Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 115 Üye Adayı ve 12 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

TARAF OLMAK !


TARAF OLMAK !
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Tem 10, 2008 6:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KİMLİKSİZ ÖLÜLER

Yanında dağılmış kağıtlar
Ve tütün tabakası var

Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar

Cesetini sırt üstü
Boyunca uzatmışlar

Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar

Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar

METİN ALTINOK
Başa dön
ANLAM-SIZ
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 852

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 9:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Gökhan Özgün'ün bahsettiği gibi hukuku unuttuk. Evet bu bir şeyin sonlandığını gösteriyor. Yeni bir yolun başlangıcı olduğu da doğru olabilir. Fakat bu yolun halkın vicdanı olduğu kocaman bir uydurmacadır.

Cengiz Çandar Türkiye'de askeri darbenin artık yapılamayacağını söylemiş. Eyvallah. 1 Temmuz milat demiş, ona da eyvallah. Milat? Burada ayrılıyoruz işte. Ne için milat? Birileri bize, oynan oyunları birilerinin istediği gibi göstermek için yoğun bir çaba sarfediyor olmasın?


Tekrar tekrar sormak istiyorum.

Kim kimin tarafında?
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 7:24 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kim kimin tarafında sorusunu sormak için, ben kimim ve kimin tarafındayım açıklamasının yapılması gerekir...

Bazen aynı konu üzerinde farklı kulvarlarda varoluyoruz ya da değişik kategorilerde yer alıyoruz hissini taşıyorum sizi okuyunca sevgili Anlamsız. Size göre bir takım gerçekler var fakat açıklaması yok, milat olduğunu düşünmüyorsunuz ve sadece yok deyip geçiştiriyorsunuz, halkın vicdanı değil diyorsunuz ve fakat yine sadece değil demekle yetiniyorsunuz. Lütfen siz de tarafınızın pencerelerini açın da üzerine yazacak bir şeylerimiz olsun...

İnsan nasıl kendini betimleyebilir? Tanımlara sığınıp ben özgürlükçüyüm diyen bir adamın kendi tanımı özgürlükçülüğün sınırları var mıdır? Özgürlük tanımlamasının her bireyde anlamı farklı ise bu kaosu dindirebilecek ortak değerler ne olabilir? Biri darbesizlik olarak algılarken, bir diğeri paçalı donla denize girmek üzerine felsefe yaparsa özgürlükten kapı açıp kime ne kadar bir diğerini anlamakla ilgili pay düşer? Aynı şey diğer soyut betim kelimeleri için de geçerli değil midir? Demokrat? Uygar? Elitist? Faşist? Monarşist? Lİste uzar gider... Her birinin çağrışımı kişinin idrak çerçevesinde belli bir yere oturmuştur, ama sadece anlattığı kadarıyla nasıl oturmuştur bilebilme şansımız var...

Net olmakta fayda var, kelimeleri açık seçik kullanmakta. Her ne ise içerdeki onunla var olmak gerçekten güzeldir. Hayat saklanmaya değmez, hayat korkmaya hiç değmez, hayat önemsizdir, kişiler, ünvanlar, betimlemeler, zanlar ve pek çok şey hakikaten değersizdir...

Taraf olmak! "Waldo sen neden burada değilsin?" sorusunu aklıma getirir her seferinde. "Canın sağolsun Waldo olmasan da olur" gibi bir söz de olurdu arkasından ama sevgili şairimiz orasını yazmaya gerek duymamıştır. Herşeye, heryere taraf olabilirsiniz, bu sizin vicdanınızın sesiyle alakalı bir dışavurumdur. Bu başlık bir gazetenin taraftarlığından çok daha farklı bir yere gelecek zaman içerisinde, yani umarım öyle olur! Tarafımızı bir diğerini anlamaya çalışmak üzerine yoğunlaştırıyorum ben kendi adıma, selametle!..
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 8:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

TESETTÜRE UYGUN TIP FAKÜLTESİ

- Sevgili yavrularım. Cezm-i Âlem Üniversitesi Tıp
Fakültesi'ne hoş geldiniz. Burada size ilm-i tababetin
ve kâinatın sırlarını öğreteceğiz. Özellikle
kızlarımız için söylüyorum; tıbbiyede çekinmek olmaz.
Dileyen başına hiç çekinmeden türban takabilir. Şimdi,
bu bir erkek kadavrası oluyor. Paltonun üzerinden
kolayca görülebileceği gibi, akciğerler şu bölgede
bulunuyor.

Mide ise nah şu düğmenin altında.

Bu yamanın olduğu yerin tam altında ise karaciğer
bulunuyor. Fakat bizim konumuz bu değil; bugün idrar
yolları ile ilgili bir çalışma yapacağız.

- Avvvv, avvvv ...

- Hemen celallenmeyin. İdrar yoları ile ilgili çalışma
yapacağız dediysek, adamı soyup şeyi üzerinde
çalışacağız demedik.

Şimdi nazarî olarak meseleyi ele alırsak, şu burunu
"şey" farz edelim ...

- Pipisi.

- Sana sormadık fahişe kılıklı şey! Erkeklerin yanında
müsaade almadan konuşmayı sana kim öğretti?

- Ama hocam ...

- Sus, sus! Hocalar götürsün seni. Maden konuşacaktın,
niye geldin bizim okula? ODTÜ'ye git, İTÜ'ye git.

Ne diyorduk? Burnu pipisi farz ediyorduk, değil mi? Şu
burun deliklerinin yer aldığı şişlik kısımları da ne
oluyor o hâlde?

- Taşşş*k ...

- Kahpe! Sana soran oldu mu? Git şu köşede elli kere
gül suyu diye bağır.

Şimdi ameliyata geçebiliriz. Hastanın başı kesinlikle
kıbleye dönük olmalı.

- Ama oksijen maskesi ve yaşam destek cihazı diğer
tarafta kalıyor.

- Sen gülsuyu demeye devam et.

Şimdi burnu hastanın dolmakalemi farz ediyorduk, burun
deliklerini de hastanın şeyleri, değil mi?

- Benim kafam iyice karıştı hocam.

- O zaman benden günah gitti. Kızlar arkanızı dönün.
Hastanın şeyini şey edecez.

- Biz de bakalım hocam. Bir şey öğrenemiyicez yoksa.

- Öğrenip de naapacaksınız karılar? Sizi fahri doktor
yapıcaz zaten. Doktor olup da hastanın orasına
burasına bakmak bir ehli namus kadınına yakışır mı?
Zinaya girer vallah. Ölü de olsa göz zinasına girer.
Doktor falan dinlemem. Mesela ben karıma erkek şeyi
seyrettirmem kardeşim. Ya adamınki, af buyuuurun, eşek
şeyi kadarsa? Sonra mukayese... Filan... Günah işte
ulan! ...

- Kadınlar kime gösterecek peki hocam?

- Kadınlar kadın doktora gösterebilir ancak.

- Ya doktor lezbiyense?

- Sen sus zilli! Ne dedi bu?

- Yani sevicilik hocam. Yani kadın kadına ... Duymadınız
mı hiç?

- Bunları öğrenmek iş değil. Bizim işimiz millî
şeylerin ışığında vatanına, dinine, imanına faydalı
tabip yetiştirmek.

- Ama hocam, Hipokrat yemini edicez sonuçta. Bakmazsak
olmaz.

- Kim demiş? Hipokrat kim oluyor yahu? Allah'ın yemini
dururken Hipokrat'ın yemini kaç para eder? Bak, ben
size bir yemin metni hazırladım bile. Bundan kelli
böyle yemin edeceksiniz.

"Karşı cinsten olan hastalarıma el sürersem;
Yanında eri olmayan hastalarıma derece sokarsam;
Allah beni çarpsın, ağzımı burnumu ters döndürsün,
zürriyetimi kurutsun."

- Peki, ya kaba etine iğne yapmak lazım gelirse?

- İğne olmaz. Hastayı uyutmak istiyorsanız benim
çoraplarımı koklatın.

- Peki, açık kalp ameliyatında ne yapacağız?

- Haa, şimdi bakınız, kalp ameliyatları uzun sürer.
Sabah namazı ile öğle namazı arasında bismillah
denilip hastanın içine girilir. Sonra ne yapılır?

- Kalbe inilir.

- Hayır, kâfir! Öğle namazına gidilir. İkindiden sonra
ameliyata girilir. Yatsıya kadar hasta iyileşmezse
"Allah verdi, Allah aldı," denilir.

Eveeet, şimdi gelelim bu kadavra üzerindeki
tetkiklerimize. Kadavranın donu var, değil mi?

- Evet hocam.

- Bakalım... Aman yarabbi, bu don da ne böyle? Üzerinde
dil resmi var. Kenarında da çıngırak.

- Bu donlar yeni moda hocam.

- Çabuk çıkartın şu donu. Kızlar türbanlarınızı ters
çevirin. Rezalet bu, rezalet! Ahhh.... Ahhh kalbim ....

- Hocam! Hocam kendinize geliniz. Hoca hastalandı,
çabuk tedavi edelim.

- Çekilin yanımdan! Dokunmayın bana! Ben canımı
sokakta bulmadım. Elini süreni yakarım. Houstonr17;a
gidip ameliyat olmam lazım.

Beni De Bakey'e emanet ediniz.
*************************

Yazan:Gani Müjde

Dangalak mizahçıların karşı tarafındayım mesala, bu tür zihniyetin de, böylesi çapsız adamları baş tacı edenin de...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 9:59 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Cumhuriyet Halk Partisi'nin ömür boyu başkanlığının teklif edilmesi nedeniyle söylediği söz şöyleymiş Büyük Atatürk'ün:

-Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim sürece tekrar seçilirim; milletin oyu esastır.

(Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk'ün Hususiyetleri, 1965, s. 72)

Gerçek midir değil midir bilmem, Atatürkçü Araştırma Merkezi sitesinde yer almakta. Şimdi Başsavcı Abdurrahman Bey'e sırf bu söz nedeniyle Atatürkçü Düşünce Derneği'nin dava açtığı bir ülke hayal edin. "Savcı, hangi yasana güvenerek ülke oylarının yüzde 47'sini almış bir hükümeti kapatmaya çalışıyorsun, milletin oyu esastır diyen Mustafa Kemal Atatürk'ü yattığı yerde huzursuz etmeye senin ne hakkın var?" diye dilekçeyle başvurduklarını varsayın. Sizin de hoşunuza gitmez miydi körü körüne değil de, yiğidi öldürüp hakkını teslim eden kişilerin bir takım sivil toplum kuruluşlarının önderi olduğu bir toplum? O zaman ilk destekçileri de ben olurdum vallahi. Ulusalcı değiliz, Amerikancı hiç değiliz, hatta hiçbir şey değiliz, sadece tarafız...

Kafamızın basmadığı, vicdanımızın el vermediği, hakkın elinin değmediği her yerdeyiz. Kimseye yaranma derdimiz yok, kimsenin ekmeğinde gözümüz de yok, kendi derdimizleyiz, derdi olan herkesin de dertlisiyiz...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 10:08 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

iskeçe türküsü

drama köprüsü hasan dardır geçilmez
soğuktur suları hasan bir tas içilmez
anadan geçilir hasan yardan geçilmez

at martini debreli hasan dağlar inlesin
drama mahpusu'nda hasan dostlar dinlesin

mezar taşlarını hasan koyun mu sandın
adam öldürmeyi hasan oyun mu sandın
drama mahpusu'nu hasan evin mi sandın

at martini debreli hasan dağlar inlesin
drama mahpusu'nda hasan canlar dinlesin

drama köprüsü'nü hasan gece mi geçtin
ecel şerbetini hasan ölmeden mi içtin
anadan babadan hasan nasıl vazgeçtin

at martini debreli hasan dağlar inlesin
drama mahpusu'nda hasan karakedi dinlesin
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 11:20 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kuyruklu Ergenekon altında izdivaç

12/07/2008

Radikal



‘Ayda 4 kez görüşüp örgütsel bağları bayraklandırmak için mi evlenmişmiş Güler Kömürcü, halen Ergenekon Davası’ndan tutuklu M. Zekeriya Öztürk ile?’
Hiç zannetmiyorum!
Bence Turan Çömez’le ‘samimi aile dostları samimi aile otosunda’ fotoğraflarının sitelere dökülüp menfur+melun birliktelik iddialarının yayılması üstüne evlendi.Ler. Apar topar.
Zira emekli ‘yüzbaşı’ Zekeriya Öztürk’le iki yıldır birlikteymişler. Meğer. Konkonergenekon.
Demek ‘salonda çok sevilen’ Sedat Peker ‘heart break’inin (kırılan kalp çilingirleri) ardından Bu Ergenekonsal Gönül İlişkisi patlak verdi Güler Kömürcü cephesinde.
Tekirdağ F Tipi’nde ‘gerçekleştirilen’ nikâhın, iki infaz memurunun şahitliğiyle filan, apar toparlığı şaşırtıcıydı: Gönül (1 Orhan Gencebay eseri) Sn. Kömürcü’nün bir şahidinin Serdar Turgut, diğer şahidin ise Karamehmet (aylık geliri: 7000 YTL) ya da Tercüman’ın Genel Ağbisi ‘Ufuğum’ olmasını, isterdi. (Yaşar Büyükanıt’ın muhabbet dolu ‘Ben seni 30 Ağustos Resepsiyonu’nda yanağından okşadım’ hitabı ile.)
Gastemiz Radikal, Zekeriya Öztürk’ü yalnızca Güneydoğu’da kazandığı ‘üstün hizmet ödülü’ ile tanıtıp acayip kısa tutmuş nikâh özgeçmişlerini. (Hatta ısrarla Mehmet Z. Öztürk yazarak.)
Öylesine ilginç bir figür ki oysa Güler Kömürcü’nün Değerli Eşi; Ergenekon Kadrosu’ndan yalnızca eski Milliyet ve Akşam gasteleri muhabiri/Samanyolu programcısı Tuncay Güney (hani şimdi Kanada’da sinagog görevlisi) yarışabilir kendisiyle ‘ilginçlikte’.
Danıştay Saldırısı’ndan sonra intihar girişimiyle ününe ün katan Muzaffer Tekin’i hastaneye götüren kişi Damat Zekeriya Öztürk. Galiba bir orduevinde (Fenerbahçe?) yenilen yemekte Albay Tekin’i dolduran da bu kişi.
Zekeriya Öztürk ‘paranoyak kişilik bozukluğundan’ Ordu’dan ayrılmak zorunda kalınca örselenmiş olmalı ki, kendini ‘binbaşı’ olarak tanıtıyor etrafa yıllarca. Oysa henüz ‘yüzbaşı’ seviyesindeyken tasfiye ediliyor Ordu’dan. Alın size bir ilginçlik!
Teğmen iken henüz, kiliseye gidip haç takıyor. (Acaba Sevgi Erenerol’un kilisesine mi?) Daha sonra bunu ‘misyoner faaliyetleri araştırmak için’ yaptığını iddia ediyor. Bir nevi Askerden James Kim yani (varsa öyle bir çizgi) uzaklaştırılana dek.
Sonra da (askeriye hayatından sonra) bir MİT’le alakalı olduğunu iddia ediyor sık sık; bir de habire Doğu Perinçek’e danışman olmak istiyor. Ama bu iki utkusu da gerçekleşmediği gibi, Ulusal Kanal’dan da atılıyor.
Yani ‘atılmak’ bu biyografide anahtar kelime.
“Üzerinde MİT, İran ve Barzani yönetimine ve çeşitli gizli örgütlere ait 10’a yakın sahte kimlik taşıyor.”
‘Sahte’ binbaşı, ‘sahte’ kimlikler, ‘sahte’ Hıristiyan, ‘sahte’ danışman. Köşesinde, hiç kimsenin alakasını celp etmeyen müthiş belgelere dair yaptığı dehşetengiz analizlerle Akşam gazetesinin saygınlığına saygınlık katan Güler Kömürcü, hakikaten ‘tencere kapak’ diyebileceğimiz bir evliliğe imza atıyor. Allah bir yastıkta kocatsın deyip, bu ilk Ergenekon Evliliği’nin bir ilk olarak kalmamasını temenni ediyoruz.
Diyelim: Danıştay Baskını’nda kullanılan (ve paketin kalanı Oktay Yıldırım’ın gecekondusunda yakalanan) bombalar ile Masum Cumhuriyet Gazetesi’nin bahçesine fırlatılan kafakarıştırma bombalarının aynı seriden oldukları saptandığı halde-
Ankara’da görülen Danıştay Baskını Davası’nda bu ‘aynı paketten bombalar’ meselesi, mahkemece nedense evlendirilmedi de evlendirilmedi.
Şimdi, Acı Tebessüm Can Dündar’ın romantik gözlemciliğiyle öğrendiğimiz
üzre habire tespih çeken Savcı Zekeriya Öz, ‘evlendirdi’ diyelim bu bombaları
paketinde en nihayet!
Yani Danıştay Baskını ve Cumhuriyet Gazetesi bombalarının ‘aynı paket ilişkisi’ mahkemede ele alınacak! İnanabiliyor musunuz? En nihayet.
Tabii bu Masum Cumhuriyet Gazetesi’ni hiç ilgilendirmeyen bir gelişme. Onlar mağduriyetlerinin zaferinden sarhoş, evet! maalesef sorgulanırken kötü muameleye uğramadılar. Ama bir ‘kurum’ sayılması filan gerekiyor-muş anladığım Mustafa Balbay’ın.
Diyelim ben kafamda (Allah’tan) Mustafa Balbay’ın Sorgulanıp da Salıverilme Kıvancıyla yüzüne iliştirdiği Acı Tebessüm’ü, o denli Can Dündar’ın trade mark’ladığı Acı Tebessüm’e benzettim ki, hatta anın penaltı lafıyla ‘evlendirdim ki’ bu acı tebessümleri muhayyilemde-
Hatta site komşusuymuş Balbay’la Dündar. Belki sitelerinde her sabah kaşıkla dağıtılıyordur bu Acı Tebessümler, KalpleriKırıkKemalistİyiOrduSevenler Kazanı’ndan.
Böyle bir sürü evlendirme yapabiliriz yani bugünlerde.
“Beni başbakan yapacaklar! Beni başbakan yapacaklar!’ diye sayıklarken diyelim Sinan Aygün (Mustafa Balbay’ın observasyonuyla) O DA bu Acı Tebessüm’den mi takınmıştı acaba? Yoksa onunki Sarı Tebessüm müydü?
Yükselmesine 5 kalmışken, böyle birden büyük bir haksızlığa maruz bırakılan bayrak kırmızı tişörtlülerin Acı Sarı Tebessüm’ü?
Şener Eruygur’a ait dört silah ele geçirildi, biliyorsunuz. Biri baston şeklinde bir silahtı.
‘Maraton Adam’ filminde Mengele’den ilhamla yaratılmış Dişçi Nazi’nin öyle
baston bir silahı var mıydı? Bunu benim muhayyilem mi yaratıyor, tam çıkartamıyorum. Hakikaten.
Ama bazen orda ‘Mengele! bakın Mengele!’ diye soluk soluğa bağıran Yaşlı Kadın zannediyorum kendimi. Bazen de habire koşmak, kaçmak zorunda kalan Maraton Adam.
Benim muhayyilem de bir sürü detayı, ‘Marathon Man’deki bir sürü detayla evlendiriyor bugünlerde.
Gem vuramıyorum. Evlilik mevsiminde.
Başa dön
ANLAM-SIZ
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 852

MesajTarih: Sal Tem 15, 2008 8:53 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İnsanların kategorilere ayrılması veya farklı kulvarlarda değerlendirilmesi için, daha üst düzeyde olan bir güçten bahsatmek zorundayız. Yani, sen şuraya sen buraya diyecek olanın kategorilendirilenlerden daha üstte olması gerekiyor. Bu da daha çok yarış içinde olunduğu zaman geçerlidir. Bu gücü elinde bulunduran bizzat kural koyucudur. Bu yüzden yarışın kurallarını yarışı düzenleyenler belirler. Bu başlık altında biz de TARAF'ın tarafındayız diyenler elbet bir şeyin yarışı içindedirler. Ben bu yarışta yokum. O yüzden sizinle aramızda herhangi bir kategoriden bahsetmemiz mümkün değil.

Herkesin bir takım gerçekleri vardır elbette. Bunları da konuşmaktan hiç bir zaman yüksünmem. Ancak bugün yaşadığımız olaylara bakarak, şu olay halkın vicdanına işarettir denmemiştir.

Alıntı:
Net olmakta fayda var, kelimeleri açık seçik kullanmakta. Her ne ise içerdeki onunla var olmak gerçekten güzeldir. Hayat saklanmaya değmez, hayat korkmaya hiç değmez, hayat önemsizdir, kişiler, ünvanlar, betimlemeler, zanlar ve pek çok şey hakikaten değersizdir...


Bu cümlelerinizin aynen altını çiziyorum. Açılırız elbet. Siz isteyin.

Ben Türkiye'nin yükseltilmesi için yaşıyorum. Bunu da konuşuruz.

Şimdilik acilen çıkmak zorundayım. Görev icabı... (Açık ve net olmaya çalışıyorum.)

Hoşçakalın...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Tem 15, 2008 11:40 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İnsanların kategorilere ayrılması veya farklı kulvarlarda değerlendirilmesi için, daha üst düzeyde olan bir güçten bahsatmek zorundayız. Yani, sen şuraya sen buraya diyecek olanın kategorilendirilenlerden daha üstte olması gerekiyor. Bu da daha çok yarış içinde olunduğu zaman geçerlidir. Bu gücü elinde bulunduran bizzat kural koyucudur. Bu yüzden yarışın kurallarını yarışı düzenleyenler belirler. Bu başlık altında biz de TARAF'ın tarafındayız diyenler elbet bir şeyin yarışı içindedirler. Ben bu yarışta yokum. O yüzden sizinle aramızda herhangi bir kategoriden bahsetmemiz mümkün değil.

Yanlış anlaşılmak, yanlış anlaşılanın hatasıdır, en baştan kabul edeyim ve özür dileyeyim. Kulvar ve kategori kelimelerini yazarken içime doğmuştu aslında bunun bir tür yarış ya da kategoriye sokma halinde anlaşılabileceği ama düzeltebileceğimi düşünmüştüm, görüyorum ki başaramamışım. Benim anlatmak istediğim nokta aynı konu üzerinde farklı değerlendirmeler üzerinden yola çıkarak varolmak üzerineydi. Burada tuhaf bir yabancılaşma ya da uzaklık hissetmiştim sizinle benim aramda yazdığımız şeyleri uc uca eklemlediğimde, bunu ifade etmeye çalışmıştım sadece. Düzeltebildiğimizi umarak, yarışma ve kategori, üst, alt gibi kavramları da bir yana bırakarak devam etme şansımız var şimdi, bu bana göre iyi bir kazanım...

Ülkenin yükselmesi tarafı tarafımız olarak kabul edilmiştir, şimdi işte Mine G Kırıkkanat ve Gani Müjde gibi örnekleri alıntıladım, bu zihniyetin karşı tarafındayım diye de noktayı koydum. Bu işin karşı tarafı, bir de tarafı olduklarımız mevcut elbette, dediğim gibi olayımızı ve başlığımızı her ne kadar Taraf gazetesinden yola çıkmış olsak da genişletme taraftarıyım.

İnsan tek bir fikrin, tek bir gazetenin, tek bir kitabın, tek bir ideolojinin tarafı olamayacak kadar kompleks bir yapı ihtiva eder. Ve siyasette, sanatta, sporda, yaşamda seçici bir yaklaşımla doğru bildiği, düşündüğü, sevdiği şeylere meyleder. Bu da bir anlamda taraf olmak mıdır? Ve taraf olmak gerekli bir hal midir?

Bence değil...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Tem 15, 2008 12:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İsmet Özel: İsmet Özel: Henry Sen Neden Buradasın / I


Altmış yıllık hayatımın göze acı veren bir uyanma süreci olduğunu söylersem, onu yerli yerince tavsif etmiş olmam. Artık beynimi her gün biraz daha elektriklenmiş hale sokan, yüreğimi burkan bir ayıkma sürecidir yaşadığım.

Ne kadar ayıktıysam o kadar keyfim kaçtı.

Keyfimi güvendiğim dağlara kar yağması mı kaçırdı? Bilakis! Yanımda yöremde bulunanlara o çok güvendikleri dağları işaret ederek ‘bu dağlar çok kar kaldırır’ demiş olmamı kimsenin ilgiye değer bulmayışı sebebiyle keyifsizim. Nasıl bir toplumda veya dünyada yaşadığımı, uğradığım toplum katmanlarını, hayat çizgimin hangi eksenler arasında, nerelerde seyrettiği hakkında bilgim her gün biraz daha çoğaldı; ama bu bilgimi kendisine nakletmemden memnuniyet duyacak kişiyle bütün gayretime rağmen tanışamadım. Dünyanın hangi ahvalde olduğuna dair itminana kavuştukça dünyalılardan yalıtıldım. On dört yaşımdayken gazetede Yahya kemalin ölüm haberini gördüğüm gün çok şaşırmış ve içimden ‘bu adam çoktan ölmemiş miydi?’sorusunu geçirmiştim. Türkiye’de (belki modern dünyanın her yerinde) toplum hayatının cereyanındaki hızlı gelişme ve buna bire bir uyarlanan algılama kalıpları bireyin mezara indirilmesini beklemeden onu müzelik hale getiriveriyor. Benim yalıtık ömrüm, anlamına vakıf olduğum ve beni anlamlı kılan dünyanın güncel dünya olmadığı bilincine varmakla geçti. Güncelliğe de, güncelliği dert edinene de yuh olsun!

Neye kendi maceram diyorsam , hiçbir bakımdan kendime mahsus bir macera sayılmayacağı bilinmelidir. Yaşadıklarım vesilesiyle dikkatleri gücüm yettiğince şu hususa çekmek istiyorum: bugün, 2004 yılının Türkiye’sinde hayatın akışına bir anlayış ortalaması hükümrandır. Anlayış ortalaması demek ne şiş yansın ne kebap demektir, aleladelik demektir, sivriliklerden arındırılmışlık demektir, sıradanlık demektir, bayağılık demektir. Nihayet Türkiye’de insanlar çıkmalarına izin verilen sahnede bayağılıklarıyla övünebiliyor. Çünkü bayağılık normallik anlamına geliyor. İnsanlar normali çekemiyorlar. Anormallik onlarda aşırılık etkisi yapıyor. Macera arayacaksan bile gideceğin nereye kadar uzandığını önceden beyan edeceksin. Avrupa standartları böyle gerektiriyor. Bir zamanlar, yani ülkeye bir gelecek kazandırılma çabasıyla meşgul olunan yıllar süresince, aşırı uçlardan sakınmayı tavsiye edenler artık her şeyi el altında tutmaktadır.

Ne diyorlardı? Aşırı uçlara karşıyız! Ne teokratik devlet, ne de proletarya diktatörlüğü istiyoruz! Türkiye’de 1960 sonrasında ideologiler canlanmaya fırsat bulur bulmaz kulaklarımız bu kabil haykırışlarla dolmuştu. Acaba böyle haykırmalara en başından beri bir akl-ı selim çağrısı denilebilir miydi? Hayır, denilemezdi. Bir tür ılımlılıkmış gibi sunulan bu sözler elbette ki orta yol gözetiliyormuş izlenimi uyandırmak üzere üretilmişti; ama meselelerimizin halli yolunda aklı kullanabilme ihtimalimizi elimizden almak için bilhassa geliştirilmiş bir söylemdi. Tekrar ediyorum; siyasi çözüm arayışlarında aşırı uçlardan kaçınmamızı tavsiye edenler, çareyi orta yolu bulmakta arayanlar aklımızın hayatımıza yön vermesini zorlaştırdılar. Haramîler kendilerinden hesap sorabilecek olanlara ‘aşırı uç’ damgası basıp saltanatlarını devam ettirmek istedikleri için bunu yaptılar. Yaptıkları yanlarına kâr kaldı, istedikleri oldu. Türkiye’nin itibarlı alanlarında aşırı uçları takbih edenlerden başkasına yer bırakılmadı. Şimdi soruyorlar; Eskiden daha mı iyiydi? Şimdiki uşaklık önceki esirlikten daha iyi değil mi? Alınıp satılan bir köle statüsünde bulunmaktansa, efendi seçme özgürlüğüne sahip bir uşak mevkiini işgal etmeyi tercihe şayan bulduklarını söylüyorlar. Hasılı, varılan sonuç her ne kadar sahteciliğin zaferi ise de kimsenin bu sonuçtan rahatsızlık duyduğu yok. İki veya daha fazla sahteci bölük arasındaki husumet sahteciliğin sorgulanmasını önlüyor, sahiciliğe değer biçilmesini imkansız kılıyor.

Aşırı uçlara karşıydılar: ne teokratik devlet, ne de proletarya diktatörlüğü istiyorlardı. Yutturmacıların yutturmacılarla yarışını dile getiren bu ifadeler Türkiye’nin yaşama gücünü dinamitledi. Türkiye’nin yaşama gücünün kaynağı neydi? Bu kaynağı ülkenin yürünecek kendine mahsus bir yol bulma çabalarından vazgeçmeyişi oluşturmuştu. Aşırlığa olan düşmanlık aranan yola düşmanlık ve/veya bir yol aramaya olan düşmanlık anlamına geliyordu. Türkiye’nin yaşama gücünü dinamitleyenler yutturmacılıktan, yani hokkabazlıktan başka bir şey yapmadılar. Bilinsin ve hatırlansın ki, cumhuriyet ilan edildiğinden günümüze kadar geçen seksen yıllık süre içinde programı teokratik devlet hedefi içeren herhangi bir siyasi akım baş gösterememiştir. Toplum hayatında siyasi özlemi Saltanatçı-Hilafetçi diye veya sadece Saltanatçı, sadece Hilafetçi diye nitelendirilebilecek bir eğilim dar bir çevrede dahi olsa zemin tutabilmiş değildir. Böyleyken ve böyle olduğu bilinirken seksen yılın seksenine de bir ‘irtica heyulası’ damgasını vurduysa bunun bir sebebi olmalı. Bu sebebi keşfetmek hiç zor değildir. İktidar seçkinleri gayri-Müslim hayat tarzının bütün tezahürlerinin Türk milletini çıkmaza soktuğu ve orada zelil bıraktığı fikrini gündeme yakın tutmak istemiyordu. Sebep bu olduğu için irtica çığırtkanları her aşamada karşılarında kendi hassasiyetlerine mazeret üreten hasımlar buldular. Diyebiliriz ki cumhuriyet tarihi boyunca irtica çığırtkanlarına düşmanlık gösterenler dostluklarını gayri-Müslim hayat tarzından esirgemediler. Teokratik devleti lânetleyenler kadar lânetleyenleri lânetleyenler de kıymetinin hâlâ farkına varılmayan seksen sene boyunca bellerini Türk milleti çıkmazda olduğu için doğrultabildiler.

Aşırı uçların borusu Türkiye’de ötmedi. Türkiye’ye aşırı uçların kısmen dahi el koyması kolayca engellendi. Bu engelleme Türkiye’nin düze çıkması, yolunun açılması anlamına gelmedi. Engellemenin gerçekleşmesiyle birlikte Türkiye’nin ciddiyetle, samimiyetle, açık sözlülükle, dürüstlükle, ne kadar bağı var idiyse hepsi koptu. Artık Türkiye’de laçkalık kimseyi yadırgatmıyor. İnsanların ilkesizliklerini ilan etmeleri alkışlanıyor. Sadakat gösterenlerin kınanmayı hak ettikleri düşünülüyor. Dobra dobra konuşanların zekasından şüphe ediliyor. Bütün bu karakter zaaflarının tezahürünün bir başka alandaki kazançla telafi edildiğinin bir işaretini de göremiyoruz. Hiç kimse Türkiye’nin yüksek gelir düzeyini, yaşama düzenindeki yüksek kaliteyi, düşünce ürünlerindeki yüksek değeri işaret ederek ‘bak! Bu üstünlükleri elde tutmamızı aşırı uçları tasfiye etmemize borçluyuz!’ diyemez, diyemiyor. Durum kötüyse memnuniyet duyan kim? Durum iyiyse tatminsizlik duyanların gerekçeleri nedir? Bu saatten sonra Türkiye için neler yapılabileceğini bilmek istiyorsak, bu saate kadar Türkiye’ye yapılanların mahiyetini açığa çıkarmak zorundayız.

Acaba bilgisizlikten kurtulmak ve bu değeri kazanmak için kütüphanelere mi kapansak? Yoksa maceradan maceraya atılıp bilinecek şeyi tecrübeden, hayat bilgisinden mi çıkarsak? Boşuna gayret… ne kadar değerli olduğumuzun ölçüsünü tanık olduğumuz bu dünyada bulamayacağız. Neyin yaşamaya değdiğini, neyi yaşamakla hayatımızı değersizleştireceğimizi önceden bilemeyiz. Alnımızda yazılanı okumamıza yarayacak bir marifetimiz yok. Biz insanlar canımızın neyi canlı tuttuğu bilgisinden yoksun bırakılmakla kalmamışız; yaşarken hangi eylemler için yeterli olduğumuzun bilgisi de bizden saklanmıştır. Kim olursak olalım sadece bir tek alanda tercih yapmaya güç yetirebiliriz: kaderimize razı olmak veya kaderimize itiraz etmek. Birinci şıkkı seçip takdire rıza göstermişsek ne için yaratıldığımızı da keşfetmişiz demektir. Kaderinize itiraz ettiğiniz zaman yaratıldığınızı da inkar etmiş olursunuz. Umumi kanaat baskısı bizi yanıltmasın, bilelim ki, kaderine dahil olmayı benimseyenler şartlara teslim olmayanlardır. Beklentisini önünde elverişli şartların doğurup doğmadığına bağladığı için kaderine itiraz edenlerin ömrü mise fırsat kollamakla geçer. (Yılmadan yap. Fırsatı kaçıracağın için değil, önünde yılgınlık göstereceğin her kimsenin bir zorba veya bir zorba adayı olması yüzünden.Yılma ki sıcaktan kavrulana gölgen, suda boğulana elin erişsin. Önce yap, sonra açıklarsın. Bilgece yap. Yani koruyarak, yani için titreyerek, yani yıkılmasın diye. Tutkuyla yap. Sana verilen yaşama gücünü kullan. Yılmadan, bilgece ve tutkuyla. / Tahrir Vazifeleri)


Ben kimim?
Ben nesli tükenmiş bir insanım. Belki de bu yüzden, yani tükenmiş olsa dahi, o nesle dahil edil metken dolayı kendimi talihli saymaktayım. Neslimin tükendiğini söylediğimde hayli zamandır dillere dolanan dinozorluktan bahsediyor değilim. ‘eskiden benim gibiler vardı, artık onların hiçbiri yok, hepsini temsil eden bir fert olarak ben kaldım, ben filancaların (mesela, mohikanların) sonuncusuyum’ dediğimi sanmayın. Neslim (kuşağım mı desem acaba? Kuşak ile uçkur arasındaki ‘münasebet’ belki ifadeyi daha anlamlı kılıyor.) dediğim zaman tamamen müşahhas bir şeyi kastediyorum. : 1944 yılında doğdum. Savaş sonu çocuklarından biriyim. Savaş sonrası çocukların özel bir yeri var. Yetişirken karşılaştıkları şartlar itibariyle ikinci dünya savaşı bitiminde doğanlar ( birkaç yıl farkıyla da olsa daha sonrakiler değil) bütün yerkürede varlıklarını hissettiren bir kuşak oluşturdular. Benim neslim isyanını ‘ Gerçekçi ol! İmkansızı iste’ şiarıyla dile getirmişti ve neyi göze aldığı konusunda kesinliğe kavuşmadığı halde yaşarken göze alınmaya değer şeyler olduğundan emin insanlardan mürekkepti. Öncekilere benzemeyen, sonrakilerin benzemek istemediği bir merak çağının ortaya çıkardığı ve ortada bıraktığı bir insanım ben. Adım Henry değil; pekala olabilirdi. Benim neslim pekala tükenmeyebilirdi. Her şeyin şimdi olduğundan başka türlü gerçekleşebileceğini bilerek yaşamak bana en azından tuhaf geliyor. Benim kendi kendini tüketmiş bir nesle mensup olmam daha da tuhaf. Bu tuhaflıklar beni kemiriyor. Kemirildiğim için kendimin, tükendiği için neslimin gadre uğradığını düşünmüyorum. Eline olan biten hakkında bir şeyler yazma fırsatı geçirmiş olan ben ‘bir kılıç artığı’ değilim. Savaştık, çok zayiat verdik, kaybettik diyemeyeceğim. Bir nesil olarak, şartların iğvasına kapılmak, araziye uymak suretiyle telef olduk; kendi kendimizi şiarımıza ihanet ettiğimiz kadar, gerçekçi olamadığımız, imkansızı isteyemediğimiz kadar telef ettik. Artık neslim yok; ama ben hala varım. Gerçekçi olma inadındayım, mümkün olan umurumda değil, imkansızı iştahla istiyorum. Beni araziye uyduramadıkları, mutasyona uğratamadıkları için itlaf edemediklerini gayet iyi biliyorum. Bildiklerimin ne kadarını yazmaya gücümün yeteceğini, yazdıklarımla ne genişlikte bir sahayı aydınlatabileceğimi bilmiyorum.

Kapitalizmin odak alınması meseleyi insanın dünyada bulunuş sebebi meselesi olmaktan çıkardı; insanın dünyayı biçimlendirmesi haline getirdi. İleri ülkeler vardı ki buralarda hayat yüksek nitelikli biçimiyle akıp gitmekteydi. İleri ülkelerin hayatına kapitalizm biçim vermişti. İleri ülkelerin ileriliği bir kez kabul edildi mi, onların dışında kalanlara ‘geri’ demek zorunda kalınıyordu.

Gemisini kurtardığı için kaptan olmayı hak ettiğini düşünen kişiler bireyciliği göklere çıkardılar. Bunu yapmış olmakla da tarihteki en hastalıklı adlandırmayı gerçekleştirdiler. Bu gün bile bireycilik ve kapitalizm birbirlerine yakışan iki şeymiş gibi algılanıyor. Güya, kim tarafından yapıldıysa, toplum çıkarıyla birey çıkarı arasında bir seçim ya yapılmıştı, ya yapılmaktaydı veya yapılacaktı. Gerçekte kapitalizm ahlaken sorgulanmaktan kaçmanın yolunu arıyordu. Yönetimin mutlak manada sermaye elinde oluşundan doğan oldubittiye kılıf hazırlıyordu. Bu nasıl bireycilikti ki kapitalizm bireyin sadece haklarından dem vuruyor, bireyin sorumlu tutulabileceğinden ve onun ağır mükellefiyetleri bulunduğundan hiç söz etmiyordu. Eğer ekonomik özgürlük bireyin hakkı idiyse, bu özgürlükten nasibini almayanlar birey sayılmıyor muydu? Açlıktan ölme özgürlüğü hiç kimsenin elinden alınamaz. Kapitalizm bu konudaki ısrarından vazgeçmedi.

Tüketim kültürü hayat çevrimindeki nesneleşmenin bütün katılığıyla hissedildiği, toplum ilişkilerinde nesneleşmekten başka bir şeyin hissedilmediği kültürdür. Sermaye hakimiyeti altındaki insanla ne türden olursa olsun bir temas kurmanın sonucu nesneleşmeye varıyor. İstisnasız herkesin ‘müşteri’, istisnasız her şeyin ‘mal’ olduğu bir sürecin kim bilir neresindeyiz? Kapitalizmin hakkında tüketici raporu tanzim etmediği hiçbir şey yok. Siyaset, sanat, bilim, din.. ne varsa hepsini kapitalizm pazara sürebileceği nitelikte ve nicelikte kısımlara bölüyor. Her parçaya etiket yapıştırıyor. Her müşteriye mal, her mala müşteri buluyor. Kolayca yapabiliyor mu bunu? Müşkülatla karşılaşmıyor mu hiç? Karşılaşıyor tabii.. hem de çok sık. Kapitalizm her seferinde zorlukları atlatabiliyor, paçasını sökme tehlikesinden sıyırabiliyorsa bunun sebebi kapitalizmin yeni çağda türettiği sirkülasyona girmeye amade müşterilerin ve malların hiçbir zaman eksik olmayışıdır. İstediği şeyi ona ancak kapitalizmin verebileceğine inanan ve insanlıktan çıkmayı kazanç sayan, biriktiren ve sayan milyonlarca ‘carpe diem’ (gününü gün et..) sözcüsü ‘vefakar insan’ her bunalım döneminde kapitalizmin imdadına yetişiyor.

Yerküreyi dolduran milyarlarca sarhoşun arasında ayık insanlar da vardır. Bunlar sermayeyle kafayı bulmamış ‘eccentric’ insanlardır. Sermaye sarhoşu olmayan insanların kimler olduğunun teşhisiyle uğraşıyorsak paçamızı önümüzdeki tuzağa kaptırmadan yola devam etmemiz gerekiyor. Önümüzdeki tuzağa yol arkadaşımızı kendisine ancak en yakın menzile varıncaya kadar güvenilebilecek nitelikte insanlardan seçtiğimiz zaman düşeriz. Yol arkadaşımızı son menzilimize vardığımız ana kadar bizim yanımızda olacak nitelikte insanlardan seçmeliyiz. Ama bakalım bizim beğendiğimiz bizi beğenecek mi? Demek ki biz de niteliğimizi, karakter özelliklerimiz son menzile varıncaya kadar onun yanında bulunabileceğimiz düzeye çıkarmalıyız. Burada bir noktaya daha dikkat çekmeliyim: ayık insanlardan bahseder bahsetmez kendimi bir ahlak gerginliği içinde buldum. Yazdıklarımı okuyanlar ‘yer küreyi dolduran milyarlarca sarhoşun arasında ayık insanlar da vardır’ cümlesini okuyunca ‘hah! Şimdi beni anlatmaya başladı’ diye düşünebilir. Bu vuku bulduğu takdirde ben okuyucusunun sırtını sıvazlayarak popüler bir statü sağlamak isteyen bir sahtekâr olurum. Okuyucusunun nabzına göre şerbet veren yazar bir ikbal avcısıdır. Oltama birileri takılsın diye dert çekmiyorum. Çünkü insanların bir deneme safhası geçirmeden yol arkadaşı edinebileceklerine ihtimal vermiyorum. Okuyucularımı bana iltifat etsinler diye hak etmedikleri bir mevkie yerleştirmek niyeti taşımaktan Allah’a sığınırım.


İsmet Özel

www.izdiham.com
Başa dön
ANLAM-SIZ
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 852

MesajTarih: Sal Tem 15, 2008 2:33 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili tian, öncelikle anlatmak istediğinizi doğru anlamış olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade etmek isterim. Sizin içinize doğan, benim de içime doğdu ve yazılanları okuyan herkesin anlaması gerekenin ne olduğunu açık etmek derdiyle yazdım, o paragrafı.

Aramızda bir yabancılaşma ve uzaklaşma hissi bende de hâsıl oldu. Bunun sebebi, önümüze kurulan ve bizim içine düştüğümüz bazı tuzaklar olsa gerek. Düşünce dünyamızı hangi öncüllerden hareket ederek kurduğumuzu ya da birileri tarafından hangi şartlanmışlıklarla hareket ettiğimizi iyi anlamamız gerekiyor.

Tuzağın ne olduğu açık bir şeydir. Bize dayatılan yaşam şeklinin işlerliğini sürdürebilmesi bizim bir takım yemleri yememize bağlıdır. Önemli olan tuzaklarla dolu, süslenmiş, püslenmiş bir yaşam şeklini bizim benimseyip benimsemeyeceğimizdir. Ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin. Bu iki seçenekten hangisini tercih edeceğimiz ya da başka bir tercihe yönlenip yönlenmeyeceğimiz bizim insani bir yaşamı istememizle belirginleşir. İnsani bir yaşam sürmek hem deveyi gütmemek hem de terk-i diyar eylememektir. Biz İstiklal Harbi ile hem deveyi gütmedik, hem de bu diyarın Türk vatanı olduğunu ilan ettik. Bugün de, dün olduğu gibi aynı plan işlemektedir. İşlerini yürütebilmek için planlarının sigortası olarak Ergenekon’u icat edenler, bugün onu tasfiye etmişlerdir. Bu işlerin hal yolunda olduğunun bir göstergesidir. İstiklal Harbi mağlupları durmak yok yola devam demişlerdir. Kapatma davasının sonucu bu durumu değiştirmeyecektir. Bu işi yaparken başrol kime verilmiş iyi bakmak gerekir.

Taraf olmak yürünülecek bir yol temin eder. Yani yoldaş olmadan yol olmaz. İki keklik bir dereden su içecekse ve dertli keklik dertsizine dert açacaksa, taraf olmak gerektiği kanaatindeyim.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Tem 17, 2008 10:36 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Her ne kadar başlığı Taraf gazetesinden kurtarmak gibi bir düşüncem varsa da, gelişmeleri aktarmakta da fayda görüyorum, yorumsuz...

Taraf’tan ayrılan Mahmut Hamsici’yle konuştuk.
Gönderen Ekin Bildirgesi on 02:50:00 14.07.2008

“Taraf’ın sayfalarından ve çalışma düzeninden yansıyan sol düşmanlığı”




Önce Radikal’in kültür servisi ve kitap ekinde çalışırken haksız yere işten çıkarılan ve gazeteyle mahkemelik olan, ardından Taraf gazetesindeki muhabirliğini bu gazetenin “malum çizgisi” dolayısıyla sonlandıran gazeteci arkadaşımız Mahmut Hamsici’yle, bu gazetelerin mutfağında olup bitenleri ve basın emekçilerinin karşılaştıkları sorunları konuştuk.





Ekin Bildirgesi: Belli bir misyonla çıkma azmindeki Taraf Gazetesi'nde, "derenin suyunun nereden geldiği" Fethullahçılar diye açıkça "speküle" edilirken, bu durum çalışanlar tarafından nasıl karşılanıyor? Somut ilişkileri siz nasıl gözlemlediniz?



Mahmut Hamsici: Belli bir muhalif politik duruşu olan bir basın emekçisi için böylesine “misyoner” bir kurumda çalışmak son derece gerilimli bir ruh halini ortaya çıkarıyor. İstediğiniz kadar “profesyonel” davranmaya çalışın ve kafa emekçisi olduğunuzun bilincinde olun, rahatsız oluyorsunuz. Gerilimin bir nedeni de her ne kadar temel gazetecilik ahlak ilkelerinizi korusanız da çevrenizde sizin o kurumda bir emekçi olarak değil o dokunun parçası olarak algılanmanız oluyor.



Açıkçası gazetenin “organik olarak” Fethullah Gülen hareketi veya Soros grubu destekli olduğuna dair somut bir ilişki gözlemedim. Yalnız Gülen hareketine yakın emniyetçilerden gazeteye bilgi sızdığını, bu kesimlerden Yeni Şafak, Zaman gibi gazetelere gönderilen belgelerin “son derece kritik belgeler” olduğunda Taraf’a “paslandığını”, hareketin gazetenin maddi açıdan zorda olduğu bir dönemde reklam verdiğini biliyorum. Zaten doğrudan bir ilişki olup olmaması bence hiçbir şeyi değiştirmiyor, neye hizmet ettiğine baktığınızda zaten her şey ortaya çıkıyor. Burada ılımlı İslamcı çizginin önünü açan, ABD ve AB’ye sevda duyan, bölgemizdeki “renkli devrimlere” özenen bir liberal yayın anlayışı var.



Ekin Bildirgesi: Basında çalışanların genelde maruz kaldığı ekonomik sorunlar, "patron tarafı"nın asgari ücret vb. kağıt üzerindeki "kaçak oyunları", Taraf'ta da yaşandı mı?



Mahmut Hamsici: Hem de göz göre göre yaşandı. Önce sigortaların yapılması geciktirildi. Tüm çalışanlar “sadece birkaç aylık böyle olacak” denilerek asgari ücret üzerinden sigortalı yapıldı. Başta vaat edilen yemek fişleri birkaç ayın sonunda devreye sokuldu. Maaşların geç ödendiği oldu. Bunun ötesinde Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Taraf’a da çalışan muhabirlere ve yurtdışı muhabirlere tek kelimeyle zulüm edildi. Çoğuna anlaştıkları ücretler verilmedi. Hatta aralarında onlarca yazı göndermelerine karşın hala hesabına hiç para yatırılmamış muhabirler bulunuyor. Yani ortada büyük bir hırsızlık çarkı var ki gazetenin editörleri ve bazı yöneticileri de patronun bu tutumundan rahatsızdılar. Ancak yöneticilik ağırlıklarını koymak yerine bir süre sonra durumu kanıksadılar. İşin daha kötüsü ise bu konularda tepki gösteren az sayıda kişi olarak arkadaşlarımızın arasında yalnız kalmamızdır.



Ekin Bildirgesi: Gazetenin yazı işleri toplantılarında "Deniz Gezmiş yazısı" vb. Taraf'ın taraf olduğu konularda aklında çarpıcı tartışmalar var mı?



Mahmut Hamsici: Taraf’ta çalışan gazetecinin arasında medya ortamındaki muhalifliklerini koruyan az sayıda insanın da var olması sebebiyle yazı işleri toplantılarında genel yayın yönetmeni ile servis sorumluları arasında sürekli gerilim oluyordu. Genelde gazeteye AKP’ye destek verir konuma düşmesi ve sürekli Ergenekon davası ve Genelkurmay ile ilgili belge yayımlanması nedeniyle eleştiriler yöneltiliyordu (ki bu başta olmak üzere yönetimle yaşanan gerilimlerin sonu benim de içinde bulunduğum bir grup gazetecinin daha fazla dayanamayıp istifa etmesiyle sonuçlandı). Ahmet Altan ise kendisini “başka alanlardan güzel haberler getirin onları da yayımlayalım” diyerek savunuyordu ancak muhabirlerin özel haber yapması için olanaklar sağlanmıyordu. Büroda masa başında haber üretmeleri isteniyordu her şeyden önce. Ayrıca farklı konulardaki iddialı özel haberleri önemsemiyorlardı. Bunun üzerine bir süre sonra muhabirler de farklı alanlara yönelmekten vazgeçiyordu. Bir örnek vermek gerekirse Ergenekon davası ve Genelkurmay ile ilgili birçok haberi yayımlanmış bir muhabir arkadaş, bir AKP’li belediyede yapılan yolsuzlukla ilgili özel bir haberi gazeteye getirmiş ve bir türlü yayımlanmayınca bu tür bir haberi bir daha hazırlamamıştı. Deniz Gezmiş yazısı tartışması ise açıkçası tam benim istifa ettiğim döneme rastlıyor.



Ekin Bildirgesi: Gazeteci klişesiyle "haber patlatmak" için ne tür tartışmalar yaşanıyordu? Gazeteye gelen ya da bazı seçilmiş gazetecilere fısıldanan "özel istihbarat"lar (paşaların konuşmaları, telefon kayıtları, Dağlıca raporu vb.) toplantılarda açıkça ele alınıyor muydu, gizli mi tutuluyordu?



Mahmut Hamsici: Bu haberlerin önemli bir bölümü toplantılarda ele alınıyordu. Ancak birçok “patlatılacak haber” için “içeride” özel toplantılar da yapılıyordu. Burada eleştirilmesi gereken esas hususun Taraf’ın kısmen Nokta dergisinin de yaptığı gibi Türkiye’de zaten yozlaşmış olan iyi gazetecilik anlayışını daha yozlaştırmak olduğunu düşünüyorum. Eğer iyi gazetecilik “belge patlatmaktan” ibaret olsaydı Türkiye’nin en iyi yayın organının Aydınlık gazetesi-dergisi olması gerekirdi. Tabii ki “patlatılan belgelerin birçoğu” önemli. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi açısından ciddiye alınması gereken çok önemli bilgiler bunlar ve kamuoyunun bunlardan haberdar olması da hayırlı. Ancak habercilik amacıyla bunları yayımlama anlayışı farklıdır, Taraf’ın yaptığı gibi tetikçilik yapmak, devlet içindeki kesimlerin demokratikleşmeyle hiçbir ilgisi olmayan iç hesaplaşmasında bir tarafın önünü açacak şekilde misyon üstlenmek farklıdır.



Ekin Bildirgesi: Yasemin Çongar, Ahmet Altan sence gazeteci mi ya da nasıl gazeteciler?



Mahmut Hamsici: Çongar ve Altan’ın gazeteci olup olmadıkları konusunda fikir belirtmek genç bir gazeteci olarak benim boyumu biraz aşabilir ancak gazetecilikleriyle ilgili kişisel gözlemlerimi aktarabilirim. Gazeteciliğe kendi baktığım yerden değil, ana akım medya ortamında kabul görmüş ortalama başarı standartlardan bakıldığında dahi Ahmet Altan’ın son derece beceriksiz bir gazeteci olduğunu düşünüyorum. Ki zaten kendisi Taraf ortaya çıkana kadar uzun süredir gazetecilik yapmıyordu. Gazeteyle kurduğu ilişki yalnızca köşe yazısı yazmaktan ibaretti. Altan’ın gazeteciliği kendi fantezilerini gerçekleştirmekten ibarettir. İlk aylarda Alev Er fiili olarak genel yayın yönetmeniyken iki kere izin kullanmıştı ve ikisinde de Ahmet Altan “hat kaçırmıştı”!. Genel Yayın Yönetmeni olmasına karşın hiçbir yöneticilik becerisi olmadığı gibi Evo Morales’i Meksika Devlet Başkanı zannedecek kadar da özünde cahil biridir. Zaten toplamda bakıldığında Taraf yalnızca sızdırdığı belgelerle gündeme gelen bir gazete. Bu tür haberler dışında gazetenin her hangi bir sayfasında iddialı, özel bir habere rastlayamazsınız. Yasemin Çongar’ın ise politik çizgine son derece uzak olmakla birlikte yine yukarıda belirttiğim ortalama başarı standartlardan bakıldığında Altan’dan farklı olarak gazetecilik yeteneklerinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Politik eleştirilerimizi saklı tutalım, Çongar haberi yakalama konusunda iddialı, haberden heyecanlanan, haberi zenginleştirmek için koşturmaktan çekinmeyen, ayrıntılara dikkat eden, kendini sürekli geliştirme gayretinde, muhabirlik ruhunu koruyan, aktif biri. Ayrıca bir yönetici olarak Altan gibi faşizan bir karaktere sahip değil, alttan gelen eleştirileri en azından dinleyen, önemseyen biri.



Ekin Bildirgesi: Radikal'den işten atılan gazetecilerden biri olarak kazandığınız davayla ilgili geldiğiniz noktayı nasıl değerlendiriyorsun? Bir "kazanım" mı, medya çalışanlarının birlikte hareket edememesinden kaynaklanan "sürüncemeli bir süreç" mi?



Mahmut Hamsici: Aslında her ikisi de… Öncelikle hukuki ve psikolojik anlamda çok ciddi kazanım çünkü her ne kadar yalnızca beş kişi dava açmış olsak da, davayı kazanmış olmamız 41 gazetecinin Radikal’den haksız sebeplerle işten atıldığını kanıtladı. Doğan grubu açısından bakıldığında hali hazırda ana akım medyada çalışan gazeteciler için “kötü örnek olduk.” Bundan sonra işçi kıyımı mekanizmalarını işletenlerin daha “yaratıcı olmaları”, mevcut hukuki yapıya uygun yeni bahane kılıfları aramaları gerekiyor. Bizim atılmamıza karşı Ankara’da gazetenin önünde bir eylem organize etmeleri atılmalarında önemli rol oynayan Adnan Keskin ve Soner Arıkanoğlu’nun işe iade davalarını kazanmış olmaları ise “hakkını arama” kadar “haksızlığa uğrayan iş arkadaşının yanında olmanın” medya ortamında da bir anlamı olabileceğini ortaya koydu. Tabii ki medya çalışanlarının birlikte hareket edememesinden kaynaklanan moral bozucu bir yanı vardı sürecin. Ancak Türkiye’de medyadaki çalışma ortamındaki özel sorunları kabul ettiğinizde hayal kırıklıklarınız biraz daha azalıyor. Kanımca medya çalışanlarının örgütlenmesini savunan bir gazetecinin; medya çalışanlarının birçok kafa emeği sektörüne kıyasla daha fazla olmak üzere sınıf bilincinden uzak olduklarını, bireyci anlayışın ve kendini aşırı önemseme duygusunun iyice komik boyutlarda bulunduğunu, yine birçok benzer sektöre nazaran çok daha ciddi bir kültürel bozulma yaşandığını kabul etmesi gerekiyor.



Ekin Bildirgesi: Eklemek istediklerin?



Mahmut Hamsici: Taraf gazetesi toplumsal muhalefetin kafasını karıştırdığı için belli kesimlerden büyük tepki topluyor. Ancak diğer yandan kendi “taraftarlarını” yanına toplayan gazete, sol liberalizmin tüm politik zaaflarını teşhir etmek açısından emek güçlerine büyük bir fırsat sunuyor. Sol liberalizmin AKP yandaşlığı, dinci gericilik olgusunu kabullenmemesi, demokratikleşmenin Türkiye’nin iç aktörleriyle değil ABD ve AB yakasından geleceğine inancı, elitizmi, işçi düşmanlığı, sol düşmanlığı… bunların hepsini Taraf’ın hem sayfalarında hem de çalışma düzeninde bulmak mümkün.


http://www.ekinbildirgesi.com/yazilar/article.php?storyid=16



Taraf’ın içyüzünü ifşa ediyorum!
Ümit Kıvanç - 16.07.2008, Taraf






Ekim ayıydı. Alper Görmüş aradı. Kendisi, biliyorsunuz, bölücü, dinci, liberal, Marksist ve Fethullahçı’dır, ABD ve AB emperyalizmlerinin uzantısı Soros’un adamıdır. Nokta dergisini yönetirken fenalık olsun diye “Darbe Günlükleri”ni uydurmuştur.



Yeri gelmişken, bakın sırf size söylüyorum: Nokta’nın basılması işini de Türkiye’nin imajını bozmak amacıyla ayarlamıştık. Yunan gizli servisi, AB, Hizbullah ve MOSSAD bize, “Para kolay, düşünmeyin,” demişlerdi.



Neyse, Alper aradı, “Ahmet Altan ile Alev Er, Türkiye’yi bölmek, parçalamak, kalanına da Cumhuriyet yerine şeriat getirmek amacıyla ABD, AB, Soros, PKK, İBDA-C, El Kaide, Fethullah Gülen ve Kıbrıslı Rumlardan para alarak gazete çıkaracaklar, OYAK’ı da yabancılara satacaklar,” dedi. “Oh oh, çok memnun oldum,” dedim.






Taraf






’a gelip, İkinci Cumhuriyetçi, AB’ci, irticacı, hilafetçi bir kimse ile görüştüm. Sesinden çıkardım, Ahmet’miş; sarıkla tanıyamamıştım. “Niye beni seçtiniz, liberal, dinci, komünist, Sorosçu, sivil toplumcu ve AB ajanı olduğum için mi,” diye sordum. Şu cevabı verdi: “Sen zamanında Radikal’de yazarken, bir general ‘o gazetede dört vatan haini var’ deyip senin de adını saymış. General dediyse doğrudur, diye düşündük, aradık.”



Referans sağlamdı.



Görüşmede Alev Er de vardı. ABD, AB, Soros, AKP ve bazı başka emperyalist çevrelerden gözüm ısırıyordu. Ona, “Baştan söyleyeyim,” dedim, “ateistim ama misyoner faaliyeti yürütürüm ben şahsen!” Boğaz’a karşı viskisinden bir yudum aldı, “Biz de ateistiz ama şeriat istiyoruz, ne olmuş!” dedi. Bir de sanırım, yazardır, daha kolay etkilerim, diye, “Orhan’a da Nobel’i bizimkiler aldırdı,” diye ekledi; kolundaki AB dövmesini göstererek. “Sırf Türkiye’ye kötülük olsun diye.” Lafın tam burasında, “Ona göre haa!” deyip göz kırptı.



Toplantıda bulunan Yasemin Çongar, Washington, CIA, MI6, NASA ve NATO tarafından İstanbul’a gönderilmişti. Fakat Ruslar’a da çalışıyordu. Chelsea rozeti takıyordu. Taraf’a geçtiğinden beri yırtmaçlı kara çarşaf giyiyordu. (Gazetedeki fotoğrafı perukludur.) Para işini onunla mı konuşsam diye düşündüm.



Onlara dedim ki: “Vatanı bölmek, Cumhuriyet’i yıkmak falan mesele değil de, Fethullahçılıkta yokum.”



“Boşver,” dediler. “Fethullah Hoca kazansa bir şey değişmeyecek ki. O zaten onlarlaydı, şimdi kötü kişi oldu.” Hep beraber Fethullah Hoca resminin karşısında şarap içip domuz eti yedik. Fethullah Gülen telefonla bağlanıp, “Afiyet olsun çocuklar. Para lazım mı?” derken ağlamaya başladı. “Görüyor musun, hoca ne kadar müsamahakâr,” diye izah ettiler.



“Hükümetten eşe dosta ihale falan vermeyecekler mi,” diye sordum. Ahmet, “Aaa! O nasıl söz! Biz zaten AKP gazetesi olacağız!” diye çıkıştı. Dinci kesimin Ertuğrul Özkök’ü olmak dışında bir emeli bulunmadığını söyledi. Özel psikoloğu geldi, alıştırmalar yaptılar. Bence henüz hazır değildi. “Başbakan’la Cuma’ya gideceğim,” deyip çıktı.



Gerçi patronlarının elektrik santralleri ve birkaç gazetesi, TV’si dahi olmayışına takıldım, ama cukka bunsuz da sağlam görünüyordu. Böylece Taraf’ta yazmaya başladım.



Fakat para işi karmakarışıktı. NATO Yapı-Kredi’ye, ABD HSBC’ye yatırıyor, AB Akbank’a havale yolluyor... ABD niye HSBC’ye yatırıyor, hiç anlayamadım. İkisi de böyle birtakım büyük harflerden oluşuyor diye midir? Hele Soros! İllâ üzeri Türkiye haritalı baloncuklu zarfla yolluyorlar. Parayı almak için parçalıyorsun mecburen.



Gelip dedim ki: “Başa çıkamıyorum. Tek merkezden yönlendirilelim.”



“Zaten tek merkezden emir alıyoruz,” dediler. Mihrak birmiş. ABD, AB, irtica, Soros moros hepsi aynı emperyalizmin şeysiymiş. Sadece muhasebeler ayrıymış. “Sevr’i hortlatınca tek muhasebeye geçeceğiz,” dediler.



“Vahdettin’i geri getirelim!” teklifini ortaya attım. Ayşe Hür’ü arayıp sordular. Sağ değilmiş. Cumhuriyet’in kazanımlarını sırayla yok etmek üzere listeler yapıp ‘kimin ilk üçünde neler var’ oynadık.



Sonra hep beraber itiraf ettik. Biz aslında bu işi para için yapmıyoruz. Çağdaş uygarlıktan tiksiniyoruz, Ortaçağ karanlığı istiyoruz.



Bir de meslekî kıskançlıktan yapıyoruz. Basınımızın değerli kalemleri XL ise biz S bile değiliz. Bir paşa bir şey diyecek olsa hangimizi arar? Yoksa aslında biz de asker doğmuştuk, ABD ve AB emperyalizmlerinin ve irticaın ağına sonradan düştük.



Hayır, şimdi Doğan Grubu Taraf’a tazminat davası açmış, ucu bize de dokunmasın... Şunun şurasında 2,5 milyon Euro biriktirebildim. Evde.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Tem 17, 2008 7:03 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Taraf neden tarafsız olamaz?




Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri medya sermayesinin yapısıdır.

Gerçek anlamda özgür ve bağımsız yayıncılığın yolu gazeteci milletinin maaşını aldığı patronun medya dışında alanlarda iş yapmaması, siyasetle veya belli güç odaklarıyla ilgisi olmamasıdır.

Rahmetli Ufuk Güldemir’le Habertürk’ü bir avuç işsiz gazeteci ile bu inançla kurmuştuk.

O yaratılan değeri, tüm ısrarlarıma karşın, birlikte kurduğu gazetecilerle paylaşmamayı tercih etti. Rahmetlinin kendince haklı gerekçeleri vardı.

Ama emri Hak erken vaki oldu.

Bugün Habertürk medya dışında da işleri olan bir sermaye yapısının eline geçti.

Hatırlarsanız Habertürk Yarın adlı bir gazete çıkardı.

İyi bir gazeteydi ama Ufuk bile, mesleki dehasına karşın, o gazeteyi mali güçlükleri aşarak uzun süre yaşatamadı.

Pekâlâ bir patrona yanaşarak yüzdürebilirdi. Yapmadı. Gazete kapandığında bile Turgay Ciner’e baskı maliyetinden milyonlarca dolar borcu vardı.

Ahmet Altan dün Taraf gazetesi’nde bir yazı kaleme aldı ve askerin Taraf’ın arkasındaki “gizli finansör”ü açıklaması çağrısı yaptı.

Malum, Taraf yayın hayatına başladığı günden bu yana parmak ısırtan işlere imza atıyor.

Çoğu da gerçekten son derece başarılı gazetecilik örnekleri.

Yaptıkları yorumlara katılırsınız veya katılmazsınız.

Fakat, Altan’ın dünkü yazısının satır araları beni gülümsetti. Zira yapmaması gereken bir tartışmayı açtı.

Mesleğe kısa pantolonluyken Milliyet’in satış servisinde başlayan biriyim.

Gameda’dan bugüne işin ne boyuta ulaştığını iyi bilirim.

Bugün Bab-ı Ali’den gelip de özellikle baskıda, dağıtımda ve reklamda nasıl bir cendere olduğunu bilen kurt gazetecilerin ittifakla yorumu şudur.

50 bin tirajın altında, hiç de ucuz olmayan bir bordro ile, doğru düzgün reklam almadan ve 40 kuruşa gazete çıkarmak çok çok iyimser bir tahminle ayda en az 500 bin dolar net zarar yazmak demektir.

Taraf, Alkım yayınları tarafından çıkartılan bir gazete.

Özgür ve bağımsız yayın yaptığını söylüyor.

Milyonlarca dolar zarar ederek bu gemiyi nasıl yürüttüklerini açıklamaları neden yürüttükleri sorusundan daha temel bir soru... Nedeni kimseyi ilgilendirmez.

Ahmet Altan’ın arkasındaki bonkör finansör kardeşlerin “bağımsız medya” uğruna bu işi desteklediklerini ve şayet varsa milyonlarca dolar zararı açıklaması daha doğru olmaz mıydı?

Şimdi aklıma Ufuk Güldemir geliyor.

Yarın’ı çıkartırken Aydın Doğan, “Yüzde 51’ini ver. Bordonu, kağıdını, mürekkebini, dağıtımını ben üstleniyorum” dedi. Ufuk kabul etmedi. Ama mesela Zafer Mutlu kabul etmişti bu teklifi...

Ufuk aptal mıydı? Hayır gazeteciydi...

Şimdi Ahmet Altan milleti ve etrafındakileri kandırabilir ama meslekten biri olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim bizim mahalleyi kandıramaz.

Taraf’ın ekonomik olarak özgür ve bağımsız olması mümkün değildir.

Alkım Yayınları matbaası gece vakti gizli gizli para basmıyorsa... Bu gemi yürümez.

Milyonlarca doları, özellikle bugünün Türkiye’sinde, özgür bağımsız medya için verecek babayiğit biz bulamadık.

Taraf, silahlı kuvvetler ve yüksek yargıyı hedef alan ve yıpratan yayınlar yapıyor.

Taraf nerede basılıyor?

Zaman gazetesinin baskı tesislerinde...

Kağıdı kalemi alıyorum elime hesaplıyorum işin içinden çıkamıyorum. Ben de haklı olarak soruyorum.

Bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Bunu açıklaması gereken bir orgeneral midir yoksa gazetenin genel yayın yönetmeni mi?

SERDAR AKINAN

23.06.2008

www.nihat-genc.com
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1456
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Tem 17, 2008 7:13 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aydınlık dergisi karşı taarruza geçti bile, vatana millete hayırlı olsun...

Aydınlık dergisi Taraf gazetesini hedef aldı. Yayınladıkları fotoğraf silahı kendilerine döndü. Resimde Ahmet Altan ve Yasemin Çongar terör örgütü yöneticileriyle poz veriyordu.

Gizli çekilmiş havası veren dergi, örgütle bağlantıları olduğu iddiası izlenimini verdiler. Oysa işin aslı başkaydı. O fotoğraf gizli değildi. İnternet haber sitelerinin hemen hepsinde çıktı.

Sınırötesi operasyonla vurulan Kandil'deki izlenimler ve söyleşilerdi. O günlerde bütün gazeteciler Taraf'ın yaptığı gibi Kandil'in yolunu tutmuştu. Ocak ayı sonunda yapılan söyleşi sadece Taraf'ta çıkmadı.

Yani fotoğraf gizli değil, aleniydi. İnternet haber sitelerinin hemen hepsi bu haber ve fotoğrafları kullandı. Dahası da var. Kimsenin giremediği Kandil'e giren gazetecilerle Sabah gazetesi yaptığı röportajı 1. sayfadan verdi.


Kandil'in bombalanması sonrası gazetecilik sıfatıyla Kandil'e giden Altan ve Çongar'ın bu fotoğrafını kampta gizli çekilmiş gibi sundular. İşte Sabah'ta çıkan fotoğraf..
4 Şubat 2008 tarihinde Sabah'ta Ecevit Kılıç imzasıyla Altan ve Çongar'ın izlenimleri yer aldı. PKK yöneticilerinin sınırötesi operasyonla ilgili görüşlerinin yanı sıra yandaki bu fotoğraf yayınlanmıştı.

Dergi ayrıca Taraf'ın finans kaynağına ilişkin iddiaları tartışmaları yeniden alevlendirecek gibi. İşte Aydınlık dergisi tarafından ileri sürülen iddialar:




DÜĞMEYE BASILDI, DÖRT KOLDAN PARA AKIYOR

Taraf’ın finansörü Fethullah!

Taraf’ı çıkaran Alkım Gazetecilik, 1992’ye kadar küçük bir yayıneviyken ve batma noktasındayken birdenbire durumu düzeltti. Alkım Yayınevi’nin borçlarını Fethullah bağlantılı Albaraka Türk çekleriyle ödemesi yayıncıların dikkatini çekmişti. O tarihten sonra, birileri, Savaş ve Başar Arslan kardeşlere “yürü…” dedi. AKP iktidarıyla birlikte ise “kanatlandılar”! Arslan kardeşler, Brüksel’de büro açıp AB’yle de ilişkiye geçtiler…

Fethullahçı gladyo TSK’ya karşı Ergenekon operasyonunu başlatırken, Pentagon, Taraf için de düğmeye bastı.Yasemin Çongar, Amerika’dan görevli olarak gönderildi. Burada, ABD İstanbul Başkonsolosluğu kolları sıvadı. “Vatanı bir kadın memesine satarım” sözüyle meşhur Ahmet Altan, 30 bin YTL maaşla gazetenin kuruluş görevini üstlenmesi için ikna edildi. Taraf yayına başladıktan sonra ayrılacağını söylemişti, ayrılmadı, genel yayın yönetmeni oldu.
Gazetenin sahibi, Alkım Gazetecilik adına Başar Arslan oldu. Ahmet Altan’ın belirttiğine göre Başar Arslan yayın çizginse hiç karışmadı, odasını bile Altan’a bırakıp gitti.

İLK DESTEK FETHULLAH CEMAATİNDEN
Ahmet Altan 10 Kasım 2007 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan röportajda, Taraf gazetesinin ilan gelirlerine dayanacağını söylemişti.
15 Kasım 2007 tarihinde yayına başlayan Taraf’taki ilanlara bakıyoruz, “Alkım Yayınları” dışında, 2008’e kadar ilk bir ayda “Kimse Yok mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” ağırlıkta.
Kimse Yok mu Derneği 2002 yılında Fethullah’ın Samanyolu Televizyonu bünyesinde “Kimse Yok mu?” programı ile başladı. AKP iktidarı Kimse Yok mu Derneği benzeri vakıf ve dernekler için gelir vergisi kanununu değiştirdi, bu derneklere yapılan bağışlar vergiden muaf tutuldu… “Kimse Yok mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği”, şimdi 5 kıtada faaliyet yürütüyor, katrilyonlara hükmediyor.
Uzmanlar, Fethullah cemaati üzerinden aktarılan paraların asıl kaynağının Amerika olduğunu, Soros’un açık toplum enstitüsünden geldiğini belirtiyorlar.
Devletin Halkbank ve Vakıfbank’ı ile Fethullah Gülen, daha ilk aydan Taraf’a ilan verenler arasındaydı!

DEVLETİN TMSF’Sİ BASTI, DAĞITTI
Taraf’ın tanıtım ilanları da Fethullahçı Zaman gazetesi tarafından yayımlandı. Hem Zaman, hem Fethullah’ın diğer yayın organı Aksiyon, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar röportajlarıyla gazetenin tanıtımını yaptı. Taraf’ın iki de transferi var Zaman’dan. Biri, bildiğiniz Etyen Mahçupyan, öbürü Gülen bursuyla Amerika’da eğitim gören Leyla İpekçi.
Taraf, bir devlet kuruluşunun, TMSF’nin elindeki Sabah’ın baskı tesislerinde (Princity) basıldı, dağıtımını da TMSF’ye teslim edilen Merkez Dağıtım yaptı. Alkım’ların TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’le yakın ilişkisi olduğu belirtiliyor.
Sabah gazetesi tüm tesisleriyle birlikte Damat Bey’in Çalık Holdingine devredildikten sonra ise Taraf, yine aynı tesislerde basılıyor, yine Çalık Holding’in elindeki Turkuvaz Dağıtım tarafından dağıtımı yapılıyor.
Çalık dışındaki taliplilerin Sabah ihalesinden en ufak bir ses çıkarmadan çekilmesinde de Amerikan-İsrail diplomatlarının ya da istihbarat kuruluşlarının etkisi var mıdır, ne dersiniz?

ALTAN, “EGEMEN GÜÇ”TEN DAHA FAZLA DESTEK TALEP EDİYOR
“Eğer sizin sattığınız mal zararla satılıyorsa, bu zararı başka yerden karşılamak zorundasınız” demişti Ahmet Altan, Taraf gazetesi çıkmadan 5 gün önce. 10 Kasım 2007 tarihli Zaman’da yayımlanan röportajda Altan, sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Bu da sizi bir yere karşı boynu eğik hale getirir. O yerin neresi olacağına siz kendiniz karar verirsiniz. Ya bir iktidardır, ya bir hükümettir, ya egemen bir güçtür, ya size ilan verecek olandır. Biz hiç kimseye karşı boynumuz eğik olsun istemiyoruz. 1 YTL’den satmamızın nedeni bu.”
Ahmet Altan’ın anlattığına göre Fethullah cemaatinden gelen ilan paraları ile iktidarın baskı-dağıtım desteği, gazetenin 1 milyon liradan daha ucuza satılmasına olanak vermiyordu. Daha büyük paralar gerekiyordu.
Kendi deyimiyle “Vatan satıcısı” Altan, bağlı olduğu “egemen güç”ten daha fazla destek talep ediyordu.
O destek 4 ay içinde geldi. Taraf, 8 Mart 2008 tarihinden itibaren 40 kuruşa düşürüldü.

AYDA EN AZ 500 BİN DOLAR!
40 kuruşa gazete çıkarmak, ayda en az 500 bin dolar zarar demek. Yayın sektöründen işadamları, “Matbaanız ve dağıtım şirketiniz yoksa, zarar 1 milyar dolara yaklaşır” diyor.
Taraf, ilk 4 aylık yayın çizgisiyle bu parayı “hak etmişti”! Pentagon güdümlü Fethullahçı gladyo da daha çok satan bir “tetikçi gazete”ye ihtiyaç duyuyordu. Değişik gazetelerdeki bağlantı mekanizmaları artık temel operasyonlar için yeterli sonuç vermiyordu. ABD-İsrail bağlantılı Fethullah sermayesi daha aktif bir biçimde Taraf’a para akıtmalıydı.
4. ayında, Taraf gazetesine ve Alkım Yayınevi’ne “çok büyük para akışının başladığı” belirtiliyor.
Taraf odaklı para akışı ve karmaşık ilişkiler öyle boyutlara geldi ki, Aydınlık’ın edindiği bilgilere göre, 40 yaşında medya patronu olan Başar Arslan şu sıralar paniğe kapılmaya başladı.

İLK BÜYÜK ERGENEKON BASKININDAN 13 GÜN ÖNCE
Taraf gazetesinin 40 kuruşa düşürüldüğü tarih 8 Mart.
Fethullahçı gladyonun üçüncü ve ilk geniş kapsamlı Ergenekon operasyonunun tarihi 21 Mart.
21 Mart’ta Türkiye, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’ten, Cumhuriyet, Aydınlık ve Ulusal Kanal Genel Yayın yönetmenlerine, Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’na varan geniş çaplı bir operasyonla sarsıldı.
İşte, Taraf o günler için çıkarılmıştı.

FETHULLAHÇI İSTİHBARATIN PSİKOLOJİK SAVAŞ BÜLTENİ
Taraf işin öylesine göbeğindeydi ki, sanık avukatlarına gösterilmeyen “belgeler” Fethullahçı gladyo tarafından Taraf’a servis ediliyordu. Bunların en çarpıcısı, baskından önce Alkım Yayınları’nın Ankara’daki bürosundan Taraf’a fakslandığı anlaşılan “Yargıtay Krokisi” belgesiydi…
Fethullah, Taraf’ı yalnız parayla değil, kirli haberlerle de besliyor.
Taraf, Fethullahçı istihbaratçıların servis ettiği haberlerle çıkıyor. Emniyet’te yuvalanmış F tipi istihbararatçıların basın bülteni gibi.
Ahmet Altan’ın medyayı peşlerinden sürükleme iddiasıyla, “Babıâli’nin kimyasını değiştireceğiz!” sözleri böylece anlam kazanıyordu.
Gazete hem F tipi istihbaratçıların yürüttüğü psikolojik savaşın aracı misyonunu yürütüyor, hem de haber kaynaklarının Genelkurmay’dan olduğu yalanını ortaya atıyor. Bu da tipik bir istihbaratçı numarası. Fethullahçı Gladyo’nun çok sık başvurduğu bir tertip.

HER GÜN SATIR SATIR ÇEVİRİSİ YAPILIP, AB’YE SUNULUYOR
Gazeteyi çıkaran Alkım Yayınevi’nin sahibi Savaş-Başer Arslan kardeşler, Brüksel’deki büroları kanalıyla Avrupa Birliği’yle de ilişkiye geçtiler.
Taraf gazetesi’nin satır satır çevirisi yapılıp her gün Avrupa Birliği’nin önüne konuluyor!
AB, gazetelere doğrudan hibe yapamıyor ama yayınevlerine yapabiliyor. Alkım Yayınevi’nin, Ahmet Altan’ın “İçimizdeki Bir Yer” adlı romanının, 2004’te AB parasıyla basıldığı belirtiliyor. 1 milyon adet basılıp maliyetinin 4’te biri fiyatına satılan Altan projesi, AB fonlarınca desteklendi. Gazete bayilerine kadar ulaştırılan kitap için bakkallara bile standlar yerleştirmişti. Ardından, Alkım yayınları Sabah Gazetesi’yle işbirliği yaparak Milli Eğitim Bakanlığı onaylı Yüz Temel Eser’i basmıştı.
AB ile kurulan bu köklü ilişkilerin, bugün para kanallarının çeşitlenmesinde etkili olduğu belirtiliyor.

HARİRİ’DEN ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ’NE…
Haziran alından itibaren Taraf’ta yayımlanan ilanlar çoğaldı ve çeşitlendi: Uluslararası Af Örgütü, Toplum Gönüllüleri Vakfı, Asya Finas… İsrail-MI6 bağlantılı Hariri’ye satılan Türk Telekom’un tam sayfa ilanları Taraf’ta dikkat çekici sıklıkta yayımlanıyor.
İlan, bir gazeteye para aktarmanın yasal ve gözle görülür yöntemi. Ama tek yöntem değil.
Bir bankacı, “Unutmayın Türkiye'de para giriş çıkışı çok kolaydır. Hiç bir denetim yok” diyor.

TARAF AKP’Yİ HİZAYA SOKUYOR
Taraf, Nisan-Mayıs aylarında yaptığı yayınlarda “Ergenekon Ordu’ya uzanmalı” kampanyası yürüttü. Bu yayınlar sırasında Taraf, Tayyip-Gül bölünmesinde açıkça Abdullah Gül yanlısı yayın yaptı. Zamanında Taraf’a destek veren Tayyip Erdoğan, bu kez Taraf gazetesinde “korkaklıkla” suçlandı…
Yasemin Çongar, 2 Haziran 2008 tarihli Aksiyon’da yayımlanan röportajında şöyle diyordu:
“Diyelim ki AK parti büyük bir pazarlık yaptı, Ergenekon’u güdük bıraktı, AB konusunda zaten durgun olan politikasını sürdürme sözü verdi, diyelim ki devletin antidemokratik alışkanlıklarını ve uygulamalarını sorgulamayacak noktaya geldi, o zaman kapatılmaz belki; ama AK Parti, AK Parti olmaktan çıkar. Bu toplum da önümüzdeki seçimde başka bir parti bulur kendine.”

PSİKOLOJİK SAVAŞIN KARARGÂHI
Haziran’dan itibaren Taraf gazetesi, hemen her gün TSK’ya karşı bir yalan uydurup manşetine taşıdı. İşte birkaç manşet “haber”:
- Genelkurmay’ın yeni kontrgerilla planı (2 Haziran).
- Asker- Rektör kumpası (8 Haziran).
- Yakında darbe olacak (10 Haziran).
- Genelkurmay’ın Türkiye’yi biçimlendirme planı (20 Haziran).
- Dağlıca baskını biliniyordu (25 Haziran).

ORG. BÜYÜKANIT: O GAZETEYİ FİNANSE EDEN KİM ONA BAKIN!
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 20 Haziranda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı duvarına asılan Atatürk Rölyefi’nin açılış töreni sonrasında verilen resepsiyonda şunları söyledi; “ O gazeteyi finanse eden kim, siz ona bakın; bakın sadece o gazetenin finansörü diyorum.” Orgeneral Büyükanıt’ın “O gazete” dediği Taraf. Genelkurmay Başkanı, aynı resepsiyonda şunları da söyledi; “Dünyada bu kadar saldırıya uğrayan başka bir silahlı kuvvvetler var mı? Hele ki bu dönemde. Terörle mücadelede en başarılı olduğu bir sırada.”
Gazete, 20 Haziran 2008 tarihli sayısında, Genelkurmay Karargahı’nda hazırlandığını iddia ettiği bir dökümanı manşet yapmıştı. İşte Org. Büyükanıt da “o gazetenin finansörü” nü bu son saldırıdan sonra gündeme getirdi. Aydınlık’a ulaşan bilgiye göre Genelkurmay Başkanı, bunları söylerken “finansörün” kim olduğunu da bilerek söylüyordu. Ama Taraf’ın Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Fethullahçı para kaynakları apaçık olduğu halde, bu sefer de Genelkurmay Başkanı’nı “bildiği para kaynağını açıklamaya” çağırdı. Gazetenin 22 Haziran 2008 tarihli manşeti de bu yöndeydi.

… VE 1 TEMMUZ
Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli iki subayın, Org. Hurşit Tolon ve Org. Şener Eruygur’un tutuklanmasıyla sonuçlanan son operasyonla birlikte Taraf, adeta bayram ilan etti. 2 Temmuz günkü manşet şöyleydi: Cumhuriyet tarihide ilk defa/ Darbeci paşalar göz altında.
6 Temuz 2008 tarihli Taraf’ın manşeti şöyleydi: Yargılanacaklar! Aynı gün, Emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen “Darbe günlükleri” Taraf gazetesince yeniden piyasaya sürüldü. Taraf bununla da kalmadı, bir darbe planı daha piyasaya sürdü.
Operasyon günü Taraf yine TSK’ya saldırı halindeydi. 1 Temmuz günü Taraf gazetesi, CİA’nın kontrolundaki Tuncay Güney’in ifadelerine dayanarak, Ordu’nun bölündüğünü öne süren bir manşetle çıkmıştı…

NEDEN TSK HEDEF?
Yasemin Çongar, Aksiyon’daki röportajında TSK’yı neden hedef aldıklarını anlattı. 1 Mart Tezkeresinin reddedilmesi Çongar’da, onların jargonuyla travma yaratmış anlaşılan. “Amerikan Merkezî Kuvvetler Komutanlığı askerleri gemide bekliyordu Türkiye üzerinden Irak’a geçmek için. Son anda savaş planları bozuldu” diyor Çongar, “Amerika’nın çıkarları Irak’ın bölünmemesinden yana. Yine o çıkarlar, Irak’ın bugünkü federal yapısını koruyarak Türkiye ile sağlam ilişkiler kurmasını gerektiriyor.”
Ahmet Altan da Zaman’a konuşur