Bugün Tagore 'un şiir kitabı geçti elime. Ondan mıdır bilemedim bu duruluğum. Hayran bıraktı kendisine şair.ölümünden son bir hafta önce yazmış bu dizeleri.
Yeni ortaya çıkan Varlık'la yüzleşen ilk günün güneşi sordu:
"-Kimsin sen?"
Yanıt gelmedi
Sonsuz yıllar geçti aradan
Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede son günün güneşi sordu:
"-Kimsin sen?"
Yine yanıt gelmedi...
Ençok ateşböcekleri şiirlerini sevdim.
Canlı ışık lekecikleri,
Karanlıkta gözkırpıştıran
Ateş böcekleridir.
O dikkati çekmeyen,
Sesleri, yol kıyısı hercailerinin
Mırıldanır bu gelişigüzel çizgilerde.
Zihnin uykulu karanlık mağaraları içinde,
Rüyalar
Günün kervanından dökülen parçalarla,
Yuvalarını yaparlar.
Bahar, geleceğin meyveleri için değil
Fakat bir anın kaprisi için
Çiçeklerin petallerini saçar.
Neş´e kımıltısız yerin zincirinden kurtulmuş
Sayısız yapraklara doğru
Koşar ve dans eder
Bir gün için havada.
Hiçbir önem taşımayan kelimelerim
Zamanın dalgaları üstünde hafifçe dans edebilirler,
Mana ile ağırlaştıkları zaman dibe çökerler.
Zihnin derinliklerinde güveler
İnce kanatlarını büyütürler;
Ve veda ederek uçuşurlar,
Gün batımı göğünde.
Kelebek ayları değil, fakat an´ları sayar
ve yeter zamana sahiptir.
Benim düşüncelerim, kıvılcımlar gibi, kanatlanmış
Sürprizler üzerinde giderler,
Tek bir gülüş taşıyarak.
Ağaç sevgi ile bakar kendi güzel gölgesine
Buna rağmen onu hiçbir vakit kucaklıyamaz.
İzin ver, güneş ışığı gibi, aşkım seni sarsın
Ve yine de aydınlık özgürlügü versin sana.
Hatırlamanı istemek için armağanlarım çok küçüktür;
Ve bunun için
Onları sen hatırlamalısın.
Çıkart, at ismimi armağandan;
Bir yük olacaksa,
Ancak şarkım kalsın.
Nisan, bir çocuk gibi,
Çiçeklerle tozlar üzerine hiyeroglifler yazıyor.
Onları siliyor ve unutuyor.
Hatıra, rahibe, hali öldürüyor,
Ve onun kalbini ölü geçmişin türbesine sunuyor.
Mabedin kasvetli heybetinden
Çocuklar tozda oynamak için dışarı koşuyorlar,
Tanrı onların oyununu seyre dalıyor,
Ve rahibi unutuyor.
Zihnim, düşüncelerinin akışında
Birdenbire yanan bir ışık gibi çalışmaya başlar,
Asla tekrarlanmayan akıcı notasıyla bir küçük ırmak gibi.
Dağda, sessizlik kendi yüksekliğini bulmak için
kabarmaktadır,
Gölde, hareket kendi derinliğini tahayyül etmek için
hareketsizleşir.
Veda eden gecenin
Sabahın kapalı gözlerine kondurduğu öpücük
Şafak yıldızında parlıyor.
Ey bakire, senin güzelliğin bir meyve gibidir,
Henüz olgunlasmamış ve açılmamış bir sırla dopdolu.
Onun anısını yitiren acı
Kuş seslerinden uzak,
Fakat yalnız ağustosböceğinin ıslığının duyulduğu sessiz karanlık saatler gibidir.
Gerilik onun öldüren bir pençe ile gerçeği elinde güvenle
tutmaya çalışır.
Zayıf bir lambayı canlandırmayı arzulayarak uzun gece
bütün yıldızlarını ışıklandırır.
Hernekadar O
Dünyayı
-Gelini-
Kollarında tutuyorsa da,
Gök,
Sonsuzluğa kadar
Uzaktadır.
Tanrı, dostlar arar ve sevgi diler,
Şeytan, eserler arar ve itaat ister.
Toprak hizmetine karşılık
Ağacı kendisine bağlar,
Gök ise hiçbir şey istemez
Ve onu özgür kılar.
Çocuk, tarihin tozu ile aydınlanmış
Yaşı bilinmeyen zamanın gizliliği içersinde
Edebi olarak oturmaktadır.
Uzakta olan O,
sabahleyin bana geldi,
Işık tarafından alınıp götürüldüğünde daha da yakınlaştı.
Beyaz ve pembe zakkumlar buluştular
Ve, ayrı lehçelerde neşe ile eğlendiler.
Sessizlik
Kendi kirlerini
Süpürüp yürüyünce
Fırtına olur.
zırıl zırıl gönlün telkini:
bedeninin parçaları dağılma arzusuna girmeden bilincinin parçalarını ahenge kavuştur. kendine oyunlar oynamayı bırak. kendini kendinde seyretmeyi bırak. bütün bütün hayal ol ya da hakkıyla gerçek.
Mesela bugün güneşi kahvaltıya çağırıp , ekmeklerimizin üzerine bir tutam geceden kalma ayla sürüp afiyetle yesek.
Mesela benim yine karnım ağrısa, ve üstüne gökyüzü içirsen, iyi gelse bana.
Deniz suyunu kaynatıp buharında serinlesek. Bir bardağa doldurup senelerimizi, seyre dalsak sonra sinema keyfi kıvamında. Ben birden bardağı altından tutup sarssam. Suların döküleceği kaygısına yansam ben, sen bardağın kırılacağı korkusuna bürünsen. Sonra hiçbirşey olmamış gibi izlemeye devam etsek sinemayı mesela.
Sen birden bir ceviz olsan, kabukların sert, kırılmayı hiç istemeyen ama kırılsanda uzun süre bozulmadan kalabilen bir ceviz.
Ben de şu ucuza pazardan aldığımız bir şeftaliye dönüşsem, biraz sıcak gördüğünde eriyemeye, çürümeye yüz tutan.
Sonra oyunbozanlık yapıp oyunu terketsem. Bu ne kadar değiştirir senin ceviz sakinliğini. Hayret etsem.
.............................
Ben bir siyah örtü bulup içine saklanıyım en iyisi serinlemek için, gün ışığında.
ilk...
İlk kez renkleri seçmeye başladığım zamanlardı. Yani çok eskiden. Göz kapaklarımı kaldırıp göğe baktım ilk. Gökyüzü ne muhteşemdi. Kendi semasını da bu kadar net görebiliyor muydu insan? Yoksa adının kuyruğuna bağlanmış bir kurdele gibi doğum günü hediyesi miydi bu yağmur, gökten?
İlk kez ağlamaya başladım. Gözyaşlarım ilk kez yaktı gözlerimi. Islak ıslak serinletti yüzümü. Ve o gün ilk kez yağmur yağdı. Gökyüzü ağladı.
Önceleri mevsimsel döngülere inanırdım, kar yağar, sonra çiçekler açar sonra çok sıcak olur, sonra güz olur yapraklar sararır, yapraklar düşer, düşmesiyle davet ederdi beyazlıkları . Artık döngülere inanmıyorum, mevsimsel ihtiyaçlara da. Mevsimlerin etrafında ben dönüyormuşum meğer. Döndükçe döndüm bir müddet. Döndüm , döndüm, başım döndü sonra, bayılmışım hatırlayamaz oldum hiçbir şeyi. Unutuyordum. Baktım ki düne dair birçok anı silinmiş. Anlar ne den ibaretmiş bilemez oldum. Dünü sepetleyip çöpe, yeni günü hediye paketi yapmaya çoktan koyuluyordum çöp sepetine armağan etmek için. Çöp kutumda bir sürü gün biriktirdim.
İnanmadığım mevsimsel döngüleri, inanmadığım fiziksel ihtiyaçlar kovaladı. Uyumuyordum mesela. Saatinde yatıp saatinde kalkıyordum sadece. Esiri olduğun şey ihtiyacın olur muydu?
Beynimin içine bir sürü kurt hücum etmiş. Kurtlanmıştı yediğim elma , Havva’nın artığı.
Didik didik yediler beynimi.
Erken pes ettim ben, erken yoruldum. Gardırobumda erken yaşıma rağmen farklı maskelerim vardı. Var mıydı acaba bu kadar çeşit bir başkasında. Yine de en çok hüzün maskemi sevdim. Küçüklüğüme ait bir fotoğrafı anımsatıyordu hep bana.
Üstüm başım kir pasak içinde gözlerimde derin bir hüzün inadına. İşte bırakmadı peşimi yıllardır o iğreti hüzün.
Hüznüm konjenitaldi. Kurtulamıyordum bir türlü . İğreniyordum bazen. Bazen yaşamayı öğreniyordum onla. Bir özürdü benim için belki. Yürümeyen ayaklarım, tutmayan kollarım, duymayan kulaklarım, görmeyen gözlerimdi.
Yine geliyordu işte, bitip tükenmeyen beni tüketen nöbet sekansları. Artık susturamıyorum eskisi gibi kendimi. Artık sus demekle susmuyor . Artık söz geçiremiyorum özürlerime .
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız