Modaya ayak uyduralım bari. Şerif Mardin, bir mahalle baskısı olgusundan bahsetti. İran Devrimi'nde bile bu baskının önemli payı olduğunu söyledi. Mahallede tanıdıklar vardır ve bu tanıdıkların değerleri, orada oturan bireyi kuşatır ve kendisine bağlar. O değerler dünyasının dışında hareket edemez. Etse bile kınanır.
Fakat mahalle baskısı kötü bir olgu mudur gerçekte; başlı başına? Dozu ne kadar olmalıdır. Mahalle baskısından açıkça fayda umunulan durumlar vardır. Üstelik bu yararı devlet umar. Mesela, mahallenizdeki şüpheli kişiyi, yerleşmiş fakat tuhaf davranışlar sergileyen yabancıyı gerekli makamlara bildirin, der. Mahalle muhtarı'na bunu açıkça yükler. Ama zımni olarak da mahalleye yüklemiş olur. Özellikle güvenliğin temel mesele haline gelmesinden sonra bu açıkça dile getirilmeye başlandı. Apartmanlarınıza girip çıkanları kontrol edin, der otorite; haklı olarak.
Ama daha üst yararlar da umulur. Mesela Emniyet Müdürlüğü'ne, uzmanlarca hazırlanmış bir raporda, yaygın rüşvetin önüne geçmek için, polislerin kendi muhitlerinde görev yapması uygun görülmektedir. Sebebi basit: Tanıdıkların olduğu ortamda polisin rüşvet gibi ahlaksız bir yola girmesi, tanıdıklardan dolayı zor hale gelecektir. Ayıplanacaktır; kınanacaktır; 'çürük kişi' ilan edilecektir, yalnızlaştırılacaktır. Ama o tanıdık muhitin bu değerlendirmelerinden kurtulduğu anda bu tür pisliklere bulaşmasında sorun olmayacaktır.
Toplumsal ahlak kurallarına birçoklarınca çok saldırı olmuştur; ama şurdaki kestirme faydaları görmekten bile uzaktır bu görüşler. Bu yüzden ahlakı salt bireysel ilke ve tutumlardan ibaret görenlere karşıyım. Mesela Bahaddin Özkişi'nin Sokakta adlı romanında (MEB tavsiyeleri arasına girmiş, güzel bir roman), 40'lı yıllarda değişen mahallenin, muhitin profili çizilir. Değişme bozulma halindedir. Kaldırımları yüksek topukların işgal etmesiyle beraber dinginlik ve huzur sarsılmaya başlamıştır. Bu değişim burada kalmayacaktır da. (Bir de zamanımızdaki gözümüzün içine sokulan ön ve arka dekolteleri görseydi üstad, ne düşünürdü, kim bilir)
Herşeyde olduğu gibi, bireyi tutsaklaştıran bir baskı kötüdür. Ama birey, kendi başına bırakılmayacak derecede de önemlidir. Sonuçta, toplumun da ürünüdür aynı zamanda. Ama bu tartışmada asıl asıl gözden kaçırılan mesele şu: Mahalle olgusu kaldı mı ki, mahalle baskısı olsun? Artık köylerde bile, hani kentle arasında modernite açısından fark olması gereken köylerde bile, bir değişme var. Değil örtünme, açılma yarışı dahi var. Oturduğum muhitte, ki baskı üretebilecek bir doğası var sözde, daha ergen çağındaki kızları dekolteyle görmek bile yeterli. Kimse tutumunda, amelinde kınanmıyor bile. En fazla heryerde olduğu üzere tanıdıklar dedikodusunu yapar. Bu da insanın genel halidir. Her yerde geçerlidir.
Bir diğer husus; mahalle baskısı olacaksa, bunda gençlerin faal olması durumudur. Erkeklerin özellikle. Bunlar kendilerini mahallelerinden sorumlu hisseder; korumaya çalışırlar. Ama bu bilinç, zaten batılı ülkelerce de kendi toplumlarına empoze edilmeye çalışılmıyor mu? Mesela uyuşturucu satıcılarını barındırmama, sopalama faaliyetleri gibi. Ama genç dediğin çelişkidir; kendi muhitinde göstermeyeceğini başka muhitte yapmakta sakınca görmez.
Şimdi bu olgu ortaya kondu; Şerif Mardin'in betimlediğinden de uzaklaştı. Ve bu olgu, baskıcıların eline müthiş bir baskı aracı verdi: "'Mahalle baskısı' baskısı." Türkiye'de şaşılacak şeyler, çok doğal bir biçimde gerçekleşiyor. Bir kavram, ancak bu derecede tersinden bir işleve sahip olabilirdi.
Değil ,mahalle baskısı, aile baskısından bile söz etmemiz mümkün olmayacak,pek yakında.Şimdi konuşulan ve kaygı verici bir ifade biçimi gibi takdim edilen, mahalle baskısının gerçekleri yansıttığına ,ben inanmıyorum. Aile baskısının olmadığının delili; çarşaflı bir bayan ve yanında gayet dekolte giyinmiş yetişkin kızı duruyor ve onun bu halinden şikayet eder bir yanı yok. Bunun gibi misalleri çoğaltmamız mümkün, aslında bu meselenin özünü bilenler biliyor, kasıtlı biçimde bu konuyu abartarak , insanları huzursuz etmenin bir başka biçimini deniyorlar, o kadar.
Hep çarşaflı ve başı açık bayanların limoni arkadaşlıkları örnek gösterilir,ama her nedense çarşaflıların kafası karışık iki arada bir derede kalmış başı açıkları hizaya getirme gibi bir misyon üstlendiklerini görmezden gelinir,
Yaptığım gözlem ve yaşam pratiğimden yola çıkarak ''mahalle baskısı'',''aile baskısı''Kurum Baskısı'' ve envai çeşitten baskılara şahit olmuşumdur,AKP hükümeti fırsat buldukça bu baskıları yapacak ve yaptırıyor olacaktır,Türkiye'deki laik kesimin kaygıları zerre kadar ilgilendirmiyor beni ama bu baskılar hissedilir derece de artacaktır...Ya bendensin ya da sana su yok gibi...Kürt belediye başkanlarına karşı yapılan ayrımcılık gibi,ince derinden ve sessizce.
Mahalle muhtarından söz edilmiş. Bir iki söz etmem gerek.
Evlendim. Doğal olarak evimizi ayırdık. İki sokak öteye. Mahalle muhtarı babamların köylüsü ve seçilmesinide babamlara borçludur. Beni semtte kimse tanımaz. Uzatmayalım konuyu...
Adres değişikliği için muhtar amcaya gittim. Durumu anlattım. Ben işimi sağlama alırım. Evlilik cüzdanıyla beraber gerekli evrakları uzattım. Yeni adres verildi.
Sorgulama başladııı...
Hangi apartman? Kaçıncı daire? Şimdi kim oturuyor?
Falanca apartman, filanca daire. Şimdi oturan biziz.
Sizden önce vs.ler oturmuş.
Tanımıyorum ama polis olduğunu ve tahini için daireyi boşalttığını biliyorum.
Nüfus bilgilerine bakarken;
Sen falancanın oğlumusun?
Bir yandanda klavyede yazmaya devam ediyor.
Evet, babam.
Baban bizim köylü. Burada en eskiler bizleriz
Dairede telefonunu vereceğiniz birisinin adını söyleyin.
Yeni taşındık. Nerden bileyim ben.
Daire altıyı arıyorum.
Arayın. Öğretmen çift oturyor. Bunu biliyorum sadece.
Telefonala aradı. Taşındığımızı garantileyecek mi ne yapacak anlayamadım.
Ben, tanımazlarsa eğer; uzun saçlı bıyıklı sakallı bir genç diye sorarsanız kefil olur diyorum.
Sıkıla sıkıla, zoraki olarak işlemlerimi tamamladı.
Parasını verdim. Çıktım dışarı. Biraz daha kalsam uçacağım ihtiyara yaşına başına bakmadan.
***
Babamı tanıman yeterlidir böyle durumda. Çocuklarını kimse tanımaz ama kötü olarak bilmezler bizleri. Genelde alakasız bir yerde tanıdığınızın uzak tanıdığı bile (görseniz-tanışsanız) olsa görseniz, ona yakınlık gösterilir ve güvenle bakılırdı bir zamanlar. Şimdi ise herkes potansiyel tehlike.
Güvenlik küresel bir eylemdir. İnterneten tutunda kimlik numarasına kadar insanların yedi ceddi bilinir. Programlarıda budur. Kameralarla, faturalarla, adres onayı ile, verilen numaralarla v.s.le insanlık bir gözetim ve sivil hapisane içindedir.
***
Otokontrol tuhaletlerimize kadar bilmelerine bile izin verirken, böyle bir durumla birebir karşılaşmam garibime gitti.
Mahalle baskısına yazacak çok olaylar var ama ötekiler değişti. Ben ötekiyim. Benim basılmışlığım onların yanında sıfır.
***
Uyuşturucu ticareti artık evlerde yapılıyor, kendi oturdukları, takıldıkları köşe başlarında yapılıyor. Gençler kendi mahallesinde cigaraları tüttürmekten büyük bir zevk alıyor. Kendilerini ''kabadayı'' yapacak kurallardan biri bu.
Emniyetin denetim olayını da anlatalım...
Gaziosmanpaşa/Sarıgöl mahallesini herkes bilir. Kaka bir mahalle. Uyuşturucu operasyonları yapılır. En son geçen haftalarda yapıldı. Gözaltılar, kavgalar, koşuşturmacalar, zulaların patlatılması...
Gözaltına alınanların hepsi serbest bırakıldı akşama. Bir kişi hariç. Garibin biri, 2 yıldır trafik cezasımı ne varmış, buna benzer bir durumdan gözaltına alınmış...Gerçek operasyon konusuna aktör alacak herkes dışarıda.
Beyoğlunda Odakule' nin önünde duran sivil aracın karşısında uyuşturucu satanları görmek tuhaf bir durum. Torbacı gencin onlara bakarak kaş göz hareketleri yapması nasıl bir durum siz karar verin.
***
Mahalle baskı olarak muhteremlerden ses çıkmaz buralarda. Semtten semte değişir bu. Fadih' te saçın sarı bile olsa ''şeytanın kadını'' küfürüyle karşılaşırsınız.
Genelde baskıyı yapan ülküleri uğruna pisliklerini milliyetçilikle örten insanlardır.
Umarım yanlış anlaşılcak sözler etmemişimdir.
Bu konularda genç kızların, marjinal tipli erkeklerin, yabancıların elbette sosyalistlerin anlatacak çok acıları vardır.
Yazarım’ın ve Poe’ nun ellerine sağlık. Mahallemizi ne güzel anlatmışlar. Eski günleri, yitirmeye başladığımız değerleri anımsadım.
Adına ne diyersek diyelim, mahalle baskısı, mahalle kültürü, adabı vs böyle bir fenomen var. Bu, medyada dile getirildiği üzre olumsuz olmak zorunda değil. Tersine, Poe’nun çok güzel anlattığı gibi olumlu bir kavram. Değişen, mahallemiz. Ona da Yazarım değinmiş.
Aslında mahalle kavramı üzerinden ülkedeki değişimi, sancıları anlatmak, anlamak da olası. Mahalleden mahalleye bu baskı (ya da kültür vs) değişir elbet. Ve mahalleler de, mahalleli de değişir. Türkiye bir mahalleyse, mahallemiz de, mahallelimiz de değişti. Mahalle kültürü de bunu izliyor. Mahallemize yeni insanlar taşındı, mahallenin bireşimi değişti. Kötü olan, Poe’nun anlattığı mahallenin Yazarım’ın anlattığı mahalleye dönüşmesi. Her çeşit insanı içinde barındıran, uzlaştıran, bir arada yaşamaya terbiye eden mahalle, epeydir, işgal edilmiş, güçlü olanın başına buyruk olduğu ve mahalleliyi sindirdiği bir yere dönüştü. Gücü eline geçiren mahalleyi istediği gibi yönetmek istiyor.
Oysa birlikte yaşamak zorundayız, yeni gelenlere, farklı olanlara hoşgörü göstermek zorundayız. Farklı olanı bir tehdit, sindirilmesi, asimile edilmesi gerekli bir unsur olarak görmemeliyiz. Diğer mahalle sakinlerini rahatsız etmedikten, onların özgürlük alanlarını, değerlerini taciz etmedikten sonra herkesin bu mahallede oturmaya, çalışmaya vb hakkı var. Eskiden mahalledeki gerilimler, sürtüşmeler tarafların içindeki sağduyulu büyükler eliyle, uyarma ve uzlaşma, hoşgörü ve diyalog yoluyla yumuşatılırdı. Sağduyu farklılıkları, farklılıkların yaratabileceği gerilimleri azaltan bir sübaptı. Bugün de buna ihtiyacımız var. Bugün eksik olan bu sağduyu. Bir başka sorun mahallemizde yaşayan insanların çoğunun saygıdan, sağduyudan, hoşgörüden nasibini almamış olması. Oysa biz değişik dinleri, ulusları bir arada tutan yaşatan bir geçmişe,kültüre sahibiz. Mahalle değişti. Mahalle baskısı/kültürü de değişti. Bu baskıdan değişik zamanlarda değişik kesimler mağdur oldu. Bu kötü sicil, bu kirli bellek mahalle baskısı korkusunu doğuruyor, besliyor. Ama ne demişler: “dert bizde, derman ellerimizdedir”. Fazla mı iyimserim?
“Ezber Bozmak”, son dönemlerin en popüler söylemlerinden biri bu. İşler pek de yolunda gitmeyince kolaydan sığınılacak bir liman gibi. Komformist alışkanlıklarımızı devam ettirebileceğimiz, yeniden bir cephe açmaya yetecek kadar bir sığınma noktası da sağlayacak bir alan.
“Ağzı olan konuşuyor”, türü reklam sloganlarını, benzeri şarkı sözlerini hemen dilimize pelesenk edebiliyoruz. Sloganlaştırdığımız bir çok örneği var bunların. Böyle bir yatkınlığımız da var üstelik. Bu beslenmekte, bu alışkanlığımızın sürmesine yardımcı olunmakta, uygun zeminler hazırlanmakta, bu sözlerle. Ezber bozma, tam da bu dile getirdiğimiz hatalı tutum ve davranışlardan vazgeçmemizi söylüyor bize. İlginçtir ki kendisi de aynı işleve koşuluyor, “Kırk yıllık kani, olmuyor yani.” Ezber bozmak için, öncelikle bu ezberin de bozulması gerekecek, öyle görünüyor.
Ezber bozmayı eleştirdiğimiz bakış açısından yola çıkarak, ne şekilde anlamaktayız ki bunu, olumsuzluğuna yönelik bir eleştiri dile getirelim?
Ezber bozmak; ilkelerimizden vazgeçmek, geçmişimizi reddetmek, kendine güvenmekten vazgeçmek, üstü örtülü bir nedamet getirmek, bak ! tarih onları haklı çıkardı biz de yanılmışız, diretmek manasız, yeni koşullara uyalım, barışalım, sevelim sarmaşalım, sevilelim hem, dövüşmeyelim... Bak, her şey olacağına varıyor zaten, Batı’da da var bunun örnekleri, hadi biz de onlar gibi yapalım, önümüzü göremediğimiz gibi, dönüp ardımıza da bakmayalım... Bizi biz yapan ne varsa, artık bir tarafa bırakalım, bugün ne bulduysak onunla biz (!) olalım... uzatabiliriz. Ancak fazla uzatmadan da soralım; bizi biz yapan ne varsa, vazgeçtiğimizde, seni, beni, onu biz yapacak harç ne olacak? Böyle bir harç mümkün mü? Böyle bir şey var mı? İmal edilebiliyor mu? Yoksa, ithal mi edilecek?
Ezber bozmak, geyik muhabbeti kıvamına getirmeden, üstünde düşünmeyi hak ediyor. Gerçekten de bozmalı, yeni ezberler ikame etmeden yerine yapmalı bunu da. Bu bizim bozulmaması gereken en önemli özelliğimiz, unutmamalı, unutturmamalı...
Son dönem ezberlerden biri olmaya aday ve her derde deva görülüp, her olguyu açıklayacağımıza yönelik karşı konulmaz bir inançla sarılacak olunan bir kavram da, “mahalle baskısı” . Bana, sayın hocamızın bu kavramı ifade için en yetkili ve etkili otorite olması düşüncesiyle beraber, ifade çok önemli gelmektedir. Eğer hocamızın dersinde yer alıyor olsaydım şu an, biraz mahcup bir ifade olduğunu düşünerek, belki de geçmiş ezberlerimizden yola çıkarak şunu sorardım: Latan bir faşizm mi işaret ediyorsunuz ?
Bir Diyelim ki semtinizdeki uğrak yeriniz olan "The House Cafe"nin, sosyalleşmeyi teşvik eden büyük masasında gazetelerinize gömülmüş oturmaktasınız... Cici garson kızlardan biri, "Ne alırsınız?" diye size menüyü uzatmış.
Siz ise "Bir şey almayacağım... Bugün niyetliyim de..." diye bir yanıt veriyorsunuz... İşte o anda büyük masada oturanların yüzlerinde oluşan hayal kırıklığını asla hafife almayın... O hırçın, küçümser ve pozitivist bakışlar, üzerinizde küçümsenmeyecek denli bir baskıya yol açacaktır.
İKİ Diyelim ki iftara yarım saat kala semtinizin pidecisinde, kapıcı çocuklarıyla birlikte pide kuyruğuna girmiş beklemektesiniz... "Aman mahalle halkı görmesin" diyerek içine düştüğünüz kaygı, telaş ve saklanma çabası, mahalle baskısı adı verilen tezin insan ruhunda ne tür fırtınalar yaratabileceğinin açık kanıtlarından biridir.
ÜÇ Diyelim ki başörtülü bir arkadaşınızla Teşvikiye’de yeni açılan Zazie’de Norveç’ten getirilen taze somonları denemek istiyorsunuz... Başörtülü kadın arkadaşınızın içeri girmesiyle birlikte Zazie’nin müdavimlerinin yüzlerinin alacağı şeklin fotoğrafını Şerif Mardin Hoca’ya gösterin... Sanırım Hoca’dan alacağınız yanıt, "İşte mahalle baskısının fotoğrafı budur" olacaktır.
DÖRT Diyelim ki Nişantaşı Starbucks’un yazlık kısmında ayak ayak üstüne atmış kahvenizi yudumlamaktasınız... Tam bu sırada yatsı ezanı okunmakta... Siz de gayri ihtiyarı ayaklarınızı indirip, "Aziz Allah!" diyorsunuz... İşte tam bu sırada kafe ahalisinin size, "İşte bir irticacı" bakışı atmalarının sizde yarattığı duygunun adı mahalle baskısından başka bir şey değildir.
BEŞ Diyelim ki teravih kılmak için Teşvikiye Camii’ne gittiniz... Namazı bitirip, "Allah kabul etsin" dilekleriyle camiden çıktığınızda Teşvikiye Kafe’nin önündeki masalarda oturan ahaliyle göz göze geldiniz... O halde "Türkiye Malezya olmayacak" ya da "Ilımlı mollalar Malezya’ya" bakışlarına katlanmak durumundasınız.
Ahmet Hakan Coşkun
Yazarın ismine takılıp da önyargılı yorum yapanlardandım ben de ama yazının tamamını okuyunca hımm evet işte mahalle baskısı denilen şey güzelce belirtilmiş dedim...
Balçiçek Pamir'in utandığı anlar. Habertürk yazarı üç sahneyi yazdı. Tanıklık ettiği mahalle baskısına dair çarpıcı örnekler verdi. Ancak hemen belirtelim yazarın bahsettiği baskı tesettürlülere yönelik...
Sahne 1
Bodrum’da bir sahil. İki haşemalı genç kız denize doğru yürüyor. Ne yalan söyleyeyim ben de uzun uzun baktım. Alışık olduğum bir görüntü değil. Bir tanesi yeşil bir tanesi mor üstelik. O sıcakta terlemezler mi diye düşündüm. Bir tanesi yanıma yaklaştı. “Biz” dedi. “Bursa’dan geliyoruz, ilk defa buraya geldik. Sizin de ikizlerinizi görünce benim de 1,5 yaşında oğlum var acaba ne önerirsiniz? Ne yapsak, otelden memnun değiliz nerede kalsak?”
Bir süre sohbet ettik. Sonra ben ikizleri simitlerine oturtup denize girdim.
Sohbet ettiğim genç kadın da kız kardeşi olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir kızla denize girdi. O sırada diğer kadınlardan taciz başladı.
Hem de yüksek sesle.
-Şunlara bak, ne biçim kıyafet… Üstelik rüküş.
-Buralara kadar geldiler. Bodrum’un da tadı kaçtı.
-Maşallah hiçbir şeyden de geri durmuyorlar.
Utandım. Öylesine utandım ki sormayın. Biz ne zaman böylesine sert, vicdansız acımasız ve tacizkar olduk? Biz ne zamandan beri insanları kıyafetlerine ve dış görünüşlerine göre yargılar ve idam eder olduk? Hep “Sorun bizi yönetenlerde, aşağıda bir problem yok” demiyor muyduk?
Haşemalı kızlardan biri dayanamadı.
“Niye bize laf atıyorsunuz, ben de sizin gibi tatile geldim. Üstelik ben sizi rahatsız etmiyorum”
Karşıdan cevap gecikmedi.
“Görüntün beni rahatsız ediyor”
Nasıl yani?
Sahne 2
İstanbul Kemerburgaz’da bir site. Sitenin sakinlerini bir telaş almış ki sormayın. Elimde bir mail var. Site sakinleri sitelerine yeni taşınan aileden son derece rahatsız olmuşlar. Neden? Çünkü ailenin “anne”si türbanlı. Diğer site sakinlerine gönderilen mailde “Hemen bir çözüm bulmalıyız deniliyor. Artık buralara kadar geldiler. Nasıl olur da böyle bir aileye ev kiralarlar anlamıyoruz. Acilen bir toplantı düzenleyip “Kimlere ev kiralanabilir” maddesinin üzerinde detaylıca konuşmalıyız.”
Kendini bilmez bir site sakini böyle bir mail atmış ne olacak ki…
Diyebilirsiniz.
Ben de öyle dedim. Bu mail bana geleli 2 ay olmuştu.
Taa ki diğer site sakinlerini cevaplarını ve konuyla ilgili önerilen çözümleri okuyuncaya kadar… İnanın öyle öneriler var ki yazmaya elim gitmiyor.
Yine utandım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde, ait olduğumu hissettiğim topluluktan ne kadar uzaklaştığım fark ettim birdenbire.
Sahne 3
İstanbul Levent’te bir İtalyan restoran.
Dört gün önce…
Saat 21.30’da.
Elele bir çift geldi mekana.
Kadının başı kapalı.
Kenarda bir masayı tercih ettiler.
Bir süre sonra yine taciz başladı.
Bakışlar, yüksek sesle söylenmeler, gereksiz gürültüler.
Bir süre sonra “Bir daha burayı adım atmam” diye mekanı terk edenler bile oldu.
Elimde içki kadehim ağzım açık kaldı.
O çift herkesin elinde içki kadehinden, şortlarımızdan, mini eteklerimizden rahatsız olmadan baş başa bir gece geçirmek için kalkıp restorana geliyor ve biz ne yapıyoruz? Ne yapsın adam hayatını Fatih ve çevresinde mi geçirsin?
Üstelik ortada insan haklarına aykırı bir durum yok mu?
Tekrar soruyorum biz ne zaman bu hale geldik?
Şimdi beni topa tutacak kendi deyimleriyle türban konusunda taraf olan okuyucularıma sesleniyorum. “Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?
Kayıt: Feb 23, 2007 Mesajlar: 572 Nereden: İstanbul'da bir sokak başı kaldırım kenarı
Tarih: Çrş Ağu 27, 2008 12:51 pm Mesaj konusu:
Sizi okurken aklıma eski Türk filimleri geldi; Filim de hep sünepe, bilgisiz, cahil, fabrikada çalışan genç kızlarımızın başları kapalıdır. Ama bunlar güzel mi güzeller bir şekilde zengin çocuk buna aşık olur. Zengin çocuğun etrafında rüküş kokonalar bu güzel masum ama kapalı kızımızı hor görürler. Sonra genç kızımız açılıp saçılır muhteşem bir görüntü ile sahneye çıkıp herkes gıpta ile bakar.
İste size mahalle baskısı.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız