Sevgili Akrebingözleri harika yazmışsın, sabahtan beri dönüp dönüp okuyorum ve her seferinde gülümsemekten kendimi alamıyorum, teşekkür ederim dostum...
Taraf gazetesi bugün itibariyle, Şener Eruygur'un ofisinde ele geçen "Eldiven" kod adlı uzun vadeli darbe planını yayınladı. Ayrıntısına girmeyeceğim, nasılsa yarın diğer gazeteler de konunun üzerine atlar, bol bol yorumlanır. Dikkat çekmek istediğim husus Taraf gazetesinin bu bilgileri nasıl elde ettiği üzerine. Belli ki servis ediliyor üst düzey makamlardan, ben hatta Genelkurmay içerisinde dahi darbe rahatsızlarının var olduğunu düşünmeye başladım geçen süreçte. Her ne kadar renk vermemeye çalışsalarda üst kademenin bu konuda hükümete destek verdiği hissi oluştu bende. Zaten böyle bir operasyonun kendilerine haber verilmeden başlaması da pek mantıklı gelmiyordu açıkcası.
Hayallerimin ülkesi ile ülkem git gide birbirine yaklaşıyor diye umutlandım sonrası...
Ön sayfada darbe günlükleri var. Bir zahmet okuyalım. Orda hep söyleyegeldiğimiz psikolojik harp tekniklerinin nasıl uygulandığını daha net gördük. Tabi inanmayan inanmadı. Vatan memleket elden gidiyorken bunlar komplo, şu bu. İddianame okumaya gerek yok. Herşey belgeli.
İşin kötü ve üzücü yanı, bütün bunları bizim sezmemize rağmen bu oyuna geldik; yenik düştük sıkılmış dişlerimize, hıncımıza. Zaten bu isteniyordu bizden; biz de onu verdik.
Hayatımız, bizi yerin dibine sokarken ve her gün ama her gün üzerimize en azından bir kürek de olsa toprak atarken, biz hayallerimizle gökyüzünün gül kokusunu tatmaya boy verdik...
Dünya işleri, ıvır zıvır bir ton aldatmaca, "Ne uğraşıyorsun sanki, onun uğraşanı var zaten..." diyen Said-i Nursi'nin haklı olduğunu bilerek ama kendisinin dahi bundan kaçamadığını da öngörerek ve haklı ya da haksız herşeyin ve herkesin eninde sonunda biteceğini düşünerek, kalp kırmanın, ezip geçmenin, bir diğerinin üzerine basarak yükselmenin dipsiz kuyu, kör kurşun olduğuna iman ederek, eğilmeden, bükülmeden, ille de onurla ve her dem saygıyla, bilerek, görerek, düşünerek, inançla olacaksa bu uyanış, ben hiç uyumam bundan sonrası...
Kaç gündür okuyup duruyorum, burada paylaşayım istedim...
HİKMETLER -XIX-
Hikmet 175: Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.
Hikmet 176: Sıkıntılar mevhibelerin sergisidir.
Hikmet 177: Üstüne ilâhî mevhibelerin yağmasını istiyorsan, fakr ve ihtiyaç hâlini ıslah et. “Sadakalar ancak fukara içindir.” (et-Tevbe, 60)
Hikmet 178: Vasıflarını O’nun sıfatlarından yardım gelecek şekilde tahakkuk ettir. Zilletini O’nun izzetini celbedecek şekilde, acziyetini O’nun kudretinden imdat gelecek şekilde ve zaafını O’nun havl ve kuvvetinden yardım görecek sûrette (düzelt ve) tahakkuk ettir.
Hikmet 179: Bazen istikameti kemâle ermemiş kişi, kerametle rızıklandırılabilir.
Hikmet 180: Cenâb-ı Hak sürekli olarak bir işi senin için neticelendirip semerelendiriyorsa, bu, Allah Teâlâ’nın seni o iş üzere ikâme ettiğinin delilidir.
Hikmet 181: Bir kişi kendi ihsan ve iyiliğinin bolluğundan bahsedip duruyorsa elinden çıkıveren bir kötülük (onu mahcup edip) susturuverir. Ama Allâh’ın ona ihsanının bolluğundan bahsedip duran kişi, elinden kötülük de zuhur etse susmaz (Allâh’ın ihsanından bahsetmeye devam eder).
Hikmet 182: Hikmet ehlinin kalbî nurları sözlerinden önde gider. Böylece nurlandırdıkları yere sözlerinin tesiri de ulaşmış olur.
Hikmet 183: Her söz sâdır olduğu kalbin kisvesine bürünmüş hâlde ortaya çıkar.
Hikmet 184: Mânevî tabir için izin verilmiş kişinin sözleri dinleyenler tarafından anlaşılır ve onun işaretleri insanlara gayet açık görünür.
Hikmet 185: Bazen, izhar etmene izin verilmeyen sırlar, sana nurları sönük bir hâlde görünür.
Hikmet 186: Hakikat erbabının ifadeleri ya vecdlerinin coşkunluğu sebebiyle ya da müridi irşâd etmek kastıyladır. Birincisi sülûk ehlinin, ikincisi ise tahkik ve temkin ehlinin hâlidir.
Hikmet 187: Söz ve ibareler dinleyenler topluluğu için azık mesabesindedir. Senin o azıktan nasibin ancak yediğin kadarıdır.
Hikmet 188: Bir makamdan, ona yenice gözlerini çevirip bakan kişi de bahsedebilir, o makama çoktan ulaşmış kişi de. Bu ancak basiret ehline açık (bir fark)tır.
Hikmet 189: Sâlik, vâridat ve ilhamlarını anlatmamalıdır. Bu, hem vâridatın tesirini azaltır hem de onun Hakk’a karşı sadâkatine mânî olur.
Hikmet 190: İnsanlardan bir şeyler almak için elini uzatma. Ancak onların sûretinde verenin Allah Teâlâ olduğunu görürsen alabilirsin. Bu takdirde de ilmin sana mubah kıldığı kadarını al.
Hikmet 191: Bazen ârif kişi ihtiyacını Allâh’a bile arz etmekten hayâ eder. Çünkü onun takdiriyle yetinmektedir. Bu böyleyken Allâh’ın kullarına nasıl olsun da arz-ı ihtiyaç etsin.
Hikmet 192: İki iş arasında mütereddit kaldığın zaman nefse daha ağır gelenini tercih et. Zira nefse haktan gayrısı ağır gelmez.
Hikmet 193: Nâfilelerde acele edip, farzlarda tembel davranmak hevâya uymanın alâmetlerindendir.
Hikmet 194: Farz ibadetlerin îfâsı, sen onları erteleyip durmayasın diye belli vakitlerle sınırlandırılmış; senin irade payın olsun diye de genişçe bir zamana yayılmıştır.
Hikmet 195: Allah Teâlâ, kulların sâlih amel işleme arzusunun az olduğunu bildiği için ibadeti farz kılmış ve onları farziyet zincirlerine vurarak cennetine sevk etmiştir.
Hikmet 196: Cenâb-ı Hak sana hizmeti (ibadeti) farz kılmakla aslında cennetine girmeyi farz kılmıştır.
Hikmet 197: Allâh’ın, kendisini şehvetten kurtarıp gafletten uyandırmasını uzak gören kimse, -hâşâ- O’nun ilâhî kudretini âciz görmüş olur. Allah Teâlâ her şeye muktedirdir.
"Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor!.." 1933 yılının Cumhuriyet gazetesi manşeti... Tarafımız belli, bakalım bunun üzerine neler yazılmış zaman içerisinde?
Halk Plajlara Akın Etti, Vatandaş Perişan - Zeki Coşkun(Radikal)
29 Temmuz 2005 -
İşgal kuvvetleri komutanı kara kıllı erkekler, kadınlı kızlı, çoluklu çocuklu orduyu su kenarına indirir indirmez zafer sarhoşluğuyla anında 'sivil' vaziyete geçmektedir: Üstlerinde 'üniforma' niyetine ne varsa fora edip, kirli beyaz atletleriyle, kiri göstermeyen naylonlu kara donlarıyla vücut eylemektedir.
Güneş altında mangallı, ocaklı 'piknik mesaisi'nin ek ısısıyla kavrulacaklarını tecrübeyle bilen kadınlar kızlar, zaten ucuz sentetik kumaştan naylon- tişört, bluz, entari, eşarpla gelmişlerdir. Bunaldıkça dalarlar denize, üstlerindekiyle. Bir iki yaş üstü ve altıyla on yaş dolayındakiler 'çocuk' faslına girdiğinden, bacaklarındaki donla dalmaktadır kızgın kumlardan serin sulara... Boğulmamak için bellerine 'şambrel' denen otomobil içlastiği geçirmeleri şarttır tabii. Simit niyetine. Takmayanlar boğuluyor. Ondan sonra feryat, figân... Zaten gürültünün bini bir para!
İşte bu asla kabul edilemez duruma son vermek için gerekiyor Beyaz Türk Güvenlik Birimi. Görev yerleri İstanbul'un her iki yakasındaki sahil şerididir, boydan boya. Varoşlu Kara Türkler'i gördükleri yerde, enterne edip anında motorize kuvvetlere teslim edecekler. Sahil boylarında hazır bekleyen otobüs-TIR boyutundaki araçlar, kıyıdan toplanan Varoşlu Kara Türkler'i günün sonunda İstanbul Anadolu yakası, Kurtköy mevkiinde atıl durumdaki Sabiha Gökçen Havaalanı'na götürecek. Yine BTGB'ye tahsis edilen kargo uçaklarına nakledilen rengi bozuk varoşlu Kara Türkler, Afrika kıtasında rezerve edilmiş olan ait oldukları sahaya postalanacak.
***
Son zamanlarda sağda solda konuşulanların, gazetelerdeki bazı haber ve köşe yazılarının 'meali' kısaca bu. Büyükşehir Belediyesi ve Kadıköy Belediyesi'nin paylaşamadığı Caddebostan Plajı'nın açılmasıyla söz konusu muhabbet daha da arttı. Yetkililere 'tedbir alın' çağrısı yapan köşecilere de rastlayınca, akıllarına gelse de bir türlü dile getiremedikleri 'tedbir'i anlatma gereği duydum.
O değerli büyüklerim, yaşları gereği benden daha iyi bilecektir, dehşetle dile doladıkları durum yeni değil. İstanbullunun 'mini mini valimiz' diye andığı Fahrettin Kerim Gökay, 50 yıl önce "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor" buyurmuşlar.
Onun halk-vatandaş ayrımı öylesine yerleşmiş ki, 27 Temmuz 2005 tarihli bir gazete haberinde aynen şu satırlara rastlıyoruz: "Caddebostan Plajlarına halk büyük ilgi gösteriyor. Ancak yıllardır burada oturanlar dertli mi dertli. Özellikle.. sahil bölümü sağlıklı yaşam için koşu, yürüyüş ve diğer aktiviteler yapan vatandaşlar için ayrı bir önem taşıyor."
Vatandaş Beyaz Türk, kendi sahasında rengi ve her şeyi bozuk 'halk'ı istemiyor. Bu kadar.
Mine Kırıkkanat'ın Sözkonusu Yazısı
Halkımız eğleniyor - Mine G. Kırıkkanat (Radikal)
Dünyayı harmanlayan her Türk, sanırım İstanbul Atatürk Havalimanı'yla gurur duyar. Pek çok Batılı benzerinden bile daha modern bu altyapı, Türkiye'nin 'Arap olmayan' yüzünü ağartmaktadır. Öyle ki, geçen yıl turistik bir Mısır turundan Paris'e dönerken İstanbul'da aktarma yapan bir Fransız arkadaşım, 'Aradaki farkı sana anlatamam,' demişti. 'Kahire havalimanından sonra Atatürk'e inince, hepimiz uygarlığa kavuştuk diye sevindik. Avrupa, Atatürk Havalimanı'nda başlıyor!'
ÖVe bitiyor, sayın seyirciler. Mevsimlerden yaz ve bir pazar günü, Atatürk Havalimanı'ndan Türkiye'ye giriş yapan insan, 'sahil yolu'ndan geçmek gafletine düşerse, ne denizi görür, ne havasını alır, kendisini devasa bir mangalda bulur, pişmese bile tütsülenir. Belediye, halkımıza hizmet yarışında Sahil Yolu'nu bir güzel çimlemiş ve sanırım, üzerinde yürürler, oynarlar ya da en fazla yatarlar, sanmıştır. Çünkü Türk'ün mangal tutkusuna, zaten Belgrad Ormanları, Çamlıca tepeleri ve daha pek çok yeşil alan feda edilmiştir. Buralarda, ağaçlar füme dil, yapraklar dallar közlenmiş patlıcan görünümü arz etmekte, dağları taşları saran kebap dumanı 'Keşke çiğ yeseler' dedirtirken, kesif et kokusu yamyam olmadıklarına hayıflandırmaktadır.
Sahil Yolu'nda ise, kilometrelerce uzunluktaki çim alan kenarından geçen arabalardaki seyircilerin görüş zaviyesinde olduğundan, manzara da mangal düzeyindedir : Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!
Atatürk Havalimanı'ndan sonra, mevsimlerden yaz ve pazar günleri, Sahil Yolu'nda Arabistan bile değil, Etiyopya'nın ete doymuş hali, 'Etobur İslamistan' başlıyor, sayın okurlar. İstanbul olmayan ne varsa, İstanbullu olmayan kim varsa orada: Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul'a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri.
Tabii ki onların da eğlenmeye, dinlenmeye hakları var. Ama burada mı, böyle mi ?
Halkımıza hizmet yarışındaki belediye, İstanbul'un Anadolu yakasında, Şaşkınbakkal'dan Fenerbahçe'ye uzanan bir kumsal şeridi yarattı bu yıl. Maksat, Caddebostan'ın nostaljik plaj kültürünü canlandırmak, hatta yayıp uzatmak. Sonuç gerçekten güzel oldu : Yeşil alanından kumsalına, şezlonglarından şemsiyelerine Cote d'Azur'u andıran bir düzenleme yapıldı. Zaten sonuç güzel olduğu için başarısı paylaşılamıyor, Kadıköy Belediyesi ben yaptım diyor, İstanbul Büyük Şehir hayır, ben yaptım. Her neyse, açılışı Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, mankenler eşliğinde denize girerek yaptı. Ne var ki 1930'ların Caddebostan plajı modernitesini akla getiren açılıştan yalnızca bir gün sonra, 2005'in realitesi teslim aldı kumsalı, yeşil alanı ve sunulan tüm hizmetleri : Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı. Açılışın ertesi günü konulan mangal yasağı bir işe yaramadı, yalnızca iki gün sonra oturulsun diye halkımızın hizmetine sunulan tahta banklar, parçalanıp yakılmış, daha doğrusu mangala odun yapılmıştı. Şimdi bu sahillerde sabah yürüyüşleri yapan 'creme de la creme' Kadıköylüler, İslamistan varoşlarının işgal ettiği denizlerine ve kumsallarına bakıyor, lanet yağdırıyorlar halkımıza 1 milyon karşılığında plaj hizmeti sunan belediyelere. Ben de kendilerine sormak isterdim : Neredeydiniz o varoşlar oluşurken, hangi partiye girip kaliteli sesinizi, dünya görüşünüzü duyurmaya çalıştınız, ne kadar ilgilendiniz politikayla? Gecekondular denize inmez, eşkiya sizin yolunuzu DA kesmez mi sandınız?
Halkımız temizleniyor - Mine G. Kırıkkanat
Üç tektanrılı din arasında suyla en haşır neşir olanı, İslamiyet'tir. Yahudiler bayram duasından önce ellerini suyla yıkamak, Hıristiyanlar bebekken bir kez dalıp çıktıkları vaftiz kurnasına, geri kalan ömürlerinde ara sıra parmak daldırıp çıkarmakla yetinirken, Müslümanlar günde beş kez aptes almakla yükümlü tutulmuşlardır. Üç kutsal kitap arasında yalnızca Kuran, suyla temizliği emretmekle yetinmemiş, suyun kalitesinden insan uzuvlarının ne zaman, nasıl ve hangi sırayla yıkanacağını belirlerken ölçüsünü bile saptamış, aptesin enini boyundan (namaz ve gusül)
ayırmıştır. Hatta defi hacet sonrası teharet ve kadınların adet günleriyle de yakından ilgilidir.
Kuran, sistematik temizlik iradesinde, kuşkusuz alışkanlık kaybolmasın diye, aptes hareketlerini su bulunmayan yerde bile otomatiğe bağlamış, katı maddelerle 'teyennüm' emretmiştir. İşte bu babda taş, kum, kirece sürünerek teyennüm her ne kadar temizlik kavramının özüyle çelişse de, Allah'ın işine akıl sır ermez, Müslüman da kirlenmez kabul edilir, herhal.
İslamiyet'in beden hijyenine verdiği önem 'Temizlik imandan gelir,' ifadesiyle vurgulanır ve Müslüman ne kadar temizse, o kadar mümin kabul edilir. Hatta temizlik öylesine iman, iman öylesine Müslüman'dır ki, İslamiyet'e iman etmeyen imansız, imansızlar gâvur, gâvurlar da pis mi pistir. En azından Türkiye özelinde, her mümin Müslüman kadın, Avrupalı hemcinslerinin donlarla mendilleri aynı makinede yıkamasına burun büker, hatta gâvurun tüm uzuvlarını 'akmayan su', yani bir küvette yıkayıp durulamadan çıkması pis kaldığının kanıtıdır.
Hal böyleyken, nedense Müslüman ülkeler temizlikleriyle pek tanınmamakta, bazı Müslüman halklar düpedüz pislikleriyle ünlenirken, bizim İslamistan Türkleri de üstün temizlik anlayışlarıyla öne çıkmamaktadırlar.
Nedense temiz ülke deyince önce İsviçre, ardından ne kadar imansız varsa o kadar ülke sayılmakta, halkları da pek pis görünmemektedirler. Görüntü yanıltıcıdır derseniz, kokuya geçebiliriz: Temizliğin Kuran emri olduğu Müslüman ülkelerden Türkiye'nin camileri, bugünkü kadar çok ve dolu olmadığı yıllarda böylesine ayak kokar mıydı, bilmiyorum. Ama günümüz İslamistan'ında tarihi camilerdeki ayak kokusu imansız turistleri bayıltırken, asri camilerde aynı dertten mustarip ki, mümin milletimizin ayak kokusundan duçar olan bazı vekilleri, geçenlerde ayaklarla muhatap olmayacakları VİP namaz yeri talep ettiler biliyorsunuz. Günde beş kez namaz aptesiyle yıkanan ayakların böyle kokması, ister istemez ayak mı çoraptan çıkmaz, yoksa çorap mı ayaktan sorunsalını içerir. Müslüman temizliğinde, kirli olan ayakkabıdır. Camileri kirletmemek, zaten evleri de kirletmemek için ayakkabılarını çıkaran müminler, eğer günde beş kez (namaz aptesi) ayak yıkıyor ama çorap yıkamıyorlarsa, harfiyen uydukları kutsal kitap ya çorabın icadını öngörmediği, ya da temiz ayağa temiz çorap gereğini zikretmediği içindir. Belki yeni bir tefsir, camiilerimizi özellikle yaz aylarında saran dayanılmaz kokuyu önleyebilir.
Ancak İslamistan halkının, aptes alırken önce ağzını, ardından burnunu ve en sonda ayaklarını yıkamak gibi temizlikte sıralı bir titizlik gösterirken, ayaklarıyla bastığı ve çoraplarının kokusunu taşıyan seccadeye alnını koyması da bir başka anlaşılmazdır.
Günde beş kez yıkanılmasını emreden ve temizliğe olağanüstü önem veren İslamiyet'e iman etmiş halkların, evlerinin temizliğine binbir özen gösterirken sokaklarını, caddelerini kirletmekte vardıkları performans düzeyi ile kokuya karşı duyarsızlıkları, kuşkusuz eşdüzeyde ve bir başka inceleme konusu olup, pazar günü bu sütuna malzeme olacaktır.
Offf of, Mine G. Kırıkkanat ben sana ne diyem ki şimdi? Senin olmadığın her yere tarafım ben, söylenecek çok şey var senin üzerine ya, Çetin Altan abimizin hatırı var hiç olmazsa...
Yazmak için sürekli olarak hayal etmenin gerekliliği kanıtlandı...
Sevgili tian, bu mesajı yazarken sizi uyurken, sayıklar bir halde hayal etmiş, öyle yazmıştım. Yazdığınız mesajı okuduğumda böyle bir resim canlanıvermişti gözümde.
Taraf olabilmek için bir yerde olmak, bir yer seçmek, bir yer edinmek gerekir. Bu, resmi görebilmekle alakalı bir şey. Daha doğrusu resmin nasıl görünüğüyle alakalı. Bunun için de nerde olduğunu/olacağını bilmek gerekir. Siz kimseyi kırmadan uyanabilirsiniz tabiki. Ancak insan uyanınca birileri elbet kırılacaktır. Bunlar ya ninni söylemekte olanlar ya da uyanmaya niyetleri olmayanlardır.
Şu bizim kıllı türkler nerede olduklarını biliyorlar mı acaba? Bence bilmiyorlar.
Aslında dikkat çekmek istediğim husus kıllı Türkler'e bakış açısının eleştirisinden ibaretti. Konu her ne olursa olsun üstten bakan ve burnu havaya kalkmış her tür saldırı ve yorumun karşı tarafında yer aldığımı ifade etmeye çalışmıştım. Bu beyaz Türkler olur, Kemalistler olur, Ulusalcılar olur, ırkçılar olur, burjuva olur, boy boy, isim isim envai çeşidi mevcut. İnsanoğlu varoluşu gereği bu tür saçmalıklara meyillenebilir, benim penceremden hiçbir değerleri yoktur. Kıllı Türkler sütten çıkmış ak kaşık elbette değiller, hepsinin ortasında yaşıyorum ve akla gelen gelmeyen binlerce en erbatından küfürün içerisinde yer alıyorum sabahtan akşama. Ama bu tür davranışlarda bulunmaları ve küfürlü konuşmaları onlardan üstün olduğum hissini yaşatmıyor ben de!
Çok sorun var memlekette ve ben en ciddisinin ahlaki çözülme olduğu inancını taşıyorum, artık sistem mi, eğitim mi, her ne haltsa yeni nesilleri bir acayip şekle dönüştürüyor. Dört yaşında ki velet, üç beş kuruş için beni kandırmaya çalışıyor, on altısına geldiğin de neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum. On dört yaşında okula giden kız çocuğu ana avrat küfredebiliyor yol ortasında. Dertleniyorum arkasından, ağzı bu yaşta kirletilmiş bir çocuk yarınını nasıl kurgulayabilir ki? Hangi değerlere inanarak yolunu çizecek. Dil deyip geçmeyin sakın, en önemli göstergedir, en dolaysız ve gerçek olanı. Ben yetişme çağındayken dil tartışmaları eski Türkçeciler ve yeni Türkçeciler arasında geçerdi. Bir öğretmenimiz ısrarla yazılı kağıdına "Yanıtlar" yazdırırken bir diğeri aynı kelimeyi yazanı azarlardı vesaire. Üniversite sınavına hazırlanırken anamız ağlamıştı tümleç, tilcik, ırlama gibi kelimeleri öğreneceğiz diye. O günlerin onurlu insanlarını özledim, kabadayılarını, tesbihlerini, mertliklerini, kalenderliklerini özledim. Dert yok muydu o zamanlar sanki? İşsizlik, parasızlık, ıvır zıvır, herşey bugünkinden çok daha az ve harbiden sıkı sıkıya dertti. Türk olmak böyle birşeydi benim için. Yoklukla büyüyen ama asla gururunu kırıp bir şey istemeyen. Sigara dediğin de nedir ki hep masa üstündeydi mesela, şimdi gömlek cebine bile sokmuyorlar otlakçılara yem etmemek için. Çözülme aslında otlakçıdan saklanma gereğinden, otlakçılığın yaygınlaşması yelpazesine düğümleniyor. Neden? Neden? Bu ülkenin o güzel insanları paraya nasıl yenildiler? Maymunlar cehennemine dönüşen salya sümük aşkların ve rezilliğin tepe noktası televizyon'a nasıl bağlarız sadece bu olgunun cevabını. Biz istedik ve değişim meydana geldi topluca, Dallas'a özendik, Yalan Rüzgarı ile savrulduk ve Batı, muassır medeniyetler seviyesi diye diye Batı'nın sadece artıkları düştü payımıza. Entellektüel dünyamızın Mine G Kırıkkanat gibi ilkesizleri nereden bakarsan bak yön vermekten uzaktılar bu ülkeye. Ülkeyi Nişantaşı'ndan ibaret zanneden diğer şaşırmışları ele bile almaya lüzum yok ve bu memleket içerisinden adam akıllı entellektüel tek bir lider çıkartamadı. Öndersiz kalan sürü topaç köşe yazarlarını şiar edindi ve geldiğimiz aşama ortada. Kimse paraya hayır deme cesaretini gösteremiyor ve gerçekten korkan ve her türlü oynayan bir nemalananlar ve onları her türlü besleyenler ile başbaşayız. Neresinden açarsam açayım kendi derdimle kavrulurum sonuçta ve ben bununla yaşamak zorundayım. Aklın her türlü kaçış yolunu denedim, ama her türlüsünü. Bilerek veya bilmeyerek içinden geçtiklerimin haddi hesabı yok. Birgün herşeyden herkesten uzaklaşıp sadece ailemle kapanacağım bir sığınağım olsun hayaliyle devam etmek gücünü bulubiliyorum kendimde. Hakikat, uyanış ve aydınlanmadan benim anladığım hayatımın görünen yüzü. Küçücük bir pencerem var sabahtan geceye içine tıkıldığım ve şu ana kadar tanıdığım kişilerin en azından üç te ikisine bir daha rastlamamayı umut ederek varlığımı koruyorum. Hayat almış başını gidiyor ve ateş olsam cürmüm kadar yer yakacak gücüm yok. Değiştirmeye asla cüret edemem ve artık anlamaya da çalışmıyorum.
Çıkış noktamız kelimelerimizle başbaşayız ve sadece onunla varız. Ben onları yan yana getirirken mutlu oluyorum, bir diğerine dokunduğunda ise mutluluğum katmerleniyor bu sefer. Onların ara sıra iddialı, süslü veya yüksek perdeden çıkması da bizim günahımız ve bir sır vereyim mi size; Aslında kelimelerle öreriz geleceğimizi, uc uca eklenip kaderimizi belirlemeye başlarlar ufaktan ufaktan. Ve şu acınası dünyamızın bize göre en hakikatli kalesidir kendileri. Savurmamak gerek o yüzden, bir daha, bir daha, bir daha üzerinde düşünmeli, bir sonrakinde daha sıkı ve güzel yan yana gelebilmeli, bu bir tür saplantılı aşk ilişkisi ve platonik. Hiçbir devası yok, bunun için ne gerekiyorsa yaptırır, peşinden koşturur, gerekirse öldürür, hepsine eyvallah çekme gereği vardır...
Bu da başka türlü bir taraf olma hali olsun öyleyse, ismi 'estetik taraf' olabilir...
Sevgili Tian, sanırım hata bende, anlatamıyorum. Usta olamasık henüz. Birde bilgisayarımın bozuk olmasından pek zaman bulamıyorum, ayrıntıyla yazmaya.
***
Bu işlerin kökünde yabancı istibaratlar var diye yazdım. Gülen, Tayyip benim işin piyon. Yani bu günkü saldırıyı yaban USA damgalı heriflerin yaptığı ne ise paşalara, yazarlara, hocalara, gençlere ve AKP' ye yapılanların kaynağı yabancı istibaratlar diye düşünüyorum. Bu arada Fatih Aktaylı' nın söylediklerinden ya da herhangi bir yarde duymadım. Kendi fikrim. Zaten ilgilenmiyorumda bu adamlarla.
Bu gelişmelere Türkiye içinden bakma inadımdan kurtulmaya çalışıyorum. Bu yüzdendir ki İran, Suriye... ve Afganistandan da gelişecek her olay sonrası bizde bir sorun çıkacaktır diye düşünüyorum. Özellikle Uyduruk 2 davayı takip etmemeye alıştırıyorum kendimi. Dikkat ettiysen DEMOKRATİK olmayan gözaltılara tepki veriyorum. Elbette savcıların elinde olan HİÇler beni ilgilendiriyor.
BOP' ni kabul etmedikçe yaptığınız tüm yorumlar ve fikirler havada asılı kalacak. Bu gelişmelere adam akıllı birşey yazacak olan birileri varsa sizlersiniz. Çünkü sizin eğitiminiz tam bu noktada önemli. Bölge kültürünü, yaşayışını, siyasetini en azılı solcudan daha iyi bilen sizlersiniz. Poe' de dahil. Bu yüzden sizlere kızarak saldırıyorum. Hoşgörün garibi...
***
Samimiyet çok önemli. Demokrasiden söz ettiniz burada. İşte size meydan. Bize demokrasi dersi vermenizdi beklentim ama ne yazık ki adamların oltasına takılıyorsunuz gibi geliyor bana.
Sudaki bulanıklık bugünkü saldırıyla giderildi. BOP önüne geleni süpürecek (ve bizler elbette en büyük roller sizlerde, % 47 sizsiniz) Devletin hiç bir kurumuna güven bırakılmadı. Bu kimin işine yarar. Fantazi kuran paşaların mı? Öyle bir haldeyiz ki;
Bir yönetmen devrim konulu senaryo yazmaya kalksa ya da bir yazar yedi paparayı...
Bak yine takıldı. Bu Nazlı Ilıcaklar nerede? Yoksa ben mi göremiyorum...
BOP gerçeğini kabullenmek gerek. Anlatmak gerek. Türbana gelince unutmamak gerek, Laikliğe de gelince unutmamak gerek. Yoksa olanlar bu coğrafyada yaşayanlara olacak.
Ama bu kadar kutuplaşmayı becerebilmiş iktidar ve muhalefet varken ve yalamaları anlatılması ve anlaşılması zor olacak. Kimbilir belkide BOP fes adildi başka bir .OK planı icat edildi.
***
Darbeleri isteyen darbe olacak diye bağıranlardır. AKP/GÜLEN-SOSYALİSTLER ve AYDINLARI ne yaptıklarını bilmiyorlar. Kıçımızın debinde haritalar değişecek belkide kıçımızı kurtaramayacağız.
Katılmamanız en demokratik hakkınız. Bu hakkınızı sanuna kadar savunacağım...
Eyvallah güzel dostum, çıkış noktamız tam da bu olmalı, uzlaşma isteği ve samimiyet...
Şimdi, ustalık vesaire bir yana dursun, mevzuyu sizin yazdıklarınızdan yola çıkarak ele alalım;
İstihbarat oyunlarından, yerli ya da yabancı olsun artık sıkıldığımızı ve hayatımızda yeri olmamasını istediğimizi ifade etmiştik ama yeri geldi madem tekrar söyleyelim, ancak ben şu anki yasal başbakanımın ve Fetullah Gülen'in ( Eleştirilerimin haddi hesabı yok kendisi üzerine, İslam islam diye ağlayıp sızlayıp, kodesin ucunu gördüğünden bu yana ABD'yi mesken tutması en başta gelmekte, ama fanidir ve her kulun nasip olduğu zaaflara sahiptir ve takdiri kulu olduğumuz Allah'a aittir diyerek şerh de koyarak...) bu oyunun maşası olduğuna dair sizin kadar keskin fikirlere sahip değilim. Fatih Altaylı ile irtibatınızın olmaması ise beni sadece memnun eder, e siz anlatmayınca ve kapalı bırakınca bizimkisi de su-i zan ile hareket ediyor doğal olarak, bu size bir özür dileme fırsatı olarak kabul edilsin öncelikle!
Savcıların elinde hiç olduğuna da inanmıyorum, değil mi ki aynı savcıların yüksek olanlarından bir tanesi hükümet partisini kapatmaya kalkıyor ve bana göre sudan bahaneler öne sürüyor, siz de elbette bu yan da yer alan iddialara katılmama görüşüne sahip olma hissiyatındasınız. Uzlaşı noktamız aynen bu, size saygı duyuyorum, böyle düşündüğünüz için ve tüm bunları yazmama sebep olduğunuz için sizi seviyorum.
Poe ile ortak tarafımız aynı okuldan mezun olmamız ve sanırım benim son yıllımda kendisi Akademi'ye başlamış, havasından mı suyundan mı bilmem artık, ama kendisi ile ortak olmayan çok yönümüz olduğunu da düşünmüyor değilim hani! Ama en az senin, benim kadar memleket sevdalısı onu biliyorum, böylece kendisine selam göndermemize vesile olduğunuz için de sizi seviyorum...
Yalnız bölge kültürünü, solu, sağı en iyi bilmek noktasında size katılmadığımı ifade etmeme izin verin lütfen. Hiçbir iddiamız yoktur, ne varsa ortada, velev ki sıkı komünist dostlarımız ve en babasından şeriatçı arkadaşlarımız olmuştur, onlar üzerine yazacak bir kaç şeyi satır aralarına eklemişizdir ve tamamiyle kişiseldir, böyle değerlendirilmesinde fayda görmekteyim kendi adıma...
Demokrasi dersi vermek de haddime değil inanın, ben ne hocayım ne müftü, düşüncelerimin penceresini ardına kadar açmaya yeltendim o kadar, ancak samimiyet noktasında iddiamız olabilir, çünkü inanmadığımız hiçbir harfe basmamak gibi bir fikirle varız burada ve her yerde, oltaya takıldıysak da ve ağzımızı yırtsa da oltanın iğnesi, yaralarımızla devam etmeyi de, hatalarımızı kabullenmeyi de biliriz çok şükür...
Ben % 47'den değilim, lütfen Akp ile ilgili kısmına hiç girmeyelim, valla billa oy vermedim, hayatım boyunca tek bir kere oy kullandım ve onu da bir önceki seçimde Mhp'ye verdim, kıramayacağım bir arkadaşım Mhp Sivas yönetimindeydi o zaman sebebi de buydu, son seçim de beni temsil edecek kimse yoktu ve kullanmadım. Ancak halkımın % 47'sinin teveccühünü elde etmiş bir partiye saygım var ve iyi ya da kötü bu süreçte beni onların yönetmesini arzuluyorum. İnanın çok daha kötülerini gördü bu memleket, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz mesala, hele bir Turgut Özal var ki akıllara zarar, Süleyman Demirel, Yıldırım Akbulut ve diğerlerini saymıyorum bile...
Solcu senaryo üretiminin yapılmadığına inanmıyorum ve sol söylemli roman yazılamadığına, hatta ortalıkta neredeyse onlardan başka hiçbir şey yok gibi geliyordu yıllar evvel bana, ya solcu yazarlar bıktı yazmaktan ya da halk onları okumaktan bıktı diye bitireceğim lafın sonunu, yanlış olma ihtimali elbette mevcut, kişisel ve kaotiktir herkesin gelişim süreci, Nazlı Ilıcak nerede sorusuna ise cevabım şu an yıllık iznini kullandığı ve tatile gittiği olacaktır, üstelik Kemal Ilıcak ve Süleyman Demirel ilişkisi ve oğlu M. Ali Ilıcak dolayısıyla kendisi gözümde sabıkalıdır ona göre...
Bop gerçeği vesaire beni aşıyor güzel dostum, her ne kadar bu konuda eğitim alsam da beynim bu fotoğrafı çekmekte zorlanıyor, tek bildiğim bir şey var, ben ölmeden bu ülke topraklarında herhangi bir bayrak dalgalanamaz, sadece bunun garantisini verebilirim kendi adıma, bu da benim ülküm ne yapacaksın?
Ve haritalar değişecekse de bensiz değişecek demektir bu, Allah bu günümüzü aratmasın diyerek bağlıyorum yazının sonunu, umut hep var!
Sevgili tian, eleştirilerinin üstten bakma, hor görme, aşağılama şeklindeki her türlü eğilime karşı yapılmış olduğunu biliyorum ve kesinlikle haklı görüyorum. Hemen her yazsında aynı eleştirileri alan bir yazar hakkında konuşma gereği hissetmiyorum.
Kıllı Türkler'in nerede olduklarını bilmemelerinin sonuçlarını siz, ahlaki çözülme ile ilişkilendirerek açıklamışsınız. Taş yerinde ağırdır diye bir tabir vardır. Yerini bilmek ve haddini bilmek birbirleriyle alakalı şeylerdir. Haddini bilmek, sus pus oturmak değildir. Vakarlı bir duruş sergilemektir.
Ben, dört yaşındaki veletten çok ümitliyim. Henüz buluğ olmamış bir çocuktan korkmamanızı tavsiye edebilirim size de. Çünkü çocuk onlar. Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz, cennetten çıkmaz onlar.
Artık bu şikayetimizi TARAF biz okurları adına dile getiriyor.
Alıntı:
TARAF "sivilleşme ve demokratikleşmeyi" savunuyor. Yılların, insan hakları
mücadelesinin verdiği kazanım ve kararlılık ile, bizler de TARAF'ın bu
"cesur gazetecilik" tavrının yanındayız.
Buradan bakınca hiç öyle görünmüyor. Nerden bakıldığı insanın tarafını belirlemesinde önemli. TARAFlı Tarafsız herkes yerini belirlemiş demek ki...
Hukuku unutun. Çünkü hukuk sizi çoktan unuttu. Can çekişen hukuka atılan son kurşunun adı Abdurrahman’dı. Atları da vururlar. Hukukun acıları Abdurrahman’la son buldu. Bu, bir yolun sonu oldu. Ve yeni bir yolun başlangıcı.
Hiç alışık olmadığımız bir devir başladı. Hayal bile edemeyeceğimiz bir devir. Halkın vicdanı devri. Hem halk hem vicdan bir arada. İkisini de yok sayıyorduk. Buyurun, şimdi ikisi de bir arada.
Halkın arzusu değil. Halkın tercihi değil. Onlarla baş edebiliyorlardı. Birilerinin en korktuğu şeyle baş başayız şimdi. Halkın vicdanı.
Toplumları devlet değiştirmez. Toplumları hukuk değiştirmez. Toplumları halkın arzuları bile değiştiremez genellikle. Toplumları halkın vicdanı değiştirir. Bu da en değişmez hakikatlerden biridir.
Ergenekon iddianamesi ortaya çıkacak. Birilerini ‘mutlaka’ tatmin etmeyecek. Kimleri mi tatmin etmeyecek? Cevabını Emre Aköz veriyor. “Ortak özelliklerini bir kere daha sıralayalım: 1) ‘Laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor’ havası yaratmak. 2) Kapatma iddianamesini var gücüyle desteklemek. 3) Operasyon başlayana dek Ergenekon hakkında susmak. 4) Tutuklamaların ardından sorgulamalara çamur atmak, tali konuları sanki çok önemliymiş gibi sunmak.” Emre Aköz’ün bu billur gibi yazısını mutlaka okuyun. (Sabah, 9 Temmuz)
Sonra esen rüzgâra göre başlasın fırıldaklık. Sanki bir gün o yanda, bir gün bu yanda olunca ‘ortada’ olabiliyorsun. Olsan olsan, ortalık yerde fırıldak oluyorsun. Ve bu her yerden görününce şaşırıyorsun. Çünkü gerçeğin bir kaç kişinin bildiği bir sır olmasına öyle alışmışsın ki...
Niye mi artık görünür oldun? Çünkü halkın vicdanının gözü açıldı.
Halkın vicdanı kan dökmek için yoktur. Asmak kesmek için yoktur. Savaşmak için yoktur. Halkın vicdanı görebilmek ister. Görünmez olan artık görünsün ister. Üstüne gitmezseniz halk bu kadarıyla yetinir. Halkın gücü de buradadır zaten. Görmek ve bilmek aslında ona yeter.
Batı medeniyetlerinin en büyük demokrasi virajlarında büyük hukuk davaları vardır. Dreyfus davası gibi. Rosenbergler gibi. Bu davaların sonuçları değil, varlığı önemlidir. Bu davalar mahkemede değil, halkın vicdanında görülür. Türkiye nihayet böyle davalara sahip. Kapatma davaları ve Ergenekon davası. Bu davaları hukuk üzerinden, devlet üzerinden tartışma tuzağına sakın düşmeyin. Bu en büyük tuzaktır.
ÇÜNKÜ BU DAVALAR HALKIN HUKUKTAN DAVACI OLDUĞU, YA DA HUKUKUN HALKTAN DAVACI OLDUĞU DAVALARDIR.
Bu tür davalarda mahkemenin nihai kararı ehemmiyetsizdir. Varolan hukukun Ergenekon’u hakkıyla yargılayamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu kapatma davası için de geçerli. İkisinin de sonucu, hukukun olmadığı yerde, ne olursa olsun, ya siyasidir ya da tesadüfî.
Ama hukuken belki de yanlış sonuçlanacak bu davalar, cumhuriyet tarihinin en önemli davalarıdır.
Ve halkın vicdanının bu davalarla ilgili vereceği karar, Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir.
Yeni hukuk düzeni bu vicdan üzerine kurulacaktır. Yeni anayasa bu yeni vicdanın anayasası olacaktır.
Unutmadan, bu tür davalarda çoğunluğun vicdanı eninde sonunda galip gelir. Bu davaların sonucu uzlaşma üzerinden yürümez. Rosenbergler ne ölsün ne ölmesin diyemeyeceğin gibi, AKP ne kapatılsın ne kapatılmasın diyemezsin. Ergenekon ne vardır ne yoktur diyemezsin. Zaten bu tür davaların bütün ehemmiyeti bir vicdana ötekini ‘marjinalize’ edip yok etme şansı vermesidir.
Bunlar varlık ve yokluk davalarıdır. Buradaki varlık ve yokluk mücadelesi mutlak bir mücadeledir. Bu mücadeleyi taraflardan biri kazanmadan bir uzlaşma zemini, bir hukuk, zaten mümkün değildir.
AKP’nin en önemli erdemi bu gerçeği geç de olsa idrak etmiş olmasıdır. Yoksa demokraside sınıf birincisi olması değil.
Halkın vicdanı idam sehpasında değildir. Halkın vicdanı bir bankanın kuyruğundadır, bir vapurun bankındadır, ve nihayet artık gazete sayfalarındadır.
Halkın vicdanının ne kadar yüce gönüllü ve gündelik bir şey olduğunu anlamak için Cengiz Çandar’ın bunu hisseden ve hissettiren muhteşem yazısını mutlaka ama mutlaka okuyun. (Referans, 9 Temmuz)
Ve korkmayın. Topu topu vicdan tazeliyoruz. Ortak bir vicdan oluşturuyoruz. Aslında iyi günler bu günler.
Bir tek ‘tarafsızlar’ için kötüdür bu günler. Çünkü böyle vicdan virajlarında tarafsızlar, tarihe insanlık müsveddesi olarak geçer.
Ama onlara da iyi bir haberim var. Meşhur hayat tarzlarını kaybetmeyecekler. Ama bir koşulu var. Hayatlarını ve ‘tarzlarını’ artık yalnızca düğmelerini ilikleyerek kazanamayacaklar.
Sevgili Anlamsız; Gökhan Özgün başlangıç tarihini de vermiş makalesinde;
"Hukuku unutun. Çünkü hukuk sizi çoktan unuttu. Can çekişen hukuka atılan son kurşunun adı Abdurrahman’dı. Atları da vururlar. Hukukun acıları Abdurrahman’la son buldu. Bu, bir yolun sonu oldu. Ve yeni bir yolun başlangıcı.
Hiç alışık olmadığımız bir devir başladı. Hayal bile edemeyeceğimiz bir devir. Halkın vicdanı devri. Hem halk hem vicdan bir arada. İkisini de yok sayıyorduk. Buyurun, şimdi ikisi de bir arada."
Şimdi de başka bir milata göz atalım;
Cumhuriyet tarihinin en önemli olayı
Referans, 05.07.2008 | Cengiz Çandar | Yorum
Ergenekon gözaltı dalgasının ertesi günü, Türkiye'nin tanınmış köşe yazarlarından bir arkadaşım (solcu), "1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren Türkiye'de askeri darbe ihtimali ortadan kalkmıştır. Bu kadar önemli bu olay" dedi.
Daha ertesi gün, bir toplantı vesilesiyle Abant'ta devletin istihbarat örgütünün en üst kademesinde uzun yıllar çalışmış olan bir emekli yetkili ile karşılaştım. "1 Temmuz Pazartesi günü olan, cumhuriyet tarihimizin en önemli olayı" olarak niteledi son gözaltıları.
Doğru mu duydum. "Evet" diye üsteledi. Devlette hem de istihbarat ve güvenlik bürokrasisinin en üst kademesinde bulunmuş birisi böyle diyorsa, üzerinde durup düşünmek gerek.
O, devam etti: "Bundan sonra" dedi, "her şey hükümetin izleyeceği politikaya bağlı. İktidar partisi kapatılsın kapatılmasın, bundan sonra yani Ergenekon soruşturmasının vardığı noktadan sonra Başbakan o 22 Temmuz gecesi balkon konuşmasında yansıttığı ruha geri dönerse Türkiye, çok olumlu bir doğrultuda yol alabilir."
Abant'a gelmeden bir gün önce, İstanbul'da Amerikan Başkonsolosluğu'ndaki tıklım tıklım dolu Bağımsızlık Günü resepsiyonunda, akademyadan, iş dünyasından, çeşitli meslek dallarından önüne gelen, koluma sarılıp, bir cümle ile olan-biteni yorumlamamı istiyordu.
Bir cümle ile nasıl özetlenebilirdi?
Merak ve ona eşlik eden tedirginlik, orgeneral rütbesi taşımış iki kişinin, "darbe örgütlenmesi" suçlamasına konu bir soruşturma çerçevesinde gözaltına alınmasıydı ki, buna cumhuriyet tarihimizde hiç rastlanmamış olduğu gibi, 27 Mayıs 1960'ta rutine binmiş askeri darbeler ve müdahaleler zinciri ile şekillenmiş siyasi arenamızda böyle bir şeyin gerçekleşebileceği düşünülemezdi bile.
Bazı makamlar ve sıfatlar, Türkiye'de bir çeşit "kutsal inek" muamelesi görürdü. Hepimiz ve toplumumuz buna öyle alıştırılmıştı.
Aklıma birden durumu bir cümlede özetleyebilecek bir tanım geldi: "Bu öyle bir gelişme ki" dedim, "Yeni Delhi'de kutsal inekleri mezbahaya göndermek nasıl bir şeyse, öyle bir şey."
Adli soruşturma safhasındayız. Buna dahil olan zanlılara ilişkin gelişmelerin ne olacağını, soruşturmanın seyrinin ne yönde, nasıl gelişeceğini bilemeyiz. Yani, "kutsal inekler mezbahaya gittiler, illaki kesilecekler" diyemeyiz.
Ancak bu, "kutsal ineklerin Yeni Delhi'de mezbahaya gönderilmiş olduğu" olgusunun simgesel ve dramatik önemini ortadan kaldırmıyor.
1 Temmuz 2008, pekâlâ bir "milat" sayılabilir...
***
Defalarca, 2007 Mart sonu-nisan başında Nokta dergisinde yayımlanmış ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in bilgisayarından çıktığı teknik olarak kanıtlanmış "darbe günlükleri" okunmadan olan bitene doğru teşhis konulamayacağını yazdım. Malum, "darbe günlükleri" tam anlamıyla bir "medya karartması"na uğratılmıştı.
Ve şimdi bakıyorum, medya, söz konusu "darbe günlükleri"ni didik didik etmeye başladı. Herhangi bir gazetede, herhangi bir köşede "darbe günlükleri"ne atıftan geçilmiyor.
Türkiye'nin büyük ve çok etkili bir gazetesinin genel yayın yönetmeni ile aylar öncesi sohbet ediyorduk. AK Parti iktidarından -birçok haklı gerekçe ile- şikâyet ediyor, benim gibilerin bunlara gereğince değinmeyişinden ötürü tarizde bulunuyordu. Ben de ona tarizde bulundum. "Elinde kocaman bir gazete var" dedim, "En basit adli haberlere takla attırıp manşetlere taşırsınız, bunca zamandır yakın tarihimizin en büyük, en önemli olayı Ergenekon soruşturmasına ilişkin doğru dürüst bir haber yayımlamadınız. Karartma uyguluyorsunuz."
Bu gözlemime hayretten şapka uçurtacak bir karşılık verdi: "Yemin ediyorum, bugüne dek Ergenekon'a ilişkin haber değeri taşıyan bir şey bulamadım!"
1 Temmuz 2008, böyle düşünenleri de aksine ikna etmiş olmalı ki, gazetelerin birinci sayfalarında başka konu yok. Ama bu kez, konuya "şekil" yönünden yaklaşıyor, "gözaltına alınma yöntemleri"ni eleştiriyor, aylardır tutuklu olanların "ne ile suçlandıklarını bilmedikleri" gibi bir iddia ile mağdur edildiğinden dem vuruyorlar.
Oysa aylardır tutuklu olanların ve şu anda gözaltına alınmış bulunanların, ne ile suçlandıklarını bütün Türkiye ve hatta dünya biliyor. Avrupa Parlamentosu'nun mayıs ayındaki Türkiye Raporu, Ergenekon soruşturmasının demokrasi ve Avrupa normlarıyla bağlantısını tespit edip ama gelinen noktaya yeterli bulmayıp, derinleştirilmesini istemişti.
Derinleştirildi.
AK Parti düşmanlığından bir nebze kendilerini arındırıp, darbeciliğin "utangaç savunucuları" durumundan kendilerini sıyırabilseler, "Sarıkız'ın Ergenekon'da mahsur kaldığını, Ayışığı'nın günışığı ile aydınlandığını" görebilecekler.
***
Dehşetengiz bilgiler de ortaya saçılmaya başladı. Bunlardan biri, emekli Orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki bürosunda, darbe ortamı hazırlamak amacıyla bu temmuz ayının başlarında yargı mensuplarına karşı girişilecek suikastlar ve buradan yola çıkartılacak infial ile bu hafta sonu Hurşit Tolon'un Gaziantep'te startını vereceği ve 40 ilde polisle çatışmayı öngören gösterilerle ilgili bir senaryo.
Bir diğeri, Başbakan Tayyip Erdoğan'a yönelik 7 suikast girişimi.
Bu gibi sisli-puslu havalarda "dezenformasyon" tuzağına düşme ihtimali olduğu için bu sızdırma bilgilerin üzerine balıklama atlamaya gerek yok.
Bununla birlikte, eğer 1 Temmuz'da olan, "Cumhuriyet tarihimizin en önemli olayı" ise bu senaryoları ya da bilgileri, elimizin tersiyle itme lüksümüz de yok.
Sosyalist Enternasyonal toplantısına gidemeyecek kadar dış dünyadan tecrit hale gelen CHP yönetimi, içerde iktidara ancak "olağanüstü şartlar"da gelebileceğini hesaplamış olmalı ki, bu yolu tıkayan 1 Temmuz 2008 gelişmesine karşı kıyametleri kopartıyor.
Bu ülkede, bu CHP'nin normal yollardan iktidara gelemeyeceği, 1 Temmuz 2008'den itibaren belli oldu.
Belki de 1 Temmuz 2008'in önemi ve değeri, iktidar partisinin akıbetinden ziyade, muhalefetin yenilenmesi sürecini başlatacak özellik taşımasıyla ilgilidir.
Belki, aylar ya da yıllar sonra geriye dönüp, 1 Temmuz 2008'e baktığımızda, 1 Temmuz 2008'i Türkiye'nin "darbecilik"ten kurtuluş ve "darbecilik" ile "Katolik nikâhı" yapmış bir CHP'den kurtuluş sürecinin başlangıcı, bir "milat" olarak göreceğiz
1 Temmuz 2008'in değeri ilerde daha iyi anlaşılacak...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız