı. Sevdiğim, bir türlü vazgeçemediğim için, yıllar sonra, kusurlarından arındırıp yeniden gün ışığına çıkardım onu. İnsanın, kendi yazdıklarına da bir düşkünlüğü olabiliyor; yadırgamayın bu duyguyu.



Belki bu yargıma katılmayacaksınız, ama bunun üzerinde de durmanızı istiyorum: Yazarlığınızı, belki de buna öykücü
kimliğinizi demeliyim, uzun suskunluk dönemleriyle, hep dönemeçlerde yeniden varediyorsunuz. 'Yorgunlar' ve 'Odalarda'nın ardından 1970'e, 'Kanayan'la 'Yaralısın'dan 1986'ya uzanan suskunluk dönemi... Yine bir on yıl sonrasında 'Sular Ne Güzelse'... Bu suskunluklar niyeydi? Ardından gelenler kopuştansa, bağlanışı gösteriyor oysa.



Yazmak bir sürekli eylem. Nice yazar belli aralıklarla bunca kitap yazabildiyse, bunu, sürekli yazmasına, yazma görevine ara vermeyişine borçludur. Ben, hayatta kalabilmek için sürekli çalıştım. Gerçekten çok çalıştım. Ama bu aralıksız çalışmamı, bir yazamayış nedeni gibi gördüm hep.. Sonradan anladım ki, bu bir bahaneymiş. Yazmaktan korktuğumu, daha doğrusu yaşamamaktan korktuğumu gördüm ve yeniden dönüp yazmaya başladım. Ama bu dönüşler çok yorucu oluyor. Kolay kolay giremiyorsunuz yazma işine. Yabancılaşmış oluyorsunuz. Hiç yazamayacağınızı, yazma yeteneğinizi yitirdiğinizi falan düşünüyorsunuz. Kafanızda kurduğunuz imgeler sözcüklere bir türlü dönüşemiyor. İşte bu zorluğu aşmak gerekiyor. Sular Ne Güzelse, bir süre yazıya dönüş bocalamalarından sonra, iki buçuk ay süren aralıksız bir çalışma sonucu ortaya çıktı. Sanırım en güzel kitabım oldu.



'Odalarda' ilk yayımlandığında çok söz edilen bir roman oldu. Rauf Mutluay, Muhtar Körükçü, M. Sunullah Arısoy,
Mehmet Şeyda gibi yazarlar olumlu yazılar yazdılar: Bu ilgiyi nasıl karşıladınız? Önünüzü açtı mı, kapadı mı?



Pek de sözü edilen bir roman olmadı 'Odalarda'. Söylediğiniz yazarlar, hem önemser gibi, hem de dünya kadar kusurlar bulmaya çalışarak birtakım yazılar yazdılar. Bu yazılar hiç de sevindirmedi beni. Hele, Necati Cumalı'nın yazdığı bir yazı vardı ki, sanırım o yazıyı yazdığı sırada elinde silah olsa vururdu beni. Türkçe'yi çok kötü kullanmakla suçluyordu 'Odalarda'nın yazarını.



-'Kanayan' (1973, Cem Yayınevi, 1.28 s.) öykücülüğünüzü pekiştiren ürünleri getirdi: 'Taş', 'Emesto', 'Kurt', 'Güvercin', 'Sığırcıklar', 'Kanayan'. 1.2 Mart döneminde (öncesinde ve sonrasında) yazılan bu ürünlerde, toplumsallaşma sürecinde bireyin trajedisiydi öne çıkarılan. Dilerseniz, bu öykülerin yazılış serüvenine uzanalım.


12 Mart dönemi, benim için gerçekten çok yararlı olmuştur. Pek çok şeye hem çok yakından tanık oldum; hem de edebiyata yeniden döndüm. 'Kanayan', 'Yaralısın', Gülünün Solduğu Akşam adlı kitaplarımı cezaevinde geçirmek zorunda kaldığım günlerime borçluyum. Kanayan'da yer alan, Kurt, Güvercin, Sığırcıklar adlı üç öykümü Mamak Cezaevi'nde yazmıştım. Hücrede geçen otuz günlük gözaltı sürem bitmiş, iki dakika içinde tutuklanmıştım. O günlerin evlere şenlik Ali Elverdi'si başkanlığındaki sıkıyönetim mahkemesi, beni iki dakika içinde tutuklayıp hücreden çıkmamı sağlamıştı. İşte o tutukluluk günlerimde yazdım bu üç öyküyü. Gardiyanlar aracılığıyla 'Yeni Dergi'de yayımlanması dileğiyle sevgili Memet Fuat'a postaladım. Ama Memet Fuat, beğenmedi, yayımlanmaya değer bulmadı o öykülerimi.

İşte o sıralarda Yeni A dergisi yeniden yayımlanmaya başladı. Cumhuriyet gazetesinde ilanlarını görüyordum. Arkadaşlarım, bana, cezaevine gönderiyorlardı dergiyi. Derginin başındaki, sevgili dostum Nurer Uğurluya bir mektup yazdım. Gidip Memet Fuat'tan öykülerimi almasını, beğenirlerse Yeni A dergisinde yayımlamalarını istedim. Nurer, gidip almış öykülerimi. Yayımladılar. Cumhuriyet gazetesindeki ilandan öğrendim öykümün basıldığını. Ama derginin o sayısı elime geçmedi. O sayıya idarece el konulduğunu anladım. Cezaevi yönetimine bir dilekçe yazdım. Öykümün yayımlandığı o sayıyı görmek istediğimi söyledim.

O sırada arka hücrelerde kalıyorduk. Havalandırmaya çıkmak için, bizim hemen arkamızdaki Deniz Gezmiş'lerin koğuşundan geçilerek onların önündeki beton avluya çıkarılıyorduk. Güneşli bir gündü. Birden koğuşun avluya bakan demir kapıları şangırtılarla açıldı. Yüzbaşı Poturna başkanlığında bir sürü subay, astsubay, çavuş, onbaşı, demir kapının önündeki basamaklarda biriktiler. Birden adımın seslenildiğini duydum. Ürperdim. Çünkü o sıralar cezaevinden de alınıp işkenceye götürülenler oluyordu. Çekinerek taş basamaklara doğru yürüdüm. O yakışıklı, yakışıklı olduğu kadar keskin bir faşist olan yüzbaşı Poturna, "Dur!" diye bağırdı bana. Durdum. Aramızda on metre kadar bir uzaklık kalmıştı. "Dilekçe vermişsin. Hikayeni görmek istemişsin. Doğru mu?" dedi. "Evet," dedim. Yanındaki astsubaya dönerek, "Göster!" dedi. Astsubay elindeki Yeni A dergisini ortasından açarak göğsünün üzerinde tuttu. Uzaktan, bütün orta iki sayfayı kaplayan öykümün başlığını gördüm: 'Sığırcıklar'. Bir de iyice seçemediğim siyah beyaz bir resim vardı ortasında. "Gördün mü?" dedi Yüzbaşı Poturna. Sesinde bir çeşit alay vardı, küçümseme vardı. Aşağılık her şey vardı onda. Dergi kapatıldı, katlandı. Döndüler, rap rap rap çekilip gittiler o güzelim Sığırcıklar'la birlikte. Tutukluluk dönemim bitip cezaevinden salıverilene kadar o öykümde, 'Yeni A'da yayımlanan öbür öykülerimi de göremedim.



Öykülerinizde insan sıcaklığını hissediyor okur. Buna, yaşama tanıklığın, yaşanmışlığın yansıları da diyebilir miyiz?


Öykülerim karşısında okurun neler hissettiğini bilemem. Ama tanımasam da, onun kim olduğunu bilmesem de, okuru hiçbir zaman küçümsememişimdir. Her zaman, kendimi öykülerimin okuruymuşum gibi düşünerek yazarım. Beni amansız bir yalınlığa götüren de sanırım bu olmuştur. Bu çabayı bütün yazdıklarımda görebilirsiniz. Bence okurun, yazara kıyasla büyük bir özgürlüğü vardır: Bir kitabı sonuna kadar okuma ya da okumama özgürlüğü. Siz yazar olarak, öykünün, romanın alacakaranlık koridorlarında dilediğiniz kadar didinip akrobatik gösteriler yapın, kitabınızı eline alıp karıştıran okur, onu sonuna kadar okumama, dilediği anda elinden atma hakkına, özgürlüğüne sahip, hem de doğuştan sahip tek gerçek kişidir. O zaman, o okuru yakalamak yazarın görevleri arasındadır. Bence bu çaba, yazı yazmanın en güç, en saygın, en ustalık isteyen yanıdır. Okurun yazılanla özdeşleşmesi, ustaca yaratılmış, yaşatılmış yeni bir gerçekliğin okurda karşılığını bulması demektir. Bunun hiç de kolay olmadığı kanısındayım. Yoksa, yazarın yaşama zenginliği okuru ilgilendirmez. O, yazarın sorunudur. Yazarın, yazdıklarını yaşamış olması değil, o yazdıklarını okura iletebilmesi, okuru o kurgu dünyasına çekebilmesi, okuru o yaratılan yeni ortamda yaşatabilmesidir önemli ve güç olan.



Kanayan da, güncelin de ötesine geçen; insanın yaşamsal gerçekliğini sergileyen temaları işliyorsunuz. Okur, bazı kavramların karşılığını anlamını, hatta açımlanışını bulur. Örneğin: Yalnızlık, acı, korku, hüzün, tutku, özlem, bağlılık, işkence, sevgi, aşk, etik, özgünlük, umut, cesaret, başkaldırı... Ne dersiniz?


Bu dediğinizi yapabilmiş olmayı çok isterdim. Hep bunu istedim. Hiçbir zaman güncel olmak değildi amacım. Güncelle buluşan yazılarımda bile, amacım, güncel olanın ötesindeki geneli, değişmeyeni yakalamaktı. Bu saydığınız kavramlar, edebiyatın ana temalarıdır, değişmeyen temalarıdır. Öykülerimin konularını da bu kadar kısa ve kesin birer kavram olsun, öyle uzun uzun özetlenmesin istiyorum.



Sizin, yazdıklarınızla dergilerde pek, görünmemeniz, profesyonel yayıncılık yapmanız, yazar kimliğinizi hep arka planda tutmuş olmalı ki, aralıklarla çıkan her yeni kitabınızla 'edebiyata dönüş'ünüz vurgulandı. Oysa tanıdığım Erdal Öz hep edebiyatın içindeydi, edebiyatı soluyordu. Yanılıyor muyum?


Doğru söylüyorsunuz; ama aslolan yazmaktır, yaratmaktır; ötesi birer bahane olmayı aşmıyor. Benim yaptığım, edebiyatı gündemden indirmeyen bir yayıncılıktı...Yirmi bir yıldır yayıncılık yapıyorum. Önce altı yıl süren Arkadaş Kitaplar serüveni, sonra da on altı yıldır Can Yayınları. Nedir yani? Çok mu önemli? Tamam, bu işi iyi becerdiğimi söyleyebilirsiniz. Peki sonra? Bu, doğum kadar, ölüm kadar doğal ve sıradan bir iş. Görev bile değil.. Ama ölümü aşmak istiyorsanız, bütün acılarına katlanarak yaratmak zorundasınız. Ölümün üstesinden gelmenin, onu aşmanın tek yolu bu gibi geliyor bana. Bu da acılarla, hüzünlerle, mutsuzluklarla dolu yoğun, ama anlatılmaz güzellikte bir mutluluğu da birlikte getiren, dünyanın en yüce doyumuna eriştiren bir zorlu yolculuktur. Ben yazmanın, yaratmanın hem sevişmek, hem de savaşmak olduğuna inanan biriyim. Yazmak adına verilen amansız bir savaşın sonunda, anlatılmaz yücelikte bir doyuma götüren sevişme sürecini ancak yazarak, yaratarak yakalayabilirsiniz. Bunu hep soludum, ama yazamadım.


Yer yer ben de sizi eleştiriyordum. O güzel öykülerin ardının geleceğini bekleyerek, sizi kışkırtmaya çalışıyordum. Sonunda "Öykü istiyordun, sana öyküler gönderiyorum" diyerek 'Sular Ne Güzelse' ile çıkageldiniz. Kitaptan önce öykülerinizi dergilerde görmek güzeldi. Dergiler... ve öykü. Kitaptan önce buluşma, tanışma... Yani öykücülüğün varlığının nedeni... Sizin kuşak bunu yoğun yaşadı. Biraz bunun anlamı üzerinde duralım.


Evet, son kitabım çıkmadan önce bir öyküm 'Adam Öykü'de, bir öyküm de 'Varlık'ta yayımlandı. Yayımlanışı bir ay ertelendiği için de, bir öyküm, 'Yaşasın Edebiyat dergisinde, kitabımdan sonra yayımlandı. Ne güzeldir dergilerde yeni öykülerle, şiirlerle, denemelerle boy göstermek. Evet, bizim kuşağın yazmaya başladığı yıllarda edebiyat dergileri sayılıydı. Varlık, Yeditepe, Yenilik, Seçilmiş Hikayeler gibi. O dergiler, bizden bir önceki kuşağın, o çok ünlü yazarların yazılarıyla dolu olurdu. Onların yanında yer alabilmek için bir tür savaş vermek gerekirdi. Biz bu çevreye sille tokat giremedik; kendi dergimizi çıkarak girdik. A Dergisi işte asıl bu gerekçeyle doğmuştur.

Ama hemen söyleyeyim: O eski dergicilik tadı da kalmadı şimdi. Dergilerde öykü yayınlamak, okurun ilgisini pek çekmiyor sanki. Daha doğrusu, okurun ilgisini çekecek güzel öyküler yazılamıyor belki. Yıllardır ortalama öyküler yayımlamaktan da bıktı dergiciler. Ama yeni bir iki dergi öyküye yeni bir ivme kazandıracak gibi. Çünkü okurun, okumamak, okumaya başlayıp elindekini kaldırıp atmak hakkına sahip olduğunu söylemiştim az önce. Bu yüzden de dergiler az sayıda satabiliyor, az okunuyor. Eli biraz kalem tutan herkes yazdığını yayımlayacak bir dergi bulabiliyor, yazdıklarını kitap olarak yayınlayacak bir yayınevi bulabiliyor. Böyle bir ortamda ben, yayıncılığımla nasıl övünebilirim ki? Üstelik, ürünlerini yayımlamak istemediğim bunca kişinin düşmanlığını kazanmışken?


'Sular Ne Güzelse'nin her bir öyküsü dupduru, yalın, akıcı bir Türkçe ile yazılmış. Okuru hemencecik içine alıyor. Etkileyici bir atmosfer var her birinde. Adnan Binyazar'ın 'Kanayan' için söylediklerini bu öyküler için de yinelemek istiyorum: "Ele alınınca bitiveren yapıtlar vardır. Onlardan biridir Öz'ün öyküleri. Yaşamayı temelden alan bu öyküler aynı zamanda bir insanın da öyküleri. Her biri, 'insan'ın bir 'an'ını, bir 'olay'la rastlaşmasını, yaşamasını, bir 'durum'unu, yaşadığı 'atmosfer'i de anlatsa, 'insan'ın öyküsüdür." Bu içten, özlü söyleyiş; buluşma/buluşturma noktaları üzerinde duralım dilerseniz.

Sevgili Adnan Binyazar dostumun "Kanayan" adlı kitabım için yazdığı o övücü yazıyı, inanın görmemiştim. Arayıp bulacağım. Çünkü o kitabımla ilgili o kadar çok yerici yazı okudum ki, övücü olmasa bile, amacı dayak atmak değil, değerlendirmek olan bir eleştiri yazılacağını beklemiyordum artık. Demek Adnan Binyazar dostum, güzel bir şeyler bulmuş o kitabımda. Sevindim tabii. Okurun eline alınca atamayacağı öyküler yazmayı her zaman istemişimdir. Adnan Binyazar da öykülerimde özellikle bu durumu saptamış. Sevindim. Demek o da elinden fırlatıp atamamış kitabımı. Sanıyorum Sular Ne Güzelse'yi hiç atamayacak.

Elbette 'insan'dır edebiyatın ana teması. İnsansız bir edebiyat düşünemiyorum; İnsanın ruhsal yapısının derinliklerinde dolaşmak, onu yakalamaya çalışmak, onun boyutlarına erişmek; bütün bunları da sözcüklerle gerçekleştirmek.




Öyküde çıkış noktanız nedir? Olay mı, konu mu, o yaşanılanlar mı?


Öykülerimde çıkış noktası; bu saydıklarınızın hepsidir; öyküsüne göre değişir. Ya herhangi biridir, ya da başka bir şeydir: Bir küçük görüntü, bir anıkırıntısı, küçük bir aykırılık, bir renk, bir koku, bir leke, bir düşünce. Bunları tek tek saymanın sonu yok. Bir öyküye başlamaktır öyküde çıkış noktası bence. Yazmak istemektir. Yazmaya oturmaktır. Yazmaya karar vermektir. Yazmaya başlamaktır. Öyle havalara bakarak esin perisinin gelmesini beklemekle öykü yazılamıyor. Öykü yazmak, oturup eşek gibi çalışmaktır. Öyküyle uyanıp, öyküyle yaşayıp, öyküyle sevişip, öyküyle uyumaktır. Sonra da sözcüklerle sevişerek oluşturulan, ortaya çıkan öykü üzerinde acımasızca yeniden yaşamaktır. Acımasız olmalıdır bu savaş. Bütün fazlalıkları öyküden çıkarıp atmak, yapıyı en sağlam temeller üzerinde yüceltmek, olmadıysa, hiç acımadan o yazılanları yırtıp atmak, yeniden, yeniden, yeniden yazmaktır. Öyküler kurmadan yaşamak, öyküler düşünmeden sevişmek, öyküsel görüntüler aramadan bakmak, öyküden uzaklaştıran, öyküyü yazmayı yok eden nedenlerdir. Bir başka ustanın öyküsünü okurken bile öykü yazar gibi okuyorsanız, öykü yazabilirsiniz demektir. Tembellikle yazarlık bir arada yürümüyor. Bunu, yazma süreçlerime büyük aralıklar vererek, çok yakından yaşadım ben.



Öykü yazmanın sizce anlamı nedir?


Öykü yazmanın, öyle ayrı, özel bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Ama o yazma savaşımının sonunda ortaya çıkan öykü, gerçekten güzel bir öykü olduysa, bunun bir anlamı olabilir. Bir yarı tanrı olmasanız bile, tanrı katında dolaşan biri sayılabilirsiniz. Öykü yazmanın amacı, çok güzel bir öykü yazmaktır öncelikle. Belki de ölümü yenmeye çalışmanın, ölümün üstesinden geldiğini sanmanın ipuçlarından biridir güzel, çok güzel bir öykü yazmak.



Öykücülüğünüzle kanbağı kurduklarınız; uzakta yakında durduklarınız?


Yazdığım öykülerle kanbağı kurduğum yazarları saymaya kalkarsam, değişik açılardan etkileyen pek çok yazar adı çıkar ortaya. Ad saymak, kesinlikle bazı adları unutmak zorunda bırakır insanı. Üç beş adla yetinmek istiyorum: Çehov, Dostoyevski, Gogol, Duhamel, Rilke, Hemingway, Ataç, Sait Faik, Orhan Kemal. Yetmez mi? Hepsini severek, hayranlıkla okudum. Çok şey öğrendim, çok değişik beceriler edindim hepsinden. Ama öykülerimde, açık açık bu ünlülerin hiçbirini bütünüyle bulacağınızı sanmıyorum. Hiçbirine öykünmedim. Ama bende derin izler bıraktılar. Edebiyatın tek okulu, ustaların yazdıklarıdır. Bu okulu birincilikle bitirmedim, ama hepsinden bütünlemeye kaldım; bu yüzden de dönüp dönüp yeniden okudum bu ustaları.




Yazar olarak hapse de girdiniz. O döneme döndüğünüzde; bu hapislik süreci sizin yazarlık serüveninizi, hatta duyarlığınızı ne yönde etkiledi?



Hapislik hayatının, edebiyat için büyük bir okul olduğunu içerideyken anladım. Yazmak için her türlü hazırlığın bulunduğu bir ortamdır hapishaneler.

Öncelikle, zaman durmuştur. Zaman denilen kavramın, elle tutulurcasına donup kaldığını görür, şaşarsınız. O hain zaman, geçmek bilmez, tükenmek bilmez. Oysa dışarıda, günlük hayatımızda zamanı yakalamak olanaksızdır. Elinizi bile dokunduramazsınız, dokunmak için uzanıp erişemezsiniz; bir yel gibi gelir geçer. Hapishanede, bu duran zamanı değerlendirmenin tek yolu, okumaktır, yazmaktır. Yapacak başka bir şeyiniz yoktur.

Dış dünyada göremediğiniz kadar çeşitli insan manzaralarıyla karşılaşırsınız. Hiçbirini siz seçmemişsinizdir. İçeride karşılaştığınız bu insanlar, ruhlarının derinliklerine kadar soyunukturlar. Gerçekten bütün iç dünyalarıyla çırılçıplaktırlar. Bütün içeridekiler için söylemiyorum bunu; ama genellikle böyledirler. İnsana biraz olsun sokulmasını biliyorsanız, insan okumaya biraz eğilimliyseniz, insanın en boyutlu, en kötü, en güzel, en aşağılık, en yüce yaratık olduğuna inanıyorsanız, yazacak öyle görüntüler yakalayabilirsiniz ki içeride, o dört duvar arasında.

Kapatılmışsınızdır. Onca insanın, o kalabalığın arasında, insanın biricikliği, yapayalnızlığı öylesine belirgin olarak çıkar ki ortaya. Bu kez insanın o büyük iç yolculuğu başlar, ister istemez. İç yolculuk, edebiyatın en büyük kaynaklarından biridir.

Bilirsiniz, bizim edebiyatımızın hapishanelerde doğup büyüdüğü söylenir. Doğrudur. Ama hapishaneye düşmüş olmakla övünenlerden değilim. İyi bir yazar olmak için hapishaneye düşmenin bir önkoşulu olduğunu da söylemiyorum. Edebiyatın yazılma ortamı yoktur. Yazacak insan, içeride de, dışarıda da, yaratabiliyorsa yaratır. Ben, yalnızca hapishanelerde geçen günlerimin, yazma konusunda bana bir ivme kazandırdığını söyleyebilirim.



'Kanayan'ı izleyen ikinci romanınız 'Yaralısın', yazıldığı dönem göz önüne alınarak, dönem romanı olarak nitelendirildi. Çektirilen acıları yazmak olarak da algılandı kimi yazarlarca.. Siz de, "Yaralısın adlı romanım, Kanayan adlı kitabımda topladığım öykülerimden ayrı düşünülmemeli. (...) Faşist cuntanın baskılarını, yaşayan, birçok olaya yakından tanık olan birinin izlenimleri olarak yazmadım Yaralısın'ı. Toplum olarak, yakalandığımız o hastalık döneminde, Faşizm mikrobuna karşı çıkmaya çalıştım. Edebiyatın gücünü, etkinliğini bilerek yazdım Yaralısın'ı" diyorsunuz. 'Edebiyatın gücü' üzerinde duralım biraz da, dilerseniz.



İyi bir edebiyat ürününün gücü, etkinliği ne olabilir ? 'Yaralısın'ı yazarken, 'Kanayan'daki öyküleri yazarken, bunları kitap olarak yayımlayınca Faşist cuntanın devrileceğini, kitaplarımla askeri darbeyi etkisiz hale getireceğimi düşünmüyordum herhalde. Ama o askeri darbenin, o iğrenç yönetim biçiminin uygulamaları içinde yazılan çirkinlikleri, o çirkinliklerin içinde yakaladığım küçük güzellikleri, yazılarıma konu edinmem kadar olağan ne olabilirdi ki? Üstelik bu çirkinliklere bu kadar yakından tanık olmuş birisiyken, o yürek buran sahneleri, yazılarımla dile getirmeyip de ne yapacaktım? Edebiyatın gücü nedir bilemem? Bu, etkilenecek insandan insana da değişen bir şeydir. Bu konuda bir genelleme yapamam. Ama edebiyatın da zaman zaman yüklendiği ek görevler olabilir. 12 Mart dönemi böyle bir dönemdi ben de edebiyatıma ek bir görev yükledim. "Gül alıp, satmanın, zamanı değil" deyip dünyanın herhangi bir yerinde geçebilecek insanlık dışı sahneleri yazdıklarımda dile getirmeye çalıştım. Yazdıklarımın başarılı olduğuna inanıyordum o günlerde; bu yüzden de güçlü bir anlatımla, okurları etkileyeceğimi düşünüyordum. Değerli bir öykü, başarılı bir roman, gerçekten etkilidir. Güzelliğin etkisidir bu; estetik olanın,insanca olanın, Türkçe'nin en güzeliyle yazılmış olanın etkisidir. Bir makaleden, bir söylevden çok daha etkilidir. Böyle bir etkiye dayanarak o sözleri söylemiş olabilirim. Ama '12 Mart Edebiyatı' diye nitelendirilen, o dönemde yazılan edebiyat ürünlerini, yalnızca politik açıdan eleştiren eleştirmen ve solcu militanları anlamak da olanaksız. Bir belgeseli değerlendirir gibi, bir romana, bir öyküye yaklaşmanın yanlışlığını uzun süre anlayamadılar. Bugün de anladıklarını sanmıyorum.



Bugün bu yapıtlar yazılıyor mu sizce ?


'Bu tür yapıtlar' derken güncel olanı kastediyorsanız, yazılıyor. Bugünün ana 'tema'sı Güneydoğu'dur. Kürt sorunudur. Ama, hayır, yazılamıyor. İyi örnekler yazılamıyor. Etkisi olacak ürünler verilemiyor. Duyuyorum, görüyorum, birtakım kitaplar yayımlanıyor; ama incecik bir iki değerli kitabın dışında bugüne kadar önemli bir yapıtla karşılaşmadım.





Övgülerle birlikte eleştriler de aldınız. Yazınsal açıdan her iki kitap da olumlanacak düzeyde. Bugün dönüp baktığımızda Kanayan'ı, Yaralısın'ı dönem edebiyatı gerçekliğinin ötesinde bir yere koyabileceğimizi düşünüyorum. Yazmak, hayatı savunma yollarından biri. Bu eylem içinde olan yazarın yaratıcılığıda, ister istemez, yaşadığı koşullardan etkilenir, izler taşır. O dönem sizin için bir açılım oldu.



Sanıyorum son kitabım 'Sular Ne Güzelse', bu yanlış yorumlamalara bir son verebilecektir. 'Sular Ne Güzelse'nin iki ay içinde dört baskı yapması, iki ay içinde hiçbir olumsuz tepki almaması, biraz şaşırttı beni. Şimdiye dek benim için hiç hoş şeyler yazmamış arkadaşlarımın bile ardı ardına, bu kitabımla ilgili, üstelik de övgü dolu yazılar yazmalarını şaşkınlıkla izliyorum. Bakın, siz bile ilk kez benimle bir konuşma yapma gereğini duydunuz: Oysa şimdiye kadar hiçbir kitabımla ilgili olumlu, olumsuz bir yazınızı görmemiştim. Bu şunu gösteriyor: 'Sular Ne Güzelse' ile birlikte geride kalan, büyük yergilere hedef olan kitaplarımda yeniden değerlendirilecektir. Yukarıdaki sorunuzda belirttiğiniz gibi, öbür kitaplarımın '12 Mart Edebiyatı' şablonunun dışında bir yerlere konması kaçınılmaz olacaktır. 'Kanayan'da 'Yaralısın' da, o dönem edebiyatının ötesinde bir yere konulmalıdır. Böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığım, tanık olduğum olayların etkisinde kalmanın bana yazdırdığı kitaplardı o kitaplar. 'Gülünün Solduğu Akşam' da bu sıralamaya koyabiliriz.



Ama sonrası uzun bir suskunluk...Neden?


Onca olumsuz yerginin, sövgünün bu uzun suskunlukta bir rolü olmaz mı? Ne dersiniz? İlle de Can Yayınları'nı yönetiyor olmanın yazarlığımı engellediği bahanesine sığınmak, suskunluğumu yalnızca buna bağlamak biraz abartılı bir yargı olmaz mı? Bakın okuyun, 'Kanayan'daki öykülerimi, 'Havada Kar Sesi Var'daki öykülerimi; yeniden okuyun; çoğunu 'Sular Ne Güzelse' adlı Son kitabımın içine alabilirsiniz; kimse de yadırgamaz. Yeter ki o hastalıklı önyargı değişsin. Yeter ki o 12 Mart gözlüğü değişsin.

Yazmak istememin, inatla yazıya dönmenin tek yolu oturup yazmaktır. Bunu yaşadım ben. Son kitabım Sular Ne Güzelse, böyle bir inatlaşmanın sonucunda çıktı ortaya. Bir daha da yazmanın peşini bırakmayacağımı sanıyorum.



'Havada Kar Sesi Var' (1987) 'Kanayan'dan on dört yıl sonra oluştu. Burada da çizginizden sapmadan yürüdüğünüz gözleniyordu. İnsana bakışınız, onu anlatışınızda sizi en çok etkileyen/yönlendirenler neler oldu?


Edindiğim edebiyat anlayışı ve yukarıda adlarını saydığım aklıma gelen ünlü yazarlar elbette.



'Gülünün Solduğu Akşam'a (1986) gelmek istiyorum. 'Deniz Gezmiş Anlatıyor'a 1976) yazılmasaydı belki bu kitap olmayacaktı...Ama o kitap olmasaydı Gülünün Solduğu Akşam'ın yazınsal değeride bu denli gözardı edilmeyecekti, bence. Ne dersiniz?


Yanılıyorsunuz. 'Deniz Gezmiş Anlatıyor' olmasaydı, 'Gülünün Solduğu Akşam' gene de olacaktı. Asıl bu kitap olacaktı. Belki daha geç çıkacaktı, ama olacaktı. O kitap, yazılı medyanın çevirdiği bir takım dolapların oyuncağı olmamak için acele düzenlenmiş eksik bir çalışmaydı. Nitekim kısa sürede, yine çirkin bir takım sahnelere son vermek, o çirkinlikleri yaşamamak için o kitabın basımını durdurdum. O kitabın basımını durdurmamın nedenlerini, birtakım çevreleri üzmemek için açıklamıyorum, susuyorum. Çirkinlikleri değil, güzellikleri paylaşmalıyız diyorum. Sonra, hem de epey sonra. Gülünün Solduğu Akşam'ı çıkardım. 250 bini buldu satışı. Bir o kadar kişi de arkadaşından, aldı okudu, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını, '68 Kuşağı'nı bugünkü genç kuşağa tanıtmakta bu kitabımın önemli bir payı olduğunu sanıyorum.

'Gülünün Solduğu Akşam', benim öykülerim, romanlarım gibi bir kitaptır. Benim yazdığım bir kitaptır. Derleme, toparlama bir kitap değildir. Onun için bu kadar sevildi, okundu. Ama aldığı tepkilerle beni en çok üzen, bana en çok acı veren kitabım olmuştur.



Bu kitabı yazma çabanıza dönelim, neydi sizi buna iten?


'Gülünün Solduğu Akşam'ın giriş bölümünde vardır bu kitabın doğuş nedeni. İsteyen oradan okur, öğrenir. Yinelemek istemiyorum.



Bir dönemi, bir çok hayatı özetleyen bir cümle: Kanayan, Yaralısın, Gülünün Solduğu Akşam... Yazı ile hayatı savunmak...tanıklık. Bu buluşmanın sizdeki izlerinde, yazmak çabanızda başka neler yer etti?


Yazmak işini bir tanıklık olarak almadım. Tanıklık, yaşamanın ta kendisidir. Yaşamdır tanıklık. Yazmaksa, başka 'bir tutku, başka bir hastalık. Tanıklık etmemiş bir kişi düşünülemez. İnsanın her gün, her an bir şeye, bir şeylere tanıklık etmesi kaçınılmazdır. Ama yazarın tanıklığıyla, sıradan insanın tanıklığı arasında, bırakın da birtakım farklar olsun. Yazar, yalnızca bakan değil, görmeye çalışandır, görendir; sıradan insan ise yalnızca bakar. Görmez. Bakıp görmeyendir. Dolayısıyla iyi tanıklık edemeyecek olandır.

Yazarın işi insanladır. İnsandır onun sorunu. Kullandığı araçlar ise, sözcüklerdir, tümcelerdir, noktalama işaretleridir.

Sözcüklerle oynamak, tanıklıkları, saptamaları sözcüklerle boğuşarak, sözcüklerle sevişerek birer görüntüye çevirmek; bu görüntülerden büyüklü küçüklü birer bütünlük çıkarmak, yani yaratmak; yani bir tür ölümün üstesinden gelip, yaratılan gerçeklerle ölümden de sonra bir uzak noktalara uzanmak, şimdi düşünüyorum da, müthiş bir şey. Bir tür tanrıyla yarışmak gibi bir şey...



Birazda yeni kitabınıza dönelim. Öykülerinizde çoğunlukla ön planda olan, temalardır. Başlayan, bitmesi ya da sürüp gitmesi beklenilen 'olay'lar; bunların yarattığı atmosferdir bu temayı çerçeveleyen. Başlı başına bir devinimle akıp gider anlatı. Görselliği başat kılarsınız. Okur, yazılan, okunan, anlatılan arasında bir ayrım gözetmez. Her öykü bittiğinde şu soruyu sorabilir kendine: "Yazıldımı, anlatıldı mı, okundu mu?" Anlatım ve kurguda yalınlığı elden bırakmıyorsunuz. Bir yanınızla da klasik bir öykücüsünüz. Bunları biraz açalım, dilerseniz.


"Bir yanımla da klasik bir öykücü" müyüm? Bunun gerçek olmasını ne kadar isterdim. Çünkü, bence, 'klasik' olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devininim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü 'yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.

Yalınlık. Bu yeniden gündeme gelmeli, enine boyuna tartışılmalı bence. Çünkü düzyazımız, denememiz, öykümüz, romanımız, yalınlığı yitirdi bence. Yalın olmamak da bir tür yenilikçi davranış biçimi olarak sunuluyor önümüze. Yalın olunamadığı için mi yapılıyor bilemem. Yalınlığı edinmenin sanıldığı kadar kolay olmadığını sanıyorum. Evet, yalınlaşmak, alabildiğine yalınlaşmak, benim yazıdaki en büyük tutkumdur. Bu yüzden de yazılarımda hiçbir numara yapamam, karşımdakine hiçbir şeyi yutturamam. Her yazdığım apaçıktır. Yazdıklarım çabuk anlaşılır. Nettir. Görüntüler yaratmaya çalışmak, yazıdaki en büyük çabalarımdan biridir. Bunlar, okurun hoşuna gider ya da gitmez; ama bir okur olarak da, bir yazar olarak da benim beğendiğimdir, benim seçtiğimdir.



Bu öykülerle bugünkü duruş yeriniz üzerinde durdum. Yarına dönük neler tasarlıyor, neler yazıyorsunuz?



Şu ara 'Sular Ne Güzelse'nin durduğu yerdeyim. Bunun da keyfini çıkarıyorum. Ama fazla uzatmaya gelmez bu iş. Hemen yazıya dönüyorum. Çünkü artık oturunca yazabiliyorum. Gördüm bunu. Bu ortamı yitirmek istemiyorum. Neler mi yazacağım? Pek çok şey. Yazacak çok şeyim var.






5 Şubat 1998
Cumhuriyet Gazetesi / Kitap Eki
Başa dön
simone
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 01, 2006
Mesajlar: 753

MesajTarih: Sal May 09, 2006 3:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Erdal Öz'e hakettiği güzellikte bir sayfa hazırlayan auraya teşekkürler..dilerim birisi de Atıf Yılmaz için aynı şeyi yapar..
Başa dön
krasnaya
Üye


Kayıt: Apr 28, 2005
Mesajlar: 394

MesajTarih: Sal May 09, 2006 5:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

hasret gidermenize bisey dmeiyorumdaa ki hep derdim ....hatta size Smile yapayim....
su gaztedeki yaziyi okumak siteyenlere oneriirm deseymis diyen cok memnun olurdum yani okumak istemeyenler mecburen okumasin demi
Başa dön
krasnaya
Üye


Kayıt: Apr 28, 2005
Mesajlar: 394

MesajTarih: Sal May 09, 2006 5:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ya kitap eki iyi guzel aslinda ama cumhuriyet gaztesine su aralar cok gicigim kusura bakmayin
Başa dön
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1258
Nereden: nereye...

MesajTarih: Sal May 09, 2006 5:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bazı şeyler hiç değişmiyoR...


mesaj da gerekli düzeltmeler (talep ettiğiniz gibi) tarafımdan yapılacaktır. ancak şimdi çıkmalıyım. iyi akşamlar. bu akşamlık mecburen okuyacaklaR. okumanın zararlarına katlanacaklaR. ne büyük zulüm.
Başa dön
krasnaya
Üye


Kayıt: Apr 28, 2005
Mesajlar: 394

MesajTarih: Sal May 09, 2006 5:13 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

evet bazi seyler hic degismiyor illaa kabalasmami istiyorsunuz guzelce anlattim iste derdimin ne oldugunu.... aptal aptal karikaturler yayinlayip aptal aptal yazilar yazan bir gazeteyi okumak zorundamiyim ben evet buyuk zahmet dahasi vebal bosbos oturup duvari seyredecektim sevdigimi dusunecektim copu dokecektim yemek yiyecektim....ve sinirlenmeyecektim
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok akşam sofrasında yedi kişilik bir ail... unlem_isareti Şairler ve Şiirleri 1 Sal Ağu 01, 2006 3:43 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke