Herşey, en samimi dostum M.'nin, Amerikalı arkadaşlarını bulunduğumuz kafede görmesiyle başladı. Zaten onlarla tanıştı tanışalı bana bahsediyordu kendilerinden.
Gittik ve tanıştırıldım kendileriyle. Yarım yamalak ingilizcemizle sıcaklık sergiledik. İki erkek ve bir kız. Matheuw, Simon, ve Kate. ODTÜ'de okuyorlardı. Matheuw'ya kısaca Matt diyorlardı. Matt, Çinli-Amerikan kırmasıydı. Görüntüsü daha çok Çin'lilere yakındı. Arkadaşım, Ona kendisinin Amerika'lılara benzediğimi söyleyince, o da, herkesin Amerika'lılara benzediğini, çünkü Amerika'da dünyadan tüm milletlerin bulunduğunu anımsattı.
Simon uzun boylu, kumral bir Amerikalı idi. Yakışıklıcaydı. Gizemli ve çekici yabancı olmanın tüm unsurlarını barındırıyordu kendisinde. Kate ise filmlerdeki gibi bir Amerikalı kızdı. Açık kumral saçları, mavi gözleri ve atletik bir vücut. Ve bütün bu güzelliğinin üstüne yabancılığın cazibesi.
Sohbetimize az sonra daha önceden tanıdığım bir arkadaş daha eklendi. Bu sadece tanışık olduğum arkadaş, yazları tursitik tesislerde garson olarak çalışan Kürt kökenli bir emekçiydi. Kışları iş bulmak için büyük şehirlere gittiklerini biliyordum. O da öyle yapmış ve bu küçük, sakin kafede kendisine iş bulmuştu.
Sıkıcı sohbetimiz uzun sürmedi. Bizi az sonra evlerinde verecekleri partiye davet ettiler. Akşamın serinliğinde yürüdük o tarafa doğru. Beşevler'den Bahçeli'ye. Bahar sadece gündüzlere hükmediyordu. Akşamları bildik Ankara serinliği.
Güzel bir bahçesi olan apartmanın yanından çıkan merdiveninden en üst kata doğru çıktık. 5. kat idi burası; teras kat. Zaten birkaç erken gelen davetli bekleşiyorlardı biz eve varmışken. Yukarı çıktık. Orda öğrendim bu üç Amerikalının kız-erkek aynı evi arkadaşça paylaştığını. Bizim için yadırganacak şey, onlar için normal bir durumdu.
İçeri girdik ve elden geldiğince eve yerleşim tarzlarını inceledim el altından. Ayakkabılarla dolaşılıyordu, salonu ortalamış hoş bir halının üstünde. Duvarlarda biblolar, ne işe yaramadığını bilemediğim ahşap araçlar...Mutfağın kapısı yoktu hatırladığım kadarı ile. Entrasan bir içyapısı vardı evin. Ayrıca bu ecnebiler kendilerini yansıtmıştı evlerine; kendilerini, değerlerini ve kültürlerini.
Hiçkimseyle ilgilenmiyordum, arkadaşımdan başka. Arkadaşım ise sürekli bu kutsal insanlardan birisiyle konuşma telaşası içersindeydi, diğer Türk davetliler gibi. Herkes kendini bu kutsal insanlara beğendirme ve gösterme çabasını sergiliyordu. İşte şu pencerenin önüne oturmuş, rakısını yavaş yavaş yudumlayan, partinin tek takım elbiseli ağır abisi de kendisini satıyordu en pahalısından; Kate'e yamanmaya çalışan bir çok erkek hemcinsim gibi. Ama Kate'in bir Türk sevgilisi vardı. Uzun boylu esmer bir çocuk. Birara yanyana gördüm onları. Gurur doluydu. Havasından geçilmiyordu. Çünkü serginin en nadide mücevheri onundu. Fakat bu engel değildi Kate'e yan gözle bakılmasına. Bakanlardan birisi de bendim. Hatta birara sigara içmediğim halde, nedendir bilinmez, yanımda bulundurduğum adi bir çakmakla sigarasını yaktım. Bu sahte bir şerefti benim için. Edindiğim bu şerefi bir ancak birkaç günde tüketebildim.
Ben genelde içerdeki müzik setiyle ilgilendim. Çantamızdaki bir rap cd'sini koyduk ve dinledik. Partinin müziğini biz ayarlıyorduk. Bir ara Rock ve Contry müziğin de tadına baktık. Hiç beğenmemiştim. (Gençliğimde ilk türkçe şarkı kasedimi 23'ümde aldım)
Partiye yaşlıca beyefendiler de geldi. Hoş, güzel temennilerini bildirdiler, hediyelerini sundular ve çekip gittiler. Önemli olan görünmekti. Göründüler ve gittiler. Görünmek istediler, çünkü görenler Amerikalı'ydı.
Bir doğumgünü partisiydi bu. Kate'in doğumgünü. Kate partinin ve günün kraliçesiydi. Türkiye'de bulunduğu müddetçe kraliçeliği de baki kalacaktı. Bu kati bir gerçekti. Erkek arkadaşları da buranın kralları olacaktı, özellikle Simon olanı. ÇÜnkü mutlu, nezih, gizemli Amerikalı imajına O daha çok sahipti; görüntüsü icabı.
Amerika'ya kapağı atma hayallerini kurdumuz o günlerde, ait olduğumuz toplumumuza, değerlerimize yabancılaşmanın da dibine varmıştık. Yabancılaşmakla kalsa iyiydi; gönüllü bir asimilasyona tabi tutuyorduk kendimizi. Yabancılaşmanın adı Amerikanlılaşma idi. Biz Amerikanlaşmak istiyorduk. Yememizle, içmemizle, gülmemizle, duruşumuz, hal ve tavırlarımızla...
İlk kez orda silkindi ruhum. Bu ecnebi parlak insanlara kutsallık payesini veren bizdik. Onları maymunlar gibi taklit eden yine biz. Onların gözüne girmeye çalışan; gözüne girmek için ne yapacağını şaşıran şaşkınlar biz idik. Partideki davetliler bu hakikatleri bana durmadan ispatladılar. Herkesten tiksindim o gün; en fazla kendimden. Niçin bu kadar alçaktayım Allah'ım? Yanıtını biliyordum; alçaklığı ben tercih ettiğim için.
Partide, elinde bira, salınan insanları ilk defa bu kadar küçümsüyordum. Umurumda değildi dişi ve erkek böcükler artık. Bir an önce kaçmak istiyordum bu atmosferden. Nihayet zamanı geldiğinde ilk ve son kez kafama geçirdiğim kovboy şapkasını sahibine (Simon'a) geri verip ordan ayrıldık.
Dikimevi'ndeki yurda yürümeyi tercih ettik. Uzun süre gözlemlerimi ve sancılarımı anlattım arkadaşa. Pek etkilemedi Onu bu hislerim. Ama etkilenmiştim ben bir kere. Yakında onuru ve şerefi ait olduğum bu topraklarda, bu insanlarda, kısacası köklerimde arayacağımı hissediyordum.
En son Poe tarafından Pts Ekm 03, 2005 6:39 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Bu kadar yüklenme kendine.
Bahsedilen örnek yani hikaye olmasada bi gün başka donelerle yaşanması gereken bi tecrübe bu. Amerikalı olmazda' bilmem ne partinin 'önde gelenleri, hoca efendi ve arkadaşları ya da axsion bi grup aynı tepkiye yol açabilirdi.
Taptığımız ilah ALLAH değilse ya da onu hiç düşünmemişsek, toplu strese giriyor diye rahat davranıyoruz. Ancak her koyun kendi bacağından asılır.
ALLAH ahirette yardım arayanlara
Size taptıgınız ilahlar yardım etsin diyor
Bizim toplumumuzun en eski hastalıklarından biri BÜYÜK ADAM hastalığı
ve birde ELİN GAVURU YAPIYOR MİRİM dir. Tek tedavisi var gidip göreceksin burada değil orada
Haklı endişeniz ve yazınız için Allah yardımcınız olsun
selam ve saygılarımla
ben de eminesahbaz'a katılıyorum. Batı hep cici, hep iyi, hep baba oldu. Yaptığımız her şeyin batı tarafından beğenilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bir gün olay oluyor, tüm televizyonlar batıdaki yansımasına bakıyor. Bir Türk'ten batıda iyi şekilde bahsedilmesi gururlandırıyor, batıya bir Türk'ün giderek başarılı olması gururlandırıyor. Bunun da tek tedavisi bana göre de batıyı görmek... Özellikle Amerika'yı... Amerikayı avrupayı gözünüzde büyütmeyin derim ben... Sonra Anadolu'ya geçmek... Anadolu insanı ile batı insanını manevi değerler açısından (insanlık, yardımlaşma, duygusal iletişim) karşılaştırmak... Sonra kendi değerlerimizi yüceltmek...
aklı olanlar ,o taklit ettiklerinin ve imrendiklerinin de nihayetinde kendileri gibi insan olduğunu anlar ve kafalarında yarattıkları o hayali kahramanlara tapmazlar...sen akıllı bi çocuksun poe...arkadaşlarından farkın bu..daha akıllı olmak..
ama bu batı hayranlığı ülkemizin gözardı edilen en büyük yarası...ve çoğunluk böyle ne yazık ki..
Değerli fikirleriniz için teşekkür ederim.
Benim bu hikayeyi yazmama şu manken kızın din değiştirmesi olayı vesile oldu. Anlatmaya çalıştığım şey, batılılar gibi yaşadıktan sonra, onların içeriğini devraldıktan sonra, din değiştirmenin önünde hiçbir engelin kalmayacağıdır. Bu konuda çok daha elim tecrübelere sahibim ama bunları yazacak kadar cesur değilim. Belki yaşlanınca.
Bugün Batı'da Kilise kurumu en dindar müritlerini Asya ve Afrika'da aramaya çıkmıştır. Afrika'da bir hayli yol katettiler iki yüzyıldır. Şimdi özellikle Uzak Asya insanlarını kendilerine çekmekte ve onlar üzerinden de diğer yakın bölgelere nüfuz etmeye çalışmaktadırlar. Bunun en büyük nedeni Asyalı'ların birbirine sıcak gelmesidir. Ülkemizde suçüstü yakalanan Kore'li misyonleri hatırlayınız. Buna en büyük delildir.
Kilise, Batı'daki Hristiyanları samimi bulmamaktadır. Zira Hristiyanlık'ta da zina yasağı gibi bir çok yasak var. Batı'da toplumun ve bireyin yaşantısında dinleri kuşa çevrildiği için diğer insanlara yönelmişlerdir. Kaldı ki Batı insanı paganist ve hedonist olup olup çıkmıştır. Kısacası Kilise için biz Doğu'lular yeni mesih ve havarileriz.
Kilise, Batı insanının dince artık çuvallamış olduğunu bilmesine rağmen yine de Batı kültürel araç-gereçlerini sonuna kadar kullanmaktadır. Filmler, tüketim kültürü, özgür yaşam vaadi, televizyon yayınları, spor müsabakaları vs.. Bunların hepsi Batı orijinli olduğu ve çok cazibeli göründüğü için Kilise, propagandalarında bunu sıklıkla kullanmaktadır. Ki hakikatte Kilise'nin bir propagandaya ihtiyacı bile yok. Zira Hristiyan temelli Batı, Kilise'nin bu görevini zaten yerine getiriyor. (Batı'nın temeli 3 ayaklı: Hristiyanlık, Yunan ve Yunan kökenli Roma medeniyetleri ve Hümanizm)
Konumuza dönecek olursak... Bugün Kuran'da da bildirildiği üzere Hristiyanlar'ın alabildiğine dünyevi (ve elbetteki bunun zorunlu sonucu olarak alabildiğine serbest) olan yaşamları, dini zayıf kimseleri cezbetmekte, onlar gibi olmayı istetmekte ve nihayetinde onlardan olmaları sonucunu doğurmaktadır.
Hz. Ali'den güzel bir sözle sözümüzü sonlandıralım:
inandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın.
(Bu konuda sahip olduğum bilgiler için özellikle Yusuf Kaplan'a sonsuz minnetlerimle...)
Ne güzel söylemişsin poe.
Ancak eklenmesi gereken asimülasyonumuzun Lozandan beri devam ettiği.
Entelektüellerinin üçte ikisini Çanakkalede kaybetmiş(13-45 yaş arası binlerce münevver) öksüz ataların çocuklarıyız biz. Hangimizin babasının akrabaları vardır acaba. Geçi ben biraz yaşlı kuşak olmaya başladım ama
El yordamı ile öğrediler ebeveyn olmayı ANNE VE BABALARIMIZ.birde Müslümanım demenin ayıp olduğunu düşünürseniz bizim şunları konusabilmemiz bile Allahın lutfu asil atalarımızın şefaatindendir diye düşünüyorum.
Ben bir anneyim ve çocuklara dedelerimi anlatınca gidip gördükleri Avrupa gözlerinde yalnızca yağmurlu ama temiz kentlere dönüştü.Şunu anlatmalıyız Nedimin şiirindeki gibi
YOK BU ŞEHR-İÇRE NEDİM BAHSETTİĞİN HURİ SENİN
BİR PERİ SURET GÖRÜNMÜŞ, BİR HAYAL OLMUŞ SANA
Allah'tan daha büyük kimse yoktur...
saygı ve selamlarımla
a-yetişin vatan elden gidiyor.
b-koşun koşun vatan elden gidiyor
c-yettim gariii. ahhh.eşhedüenla...
d-allah allah allah allah al lah ahhh. la ilahe...
a-vatan kurtuldu. aziz şehidler bizi irticadan, en büyük tehlikeden korusun. selam olsun devrim şeidlerine.
c-nin annesi. ama evladım benim oğlum şehid.
z-ben anlaamam teyze emir böyle, açacaksın gireceksin. yassah.
Lamelif-hür ve medeni batı alemi beni bu ....lerden kurtar.
hemze- vatan kurtarmaya karnımız tok baba.
utrnt-helal baba.
Tarih: Sal Eyl 27, 2005 12:10 pm Mesaj konusu: Anadolu, henüz kaybedilmedi ...
Büyüklük izafi bir kavramdır. Keşke, ülkemizi bir yabancının gördüğü gözle görebilseydik. O zaman kendimize olan güvenimiz şaşırtıcı olarak artardı.
Anadolu, henüz kaybedilmedi, aslında çok uğraşmalarına rağmen, esaslı bir lokma bile koparamadılar. Şu anda sadece iki temel sorunumuz var.
1) Medya yoluyla çok kötü nesiller yetiştiriliyor. Bu sorunu sosyalleşerek ve konu zenginliği ile aşarız. Örnek: düşük bel pantalonundan hafifçe g-string iç çamaşırı görünen güzel bir hanım da, arkadaş ortamında azıcık da olsa ülke meselelerine ilgi duyup iki laf edebilmelidir. Aynı örnek türbanlı bir hanım için de geçerlidir.
2) Büyük bir çoğunluk, yalnızca savunma halinde. Oysa en iyi savunma, taarruzdur. Temiz ve sağlıklı düşünen iktidarı yaratmak için daha aktif olmak gerekiyor. Örnek: hem milletvekillerine hem de tüm siyasi partilere bir telefon ya da bir e-posta kadar yakınız. Kısa ve öz cümlelerle talepleri iletmek, bir anlamda baskı kurmak, kendimizi hissettirmek çok önemli. Talepler, akılda kalıyor, etki yaratıyor, yeter ki hatırı sayılır sayıda gerçekleşsin.
Mehmet Taner
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız