doğrusu yıllara meydan okuyan bir kitap bir felsefe...bir deli yaşlı bir asilzade...don kişot...
bu konu hakkında başlık olmamasına çok şaşırdım.
gerçekten söz söylemeye değer bir konu.
don kişot bir deli miydi?iflah olmak bilmez bir idealist mi?
İnsanlar kendileri gibi düşünemeyen birini görünce, "deli" der, geçerler...
O halde Cervantes de bir deliydi..
İyi ki de deliydi, yoksa Don Kişot nasıl gelirdi?
Kayıt: Jun 01, 2005 Mesajlar: 74 Nereden: Niksar'daki Evimizden!!!
Tarih: Çrş Ksm 29, 2006 12:38 pm Mesaj konusu:
Gelmiş geçmiş en akıllı şovalyedir:)Hele Sanço nun adaya vali olmaya giderken O'na verdiği öğütler muhteşem.Bu arada Sanço Panza'da gelmiş geçmiş en buyuk validir:)Cervantes'e gelince,hep şaşırmışımdır hayatı boyunca bir baltaya sap olamamış bir adam nasıl bu kadar muhteşem bir eser verebilmiştir:)
Gözlerimi kapattığım an, ilahi bir görkeme sahip olan görüntüler gördüm. Şeffaf, sınırsız bir gölün kıyısındaydım, oraya henüz gelmiş gibiyim. Kumsalın biraz ötesinde, bir tapınak vardı. Lekesiz bir beyazlıktaydı, kusursuz bir simetrisi vardı. Üçgen şeklindeki alınlık bölümü bulutlarla sarılmıştı. İlahi bir mimar tarafından yapılmıştı. Ruhum hayranlıkla kendinden geçmişti. Tapınağın kapıları memer yüzey üzerine yerleştirilmiş elmas şeklinde cam gözlerle süslenmişti. Bu gözlerden biri öğle güneşi gibi altındandı, diğeri zümrütten, bir diğeri de yakuttan yapılmıştı. Tapınağın yalnızca girişinde bile sonsuza dek hayranlık içinde oturuyordum. Sessiz menteşeli kapılar açıldı ve içeri girdim.
Tam anlamıyla tapınağın içinde sayılmazdım çünkü etrafımda duvar, tavan, taban gibi hiçbir şey göremiyordum.
Kristal bir derenin kıyısında durdum, su akarken camdan yapılmış melodiler gibi ses çıkarıyordu. Derenin hafifçe meyilli olan kıyıları kadife gibi otlar ve yosunlarla kaplıydı. Bu zümrüt yeşili çemenlerden dev sedir ağaçları yükseliyordu. Yapraklar derenin camdan melodilerine eşlik ederken, çimenler meltemin sessizliğinde usulca danslarını ediyorlardı.
Ağaçların altında yüce ozanlar dolaşıyorlardı, bembeyaz sakalları göğüslerine kadar iniyordu ve her birinin elinde dünyada yapılmamış olan lirler vardı. Dere kıyısından ağırca yürürlerken, aralarından biri durup bir prelüde başlıyordu. Buna diğerleri de katılıyor ve ilahi bir müzik yapıyorlar. Ne duyduğum ne de gördüğüm hiç birşey bunu anlatmama yetmezdi. Daha fazla dayanamadım, bu ilahi koronun kanatları üzerinde öylesine yükselmiştim ki tüm duygu duvarlarımı aşmıştım. Ruhum bir armoniye uymuştu. Göklerde uçuyordum. Bir an, lirler birer birer sustu. Hızla çekilip başka bir kapının önüne bırakıldım. Bu kapı da diğeri gibi lekesiz mermerdendi ama parlak renkli gözlerle süslü değildi.
Bu sefer geniş bir salondaydım. Tavanı kemerliydi ve girişin karşısında ki duvarın önünde, üzerinde büyük bir koltuk bulunan bir platform yükseliyordu. Salonun çeşitli köşelerinde buna benzer koltuklar yerleştirilmişlerdi. Duvarlarda grotesk freskler vardı ve bu fresklerde hayvanlar, kuşlar bir kaleydoskopun şekilleri gibi durmadan biçim değiştiriyorlardı. O geniş salondaki koltuklarda, bir toplantı yapılıyordu. Platformda yaşlı bir kadın oturuyordu. Mor yün örgüden oluşmuş bir yaratıktı! Örgü ilmekleri kusursuzca yüzünü meydana getiriyordu; ağzı, kaşları, burnu, çenesi sanatçı bir gözle örülmüştü. Aşağıdaki koltuklarda oturanlar da başkalarının birer kopyasıydılar. Hepsi birden sağa sola, öne arkaya doğru sallanıyorlardı, sanki görünmeyen çalgıların çaldıkları duyulmayan bir müziğe uymuşlardı. Hiç konuşmuyorlar ama durmadan örgü örüyorlardı. Ne ördüklerine baktım. Hepsi kendilerini örüyorlardı! Biri neredeyse bitiriyordu, diğeri göz çukurunu tamamlamaya çalışıyor, bir başkası da ağız yırtmacının kenarlarını sağlamlaştırıyordu. Biten örgü canlanıp, gidiyordu.
Bir süre izledim ve yeni bir şey olacak mı diye bekledim. Beklediğim oldu. Birden çok uzakta, karanlığın duvarı üstünde üç yoğun ışık noktasının durduğunu ve bu ışık kaynaklarından büyülü ışık ve müzik ışınlarının çıktığını gördüm. Sessizce bu ışıklara doğru çekildiğimi hissettim.
Yaklaştıkça daha da büyüdüler, ışık ve armoni daha belirginleşti ve kısa bir süre sonra durgun bir sudan yükselen iç devasa kemeri açıkça görebildim. Ortadaki kemer en yüksekleriydi, diğer ikisi birbirlerine eşit büyüklükteydiler. Bana sanki çok büyük bir mağaranın girişi gibi göründüler. Mağara öyle yüksekti ki, tavanları bulutların arasındaydı. Duvarlardan ışıltılı sarkıtlar sarkıyordu. Ortada bir göl ve ben küçük bir kayıkta uzanıyordum. Kayık beni, sessiz ve yavaşça çıkışa doğru götürüyordu , bu muhteşemliği görmek nefes bile aldırmıyordu.
Maddesel kurallar yok, gördüğüm şeyler kendinden geçici, vecde getirici, sarhoş ediciydi. Tüm ruhum her köşesinin güzelliklerini yudum yudum içiyor, ve durmadan "Ah, ne müthiş bir güzellik!" diye söyleniyordu. Bulut-dağlarında dolaşıyor, şimşekleri hissediyor, gökkuşağı nehirlerinde yüzüyordum. Her geçtiğim yerde hissettim tek değişmeyen his huzur idi.
Egzotik kuşlarla taze incirleri paylaştım, palmiyeler arasın da şair Hafız'la kolkola dolaştım. Köşklerde şerbetimi içtim. Limon ağaçlarının gölgesinde uyudum.
Ah, DOĞA! Kendisi öyle güçlü, öyle yetenekli bir sanatçı ki! Bir palet dilencisi veya eski ustaların kalemlerinin uşağı olabilirdim; güzeli anlatabilmek için...
Uyandım. Hissettiğim ilk duygu, herşeyin normale dönmesinden duyduğum mutluluktu. Bu düş her insanın fiziksel ve ruhsal açılardan isteyebileceği şeyleri veriyordu ama odamın sade duvarlarını yeğliyordum. Bu yabancılar arasında yaşamaktan sıkılıp eve dönmeye benziyordu.
Bu düşleri sonsuzluğa dek yaşamış gibiydim ama hepsi az bir sürede olup bitmişti. Hala içimde uzun süre geçmiş gibi bir boşluk var.
" Kendi dilini konuşan hiç kimsenin bulunmadığı bir boyutta kaybolan bir yolcu"
Başlangıçta, dediklerini çoğunlukla dinlemiyordum, ama anlatış şeklini ve sesinin tonunu şahin gibi gözlüyordum.
Bunları tekrar tekrar gözden geçirip içlerinde sevgi arıyordum. Sözcükler, gösterdiğin duyguların yanında önemsiz kalıyordu. Bana yardım edebileceğinden emin olduğunu ve ilerisi için bir ümit olduğunu sezebiliyordum.
Bu sanki ürkmüş bir at veya köpekle konuşmak gibiydi. Sözlerinizi anlamazlar, ama sesinizdeki sükunet, güç ve güveni hissedip uysallaşırlar, kendilerini yeniden güvende hissederler.
Aslında seninle sözcüklerin arasında öyle büyük bir farklılık vardı ki. Sen harika, sözlerin felaket. Senden emin olmadan beraberce sorunlarımı çözümlemeye çalışmak anlamsızdı. Sözcüklerle baskı yaptığın zamanlar hemen katatonik bir hal peydahlanıyordu. Sen gidince, kendimi dökülen yaralarının parçalarını toplayan bir cüzzamlı oluyordum. Bana değişebileceğimi anlatmalıydın değil mi!?
Bir deli, bilinçaltına çok yakın bir düzeyde yaşar ve bu konuda çok şey bilir.
Bir deli, içgörüye büyük bir direnci olabileceğini ve bilinç altındakilerin korkunç fırtınalar koparmadan yüzeye çıkmayacağının farkındadır.
Çoğu şeyi konuşmak yerine hareketlerle anlatmak zorundayım; çünkü kendim hakkında her şeyin bilinmesini göze alamıyorum. Söylediğim bir çok şeyin bana karşı kullanılıp beni inciteceğininzi biliyorum. Hiç kimse için kimin ne istediği önemli değil, onların istemleri, istemleri... Sen ne istemediğini söylesende onların istemeleri yine sana engeldir.
Bana yardım etmeni çok istiyordu bu sonsuz dehlizlerde kaybolan benliğim.. Bir yerim yardım et diyordu.. Bir yerim..
Bir çok önemli, önemsiz şeyler yapar, söylerim. Asıl olanları bunların arasına sıkıştırırım; senin bunları bulacak, hissedecek kadar 'iyi' olduğunamı inanmak istedi düşlerim.
Sen beni kontrolün altına alıp, kendi yöntemlerinle bakmaya başlayıncaya kadar, seni görmezlikten gelmeye ve babam olduğunu düşünmeye devam ettim. Ve gerçekten benimle ilgilenmeye başlayınca, bu farkı hissettim. Sen daha iyi bir babaydın; ancak bunu görünce yaşamak istedim.
Kimse sizinle ilgilenmez veya sevmezse, sizinle uğraşmazlar. Onun için birinin sizi kırması hatta öldürmesi, o kişinin sizinle ilgilendiğini gösterir; bu da çok güzel bir şey...
Çoğu kimseler, öfke ve mücadelenin, sevgiyi anlatma şekli olduğunu düşünürler. Buna "sıcak nefret" denir. Bu arkadaşça bir saldırganlıktır. Bir deli için tek nefret şekli "soğuk nefrettir". İçine kapanır ve ilişkilerini koparır. Ne kadar çok öfke gösterirse ilerde o kadar çok sevgi gösterecektir.
Nefret etmek tuvalete gitmek gibidir. Eğer tuvalete giderseniz, bu sizin yaşadığınızı gösterir. Benimle yaşamak; Çocuğunun dağınıklığını, pisliğini kabullenemeyen bir anne durumuna düşürür insanı. Bir anne tuvalete benzer; çünkü çocuğunun pisliğini ortadan kaldırır. Sen "baba" olamadın. Öylece oturup seni seyretmek, beni dehşete düşürüyor; bütün pisliğim ve nefretimle başedebilecek misin? Anne...
Yoksa sen de benim gibi kendi haline bakıp boğulacak mısın?....
Deli olmak bir kabusa benzer; hani imdat diye bağırmak istersiniz de sesiniz çıkmaz ya, tıpkı öyledir.
Bağırsanız da kimse duymaz.
Bu kabustan uyandıracak, kendinizden başka kimseniz yoktur.
Kendiniz bunu bilir.
Ama bir türlü uyanamazsınız.
Bugün kumlarımın ve çıplak tepelerimin üzerinde yürürken sonsuz hüzün'ü hissettim.
Herşey benden uzakta.
Hiçbir şey bana ait değil.
Tek düş'üm önümde pırıl pırıl parlıyor, büyüleyici bir güzelliği var---ve daima benden uzakta, ona erişemiyorum.
İnsanları reddediyor ve kabullenmiyorum.
Evet, insanları seviyor ve istiyorum.
Bende herkesi iten ve herkesi isteyen ve herkesin istediği bir şey var!.
Mutluluğa hiç sahip olan birini tanıyor musunuz?
Ne mutlusunuz, ne mutsuz.
Ne ile mutlu olacağını bilen birine?
Her hangi bir şeye sahip olduğunda mutlu olan birine?
Hepiniz biliyorsunuz değil mi? Siz de delisiniz.
Bu bende ki itici güç, çok derinlerden, içimden, geliyor. O başlangıçta vardı. Orjinden gelme.. Nerde başladınız siz biliyor musunuz?.
Kendimi, kendimden kurtarabilmemin yolu yok. Bu olanaksız! Anlıyor musunuz?
Kendinizi kaybedebildiniz mi hiç!?
Kendinizi buldunuz mu?
Lanetliyim!
Lanetli!
Bu dünyada, benim için hissedecek, benimle bu satırları okurken bile aynı şeyleri hissedecek tek bir ruh yok! Tek bir ruh bile...
Hiç kimse anlayamaz__Hiç kimse.
Kendi kendinize; bunun benim kuruntum olduğunu söylüyor olabilirsiniz. Bir düşünün öyle demeye hakkınız var mı!? Benim hakkımda hiç bir şey bilmiyorsunuz değil mi!? Herkes bir kendini bilir. Başka bildiği herşey başkalarının bildiğidir, asla bildiği değil.
Herşeyi bir beyine ait olan düşünceler söylüyor! Düşünebilmek nasıl bir ödül ve nasıl bir ceza biliyor musunuz. O ki düşünceler_bir şey kaçınılmaz hale gelene kadar_göz yumar. Bildiklerinizin tutkusu kıvrandırır sizi! Olgunluk ne!?
Herşeyi ayrıntıları ile biliyor ve hissediyorum, hayal etmeme gerek bile yok.
İç yaşamım gözlerimin önünde, gözlerinizin önünde..
Ve...
Sorular sorar insan.
Beni anlayacak biri olabilir mi acaba?
Çıplak tepelerimde hep yalnız başıma yürümekten kurtulayamayacak mıyım?
İnsanın tedirginliği, kendinin farkındasızlığı...
Yaşamınızın her anında bir ateş yakıyorsunuz, fark etsenizde etmesenizde...
Hala başkaları bilsin istiyoruz değil mi o ateşi!?
Ne derin, kapkara bir umutsuzluk!
Nasıl bir acı bu!
Sonsuz bir hüzün.
Ölümlü olmak bir sonsuzluk mahkumu olmak demektir.
Bir deli bunu biliyorsa,
deli ne demek?.
Gece yatakta uzanmış, tavana bakıyordum; beni seyreden yıldızların asılı olduğunu hayal edip. Gecenin ortasında yakalanmış bir uykunun hafifliğinde, karanlığı ve sessizliği imgelerin müziğine bırakıp bedenimin havalanmasını arıyordum. Uyku daha önce geldi. Gösterilerin olduğu sabahların gece hezeyanlarını andırıyordu dalış. Artık bir gösteri yok, kendimi ortasına yerleştirdiğim hayali fonlar, kimliklerde. Tour de force (bir sanatçının tüm hünerini gösterdiği eseri) diye bir şey ise söz konusu bile değil.
Kendime mahkûm ettim kendimi zamanından önce. Maalesef kurgulanmış bir yazgının hafifleticiliğinden uzak, kendimi sıfırlamış olduğum bir ay altı âleminin sakiniyim artık.
Az şansı var. Olmayacak şey yok diye umutlanabiliriz tabi ama yine de temkinli davranmakta fayda var. Ben iyiyim, çok iyiyim. Arkamdan su döküp durmayın artık. Yeni olarak ne getirdiğini bana söylesene. Gerçek tutumunuzu dile getirmelisiniz ya da özür dilemelisiniz. Her türlü yoruma açık, fevkalade kaygı ve üzüntü verici, talihsiz bir cümle olarak düşünebiliriz tabi. Yumuşatmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Zannetmeyelim ki sadece dünyaya çatıyor. Kaybolup giden bir kimliğin arkasından hırçınca bir yas sadece bu. Ne olarak konuşabileceğinin, ama kim olarak konuşamayacağının farkına varmadan zuhur etmiş bir kıyamet alameti idi bazı sanrılar. Henüz alışamadığımız halleri dışa vururken bir parça soluklanmayı, hatta mümkünse derin bir nefes almayı becerebilmeli. Konunun nezaketinin farkında olup olmamalar nadiren söylenen sözlere bir masumiyet bahşeder.
Sen orda mıydın? Bu işler böyle yürümüyor. Peki, nasıl yürüyor? Hiç yürümüyor. Peki, bütün bunların bir anlamı yoksa bu olup biten ne? Hayatında anlamı olan bir tek şey söyle o zaman? Zaman işlemeye başladı. Dikkatli ol. Rasgeleliğin istiflenmesinden çıkacak olanın peşinde bir ömür. Kafanın içinde hiçbir şey bir bütünü veremezken dağınıklıktan bir bütün yarat ve dolayısı ile de paranoyaya ve dolayısı ile de kayboluşa giden kapıyı aç ve bir daha geri gelme.
Yastığı iki büklüm edip çenemin altına koydum. Gözlerim parmaklarımda, aklım görmediğim beyazlıkta yerlerini hatırlamaya çalışarak üst üste diziyorum kardan küreleri.
Sonra karnımı kasıp inzivaya çekildikçe aklıma gelenleri bir toplu iğne ile açığa çıkarmaya çalıştım. Çok da derine batırmadan, çoğunlukla hafifçe kazıyarak bir kenara yığdım toz kümesini. Fazla bir şey sayılmazdı.
Beynime sanki akkor halindeki milyarlarca iğne batıyor ve bu coşku hali öyle bir duygu ki...
Ateşle yanan alnım nanali bir kalemle yavaş yavaş ovuluyordu. Öyle hafif öyle nazik ve ferahlatıcı ki...
Aklım öyle nitelikler göstermeye başladı ki daha önce bu özellikleri hiç farketmemiştim. Kendimi daha önce yaptığım, yapılamayacağı düş'ünülen hallerden ötede, benim bile düş'leyemeyeceğim şeyleri yapabilecek güçte buldum.
Bir adımın olmamasını; sayısız adlara maruz kaldığımda, anlatacak bir hikayem olmamasını ;her an başka yerde başka hikayede olabilirliliyimden seviyorum.
Kendim olabildiğim tek anlar bunlar.
Apollon tapınağı girişinde bir yazı yazar.
"Kendini bil;
Kendini bilen tanrının ve evrenin sırlarını biliyor demektir."
Ben bir tek kendimi biliyorum.
Hala güçlüydüm ve kendimi iyi hissediyordum; toprak, evin tabanından daha yumuşaktı ve nasıl olsa eve döneceğimi de biliyordum. Ben kendime döndüm. Eviniz, kendiniz. Bundan hiçbir zaman zarar görmedim.
Herşey durdu.
Yangın esnasında panikle kaçışan sığırların da toprakta böyle bir şok yaratabileceğini düşünüyorum.
Sadece şu sözleri söylediğimi anımsıyorum; "Şu kapıdan uzaklaş, düşecek yer yok burada!"
Uzaklaştım da. Bir an sonra yolda bir sis bulutu içinde yürüyor ve çığlıkla hıçkırıyordum, ağlıyordum.
Bir adamın gözlerini gördüm, baktı. İçimi bırakıp gözlerinde kayboldum.
O zamandan önce hiç konuşmamıştık. Her zaman suratsız, somurtkan olan yüzü bu kez değişik görünüyordu.
Gam.
Orada, öylece titreyerek otururken birden bu denli acının ne olduğunu düşündüm. Kendi kendime bunun ne olduğunu bildiğimi söylüyorum; bu acı. Ben miyim dedikçe, benliğimi kaplayan, sarsan, haykırtan benden başka bir şey değil.
Müthiş bir kayıp için başka ne yapılabilir.
Ağlanır elbet.
Kahkahalarla sevinçle ağlanır.
İçim bir yerde, bu bütünlüğü biliyor.
Geriye yaşaması.
"Hayatın, onu hissedenler için bir trajedi olduğu doğrudur."
Ruhum kör gibi aranıyor, soruyor. Hiçbir cevap alamıyor. Bütün varlığımla bilinmeyen bir şey'e sesleniyorum; vücüdumdaki bütün sinirlerle ve ruhumun ulaşabildiği her yere sesleniyorum. Kumlar ve çıplak tepelerde koşarken bütün yaşamımın tutkuları, öfke ve kızgınlık halinde doruğa çıkıyordu. Yoğun ve ümitsiz bir özlem beni sarıyordu. Kalbim, ruhum, aklım ortalarda dolaşıyor, küçük bir ışık bile olmayan derin karanlığa dalıyor, ümitsizce ellerimi uzatarak araştırıyordum. Herşeyin ne olduğunu bile bilmiyordum, ama herşeyi özlüyordum.
"Delireceğim!
Hayır, kimse delirmiyor. Hiç kimse o artistik lanetten kurtulmak istemez. Bu önce, insanın duyguları tam olarak yerinde mi diye bakar, sonra da onu huzursuzluğun çelik zincirleriyle bağlar. An ve an bilerek ve hissederek yaşarsın bunu. Delirmek muhteşem bir kurtuluş olurdu.
Ama hayır, olmuyor.
Mutluluğum bana verildiğinde, huzursuzluk hala benimle olacak, bundan şüphem yok, ama mutluluk onun tiz sesini bastıracak, onu bir neşe aleti haline getirecek, sonunda onunla el sıkışacak__ve taşlaşmış kalbim, beynim ve ruhum harekete geçecek.
Mutluluğum bana verildiğinde; fokur fokur kaynayacak ve kükreyecek; bir girdaba düşmüşçesine dönecek; sarsıntıdan sıçrayacak, haykıracak; hassas hayallerle titreyecek; kıvranacak; parlayacak, şimşek gibi çakacak; yumuşak bir sesle şarkı söyleyecek; kayarcasına dans edecek; dörtnala gidecek; koşacak; kabaracak ve taşacak; uçacak; yükselecek ve keşfedilmemiş derinliklere inecek; kızacak; köpürecek; neşeyle çığlıklar atacak; eriyecek; alev olacak; keyifle yuvarlanacak; küçülecek; gururla ilerleyecek; havada bulut gibi kayacak; inleyecek; titreyecek; patlayacak; Ölü gibi yatacak; aşkla, ışıkla kokuşacak.
"Hayatım ve trajedim." "Ve__ Bu senfoni, tek bir bakışla susacak."
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız