...
Bazı cümleler adamı bulandırır. Varsayılan bütün durumları kaldırır insanın dünyasından. Gerçi böyle varsayımlar da çok azdır. İnsanın kafasına taktığı problemlerdir bu varsayımlar. Meşgul oldukça bunlarla, kaçınılmaz oluyor başkalaşımlar. Okunanlar, söylenenler, söylenmek istenenler,durumlar…
İnsanın hayat dediği saçma sapan uğraşın kendisidir.
Ağlanacak yerde kahkaha atmak ciddi anlamda acınacak şeydir.
Olgular ve tasavvurlar insanın bütün uğraşlarını oluşturuyorsa bu bilinmesi gereken hayat uğraşının çok da abartıldığı kadar olmadığıdır.
Büyüten biz. Kendimize, bu büyütmenin/abartmanın ötesinde bir dünya arayıp da kendini ufaltan da yine biz. Bulduklarımızı bir kenara atacak olursak varsayımlarımızla çoğalırız. Çoğalan biziz, eksilten de …
Rüyaların tesellisi onları sadece yorumlayanlara hastır. Yorumlamak hayatı anlamlı kılmanın ötesinde bir şeyse, kaçmaktır bu hayattan.
Rahatlama adına rüyalar da zindandaki adamlara özel kılındı.
Yorumlayan zindanda.
Yaşayacak olanlar, zindanda.
Rüya özgür, rüya serbest. Rüya bir yaşam çalgısı. Rüya insanın kendini attığı uçurumlar… Aşağı doğru süzülen bedenin yaralanmadan yere yapışması. Topraktandır oluşumu rüyaların. Yani istenildiğinde insana dönüşecek yapıdalar.
Bazı cümlelerdir insanı yaşatan. Ve bazı cümlelerdir insanı et-kemik düzeneği kılan/bırakan.
Rüyayı zindanda yorumlayan adam, dünyanın en temiz yüzlü rüyasıydı. Adına Yusuf dendi. Kimindir bu rüya? Züleyha, sahiplenmeye çalıştı. Zavallı ,acıların en katlanılmazlarından birisine saplandı kaldı.
Bu ikilide kim kimin rüyasıydı? Yaradılış olarak Yusuf, karşı kıyıdan çok daha hazırlıklı olduğunu herkes biliyor. Peki bu hazırlığın temelinde ne vardı? Bu da oyunun en gizemli parçalarından biridir. İstendiğinde bu oyunun bir parçası olunabilir.
Her dinleyen tüm çınlamalara ortaktır.
Yankılanmalar, insana sunulan rüyalardır.
Yusuf’un “kimin yankısı” olduğu kıssaya göre belli.
Ya Züleyha…?
Bu yankı kime ait kılındı?
Kurulan düzenekler, çocukların yapraklarıdır. Ve herkes çocuktur.
Zindanın öbür tarafında kıyamet…
Kıyamet, acıklı bir sahne.
İnsana susma payı verildi gibi gözüküyor. Fakat kurduğu bütün cümleler aleyhinde delil olarak kullanılıyor. Zavallı yaşantıların adı “delil” olmuş oluyor.
Yarı yarı yaşamanın anlamı, yapılmak istenen şeylerin toplamı altında ezilen insanın tutkulu/tutkuyla yaşamasıdır.
Bağırmak kalır geriye kısılmış hayattan. Bazen delice söylenmiş sözlerin içinde dolaşmak düşer/ kalır insanın payına.
“Rastlantılar önemli” dedim bugün.
Bilinmeyen zamanların istenilen sürprizlerini sıraladım sonra. Hiç kimsenin ısmarlama hayatları çok ciddi istediğini düşünmüyorum. “kalan kalır” ,”giden gider” sözleriyle anlam bulan şarkılar var. Olmasın böyle şarkılar diyeceğim. Tasarı sonucu oluşan bu can sıkmaların oranı fazla. Sürünün sadece oyuncaklarını paylaşabilirim. Canlı oyuncaklarını.
İçimize hapsettiğimiz ve istediğimiz hayatların bizden niye bu kadar uzakta durduğunu aslında bilmiyor değilim. Biliyorum ve kendimden saklayarak taşıyorum yanımda. En fazla yaşadığım ve eksikliğini hissettiğim hep bu oluyor.
Hayatın kaşınan sırtını kaşımıyorum. Kıvranan deri altını hep biraz daha kamçılıyorum/kamçıladım. Eskiden ruhuma diktiğim bu tür düğmeleri şimdi birazcık eleştiriyle ilikliyorum.
Ağlamak kadar karmaşıklaşıyor istekler. Tutkuya dönüştüğünde, varsın umulanın dışına çıksın.
Zaman da karmaşıklaşır.
İnsana bütün ızdırapların renkleri tanınmış ve tanıtılmıştır. Kandırmak kalıyor geriye insan kendisini. Hayaller kurmaya başlar. İnanılmaz gelmeye başlar bazı şeylerin çetrefilliği. İzlemek , istemek ve işlemek…
Olur olmaz şeylerin adresleri.
Yalanlar ,
Gerçekler,
Salaklaşmalar…
ve
Ortaya çıkarılan başkalıklar.
…
Melül melül bakar insan ve karşısındakinin canını yakar. Çaresizlik midir bu, yardım talebi midir, kol kanat kırılma şekli midir? Bilemem…
Melül melül bakışlar beni kötü eder.
Bakışa bu kadar sert ve acıtıcı bir merhamet nasıl konur, nasıl zerk edilir, nasıl yoğrulur bu duygulanmalar bu hal diliyle/diline?
Zaman pörsüyor bu durumlarda. Ne işe yarar zaman, yaşanmışlıklar, eskitilenler, hissedilenler ve geçmişte kalan ne varsa...?
Melül melül bakma ne olur!
Bakışlarındaki bu suskunluğu kendime şarkı yapacak cesaretim yok. Bir bütün olarak yüzünü öpüyorum. Yüzün genişliyor, herkesliğime ve kimsesizliğime yetecek bir kumar masasına dönüşüyor. Olaylar zarların üstündeki noktalar ve sen de bilmiyorsun ne olacağını.
Melül melül bakma kötüleşirim.
Ruhunu karıncaların yuvasına dönüştürdüğümü biliyorsun. Her şeyi oraya taşıdım. Taşındım bu karınca yuvasına. Bereket duasını ezbere bilirim; ama yazdım onu karınca duasının arka yüzüne. Karınca duası ve benim bereket bekleyişim/anlayışım. Yanıldığımı düşünmüyorum. Yanılmış olsam da ne çıkar? Yaşanan benim hayatım ve bu hayatı karıncaların yuvasına taşıyan benim. Ben bir karınca çizgisinden çıkma lüksünü kendime de çoktan tanıdım. Taşıdığım onca ruh parçalarını birleştirsem –ki öyle yapmışım şimdiye kadar- kocaman ve dümdüz bir gezegen çıkar ortaya. İlkelliğimin işareti bu kanı“Ben halen dünyanın yuvarlak olduğuna inanmıyorum.”
Melül melül bakma, dert olurum kendime.
Karşımda duruşların Musa’nın en büyük sihri oluyor. Kalabalıkların bütün sevgisini ve aşk diye ortaya koydukları neleri varsa senin duyguların tarafından bir bir yutuluyor. Kıyaslamadım ki hiçbir zaman senin duygularını kalabalığın sihirleriyle/büyüleriyle. Yapmadım. Bilirim, varlığım bile senin duygularının karşısında eciş bücüş bir büyü işi.
Bakma bana öyle parçalanırım.
Bakarken neyi gördüğünü merak ediyorum. Bakarken beni sil baştan nasıl var ettiğini de. Bakarken neye yaklaşmak istediğini de. Bakarken neyden kaçmak istediğini de merak ediyorum. Kaçışın- gelişin- gidişin ve varışın nasıl da “ben” olduğum da merak konumdur.
Bakma bana öyle kaybolurum.
Sana elimi uzatışımın hikayesi de çok uzun. Yed-i Beyza’ya telmih yapacak değilim. Efsanelerin gücünden ürktüğümü sen çok iyi bilirsin. Duygulanmalarını ve çalkalanmalarını dışına taşıran, yüzdüren, soluklandıran sensin. Duygunun atmosferinde başka duygulanmaları yağdıran da sensin. Duygularını bir efsane olarak var eden de sensin. Sevmek sana ne çok yakışıyor. Sana ne çok anlam veriyor. Sana ne çok şey katıyor. Başkalaştırıyor, güzelleştiriyor, efsane dediğim bu işte. Büyü, sevmektir bir kadın için; sevilmek değil.
“Olmayacak/gerçekleşmeyecek bir iğrençlik var mı bu gezegende?”
-öylesine bir söz-…
“Anasını satayım…! İğrençlik dozajı bu kadar belli olan şeyleri bile bile adem oğlu/kızı neden kabul ediyor/yapıyor/yaşıyor ve yaşatıyor. Ulan, diktiri boktan meselelerle oyalanan insan, ne yapmaya çalışıyor? Üreme problemini bile neden bu kadar içinden çıkılmaz bir hale sokuyor bu hilkat garibesi anlamıyorum ki? Hayvanlar gibi yaşasak bu kadar problem çıkmayacak lan! Aşkta-meşkte, parada, eğitimde , sağlıkta, havada-karada-denizde …öyle ulan …öyle!”
Kayıyor Hilmi. Kendi avuçlarında akıyor. Kar yağan bir yeri yok garibanın. Yüksek tepesi yok. Kayıyor kendi avuçlarında. Eğlencesi ve işkencesi kendi dili olan insanların turistik yerleri avuçlarıdır. Kayıyor Hilmi…
“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.”diyor. “Görüntü” kelime olarak iyi çağrışımlar yapan bir şey değil zaten. “Görüntüyü kurtarmak” bu sokağın dökülen dişlerini tamir etmeye kalkışmaktır. Sokak artık çiğneyemiyordur içinden geçenleri, hazmedemiyordur. Bunu bir şekilde idare etmek lazım. Kurtarmak lazım sokağın görüntüsünü. Birileri görsün ve beğensin. Hepsi bu. Korkunç bir iyilik koksun ortalık. Korkunç bir göz şöleni sadece. İyi gözüksün her şey, yerinde gözüksün.
“Tüm mesele bu değil mi oğlum? Yalan mı?” diyor.
Elbette budur ya da buna yakın bir şeydir tüm mesele. Elbette bundan ibarettir her şey kalabalıklar için. “Ya insan teki için durum bu mu?” Bak işte burada durum karmaşıklaşır. Bu insan teki dediğimiz kim?diyorum ben de.
Bir peygamber mi?
Bir şeytan mı?
Paranın kutsallığını her şeyin üzerinde tutan biri mi?
Sosyal ilişkilerin her türlü getiriyi getireceğine inan biri mi?
Münzeviliği tanrılaştıran biri mi?
Bacaklarını hayatın merkezi olarak gören biri mi?
Yüksek mevkilerin ve sandalyelerin kuşları mı?
Uçanlar mı, sürüngenler mi?
Ortaokul sıralarında çakılı kalanlar mı, akademisyenler mi?
İçenler ve sıçanlar mı?
Yiyenler mi, aç kalanlar mı?
Beyinleriyle ruhlarını barıştıranlar mı, yoksa her ikisini unutanlar mı?
Kim ve hangi insan tekinden söz ediyoruz?
Allahsızlık yapmanın alemi yok. Herkes, neyden söz ettiğimizi biliyor. Biliyor; ama bilmiyor gibi davranmak, hesap işine daha yatkındır. Yalnızlığının farkına varan insan tekini süreyim ben namluya Hilmi Bey. Sürdüm, bu insan tekini kendi çekirdeğinin içine. İnsan cinsi işte, insan cinsi… “Sevmeyi niye bu kadar muğlaklaştırır?” mı dedin az önce Hilmi Bey? Düpedüz ortaya koysa böyle bir şeyi, yaşamaya niyetlense en doğal haliyle gizemini bir kenara bırakıp bu tür duyguların ne kalır geriye insan kalabalıklarından Hilmi Bey, ne kalır? Karanlıklar ve derinden gelen sesler her ferdi, her insan tekini cennetten kovulma sahnesine götürmez mi? Olay bu. Kendi izlerini bu kadar merak eden tek yaratık, insan. Neymiş efendim, “Biz cennetten kovulduk.” Oğlum cennet kim sen kim? Cennetten kovdurtmuş kendini kalabalıklar. Cenneti beğenmemişler de kendileri bir cehennem inşasına başlamışlar. Ulan sen ne anlarsın güzellikten? Cennetten kovulmuşmuş…Yesinler seni de serüvenini de, ısırdığın lokmayı da…
Neyse Hilmi Bey, biz işin birazcık fantezi tarafında duralım.
Biz cenneteyken, keyfimize bakardık. Yer-içer sıçardık. Sıçma yok, sıçma yok…Daha erken. (Sıçılır mı lan böyle bir yere? Cennet burası oğlum!) Yemyeşildi her taraf ve pırıl pırıl. He…he ...çöp möp yok yemyeşil. En doğal elbisemizi giyinmişiz. Kıllarımız var bizim. Örtmesi gereken yerlerimizi örtüyor. Utanmıyoruz çıplaklığımızdan. Alışma aşamasındayız daha. Çamurluktan yeni kurtulmuşuz. Bir birimize hayran hayran bakıyoruz/bakınıyoruz. Her an keşfe çıkıyoruz birbirimizi. Cennet burası arkadaş! İhtisas alanımız anatomi. Çamurluktan yeni kurtulan insan anatomisi. Bildiğin gibi değil, Hilmi Bey…Zevk, eğlence, sefa…gani gani…valla…
Biz cenneteyken, kuş sesleri duyardık kuşların taklidini yapar aşkı kuşlara yüklerdik.
Biz cenneteyken, altından ırmaklarda yüzerdik.
Biz cennetteyken Magosa diye bir yer duyduk sonra. Derken -ne yaptığımızı söylemeyeyim- kovulduk. Magosa kavramını çok duyar olduk. İçimizden biri “Namık Kemal bir gün Magosa’dayken" ile başlayan cümleleri sık sık kurmaya başladı.Cennet, Namık denen herifin akıl almaz olaylarında ve fıkralarında yaşanmaya başlandı. Ve biz kahkaha atarak cennetten kovulduk.
“Orasını anladık…Nerden geldiğini niye bu kadar didikliyor? Hangi mağaradan çıktığı belli. Bu mağarayı doğum uzmanları her gün ziyaret ediyor. Çığlık çığlığa başlıyor hayat. Çığlıklar, bağırtılar ve ilk anın ağlama sesi. Bebek anneye böyle duyurur kendini. Ağlayarak. Bu nasıl bir bağ ki ya hu? Çığlık çığlığa başlayan bir hayat. Acı çekmeden/çektirmeden kimseye bir şey vermez mi bu hayat? Acı hayatın mayası mı? Bebeğin hammaddesi çığlık. Annenin hammaddesi karın şişkinliği. Hayatın karışımı bu: Acı.
Hilmi, gündeminin doluluğunu bir yere akıtacak ben bunu sabırla bekliyorum. Akıtma şekli belli. Musluk açılır ve su akmaya başlar. Zorlamadan, kasmadan germeden, ve işkillenmeden. Hilmi’ye bu dil yakışıyor aslında. Kelimeyi ve cümleyi alır, kendi süzgecinden geçirir, sağa sola bükmeden, anlamın en cazip kısmını yüreğine dokundurur ve sonra küfür şekline gelen ürün dökülür ağzından herkesin gözlerine kulaklarına. Sin-kaf’lı kelimelerin vurgusu yüksek. İçlerinde taşıdıkları anlama sadakat noktasında firesizdirler. Hilmi gibiler, bunun farkında. İsraf, -her türlü israf- dinen haramdır. Ki bu anlam israfı en şedididir.. Kısalta kısalta ve vurgulaya vurgulaya hayatın merkezine sin-kaflı cümleler en ekonomik olanlarıdır. Sondaj hamleler, etkili, şaşırtıcı bir o kadar da terbiyeye işaret eden haller...
…
Hilmi oğlum konuşamıyorum. Düşünemiyorum. Ve en kötüsü hissedemiyorum. Hayatın bize dayattığı bir sürü alışkanlığın eseridir bunlar. Zorlanarak nefes almak dedikleri şey bu olsa gerek. Susam Sokağında her dem yürüsem bu böyle olmayacak. Biliyorum. Ama Susam Sokağında geçirdiğim zamanın yürüyüşleri ve bu yürüyüşlerin uzunluğu- kısalığıyla alakalı sıkıntılarım. Yoldan çıkışlarım, sapmalarım, saplantılarım. Ayak burkmalarım… Burkulurken cümlelerim, taşıdıkları sayıklamalardan muzdarip olması, ayrı bir çıkmaz sokak acısı.
Yürüdüğüm yerler ayağımın altında ufalanıyor. Zor geliyor Susam Sokağının dışındaki yürüyüşlerimin uzayışları. Oturduğum yerde kafatasımdan ödünç zamanlar çalıyorum/aşırıyorum ayaklarıma. Ayaklarım, biraz daha sağlam basıyor düşlerime. Düşlerim yarım ayak. Yarım yamalak. Düşlerim, kafatasının bulanıklığıyla varlar. Kafatasım, Susam Sokağı. Kafatasım bir milyon tane iskelet acısı. Kafatasım Hilmi’nin soyadı. Kütüğü. Cilt nosu. Ve en kötüsü kafatasım, Gülten’in çıplaklığı. Kafatasım Hilmi’nin fantezi hücresi.
Dışarısı kimin dünyası, kimin çıplaklığı? Susam Sokağının dışındaki dünya kimin soyunma odası? Herkes mi giyinik anasını satayım? Bir Susam Sokağında mı çırılçıplak dolaşıyoruz? Cennete en yakın yer burası mı? Cennet havalimanı benim kafatasım mı? Ürküyorum, uçakların inişinden ve kalkışlarından. Cehennem sıcaklığını taşıyan bunca motor gürültüsünden, günahlarını valizlerinde taşıyan giyinik insanlardan, kalabalıklarını her şeyin üstünde tutan anlayışlarından, sayı farkını tek fark olarak telakki edişlerinden, ürküyorum.
“Bırak saysınlar.” Diyor,. Hilmi. “Saysınlar, yorulana dek saysınlar. Sayılardan sayınlar/saygınlar çıkarsınlar. Rahat ol…! Seni saymayacaklar. Sen bir sayı değilsin. Sen onlar için bir şeyle bağlantı noktası değilsin. Hangi sayı kümesine sokacaklarını bilemediklerinden seni, dışarıda tutacaklar. Yapma şunu, müdahale etme!”diyor.
Sayı/sayılma/saygı, bana bir şey mi katacak? Soruyorum Hilmi’ye, dayanamıyorum: “Neyi sayıyorlar ki oğlum, bu kadar sayma üzerinde duruyorsun? Nedir bu saydıkları ya?”
“Ne demek nedir bu saydıkları yaw? Her gün sayıdalar. Ve bu sayının kabarıklığı onları şişirir. Çoğaltır. Büyütür. Başka biri kılar kendilerini kendi gözlerinde ve başka gözlerde. Saydıkları şeyler çok pahalı kendilerince. Günleri sayıyorlar tükete tükete. Parayı sayıyorlar tapına tapına. Evlerini, arabalarını, adamlarını ve lükslerini sayarlar gerine gerine…
Kaç kadın düzdüklerini sayıyorlar herkesin önünde. Sarışını, esmeri, melezi, inanılmayacak kadar uzun bacakları olanları, kısa olmasına rağmen dehşet çekici olanları, kilolu olup kanı tatlı olanları…Sayıyorlar kaç kadın bacağına dokunduklarını, kaç dudak ısırdıklarını, kaç meme kokladıklarını, öyle bir yaratık oluştururlar ki bu bacaklardan memelerden kendileri bile inanacak değiller; ama bir fark dünyası bu. İmza bir kadın etine atılınca kimlik kazanıyor. Kaç karıyı kaç kere düzdüklerini de sayarlar. Düzüş şekillerinin envai çeşitlerini pozisyonlarıyla anlatırken şekil-şema ve tema bir sayıdır. “Bir şöyle …ulan oğlum! Sonra şöyle…of ulan off..!” bu oflama ve poflamalar sayıları ve saymaları şişmanlatır. Malzeme heyecan. Ritim salya sümük. “Kaç karı düzdüm işte gördünüz mü?” Bu, “Gördünüz mü?” sorusu görüntüden çok daha nettir. Görmek ne demek? Toplu ayindi. Kulaklar, muhayyilenin muharriki, tahriki, orospusu. Dinleyenin sayısı da bir önemdir/önemlidir”.
Kaç Kazanova’nın baştan çıkarıldığı da bir sayıdır tabi. Kaç erkeğe göz yumulduğu. Kaç erkek bakışı tarafından giydirildiği/soyulduğu da. Kaç erkek tarafından arzulanıldığı da. Kaç erkek tarafından istenildiği de, kaç erkeğin sıraya dizildiği de …
Say kadınların içindeki erkekleri, ve say erkeklerin hamileliğini…” diyor Hilmi.
Hilmi’nin yaslandığı sevda, benim dokunduğum düşsel fotoğraflar, her birimizin köşesini süsleyen gariban renklerden ve desenlerden oluşan şark minderleri, yerle yeksan bakışlarımız, içimizde duran kadının zaafları ve bizim erkek oluşumuzun katılığı/ hergeleliği…Hepsi Susam Sokağını biraz daha anlamlı kılıyor. Her şey hissetme üzerine kurulu. Hissetmeyen sokak taşını sökmeye hazırız ikimizde, acımadan.
Bazen yürümek bile istemiyorum şu parkeli sokaklarda. Takılır düşerim. Yürümeyi öğrenemedim ki daha kendi dışımda. Emeklemek de zor. Hayatımı emekleyerek bitiremem ki. Emekli olanları bu yönde anlıyorum.
“Zorlandığın ne?” diyor Hilmi. “Kasmamalı...Lafını kaçıncı keredir tekrarlamış olacağım? Bilemem. Çok kasıyorsunuz oğlum, çok. Bu kasılmalarla neyi düzene koymaya çalışıyorsunuz? Bilmem ki. Dikkat çekmek mi sizin derdiniz? Çok mu önemli birilerinin dikkatini üzerinize çekmek? Daima spotların altında olmak güzel mi lan ?” diye de ekliyor. “Yaw yok…!!!” diyesim var ; ama desem de rahatlamayacağım ki. “Ezberler…” diyebiliyorum sadece. Ben ezberlerimi bozmuş olsam da toplumsal nakaratlar ve korolar hayatımın merkezinde. Anasını sattığımın gezegeninde tek başıma yaşamıyorum ki. Uzay boşluğunda seyreden bir mekikte de değilim.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız