Ürpertir tabiat üfleyince rüzgarı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini
Sonra ses olur
Zamanın idrak incisi ses döner döner döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey.
Sesi damarla çizer
Mutlak sözü damarda kanla çizer
Uzar bir göz ağrısının gecesi uçsuz bir nehir gibi
Bir bebeğin ilk hecesi düşer ağzından ansızın ve bulur
Aklı yontan o sonsuz sesi bulur
Sonra toprak sıkışır sıkışır taşar da renk olur tarlada
Güneşin çarpılmış elçisi Van Gogh'la gelir önümüze
Portakalla yayılır karanfilde tutuşur karar kılar denizde
Renk denizde karar kılan ebedi tarla olur
Renk başkaldırırken helezonlar çizerken ses
Som fatih su fetheder tabiatı
Döner döner döğünür eritir dağları yobaz kayaları
Daha der sığmaz kabına yönelir göğe teslim olur
Ve düşerken toprağa çağırır
Sebeb ey.
Her sabah bütün bitkiler iştahlı bir çocuktur
Emer emer emerler toprak anayı
O sultan hazinesi o hep veren sonsuz cömert anayı
Yeşil hayat kırmızı hareket sarı sabır emerler
Ve beyaz iman çizer sesini
Tamamlar kavisini
Modern Türk şiirinin gür sesli şairlerinden Erdem Bayazıt, dün İstanbul'da vefat etti. En çok bilinen şiirlerinden birinde dediği gibi, 'ölümsüzlüğü tattı'.
Uzun süredir kanser tedavisi gören şairin sağlık durumu son zamanlarda iyileşmeye durmuş, bu da dostlarını umutlandırmıştı. Bayazıt bugün, saat 19.00'da aramızdan ayrıldı. Cenazesi, yarın ikindi namazını müteakip Eyüp Sultan Camii'nden kaldırılacak.
Erdem Bayazıt, 1939 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş'ta tamamlayan şair, sırasıyla 1953'te İstiklal Ortaokulu'ndan, 1959 yılında ise Kahramanmaraş Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yüksek öğrenimine başlayan şair, tahsiline iki yıl kadar bu üniversitede devam ettikten sonra, 1961 yılında, kaydını devam mecburiyeti olmayan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne nakleder. Bayazıt, 1963 yılında yüksek öğrenimine ara vererek askere gider. Askerliğini yedek subay öğretmen olarak Burdur iline bağlı Çuvallı Yeşilova köyünde yapan şair, askerden döndüğünde ise tahsil hayatında büyük bir değişikliğe karar verir: Hukuk Fakültesini terk ederek Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt yaptırır. 1971 yılında buradan mezun olan Bayazıt, memuriyet hayatına atılır ve Mezun olduğu Kahramanmaraş Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar. Daha sonra Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi'ne müdür olur.
İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nın kuruluş günlerinde genel sekreter olarak vazife alan şair, Milli Eğitim Bakanlığı'nda Basın Bürosu Memurluğu, Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulunmuştur. Erdem Bayazıt daha sonra Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Daire Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken istifa ederek kurucusu olduğu Akabe Yayınları'nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenir.
Henüz öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlamış olan Bayazıt, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları arasında yerini alır. İlk şiir kitabı olan "Sebeb Ey" 1972 yılında Edebiyat Yayınları arasında (2. ve 3. baskısı Akabe Yayınları), son şiirleri "Risaleler" adı altında 1987'de Akabe Yayınları arasında çıkmıştır (2. baskı 1989). Bu iki kitap İz Yayınları tarafından "Şiirler" adı altında 1992 yılında bir arada basılmıştır (4. baskı 1998). 1981 yılı Temmuz ayında Ajans 1400 film ekibiyle beraber Afganistan'a doğru yola çıkan şair Pakistan'ın Peşaver kenti başta olmak üzere İran, Hindistan ve Afganistan içlerini gezer. Yaptığı bu iki aylık gezinin izlenimlerini topladığı "İpek yolundan Afganistan'a" adlı eseriyle 1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü'nü kazanır.
1984'te Akabe Anonim Şirketi'nin İstanbul'a taşınması kararıyla bu görevini devrederek yeniden memurluğa döner. Devlet Planlama Teşkilatı'na sözleşmeli personel olarak giren şair, daha sonra bu vazifeyi bırakır ve 1987 yılı seçimlerinde Kahramanmaraş'tan milletvekili adayı olur. 30 Kasım 1987 milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi'nden aday olan Bayazıt, Kahramanmaraş milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi 'nin 18. dönem çalışmalarında Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev alır. 1988 yılında Risaleler adlı şiir kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü kazanır. 1992 seçimlerinde adaylığını koymayan Bayazıt, İstanbul 'a yerleşir. Evli ve dört çocuk babası olan Bayazıt'ın şiir ve yazıları; Açı, Hamle (Kahramanmaraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayınlanmıştır.
Yeni Devir, Zaman, Yeni Şafak gazetelerinde ise uzun süre günlük yazılar yayınlamıştır. "
Bir an kayboldun gibi. Yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti
Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma
Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından
Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde
Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş
Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine
Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar
Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın
Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi
Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım
Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım
Her gelişin bir taze haberdi, unutmadım
Aşktı alıp verilen, altın bir vakitti yaşadığımız
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki, unutmadım
Can oynardı evlerde, yollarda, meydanlarda
Can alınıp can verilirdi, hiç unutmadım
Sen uyurdun, uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki, unutmadım
Ah sevgili! hayat görünürdü kapından bir çırpınış yüreklerimizde
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde, unutmadım
Toprağa düşen tohum, onda gizlenen renk, şekil, koku
Senin için biçimlenirdi, renklenirdi, kokardı senin için, unutmadım
Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah, unutmadım
O dirildi, o dirildi diye birden çalkalanan sokaklar
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı, hiç unutmadım
Ey aşk, ey dirilik soluğu, ey evrenin hareket kaynağı,
Nasıl unuturum, nasıl unuturum, hiç unutmadım!..
Her nefs ölümü tadacaktır. Böyle buyurur Kur'an. Ölen nefstir, can değil. Çünkü "ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil…"
Can olmak için de, her şeyden evvel, hangi sebepten dolayı bu fani dünyada yaşanıldığını fehmetmek gerek.
"Ana ve Oğlu" filminde Alexandr Sokurov, Aleksei Ananishnov'u şöyle konuşturur:
"İnsan birçok sebepten dolayı ölür ama hangi sebepten dolayı yaşadığını bilmez…"
Yaşamaya sebep olan, yaşamın sebebi bilinmeden, yaşanan hayat, kaçak bir hayattır.
Kaçak hayatların kurduğu şehirler kaçak şehirlerdir…
Kaçak şehir insanının kurduğu medeniyet kaçak medeniyettir…
Kaçak medeniyetlerin de ölümün karşısında kaçıştan başka sunabileceği hiçbir şey yoktur.
Ölümden, mukadderattan kaçan bir medeniyet Jupiter'de topaç çevirse, Mars'ta "devremülk" yapıp satsa da durum değişmez.
Kaçış kaçıştır…
Cemil Meriç üstadımızın dediği gibi, "Kaçış daima zelilhanedir."
Kemal Tahir'in bir idam mahkumu ile yüzleşmesini Ayşe Şasa'dan nakleden, Akif Emre'ye kulak vermenin tam vaktidir:
"Kemal Tahir hapiste iken, bir idam mahkûmunun hücresine gelerek son gecesini birlikte geçirmesi istenir. Etkileyici kişiliği, sohbeti, birikimiyle idam mahkûmunun son saatlerinde teselli edeceği düşünülmüş olmalı.
Adam iki ya da dört rekat namaz kıldıktan sonra oturuyor. 'Şimdi' diyor Kemal Tahir, 'Konuşmamız gerekiyor. Sabaha bu adam idam edilecek. Konuşacak konu ararken birden farkediyorum ki, bu dünyada bütün konuşmalar geleceğe aittir; geleceği olmayan bir adamla konuşacak bir şey yoktur.' Ve böylece bir türlü laf bulup konuşamıyor birkaç saat sonra asılacak idam mahkumuyla..."
Akif Emre buradan şöyle bir hükme varır
"Bütün bildikleriniz, sahip olduğunuz birikiminiz, elde ettiğiniz ilim birkaç saat sonra hayata veda edecek birine söyleyecek bir şey bulamıyorsa, o bilginin hayata ve insanlığın yarınına dair söyleyecek ne mesajı olabilir? Bu ince çizgi iki farklı varlık tasavvurunun, iki farklı medeniyetin ayrışma noktasıdır aslında…"
Ölüm karşısında susmak zorunda kalan, mavera hakkında sadra şifa tek sözü olmayan medeniyete karşı…
Mavera'nın yedi güzel adamından biri…
Bütün kaçışlara başkaldırırcasına…
Gür ve gümrah sesiyle…
"Sebep Ey" diyerek başlamıştı söze:
"Ürpertir tabiat üfleyince rüzgarı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini
Sonra ses olur
Zamanın idrak incisi ses döner döner döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey."
İlk gençlik dönemimizden itibaren hiçbir zaman başucumuzdan ayırmadığımız "Sebep Ey" şairi, yıllar sonra kaleme aldığı "Ölüm Rubaisi"nde şöyle sürdürür sözünü
"Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu
Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat
Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün
Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın…"
İçinde bulunduğu öncü kuşakla birlikte, bizim için yaşanmaya değer hayatın sözcüsüydü Erdem abi…
"Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız