CinAli'yi görmek ne güzel yıllar sonra. Çok yaşayın sayın Gece. Okumayı 1 haftada sökmüştüm de öğretmenim bana 10 kitaplık setini vermişti. Rasim Kaygusuz da ezberlediğim bir isimdi ilkokul kitaplarımızdan.
Ökkeş seri halinde satılıyor hala. Bulutlara Simit Satan Çocuk bugünlerde elimizde.
Mavi Ay demişken de Alev Sezer öldü ve kimse Bruce Willis'i aynı güzellikte seslendiremedi.
Araya girmeden edemedim. Biraz dağınık oldu Cin Ali'nin telaşıyla kusuruma bakmayın.
TRT de Cenk Koray kutusunu açıyordu telefondaki izleyicinin ve en çok Rıza Silahlıpoda şarkı söylerdi pazar eğlencesinde.
Ajda Pekkan Alo nun patronuyla evlenmiş, bir de alo reklamında oynamıştı. Eurovision 'da amaaan peetrol şarkısını söylerken giydiği o tuluma petrol tulumu ismi verilmişti ve annem bana da dikmişti şile bezinden.
Zengin ve yoksul dizisi vardı mesala ve tüm zamanların en kötü adamı Falkonetli ( aslı Falconetti ) idi. Tom'u ( Nick Nolte ) öldürmüştü ve Ceyar ortaya çıkana kadar en nefret ettiğimiz adamdı.
Dallas bir çıktı pir çıktı, peki siz bir vakit ismi önemli değil Sivas'ta bir mahallenin on yıl kadar süreyle Dallas evleri olarak anıldığını biliyor muydunuz?
12 Eylül darbesinin izlerini dizilere sığınarak hafifletiyorduk kendimize göre dersek çok mu abartırız acaba?
Diziler hayatımızda o kadar yer etmiştiki küfürlerimize bile sirayet etmişti, her birini tek tek anlatırız aklımızda kaldığı kadarıyla...
Ama belki çocuk olduğumuzdan, belki idealizme safiyane inanışımızdan çok güzel ve özel günlerdi diyorum ben, tüm çekilen acıları yüreğimizin en karanlık yerine gömerek...
Kayıt: Dec 11, 2007 Mesajlar: 31 Nereden: Niksar'daki Evimizden!!!
Tarih: Prş Ağu 07, 2008 1:27 am Mesaj konusu:
Sevgili gece haddim olamayarak Tanju Çolak'ın 39 gol atarak avrupa gol kralı olması sonucu bronz değil altın ayakkabı aldığını söylemek istiyorum.Bir Galatasarylı için önemli bir şeydir bu:)
85 den itibaren hatırlamaya başlıyorum sanırım.bizimde 8 kanallı siyah beyaz bir tv miz vardı ama sadece tek bir kanal vardı:)Coşkun Demir'in çok hoş bir şarkısı vardı şimdi tam hatırlayamıyorum sözlerini ama bir teknede giderken söylüyordu,açık denizde.
Sonra uçan kaz vardı.Deli gibi onu beklerdim.
Bir de sarı topum vardı benim.Hiç patlamazdı.4-5 yaşındaki bir çocugun topa vuruş şiddeti (böğürtlen dikenlerinin içine doğru vurulmuş olsa da topa) oldukça az olmalı ki,beni o sarı topun hiç bir zaman patlyamayacağına inandırmıştı.
Daha sonraları Voltron çıktı piyasaya babam da tam o sıralarda ITT SHAUBLORENZ marka yine 8 kanallı renkli bir televizyon almıştı.5 aslan kafayı siyah olan oluştururdu.Hepsinin renkelrini görebilmek ne güzeldi.Siyah aslan,kırmızı aslan,mavi aslan,sarı aslan,ve yeşil aslan.Siyah aslan voltronu oluşturmak için pnları çağırdıgında,mavi aslan okyanustan çıkardı,kırmızı aslan yeraltındaki lavların arasından,sarı aslan çölden ve yeşil aslan da ormandan gelirdi.Bazen düşmanla tek başlarına yani voltronu oluşturmadan ayrı ayrı da savaştıkları görülmüştür.Ancak nihayetinde her zaman birleşip,voltronu ıluşturup öyle yenmişlerdir düşmanlarını.
Pazar günleri annem beni derimi yüze yüze bir güzel yıkadıktan sonra sokağa çıkma yasağı başlardı."Banyo yaptın otur oturdugun yerde!)Voltron bitinceye kdar her şey güzeldi ancak sonrasında o pazar konseri yok mu?İşkenceden beterdi benim için.
Daha da sonraları Mustafa YOLAŞAN'ın snırım pazar 86 yla başlayan ve pazar doksanla biten program serisiyle geçirdik birkaç yılımızı.
Şimdi düşünüyorumda 80ler sıkıcımyış be.Hatta doksanların büyük bir bölümü de sıkıcı..Tv siz internetsiz bir hayat neye yarar ki:)))
Daktari'nin şarkısını unutan var mıdır? Pazar öğleden sonraları idi yanılmıyorsam. Kaçak, Zengin ve Yoksul yaşça kaçırdığım dizilerdi ancak; erkek çocuklar daha çok severdi söylediğimiz şekliyle yazacağım, Kit Köri, Henıbıl Heys'i ve Şahin Tepesi'ni hatırlarım. ITT marka renkli televizyonumuz geldiğinde Şahin Tepesi'ndeki bütün oyuncuların mavi gözlü oluşuna hayretler içinde kalırdık.
Bütün kızlar Erol Evgin'e, ben Flamingo Yolu'ndaki senatör Mark Harmon' aşıktım.
Oranın kötü adamı da Şerif Taytıs idi.
Pazarları annemin çamaşır günüydü bizim için tam bir eziyetti. Evi baştan ayağa banyoya taşıyan annem önce merdaneli makinada öğlene kadar çamaşır yıkar, sonra da bizim derimizi yüzerdi. Sabahın köründe altımızdan çarşafları alır, bizi uyandırırdı ve babam söylenmeye başlardı bi pazarımız var...
Clementin vardı bir de.
Sonra şeker kız keendiii
Antoni'yi seeevdi
Bunu duuyan Liiza
Kıskançlıktan geeeberrdii.
Sevgili cazmanya_yeniden Tanju Çolak 1986'da Samsunspor forması altında 33 golle bronz ayakkabı, 1989'da Galatasaray forması altında 39 golle altın ayakkabı, 1991 de 31 golle gümüş ayakkabı almıştı...
Ve tüm zamanların en berbat modası pantolon içerisine sokulan kazak dalgasıydı...
Ayrıntılı bilgi için sevgili simone'ye teşekkür ederek altta ki alıntıyı hizmete sunuyorum;
Seksenli yılların giyim biçimleri oldukça ilginçti. Kadınlar yarasa kollu ve kayık yakalı üst giysilerini yüksek belli paçaya doğru oldukça daralan bir pantolon ile tamamlarlardı. Saçlar Ajda Pekkan modeli yada namı diğer aslan yelesi biçiminde kestirilirdi ki o yılları bilmeyenler Türk filmlerinde görmüşlerdir. Önler kısa ense kısmı oldukça uzun olan bir saç modeliydi, gerçekten bazıları aslana çok benzerdi. Bu model erkekler arasında da oldukça yaygındı. Elbette daha kısası. Saçlara renkli bantlar takılırdı. Kulaklara rengarenk ve devasa boyutta küpeler iliştirilirdi. Bu dönem insanlarının olmasa olmazı omuzlara takılan iri vatkalardı ki tüm kadınlar Zerin Özer misali gezinirdi. Ayrıca pantolonların paça kısımları yukarı doğru kıvrılır, böylece ayakta ki renkli soket çoraplar ve yine oldukça renkli keten ayakkabılar sergilenirdi. Ayrıca hala aklımın almadığı bir adette kalın kazaklar mutlaka pantolonun içine koyulurdu(bu durum her iki cins içinde geçerliydi). İsterse kazak örgü olsun hiçbir güç o kazağın şöyle rahatça belden aşağı dökülmesine izin vermezdi. Kemerlerle sıkılan beller, kalın kazaklar ve bol kesim pantolonlarla (unutmayalım paçası dar) adeta karınca görünümüne bürünen bir sürü insan vardı o yıllarda. Kadınların özellikle tercihi siyah ya da beyaz çok kalın kemerlerdi. Bu kemerlerin irice de metal tokaları olurdu. Elbisenin ,eteğin üzerine her daim bu kemerler takılırdı. Sonra yurdum kadınları tayt denilen o nesneyi keşfetti. Kadınlar çıldırmış gibi külotlu çoraba benzeyen o giysiye rağbet ettiler. Rengarenk ve daracık o taytların modası geçtiği için ne kadar şükretsek azdır, inanın korkunç bir manzaraydı. Birde seksenlerin sonlarına doğru olmazsa olmaz bir şey permaydı. Çoluk çocuk tüm dişilerin perma yaptırdığına yemin edebilirim. İnanmıyorsanız o yılları yaşayan kadınlara sorun. Mutlaka en az iki kez perma yaptırmışlardır. Perran Kutman’ın fönsüz hali gibiydi tüm kadınların saçları. Seksenli yıllara özgü giysi ve saç biçimleri bazen rüyalarıma giriyor, korkunç bir kabus... Soluk soluğa uyanıyorum kan ter içinde hemen, saçlarımı yokluyorum, omuzlarımda vatka arıyorum …
Clementin unutamadığım bir çizgi filimdir… Uçan kaz daha birçok…
O zamanların çizgi filmleri güzeldi.
Şimdikiler gibi; vurdulu, kırdılı, küfürlü sahneler ve sözler içermezdi…
Tatlı sert, Martı adası, Çalıkuşu, Shogun, Küçük ev, Perihan abla vs diziler vardı...
Sayın gece, bende teşekkür ediyorum hatırlattıklarınız için…
Hayat keskin dönemeçlerin olduğu virajlı bir yol ise 80'ler keskin virajlardan sonra düz bir bulvar mıdır?
Sanmam öyle olsun ama hani 68'li, 78'li olmak ne kadar önemli ise siyaset ve üniversite camiasında 88'li olmak da o kadar önemsiz, bir süreç bile olmayan zaman dilimidir.
Amerikan pazarından kot almakdır 88'li olmak, Dünyayı değiştirmek isteyen bir gençlikten taşlanmış kot ve wolkman arzulamak.
Kulakların arkası ve enseyi kapsayan amerikan traşı veya hanımlar için küt kesimli veya ensenin uzun olduğu ucube günlerdir.
Kocaman gözlüklerdir, renkli fotoğraflarda gözlüklere eşlik eden kocaman sivilcelerdir.
Postanede telefon yazdırmak ve saatlerce İstanbul'a bağlanmak için postane önünde beklemekten, komşuya gönderilen " sor bakalım öğleden sonra musaitmisiniz annemler gelecekten", 5 haneli telefon numaraları ile rahmetli ninemi şaşırtan yüksek teknolojili çevirmeli telefonlardır....
Tv'de ilk kez bir Hollywood filminde banka önünde bir makine önünde durup düğmelere basıp para alan adamdan sonra aynı işlemi ibadet titizliği ve ameliyat inceliği ile hiç bir düğmeye yalnış basmadan yapan babam .....
Milliyet gazetesinde Özal hicvi üzerine kurulmuş Bedri Koraman karikatürleridir ve enflasyonun ne olduğunu bilmediğimiz babamın %98 zam alınınca maaşına duyduğu memnuniyetsizliktir.
88 98 2008 .......
ileride eğer oğlum olursa şu soruyu mutlaka soracakdır ......
-Baba siz gerçekten kaset satın alırmıydınız diye sorduğunda
....
Özal İcraatın İçinden'de kalemini gözümüze sokarcasına memura verdiği büyük zammı anlatıyor, günde bilmem kaç kere Özal'a demediğini bırakmayan sosyal demokrat babam, yine de yumuşamıyordu.
TRT bizleri eğitmek, bilgilendirmekle görevliydi. Her yeni duruma bir kampanya hazırlanıyordu. Ne çok kampanya vardı. KDV uygulaması yeni başlamış, Ayşegül-Ali Atik çifti dillerimize pelesenk ediyordu:-bi alışveriş, bi fiş, bi alışveriş, bi fiş...
Yine başka bir tanıtım filminde bakkaldaki küçük oğlan çocuğu tam fişini alacakken dışardan arkadaşları sesleniyordu:- Eeerooooool, Eeeroooolll..
Komşumuzun oğlu Erol abi çok çekmişti bu yüzden.
Bir de resmi nikahı özendirme amaçlı parodi vardı aklıma gelen.
-Alii ben senin neyinem?
-Karımseeen.
-E ispatlaaa.
Erol Günaydın Doğrucu Ahmet'le (hatta sonra Doğrucu Ahmet büyümüş, Doğrucu Mehmet gelmişti yerine) bi şeyler öğretmeye çalışıyordu bize, ama ben hatırlamıyorum.
Çelik tencereler çıkmış, 137 parça sete dünyanın parasını saymıştık. Annem bütün bakırları At Pazarı'nda satmıştı, yıllar sonra bu bakırların kıymete bineceğini nereden bilebilirdi ki.
Yine annem sabahları Köle İsaura ile, akşamları Luis Alberto'ya aşkından kan kusan Marianna ile ağlıyordu. Ve Köle İsaura sabah saatlerinde bütün sokak satıcılarının işlerini durdurmuştu.
Gençlik dizileri de vardı. Beyaz Gölge'de koç ve takımının başarılarıyla seviniyor, akşamları TRT 2 de Fame izliyordum.
Amcamın oğlunu polis döve döve evden götürmüş, çatışmanın ortasında kalan yengem, bacağından vurulmuştu.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 244 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Pzr Ağu 10, 2008 5:44 pm Mesaj konusu:
İlkokula başlamışım, sıkıcı bir yer okul. Her sabah karnım ağrıyor. Rahmetlik öğretmenimin yüzünü tırmaladım. Okuma yazma biliyordum... Sigara tiryakisiydi öğretmenim testleri delme bahanesiyle bazı dersler bir iki yudum da içiyordu...
87 yılında Annem ve babam Hacca gittiler. Samsunda teyzemin yanına bıraktılar bizi. Onlar giderken Çarşambalı bir köylü kadın annemle babama bakarak "Ah ne hayırlı evlat anasını haca götüri" deyince gerilmişti ortalık... Annemin umru değildi ayrılık, babamın mendilinden damlıyordu yaşlar...
O yıl Hümeyni adamlarına tarattı hacıları... Bizimkilerden haber alana kadar dinmedi gözyaşımız.
Doksanların sonuna kadar her aradığımızı bulabileceğimiz büyük marketler yoktu Vanda. Dedemin gelişini beklerdik pişmaniye için. Ya da Nejati dede İstanbula gidince getirirdi ancak çifte kavrulmuş lokumu...
92 yılında lisedeydim ve hayrandım öğretmenlerime. Okumazsam, bu şehirde bir geleceğim yoktu... Okuyup İstanbula dedemin yanına gidecektim ki... Öldü dedem.
O yıl nevruz kanlıydı... Hayatımız her daim heyecanlı.
95 üniversite tercihlerimi babam tek başına yapmış umudum olan kağıda kaneviçe çiçekler bezemiştim...
96 yılında ezmiş geçmiş babamı ful tercih eğitim fakültesi yazmıştım.
Hala çok sıcaktı sokaklar ve kan kokuyordu...
Her şeye rağmen güzeldi üniversiteli olmak.
Babamdan sonra eve girecek kadar büyümüştüm...
2000 yılında mezuniyetim ve ilk DMS sınavı. Ne büyük rezaletti...
Nihayet elimizle çektik kuraları. Doğu illerindeki en kötü uygulamayı Van yapmıştı. Milenyumun Öğretmenleriydik...
Ne komik ama Milenyum.........
80'li yıllar...
Çocuktum... Çocuk olmaktan mutluydum...
Sabahları ve akşamları ballı süt içip TRT 20:00 ana haber bülteniyle uyuyup büyümeye çalıştığım.... Ve şimdi niye bu kadar çaba küçük kalaydım ya dediğim...
Özal, kim ne derse desin benim ton ton amcamdı, üstelik onu görmüş ve el bile sallamıştım. Kim alıkoyar onu sevmekten bu vakitten sonra...
Hem Ankara da tümüyle benimdi kimse oraya gitmemeli ''Anne gitmesinler Ankara bizim''
Zaten Heidi de benimdi zira ilk karne hediyesi canım babam kitabını almıştı... Artık kim tutar hepsi benimdi nasılsa sahiplenmekten pek hoşnut bir bünyeyim...
Okul çıkışı Susam Sokağı'nda kurabiye canavarının kurabiyelerine ağzım sulanarak baktığım ve çalışan annenin çocuğu olmanın hani forumda bir yerde yazıldığı gibi eve anahtarla girmenin ne demek olduğunu bildiğim yıllardı...
Masumduk…
Çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman…
Sonra ne oldu? Tutunamayanlar’da Selim Işık’ın dediği gibi yamalı yıldızlara mı döndük?
En unutulmazı olabildiğince cartlak renklerde, ön kısmı pullu boncuklu işlemelerle süslü, mutlaka vatkalı kadife eşofmanlardı benim için. Altına beyaz çorap ve terlik, hem de dolgu topuklu, yürürken ses çıkaran cinsinden. Bu kılıkla her yere giderdi kadınlar. Nereye gitseniz duyulabilir, tak, tak, tuk, tuk,....
Vatkasız hiç bir giysimiz yoktu neredeyse. Şöyle bi şey düşünün. Fosforlu bir turuncu etek ve üzerinde tunik, tabii omuzlarda vatka şart. Tuniğin arkası v yakalı üstelik siyah, kocaman kocaman düğmeler sıralanmış. Eteğin de alt kısmında yırtmaç var. Fosforlu yeşiller, pembeler.
Sonra o kalın mı kalın kemerli kazaklara ne demeli? Reklamda alsana alsana kartopu alıp örsene diyordu. Olabildiğince kalın iplerle örülmüş iki beden büyük duran o kazaklar, altına tayt ve renk renk tozluklar.
İtiraf ediyorum ben de saçlarımı iki kere perma yaptırdım.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız