Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 171 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Dünyanın en güzel aşk hikayesi: Cemile / Aytmatov


Dünyanın en güzel aşk hikayesi: Cemile / Aytmatov
Sayfa Önceki  1, 2
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Öykü - Öykücüler
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aytmatov’un kuşkusuz en önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme.

Halka ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan, masallardan, atasözlerinden söylentilere, fırtına habercilerine (halkın tecrübeleri vs) kadar.

Bunların arasında efsaneler ve masallar ön plana çıkıyor.

Beyaz Gemi romanı ile efsane ve masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor.

Beyaz Gemi’de hikâye bir masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı.

Düşmanları tarafından kılıçtan geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı bir kabilede düşmanlarının gözünden kaçan bir kız bir oğlan iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından öldürülen bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına vurgu yapan bir hikâyenin malzemesine dönüşüyor.

Gün Olur Asra Bedel’de ise Mankurt Efsanesi ve Raymalı Aga ile Begimay Hikâyesi anlatılıyor.

Cengiz Han’a Küsen Bulut’ ta ise romana ismini veren efsane, Han’ın üzerinde onun gittiği yere giden ve o iyilik yaptıkça orada kalacak olan bir bulut. Aytmatov, efsane ve masalları kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve zamanımızla örtüşen bir zemine çekiyor. Bir mülâkatında, eserlerinde kullandığı efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aytmatov’un eserlerinde yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim hikâyelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın şartlarıyla, ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok yerde türkülere verdiği önemin altını çizer;



“... bir türkü söylenmektedir, ya genç ya da yaşlı bir çobandır bu türküyü söyleyen. Dedem beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her zaman duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin geldiği tarafa bakar ve başını sallar.”

“...dedem diyor ki, geçmiş zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: “Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce herhangi bir çobanı buraya getirmeni istiyorum.”

“Ne yapacaksın o çobanı?” “Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim! Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar.

“Türküyü dinlerken dedem kulağıma fısıldar: “İlahi! Ne büyük insanlarmış eski insanlar! Ne türküler yakmışlar”
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aytmatov’un Kırgız şifahi edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere yaptığı vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır. Gün olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde dinlediği masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara aktarma telaşı içerisindedir.

...


Senden geniş nehir var mı ?
Senden aziz yurt var mı Enesay?
Senden derin bir dert var mı Enesay?
Senden özgür olan var mı Enesay?
Senden geniş bir nehir yok Enesay,
Senden aziz bir vatan yok Enesay,
Senden derin bir dert de yok Enesay,
Senden özgür özgürlük yok Enesay,



Aytmatov’un başarısının ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı edebiyattaki ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen, coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği kaynak daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.


*Enesay, Yenisey nehrinin Kırgızca ismi.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YÜZYÜZE


Hikâye İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçiyor. Seyde ve İsmail yeni evli bir çifttir. Düğünün hemen ardından, gece gündüz çalışarak yaptıkları evlerinde oturamadan İsmail askere alınır. Karısı Seyde, bebeği ve kaynanası ile birlikte kocasının dönüşünü beklemektedir. Köyde savaşın getirdiği yoksulluk kol gezmekte, yiyecek sıkıntısı ve çalışabilecek erkeklerin askere alınması yüzünden işlerin sekteye uğraması, hayatı zorlaştırmaktadır. Bir gece İsmail savaştan kaçıp, gizlice eve gelir. Seyde sevincinden durumu anlayamaz. Daha sonra kocasının bir asker kaçağı olduğunu anlayan Seyde, durumu kabullenir. İsmail, kışı köyün dışındaki bir mağarada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte uzaklardaki akrabalarının yanına göçmeyi planlamaktadır. İlk zamanlar geceleri evine gelen İsmail daha sonra bunu güvenlik gerekçesiyle bırakır. Artık o bütün zamanını mağarada geçirmektedir. Bu sırada karısı Seyde, bir yandan kocasının kaçak halini insanlardan saklamaya çalışırken, diğer yandan da köyün yokluktan kırıldığı, yiyeceğin hanelere nüfusa oranla dağıtıldığı bir durumda kendi rızklarından keserek kocasına yemek götürme telâşı içerisindedir.

Köyün dışında bir mağarada kaçak bir şekilde yaşayan İsmail’in psikolojisinde, yakalanma korkusu ve yalnızlık olumsuz tesirler yapar. Gittikçe yabanileşir, artık Seyde’nin getirdikleri ile doymamaktadır. Evlerinin bitişiğinde Totoy adında iki çocuklu bir kadın yaşamaktadır. Kocasını savaşta kaybeden bu hasta kadın da köyü kasıp kavuran yokluktan çocuklarını koruma telaşındadır. Bu kadın ve bebeklikten yani çıkmış çocukları bütün umutlarını yakında doğum yapacak olan ineklerine bağlamışlardır. Kadının ve çocukların bu durumuna şahit olan Seyde ineğin biran önce doğurması ve onlara süt vermesi için dua etmektedir. Bir gün bu kadının bel bağladığı ineğin çalındığı haberi yayılır. Totoy perişan olur. Herkes hırsız avına çıkar. Seyde komşularının ineğini çalan hırsızın, o gece eve elinde taze etlerle gelen kocası olduğunu öğrenir. Çok zor bir durumda kalmıştır, üzüntüsünden saçları bembeyaz olur. Bu ruh hali içinde kocasının saklandığı mağarayı askerlere gösterir. İsmail’in, askerlerle yaptığı çatışmanın ortasında, karısıyla yüz yüze gelmesi ile hikaye sona erer.


“Aralarındaki mesafe gittikçe azalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seydesini tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla korkusuzca kendisine bakan bu kadın o değildi. Birden onu kendisine fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle erişilmez, ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz, ne kadar acınacak haldeydi!”

Aytmatov bu hikayesi için şunları söylüyor;

“Yüz yüze’de anlatmaya çalıştığım ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler birliğinde olan bir olgu değildir; bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

CEMİLE



Aytmatov, İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen bu hikâyede, Cemile adlı evli genç bir kadının yaşadığı aşkı, kayınbiraderinin dilinden anlatır. Cemile kocası Sadık’la yeni evlenmiş, düğünün ardından Sadık askere gitmiştir. Cemile güzel, canlı ve hareketli bir kadındır. Köyün bütün delikanlıları Cemile’ye hayrandır. Yengesinde anlayamadığı bir farklılık sezen Seyit, onu tanımaya, ona daha yakın olmaya çalışır. Köy idaresinden gelen biri, Seyit’in annesine köyde çalışacak erkek kalmadığını, yapılacak bir çok işlerin olduğunu, bu yüzden de Cemile ve Seyit’e arabalardan birini verip, onları istasyona malzeme taşımaya tayin edeceklerini söyleyerek bunun için izin ister. İlk zamanlar ayak sürüyen bu kadın, daha sonra buna izin verir. Bu hadise yengesiyle bir şeyler paylaşmak isteyen Seyit için bulunmaz fırsat olur. Yanlarına üçüncü eleman olarak, Danyar adında, savaştan sakat dönmüş, oldukça içine kapanık biri verilir. Bu bitmeyen erzak taşımaları, onları güzel sabahlarda yük taşırken, yorgun akşamlarda boş arabayla dönerken, çalışırken, dinlenirken “birlikte” kılar. Bu birliktelik Cemile ile Danyar arasında bir yakınlaşmaya, bir gönül birliğine gider. Danyar akşamları dönüş yolunda türkü söyler, Seyit ise, türküleri dinlerken hayallere dalan Cemileyi ve yanık sesli Danyar’ı seyreder. Olaylar gelişir, Cemile ile Danyar birlikte memleketlerini terketmeye karar verirler. Onları giderlerken yalnız Seyit görür.


“Akşam üzeriydi, birden yanyana giden iki insan gördüm. Bunların çay geçidinden geçtikleri besbelliydi. Aa! Cemile ve Danyar idi bunlar!

..

İşte vadide, fundalar arasında bir patikadan gidiyorlardı. Onları gözlerimle takip ediyor ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkalarından seslensem? Ama dilim damağıma yapışmıştı.

Güneşin sarı kızıl ışınları, dağlar boyunca hızlı hızlı akan alaca bulutların üzerinden kayıp kayboluyor ve hava birden kararıyordu. Danyar ve Cemile hiç arkalarına bakmadan, demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları fundaların arasında iki defa daha göründü, sallandı ve sonra kayboldular..”



Seyit resme kabiliyetli bir çocuktur, ve zihnindeki Cemile ile Danyar’a ait son fotoğrafı tuvale dökmeyi aklına koyar. Yıllar sonra bu onun ressam olarak mezun olacağı akademiye sunduğu diploma çalışmasının konusudur.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ELVEDA GÜLSARI



Elveda Gülsarı romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını anlatır. Bu roman önce Rusça yazılmış, sonra Kırgızca’ya çevrilmiştir. Aytmatov tezli eserlerini önce Rusça yazmaya dikkat eder.

Tanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Çrş Hzr 11, 2008 6:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;

Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem. (ne kadar tanıdık değil mi?)

* Dil, o dili konuşan insanların hayatlarında önem arzeden kavram yada olgular etrafında şekilleniyor. Buna en somut örnek Kırgız dili olur, Kırgız Türkleri’nin hayatlarında atlara büyük önem verilir, (insanlar atları dolayısıyla itibar görür, atların şerefine ziyafetler verilir) ve bu önem dilde en bariz şekilde ortaya çıkıyor. Yaşlarına göre cabağı, kulun, tay, biye; koşmalarına göre taypalma yorga, su yorga, kiytin yorga; sürü isimleri olarak üyir, yılkı; renklerine göre küren, ciyren, şabdar, karakök, temir karakök, kızıl karakök, tarlan kök, argımak (en iyi cins at) , kunan -yarış tayı-, tulpar (Manas’ın etrafındaki bahadırların bindiği, görünmez kanatları olduğuna inanılan atlar) gibi kelimeler ve daha niceleri ElvedaGülsarı’da atları nitelemek için kullanılmakta. Taypalma yorga ve Su yorga dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Prş Hzr 12, 2008 11:30 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

TOPRAK ANA


Aytmatov bu ilk romanı İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen bir kadının yaşadıklarını konu alıyor. Tolganay, mutlu bir yuvaya sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı Aliman ile birlikte onların geri dönecekleri umuduyla yaşarlar. Tolganay güçlü bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır. Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen tolganay, yokluğun pençesinde her türlü acıyla yüz yüze gelir. Gelini Aliman ile birbirlerine dayanak olan bu kadını gelininin durumu çok üzmektedir. Çok sevdiği kocasını evlendikten hemen sonra cepheye uğurlayan genç Aliman’ı kendi kızı olarak bağrına basar. Tolganay Cepheden kocası ve büyük oğlunun ölüm haberini aldiğinda, kendi halinden çok gelinine üzülür. Bir gün gelininin bir çobanla yaşadığı gayri meşru ilişkiden hamile kaldığını öğrenir. Bütün acılara rağmen (diğer iki oğlunun da ölüm haberi ulaşmıştır) gelinine sahip çıkar. Aliman bu çocuğu doğururken ölür. Tolganay çocuğu bağrına basar. Ona Canbolat ismini verir. Bu bebek, artık mazide kalmış ailesinden ona kalan tek hatıradır.

Aytmatov romanı ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır. Yazar bu romanında üretmenin verdiği huzuru, toprağa saygıyı, insan sevgisini işlerken, savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük hayatlar çerçevesinde sorguluyor.



Akşam yemeği için büyük arabanın yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı. Yeni çıkmıştı fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:

- Buyur büyükanne.

Ekmeği aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı ağzıma götürdüm. Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu. Evet eskiden olduğu gibiydi her şey.

Lokmamı yutarken gözyaşlarımı tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür” dedim içimden.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Prş Hzr 12, 2008 11:37 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BEYAZ GEMİ


Aytmatov bu romanıyla edebiyat aleminde geniş yankı uyandırmış, eseri çok tartışılmıştır. Önce Rusça yazılan roman Kırgızca’ya sonradan tercüme edilir. Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi, teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir. Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey kısır olduğu için çocuk sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.

Çok geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle hergün gölde yük ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı, babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.


Eski zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur, zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için uğraşırken, onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi , bir kişiyi bile sağ kalmayacak şekilde kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız, bir de oğlan çocuğu kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Prş Hzr 12, 2008 11:38 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş. Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama, o yapmazsa bir başkası çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları alıp güneylere Isık-Göl kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar. Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya veda ederken, bir da ha geri dönmeyeceğini söylemiş.

Bir gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek Orozkul’a muhtaç olan Mümin dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Prş Hzr 12, 2008 11:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Çay boyunca yüzüp gittin çocuğum.

Şimdi ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: “ Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: insandaki çocuk vicdanı tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve sorumluluk denen şey de var olacaktır...

Sana senin sözlerini tekrarlayarak veda ediyorum: “Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!”
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4207

MesajTarih: Pts Tem 14, 2008 7:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Zafer Özcan


Alıntı:
Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un eserleri Almanya’da en çok satanlar listesinin başında yer alıyor. Yazarın Almancaya çevrilen kitapları şu âna kadar bir milyonun üzerinde satış rakamına ulaştı. Aytmatov’un ilk kez Almanca olarak yayımlanan ve kendi yaşamını, kendi dilinden anlattığı “Çocukluğum” adlı eseri ise DA Yayıncılık tarafından Türkçeye kazandırıldı. Henüz; Rusça ve yazarın anadili olan Kırgızcaya tercüme edilmeyen “Çocukluğum”, Aytmatov’un Almanya’daki yayıncısı Friedrich Hitzer’in çabalarıyla ortaya çıkmış bir eser. Yazarın diğer kitaplarında yer alan çocukluk dönemine ait anı ve gözlemlerinin okur tarafından büyük bir ilgi ile karşılanması, bu eserin ortaya çıkmasında etkili olmuş.

Cengiz Aytmatov’un anılarında öncelikle yer verdiği ninesi Ayımkan’ın, yazarın yetişmesinde önemli bir rolü var. Aytmatov’un çocukluk dönemine rastlayan II. Dünya Savaşı yılları da, onun duygusal yapısını etkileyen önemli bir dönem... 12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın Talas şehrine bağlı Şeker köyünde dünyaya gelen yazar, küçük yaşta babasını ve daha sonra kendisini himayesine alan amcasını kaybeder. Aytmatov, bu acılı sürecin sonunda, yanında kalmaya başladığı babaannesini şöyle tarif ediyor: “Büyüleyici ve zeki bir şahsiyete sahip olan babaannem, çok sayıda şarkı ve masal biliyordu. Ama ne okuması ne de yazması vardı. Bütün çocukluğum onun aydınlık ikliminde geçti.”


Maksim Gorki’nin cenazesinde

Aytmatov’un anılarında dikkati çeken bölümlerden biri de, doğup büyüdüğü, içinde yetiştiği Sovyetler Birliği ve komünist sisteme ait ipuçları. Kitapta, sistemin nasıl işlediğine dair anekdotlara rastlamak mümkün. Yazar, anılarında babasına da yer veriyor ve Törekul Aytmatov’u, kendini çok iyi yetiştirmiş ve kısa sürede önemli görevler üstlenmiş biri olarak anlatıyor. Baba Aytmatov’un yetiştiği yer ise Moskova’da bulunan ve Sovyetler’in bütün bölge ve cumhuriyetlerindeki temsilcilerin Marksist siyaset üzerine eğitildiği, Kızıl Profesörlük Enstitüsü. Cengiz Aytmatov, babası kendisini yanına aldığında, henüz 7 yaşındayken ilk kez Moskova’yı görme şansına kavuşur. Hatta burada kaldığı iki yıl içinde yine babasıyla birlikte ünlü yazar Maksim Gorki’nin cenazesine bile katılır. Marksist sisteme uygun bir eğitim alan babası Törekul ise yine düştüğü bir anlaşmazlık sonucu aynı sistemin kurbanı olur.

Aytmatov’un anılarında, yaşadığı dönemlerin siyasi haritaları kadar coğrafi tasvirlere de rastlamak mümkün. Orta Asya’nın bakir doğal güzelliklerini, çocukluk dönemindeki ilgi ve bakış açısıyla okura aktaran yazar, bu yönüyle de okurun dikkatini çekiyor. Yayıncılarına göre, özellikle Almanya’da Aytmatov’a gösterilen büyük ilginin sebeplerinden biri de romanlarındaki karakterlerin saflığı ve doğa tasvirleri. Yayıncılar, gelişen endüstri ile birlikte topraktan uzaklaşan insanların, bu doğal anlatım tarzından çok etkilendiği düşüncesinde.


‘Kara Kağıtlar’ın sırrı

Aytmatov’un ilk yazarlık deneyimleri ise Sovyet sistemi içinde kendisine verilen görevlerin onda uyandırdığı hislerle başlıyor. 15 yaşındayken, önce köy meclisinde sekreterlik görevi verilen, daha sonra da vergi toplayıcısı olarak görev yapan Aytmatov, özellikle savaşta bir yakınının öldüğünü bildiren kötü haberlerin yazıldığı ‘Kara Kağıtlar’ı (Kara Kagas) ailelere vermek zorunda kaldığında büyük bir ızdırap çektiğini hatırlıyor. Bu dönemde çektiği ızdırabı yazıya döken yazarın, “Cemile”, “Göz Göze”, “Kovan Çiçeğinin Altın İzi” ve “Gülsarıya Veda” adlı kitapları bu dönemin ürünü. Yine en bilinen romanlarından “Öğretmen Duyşen” de Aytmatov’un gençlik yıllarına ait hatıralarından yola çıkarak kaleme aldığı bir eser... Kitaptaki öğretmen Duyşen tiplemesi ise, yazarın çocukluk arkadaşı ve Rusça öğretmenliği yaptığı okulun müdürü olan Seytali Bekmambetov’dan başkası değil...

Eserleri bugüne kadar 150’den fazla dile tercüme edilen Aytmatov’un “Çocukluğum” dışında; “Beyaz Gemi”, “Öğretmen Duyşen” ve “Toprak Ana” adlı romanları da DA Yayıncılık tarafından Türkçeye kazandırıldı. Yazar kitaplarında çoğunlukla aşk, dostluk, savaş dönemi acı ve kahramanlıklarının yanı sıra Kırgız gençliği gibi konuları işliyor.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Öykü - Öykücüler Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2
2. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok biR inek hikayesi turuncu Öyküleriniz 1 Pts Eyl 22, 2008 10:51 pm
Yeni mesaj yok Dünyanın metafizik görünümü Poe Felsefe 8 Prş Hzr 05, 2008 2:33 pm
Yeni mesaj yok İç Dünyanın Elementleri Poe Felsefe 8 Sal Hzr 03, 2008 3:51 pm
Yeni mesaj yok HİKÂYEMİZİN HİKÂYESİ fadim Öykü - Öykücüler 3 Cum Şub 15, 2008 12:32 am
Yeni mesaj yok güzel bir anı remarkablenur Vesaire 1 Sal Arl 11, 2007 11:11 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke