Tarih: Pts Şub 20, 2006 6:32 am Mesaj konusu: Ölükent
Bütün hikaye, sıcak bir yaz gününün ardından başladı. Benim için serinliğini hiç kaybetmeyen bir akşamdı.
İkindi üzeri arkadaşlarımla şehir merkezine yakın her zaman kalabalık olan bir kafede buluşmuş ve üç saate yakın sohbet etmiştik. Her zaman görüşemediğimizdendi bu buluşma. Dışarı çıktığımızda hava kararmıştı. Az birlikte yürüdükten sonra evlerimize gitmek üzere dağıldık. Fakat ben eve gitmeye değil, biraz daha yürümeye karar vermiştim. Yalnız başıma kenti yaşamayı hep sevmişimdir. Yürümek için kalabalığa boğulmayan arka sokakları tercih ediyordum. Sokak lambaları altında yürüyordum dalgınca. Yüksek yapıların tükendiği uzun, dar bir sokağa sapmıştım farkında olmaksızın. Sokağın iki yanındaki evlerin tek kat ya da iki katlı olması, burasının eski ve oturmuş bir mahalle olduğu izlenimini veriyordu. Ama asıl mühimi bina işçiliğinde açıkça görülen çizgilerdi. Ahşap ve taş işçiliği öncelikle göze batıyordu. Eski çizgilerdi aslında burasını parantez içine alan. Ayrıca bir çoğunun bahçesi vardı ve yüksek duvarlarla ayrılıyordu sokaktan. Şehrin merkezine uzaklaştıkça yapılar seyreliyor ve sadeleşiyordu. Bunu yol boyunca gözlemlemiştim. Ancak burada bile yeni dikilmiş bir kaç apartman da yok değildi. Uyduruk ve yalnızca tek bir kişinin yürüyebileceği kaldırımdan salınıp gidiyordum.İleride, içeri doğru kavis çizerek uzanıp gidiyordu sokak. Böyle dalgınlıkla yürüyordum ki, hızla bana taraf koşan üç-dört delikanlı gördüm. Sokağın kavisli tarafından fırlamışlardı. Arkalarında köpek varmışçasına deli gibi koşturuyorlardı. Aramızdaki mesafe bir hayli kapanınca bana doğru haykırmaya başladı içlerinden bir tanesi:
-Kaç çabuk! Hortlaklar geliyor. Hortlaklar bastı her yanı!
Diğerleri de hep bir ağızdan kaçmamı öneriyorlardı bağırarak. “Kaç… hortlaklar… çabuk…”
Gülümsedim. İnandırıcı bir şaka yapmaya çalıştıklarına emindim. Ben de küçüklüğümde böyle organize şakalar içinde olmuştum. Başımı sallayarak:
-Oldu, dedim. “Başka ne vardı?”
Bir başkası tam yanımdan geçerken kolumu tuttu:
-Abi yalan değil. Kaç çabuk. Yürürsen ilerde sen de görürsün.
-Bırak kolumu genç, dedim. “Bırak ta, bir de ben göreyim ne olduğunu.” İkinci cümlemi biraz sertlikle söylemiştim. Sonra yürüyüşüme devam ettim “valla billa” demelerine aldırmadan. Onlar kaçışlarına devam ettiler benim yanımdaki kısa molalarından sonra. Ben de artık düşüncelerimden silkinmiştim. Bir an dediklerinin doğru olabileceğini düşündüm. Sonra buna da güldüm. Çocuklar rollerine iyi çalışmışlardı doğrusu. Beni de inandırabildiklerine göre...
Sokağın kavis yapan yerine yaklaşmışken çığlıklar duymaya başladım. “Yoksa...?" Kavisli yeri döndüm, mümkün mertebe uzağı taramaya çalışarak. Neler olduğunu anlamak istiyordum. Her adım atışımda çığlıklar daha fazla duyuluyordu. Nihayet beyazlıklar içinde iki kişiyi gördüm çok uzakta. Çocukların hortlak diye niteledikleri bunlar olmalıydı. Ama ne oldukları henüz bu noktadan anlaşılamıyordu. On metre kadar mesafedeki bir ağacı kendime siper ederek heyecanla ilerlemeye devam ettim. Ağaç kaldırımın üstündeydi. Kesilmeye kıyılmamıştı anlaşılan. Gövdesi beni saklayabilecek kadar genişlikteydi. Dalları budanmış, ama oldukça boylu poslu bir dut ağacıydı bu. Kaldırım ve yol, ezilmiş dutlarla kaplıydı. Kafamı uzattım ve yolun ilerisini iyice bir süzmeye çalıştım. Çocukların söylediklerinin doğru olma ihtimali içimi heyecan, merak ve korkuyla doldurmuştu. Beyazlıklar içindekiler sadece iki kişiden ibaret değildi. Arkalarından daha başkaları da geliyordu. Evlere giriyorlar ve yanlarında birisi olduğu halde, onu yaka paça dışarı çıkartıyorlardı.Tutulanların direnmeleri sonuç vermiyordu. Demek ki güç yetiremiyorlardı kurtulmak için. Yakaldıkları kişileri geldikleri yöne doğru sürüye sürüye götürüyorlardı. Feryat figan çığlıklar bunlardan yükseliyordu işte. Gürültü patırtı, bağrış çağrış, çığlıklar hep bu yüzdendi. Kaos, ev ev ilerliyordu. Ben öylece bekledim orada, o ağaç dibinde; birisinin yüzünü seçebilmek için. Anlaşıldığı kadarıyla çocukların hortlak diye nitelendirdiklerinin üzerlerindeki giysi, gerçekten bir kefendi. Gerçekliğin saydamlaştığı bir anı yaşadığımı düşündüm. Hiç bir algıma yeteri kadar güvenemiyordum. Yargılarımı keskinleştirebilmek için beklemeye devam ettim. Nihayet onlardan birisinin yüzünü, sokak lambasının tam altına ağır adımlarla geldiğinde seçebildim. Beni görmüş müydü bilmiyorum; ama bana doğru yaklaşıyordu. Bedeninin görünür kısmındaki incecik, solgun deriyi görmesem düpedüz iskelet diyebilirdim. Büyük göz çukurları karanlıktaydı. Belki de orada iki silik göz vardı. Korkunç öfkeli bir ifade taşıyordu sanki. Kefen ayak uçlarına kadar uzanıyordu. Kaçtım.
Aklıma izlediğim zombi filmleri gelmişti. Ağır ağır, salınarak yürüyen ölüler…Arkamdaki sahne de, bir film sahneseydi sanki. Sokağın o kısmının arka taraflarında bir mezarlık olduğunu bilmesem öyle sanacaktım. Koşuyordum şimdi son hızla; ama halen içimde bir şüphe vardı. Yine de kaçmaya devam ettim. Şehir merkezine doğru gitmeye çabalıyordum. Bir kalabalık her zaman bulunabilirdi orda. Hem, polislere rastlayabilirdim. Durumu öğrenebilirdim kendilerinden. Boyuna koştum. Yarım saat boyunca terledim. Sürekli etrafımı kol açan ediyordum koşarken. Ne var ki şehir meydanına yaklaştığımda da kaçışan, bağrışan insanları gördüm.Ve ölüleri... Böylesine büyük çaplı bir kaos, ölülerin her yanda görüldüğünü anlatıyordu bana. Düşünmek ve dinlenebilmek için açık ve güvenli bir alanda durdum. Meydana çıkan bir caddenin ağzında. Etrafı sağlıklı bir şekilde gözlemlemeye koyuldum. Ölüler her yanda görülüyordu artık. Git gide artıyordu sayıları. Caddelerde, bulvarlarda, sokaklarda... Yer, ölü kusuyodu sürekli. Bütün izbe yerler, toprak zeminli alanlar, kanalizasyon kapakları... Ve yere açılan her türlü delik... En kuytu köşeler en tehlikeli alanlardı. Şehir tam bir kaos alanına dönmüştü. Son hızla giden arabalar, çılgın bir zevki değil; bir kaçışı gösteriyordu. Trafik kazaları da kaosa eklemlenmeye başladı. Korna sesleri, fren gıcırtıları, lastik vızıltıları, çarpmaların mekanik sesi kulağımı dolduruyordu. Hemen herkes cep telefonlarına sarılmıştı. Haber alıp, haber veriyorlardı muhtemelen. Telefonum yanımda olsa ben de aynısını yapacaktım. Ama kendimi iletişimin boyunduruğundan kurtarmak için sıklıkla telefonumu evde bırakırdım. Pişman olacağım aklıma bile gelmezdi. Ailemi düşünmeyi bırakıp tekrar meydana odaklandım. Meydandaki durum kötüydü gerçekten. Ölüler buraya hakim olmak üzereydiler. Silah sesleri duyuluyordu dört bir yandan. Uzaktan, uzaklardan ve yakınlardan. Herkes en az benim kadar şaşkındı kesinlikle. Merkeze dahil olmaktan vazgeçtim; mezarlık olmayan yöne; şehrin batı tarafına doğru koşmaya başladım. Büyük bir anayolun kenarıydı koşu yolum. Arabalar yanımdan vızır vızır geçiyordu. Otostop yapmayı denedim bir kaç defa. Ama hiç bir araç hızını yavaşlatma gereğini duymadı. Hız tünelinde ağır davranmak suç gibiydi. Koşarken enerjimi tasarruflu kullanmaya çalışıyordum. Fazla kendimi paralamadan, nefesim tıkanmadan. Yine de kondüsyonum pek iyi olmadığı için arada bir koşmayı bırakıyordum. Nefeslenmek için yürümeye geçiyordum. Ciğerlerimi kusacakmışım gibime geliyordu koşmayı bırakmasam. Nefesimi kontrol altında tutmaya çalışıyordum sürekli. Burundan al, ağızdan ver. Burundan al, ağızdan ver... Koşan sadece ben değildim elbette. Herkes, yalnızca kendisinin bildiği bir yöne doğru koşuyordu.
Böyle böyle yarım saat kadar koştuktan sonra nihayet dört katlı bir alış-veriş merkezine geldim. Sağlam bir kale gibi görünüyordu. Fazla düşünmeden güvenlik görevlilerinin yanından içeri daldım. Onlar da kalabalığı boşaltmaya çabalıyorlardı, fakat ben o keşmekeşte yavaş yavaş içeri sızmayı başardım. Bu saatte burda olduklarına göre bir çoğunun arabası vardı. Park yerlerindeki ve plazanın garajındaki az önce gördüğüm kalabalık bu düşüncelerimi doğruluyordu. Homurtuyla kaçışıyordu insanlar. En üst kata doğru koşturmaya başladım. Merdivenlerdeki insan kalabalığını böle böle en üst kata kadar çıktım. Ölülerin istedikleri yaşayanlardı ve ben kaçıyordum bunun bilinciyle. İçerdeki sinema salonları bile boşaltılıyordu. Aklımdan bir an orda saklanmak geçti. Ama kaçış alanımı daraltabileceğim için bu düşüncemden hemen vazgeçtim. En üst katta büyük cam duvarlardan dışarıyı izlemeye koyuldum. Ne yapabileceğime bu ayrıntılı izleyişten sonra karar vermek istiyordum.
Şehri tam anlamıyla melun bir korku teslim almıştı. Yollar, çılgınca kaçışan insanlarla doluydu. Ne tarafa kaçtıklarını belki kendileri de bilmiyordu. Sadece kaçıyorlardı; mümkün olan en uzağa. Kaçışan insanlar kadar da ölüler vardı. Süre giden bir kovalamaca vardı aralarında. Şehrin batı tarafında halen bir hareketlilik yoktu. Yollar açık görünüyordu. Ölüler bulunduğum binanın alanına da girmişlerdi şimdi. Az sonra alt kattan bulunduğum noktaya kadar gelen çığlıkları duydum. Durumu kontrolden geçirebilmek için merdivenlerin başına kadar koştum geniş alanda. Aşağı baktım pervazdan. Kalabalığın arasına dalmış birkaç ölü gördüm. Kalabalık şimdi gerisin geriye kaçıyordu. Az sonra büyük gürültüler gelmeye başladı. Kırılan camekanların, aşağıdaki devrilen market raflarının sesleri yukarı dek geliyordu. Korku kat kat ilerliyordu. Burada da güven yoktu. Yakalanabilirdim. Bir yangın merdiveni muhakkak olmalıydı.Beş dakikalık bir aramadan sonra ancak bulabildim merdiveni. Geniş ve uzun koridoru dolaşmak zorunda kalmıştım ararken. Merdiveni, tuvaletlerin olduğu köşede buldum. Dışa açılan kırmızı bir kapının ardında. Plazanın arkasına denk düşüyordu burası. Geniş, çimenliği bol bir dinlenme parkı vardı aşağıda. Temiz görünüyordu. Son hızla, kayarcasına indim, oldukça dik ve yüksek demir basamaklardan. Parktan dışarıya çıkan dar, asfalt bir yoldan dışarıya çıktım bana taraf gelen ölülere aldırmadan. Tekrar az önce geldiğim ana yola saptım. Şehrin batı kısmına doğru koşmaya devam ettim.
Bir saatlik rutin bir koşudan sonra varlığını önceden iyi bildiğim bir uydu kente geldim. Şehrin merkezinden oldukça uzaktı. Bu civarda bunun gibi bir iki yer daha vardı. Biraz daha uzakta ise şehrin varoş kısımları etrafa yayılıyordu. Siteleri çevreleyen iki metrelik yüksek çeper boyunca boyuna koştum. Arada bir yine duruyor, nefeslenirken kafamı kaldırıp on beşer katlı yüksek binalara bakıyordum. Manzarası hoşuma gitmişti yine. Lüks bir yerdi; korunaklıydı. Belki de burada saklanabilirdim. Ama önce terimin kurumasını bekledim biraz. Ve yüzümdeki kızarıklığın geçmesini. Üstümden sıcak buharın uçmasını görebiliyordum bu iyi aydınlatılmış duvarın yanında. Yürümeye başladım bu defa. Çünkü ilerdeki giriş kapısını görmüştüm. Kapıdaki güvenlik elemanlarına iyi bir bahane bulmalıydım. Geniş kapının önüne geldiğimde içerde, az ötede iki katlı oldukça lüks bir yapıyı gördüm. Kırmızı ateş tuğlalarından müteşekkil duvarları ve oldukça dik bir çatısı vardı. Duvara monteli tabelada, siteyi yapan firmanın adı ve amblemi vardı. Burasının bir emlak bürosu olduğunu anladım. Sitedeki daire fiyatlarını ve niteliklerini öğrenme bahanesiyle içeri girmek istedim. Fakat durumu önceden haber almışlardı açık mavi üniformaları içindeki güvenlikçiler. Teyakkuz halindeydiler.
-Korkudan buraya kaçtın, değil mi?, dedi en genç olanı. Sürgülü, uzun, mavi demir kapının üzerine dayamıştı dirseğini. İmalı imalı gülümsüyordu.
İçerde, camekanlı odada oturan ve silahına bakım yapan biraz daha yaşlıca olan güvenlikçi, açık kapıdan seslendi:
-Başka kapıya!
Moralim bozulmuştu; ama ısrar etmekten başka şans göremiyordum kendimde.
-Bakın, ilerdeki alış veriş merkezindeydim. Ölüler bastı orayı da. Arabam garajdaydı ve almak mümkün değildi. Yangın merdiveninden kaçtım ve bir saat boyunca koştum. Gerçekten daire fiyatlarını öğrenmek istiyorum. Artık güvenliğin şart olduğunu çok iyi anladım. Kısa zamanda buraya yerleşmek için ailemi ikna etmeyi düşünüyorum.
Bunları söylerken kıyafetlerimin iyi olmasının da işe yarayacağını düşünüyordum. Mavi kot pantolonum ve yakalı beyaz tişörtüm, görüntümü idare ediyordu. Ayrıca iyisinden bir spor ayakkabı vardı ayaklarımda. Üzerimi süzeceklerini biliyordum.
-Ne dersin şef! İnanalım mı?
Tabancasıyla oynayan güvenlikçi, yanına doğru döndü ve birisiyle konuştu. Konuştuğu kişi buradan görünmüyordu. Sanırım fikrini soruyordu ona.
-Peki, dedi içerden. “Ama nüfus cüzdanını bırakacaksın burada.”
Sevinerek teklifi kabül ettim. Mavi sürgülü kapının yanındaki daha küçük bir kapıyı açtılar. Cüzdanımı aldılar ve yerine misafir olduğumu belirten bir kart verdiler. O kartı kullanarak içerdeki başka bir elektronik kapıdan geçtim. Çok iyi düzenlenmiş bahçeyi bölen genişçe bir yoldan emlak bürosuna doğru yürüdüm. Aynalı cam kapısı açıktı. Bir sekreterin karşılaması gerekirdi beni. Ama bu saatte sekreterin olmayabileceği aklımdaydı zaten. Uzun yaz gününde keyfince açık tutulmuştu burası. İş ve özel yaşantının birbirine geçtiği bir sahada olduğumun farkındaydım. İçeriye açılan başka bir kapıya gelmiştim bu arada. Burası da açıktı. Beyaz renk masasında, kırk yaşlarında, kumral, açık alınlı, seyrek saçlı bir adam koltuğunda arkasına yaslanmış telefon konuşması yapıyordu. Açık renkte klasik çizgide bir gömlek vardı üstünde. Kravatsızdı. Bakışlarıyla bana oturmamı işaret etti. Masanın önündeki kahverengi deri kaplı, yumuşak koltuğa kendimi bıraktım. Nihayet adamakıllı dinlenme fırsatı bulmuştum. Adam ofis telefonuyla konuşurken, ben içerideki manzaraya göz atıyordum. İçerisi gerçekten ferahtı. Arada bir gürültüyle çalışan klimanın rahatsız ediciliği dışında her şey iyiydi.
-Efendim, söylediğim gibi, dairelerimizde yok yok. Jakuzili dairelerimiz de vardır. Yüzme havuzlarımız, lokallerimiz.. küçük bir pub’ımız bile vardır. Eğlenmek için dışarıya çıkmanız için gerek bile yok. Güvenlik endişeniz de olmasın. 24 saat boyunca güvenlikçilerimiz iş başındadır. Ayrıca kameralarla gözetim altında tutulur dışarıya açılan tüm kapılar.
…
-Tabi efendim; ne demek! Kreşimiz, ilköğretim okulumuz ve kolejimiz dahi vardır. Kreş hariç, diğerleri aynı yapının bünyesinde toplanmıştır. Çocuklarınız için hiç endişe etmeyin.
…
-Havaalanına uzak değil burası. Ayrıca şehrin en işlek alış-veriş merkezine de çok yakın.
…
-Gördüğünüz gibi beyefendi. Biz yalnızca daire değil; içinde her şey dahil olan paket hayat satıyoruz. Hiçbir şey için endişe etmeyin. Burada yapacağınız tek şey anı geçirmek.
…
-Hay hay. Haftaya bekleriz sizi buraya. Talep gerçekten çok fazla. Elinizi çabuk tutarsanız kazançlı çıkarsınız. Yeni binalarımız da tamamlanmak üzere. Tamam. Görüşmek üzere.
Telefonu kapadı. Tekrar arkasına yaslandı. Mutlu görünüyordu.
-Buyurun genç adam; sizi dinliyorum.
-Ölüler, dedim. “Her tarafta ölüler var; biliyor musunuz?”
Ellerini önünde düğümledi. Ve umursamaz bir tavırla rahat bir gülüş attı.
-Biliyorum tabi. Ama bir şey olmaz burada bize. Endişelenmemeni öneririm.
-Bu kadar rahat olduğunuza şaşırdığımı belirteyim.
Doğruldu yerinden. Bana doğru uzattı gövdesini:
-Bak genç! Dışarıda ölülerin ayağa kalkması benim için elektriklerin kesilmesinden daha ilginç değil. Şimdi ne istediğini söyle bakalım.
Tekrar arkasına yaslandı.
-Dairelerinizin niteliklerini öğrenmek istiyordum. Dışarıda ölüler olunca…
Güldü.
-Ölülerden korktuğunu söylesene sen! Buraya kaçtın değil mi?
Bozulduğumu belli etmek istemesem de ne diyeceğimi şaşırdım. Adam, masanın çekmecesinden tabancasını çıkararak bana gösterdi.
-Bu varken hiçbir şey olmaz. Korkma! Çok korkuyorsan burada kal sabaha dek. Ama üzerine kapıyı kilitlerim. Ayrıca senden sabah toz olmanı isterim buradan. Bu iyiliği mi istiyorsun benden?
-Neden bana bu iyiliği yapıyorsunuz peki?
-İyi bir çocuğa benziyorsun. Daha fazla sorgularsan fikrimi değiştirebilirim, ona göre.
Tekrar güldü.
-Dairelerinizin niteliklerini öğrenebilir miyim sizden?
Masasının üzerindeki bir broşürü uzattı bana.
-Al, buradan öğren.
Broşürdeki parlak resimlere bir göz attım.
-Broşürlük hayat satıyorsunuz, dedim.
Daldı bir an. Dudaklarını ısırdı. Yüzüne ciddiyet hakim oldu bu defa.
-Rahatsız edici konuşuyorsun. Uzun süredir rahatsız olmamıştım. İyi mi kötü mü,bilemiyorum. Ama merak ettiğin şeyi söyleyeyim. Herkes bu broşürün içine dahil olmayı ister.
-Neden peki?
-Bak. Az önce telefonla konuştuğum adam da, ben de farkındayız ki; onun aradığı ve benim de konuştuğum şeyler aslında içi boş birer palavra. O adam statüsünü göstermek istiyor; ben de ona bir fırsat sunuyorum. Doğal bir istek bu. Eleştirmemek lazım. Bunu istemek insanın doğasında vardır.
-Pahalı bir istek doğrusu. Ama dışarıdaki ölüler!
-Evet ya, ölüler… İşte ölülerle yüzleşmek istemiyoruz, hepsi bu!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız