Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 159 Üye Adayı ve 7 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 ERTELEYEN ÖĞRENCİ PSİKOLOJİSİ
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

İnsanı kullanma kılavuzu


İnsanı kullanma kılavuzu
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel
Yazar Mesaj
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Pzr Hzr 22, 2008 11:34 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Allah kabul etsin...!!!
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Hzr 22, 2008 5:03 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Şartları eşitledim, kaldırdım engeli, ben de durabilirim aynı eşitlikte diye... orada olduğumuzu bilerek karşılıklı daha anlamlı bu mahrumiyet!
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Çrş Tem 02, 2008 6:41 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

...
Bazı cümleler adamı bulandırır. Varsayılan bütün durumları kaldırır insanın dünyasından. Gerçi böyle varsayımlar da çok azdır. İnsanın kafasına taktığı problemlerdir bu varsayımlar. Meşgul oldukça bunlarla, kaçınılmaz oluyor başkalaşımlar. Okunanlar, söylenenler, söylenmek istenenler,durumlar…

İnsanın hayat dediği saçma sapan uğraşın kendisidir.

Ağlanacak yerde kahkaha atmak ciddi anlamda acınacak şeydir.
Olgular ve tasavvurlar insanın bütün uğraşlarını oluşturuyorsa bu bilinmesi gereken hayat uğraşının çok da abartıldığı kadar olmadığıdır.
Büyüten biz. Kendimize, bu büyütmenin/abartmanın ötesinde bir dünya arayıp da kendini ufaltan da yine biz. Bulduklarımızı bir kenara atacak olursak varsayımlarımızla çoğalırız. Çoğalan biziz, eksilten de …

Rüyaların tesellisi onları sadece yorumlayanlara hastır. Yorumlamak hayatı anlamlı kılmanın ötesinde bir şeyse, kaçmaktır bu hayattan.

Rahatlama adına rüyalar da zindandaki adamlara özel kılındı.
Yorumlayan zindanda.
Yaşayacak olanlar, zindanda.
Rüya özgür, rüya serbest. Rüya bir yaşam çalgısı. Rüya insanın kendini attığı uçurumlar… Aşağı doğru süzülen bedenin yaralanmadan yere yapışması. Topraktandır oluşumu rüyaların. Yani istenildiğinde insana dönüşecek yapıdalar.

Bazı cümlelerdir insanı yaşatan. Ve bazı cümlelerdir insanı et-kemik düzeneği kılan/bırakan.

Rüyayı zindanda yorumlayan adam, dünyanın en temiz yüzlü rüyasıydı. Adına Yusuf dendi. Kimindir bu rüya? Züleyha, sahiplenmeye çalıştı. Zavallı ,acıların en katlanılmazlarından birisine saplandı kaldı.


Bu ikilide kim kimin rüyasıydı? Yaradılış olarak Yusuf, karşı kıyıdan çok daha hazırlıklı olduğunu herkes biliyor. Peki bu hazırlığın temelinde ne vardı? Bu da oyunun en gizemli parçalarından biridir. İstendiğinde bu oyunun bir parçası olunabilir.

Her dinleyen tüm çınlamalara ortaktır.
Yankılanmalar, insana sunulan rüyalardır.
Yusuf’un “kimin yankısı” olduğu kıssaya göre belli.


Ya Züleyha…?
Bu yankı kime ait kılındı?
Kurulan düzenekler, çocukların yapraklarıdır. Ve herkes çocuktur.
Zindanın öbür tarafında kıyamet…
Kıyamet, acıklı bir sahne.

İnsana susma payı verildi gibi gözüküyor. Fakat kurduğu bütün cümleler aleyhinde delil olarak kullanılıyor. Zavallı yaşantıların adı “delil” olmuş oluyor.


Yarı yarı yaşamanın anlamı, yapılmak istenen şeylerin toplamı altında ezilen insanın tutkulu/tutkuyla yaşamasıdır.
Bağırmak kalır geriye kısılmış hayattan. Bazen delice söylenmiş sözlerin içinde dolaşmak düşer/ kalır insanın payına.

Rastlantılar önemli” dedim bugün.
Bilinmeyen zamanların istenilen sürprizlerini sıraladım sonra. Hiç kimsenin ısmarlama hayatları çok ciddi istediğini düşünmüyorum. “kalan kalır” ,”giden gider” sözleriyle anlam bulan şarkılar var. Olmasın böyle şarkılar diyeceğim. Tasarı sonucu oluşan bu can sıkmaların oranı fazla. Sürünün sadece oyuncaklarını paylaşabilirim. Canlı oyuncaklarını.


İçimize hapsettiğimiz ve istediğimiz hayatların bizden niye bu kadar uzakta durduğunu aslında bilmiyor değilim. Biliyorum ve kendimden saklayarak taşıyorum yanımda. En fazla yaşadığım ve eksikliğini hissettiğim hep bu oluyor.

Hayatın kaşınan sırtını kaşımıyorum. Kıvranan deri altını hep biraz daha kamçılıyorum/kamçıladım. Eskiden ruhuma diktiğim bu tür düğmeleri şimdi birazcık eleştiriyle ilikliyorum.


Ağlamak kadar karmaşıklaşıyor istekler. Tutkuya dönüştüğünde, varsın umulanın dışına çıksın.
Zaman da karmaşıklaşır.

İnsana bütün ızdırapların renkleri tanınmış ve tanıtılmıştır. Kandırmak kalıyor geriye insan kendisini. Hayaller kurmaya başlar. İnanılmaz gelmeye başlar bazı şeylerin çetrefilliği. İzlemek , istemek ve işlemek…
Olur olmaz şeylerin adresleri.
Yalanlar ,
Gerçekler,
Salaklaşmalar…
ve
Ortaya çıkarılan başkalıklar.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Prş Tem 03, 2008 12:34 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Melül melül bakar insan ve karşısındakinin canını yakar. Çaresizlik midir bu, yardım talebi midir, kol kanat kırılma şekli midir? Bilemem…

Melül melül bakışlar beni kötü eder.

Bakışa bu kadar sert ve acıtıcı bir merhamet nasıl konur, nasıl zerk edilir, nasıl yoğrulur bu duygulanmalar bu hal diliyle/diline?

Zaman pörsüyor bu durumlarda. Ne işe yarar zaman, yaşanmışlıklar, eskitilenler, hissedilenler ve geçmişte kalan ne varsa...?

Melül melül bakma ne olur!

Bakışlarındaki bu suskunluğu kendime şarkı yapacak cesaretim yok. Bir bütün olarak yüzünü öpüyorum. Yüzün genişliyor, herkesliğime ve kimsesizliğime yetecek bir kumar masasına dönüşüyor. Olaylar zarların üstündeki noktalar ve sen de bilmiyorsun ne olacağını.

Melül melül bakma kötüleşirim.

Ruhunu karıncaların yuvasına dönüştürdüğümü biliyorsun. Her şeyi oraya taşıdım. Taşındım bu karınca yuvasına. Bereket duasını ezbere bilirim; ama yazdım onu karınca duasının arka yüzüne. Karınca duası ve benim bereket bekleyişim/anlayışım. Yanıldığımı düşünmüyorum. Yanılmış olsam da ne çıkar? Yaşanan benim hayatım ve bu hayatı karıncaların yuvasına taşıyan benim. Ben bir karınca çizgisinden çıkma lüksünü kendime de çoktan tanıdım. Taşıdığım onca ruh parçalarını birleştirsem –ki öyle yapmışım şimdiye kadar- kocaman ve dümdüz bir gezegen çıkar ortaya. İlkelliğimin işareti bu kanı: “Ben halen dünyanın yuvarlak olduğuna inanmıyorum.”

Melül melül bakma, dert olurum kendime.

Karşımda duruşların Musa’nın en büyük sihri oluyor. Kalabalıkların bütün sevgisini ve aşk diye ortaya koydukları neleri varsa senin duyguların tarafından bir bir yutuluyor. Kıyaslamadım ki hiçbir zaman senin duygularını kalabalığın sihirleriyle/büyüleriyle. Yapmadım. Bilirim, varlığım bile senin duygularının karşısında eciş bücüş bir büyü işi.

Bakma bana öyle parçalanırım.

Bakarken neyi gördüğünü merak ediyorum. Bakarken beni sil baştan nasıl var ettiğini de. Bakarken neye yaklaşmak istediğini de. Bakarken neyden kaçmak istediğini de merak ediyorum. Kaçışın- gelişin- gidişin ve varışın nasıl da “ben” olduğum da merak konumdur.

Bakma bana öyle kaybolurum.

Sana elimi uzatışımın hikayesi de çok uzun. Yed-i Beyza’ya telmih yapacak değilim. Efsanelerin gücünden ürktüğümü sen çok iyi bilirsin. Duygulanmalarını ve çalkalanmalarını dışına taşıran, yüzdüren, soluklandıran sensin. Duygunun atmosferinde başka duygulanmaları yağdıran da sensin. Duygularını bir efsane olarak var eden de sensin. Sevmek sana ne çok yakışıyor. Sana ne çok anlam veriyor. Sana ne çok şey katıyor. Başkalaştırıyor, güzelleştiriyor, efsane dediğim bu işte. Büyü, sevmektir bir kadın için; sevilmek değil.

Melül melül bakma öyle dökülürüm.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Tem 04, 2008 7:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Olmayacak/gerçekleşmeyecek bir iğrençlik var mı bu gezegende?”
-öylesine bir söz-


“Anasını satayım…! İğrençlik dozajı bu kadar belli olan şeyleri bile bile adem oğlu/kızı neden kabul ediyor/yapıyor/yaşıyor ve yaşatıyor. Ulan, diktiri boktan meselelerle oyalanan insan, ne yapmaya çalışıyor? Üreme problemini bile neden bu kadar içinden çıkılmaz bir hale sokuyor bu hilkat garibesi anlamıyorum ki? Hayvanlar gibi yaşasak bu kadar problem çıkmayacak lan! Aşkta-meşkte, parada, eğitimde , sağlıkta, havada-karada-denizde …öyle ulan …öyle!”

Kayıyor Hilmi. Kendi avuçlarında akıyor. Kar yağan bir yeri yok garibanın. Yüksek tepesi yok. Kayıyor kendi avuçlarında. Eğlencesi ve işkencesi kendi dili olan insanların turistik yerleri avuçlarıdır. Kayıyor Hilmi…

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.”diyor. “Görüntü” kelime olarak iyi çağrışımlar yapan bir şey değil zaten. “Görüntüyü kurtarmak” bu sokağın dökülen dişlerini tamir etmeye kalkışmaktır. Sokak artık çiğneyemiyordur içinden geçenleri, hazmedemiyordur. Bunu bir şekilde idare etmek lazım. Kurtarmak lazım sokağın görüntüsünü. Birileri görsün ve beğensin. Hepsi bu. Korkunç bir iyilik koksun ortalık. Korkunç bir göz şöleni sadece. İyi gözüksün her şey, yerinde gözüksün.

“Tüm mesele bu değil mi oğlum? Yalan mı?” diyor.
Elbette budur ya da buna yakın bir şeydir tüm mesele. Elbette bundan ibarettir her şey kalabalıklar için. “Ya insan teki için durum bu mu?” Bak işte burada durum karmaşıklaşır. Bu insan teki dediğimiz kim?diyorum ben de.
Bir peygamber mi?
Bir şeytan mı?
Paranın kutsallığını her şeyin üzerinde tutan biri mi?
Sosyal ilişkilerin her türlü getiriyi getireceğine inan biri mi?
Münzeviliği tanrılaştıran biri mi?
Bacaklarını hayatın merkezi olarak gören biri mi?
Yüksek mevkilerin ve sandalyelerin kuşları mı?
Uçanlar mı, sürüngenler mi?
Ortaokul sıralarında çakılı kalanlar mı, akademisyenler mi?
İçenler ve sıçanlar mı?
Yiyenler mi, aç kalanlar mı?
Beyinleriyle ruhlarını barıştıranlar mı, yoksa her ikisini unutanlar mı?
Kim ve hangi insan tekinden söz ediyoruz?

Allahsızlık yapmanın alemi yok. Herkes, neyden söz ettiğimizi biliyor. Biliyor; ama bilmiyor gibi davranmak, hesap işine daha yatkındır. Yalnızlığının farkına varan insan tekini süreyim ben namluya Hilmi Bey. Sürdüm, bu insan tekini kendi çekirdeğinin içine. İnsan cinsi işte, insan cinsi… “Sevmeyi niye bu kadar muğlaklaştırır?” mı dedin az önce Hilmi Bey? Düpedüz ortaya koysa böyle bir şeyi, yaşamaya niyetlense en doğal haliyle gizemini bir kenara bırakıp bu tür duyguların ne kalır geriye insan kalabalıklarından Hilmi Bey, ne kalır? Karanlıklar ve derinden gelen sesler her ferdi, her insan tekini cennetten kovulma sahnesine götürmez mi? Olay bu. Kendi izlerini bu kadar merak eden tek yaratık, insan. Neymiş efendim, “Biz cennetten kovulduk.” Oğlum cennet kim sen kim? Cennetten kovdurtmuş kendini kalabalıklar. Cenneti beğenmemişler de kendileri bir cehennem inşasına başlamışlar. Ulan sen ne anlarsın güzellikten? Cennetten kovulmuşmuş…Yesinler seni de serüvenini de, ısırdığın lokmayı da…

Neyse Hilmi Bey, biz işin birazcık fantezi tarafında duralım.
Biz cenneteyken, keyfimize bakardık. Yer-içer sıçardık. Sıçma yok, sıçma yok…Daha erken. (Sıçılır mı lan böyle bir yere? Cennet burası oğlum!) Yemyeşildi her taraf ve pırıl pırıl. He…he ...çöp möp yok yemyeşil. En doğal elbisemizi giyinmişiz. Kıllarımız var bizim. Örtmesi gereken yerlerimizi örtüyor. Utanmıyoruz çıplaklığımızdan. Alışma aşamasındayız daha. Çamurluktan yeni kurtulmuşuz. Bir birimize hayran hayran bakıyoruz/bakınıyoruz. Her an keşfe çıkıyoruz birbirimizi. Cennet burası arkadaş! İhtisas alanımız anatomi. Çamurluktan yeni kurtulan insan anatomisi. Bildiğin gibi değil, Hilmi Bey…Zevk, eğlence, sefa…gani gani…valla…

Biz cenneteyken, kuş sesleri duyardık kuşların taklidini yapar aşkı kuşlara yüklerdik.
Biz cenneteyken, altından ırmaklarda yüzerdik.
Biz cennetteyken Magosa diye bir yer duyduk sonra. Derken -ne yaptığımızı söylemeyeyim- kovulduk. Magosa kavramını çok duyar olduk. İçimizden biri “Namık Kemal bir gün Magosa’dayken" ile başlayan cümleleri sık sık kurmaya başladı.Cennet, Namık denen herifin akıl almaz olaylarında ve fıkralarında yaşanmaya başlandı. Ve biz kahkaha atarak cennetten kovulduk.

“Orasını anladık…Nerden geldiğini niye bu kadar didikliyor? Hangi mağaradan çıktığı belli. Bu mağarayı doğum uzmanları her gün ziyaret ediyor. Çığlık çığlığa başlıyor hayat. Çığlıklar, bağırtılar ve ilk anın ağlama sesi. Bebek anneye böyle duyurur kendini. Ağlayarak. Bu nasıl bir bağ ki ya hu? Çığlık çığlığa başlayan bir hayat. Acı çekmeden/çektirmeden kimseye bir şey vermez mi bu hayat? Acı hayatın mayası mı? Bebeğin hammaddesi çığlık. Annenin hammaddesi karın şişkinliği. Hayatın karışımı bu: Acı.

Hilmi, gündeminin doluluğunu bir yere akıtacak ben bunu sabırla bekliyorum. Akıtma şekli belli. Musluk açılır ve su akmaya başlar. Zorlamadan, kasmadan germeden, ve işkillenmeden. Hilmi’ye bu dil yakışıyor aslında. Kelimeyi ve cümleyi alır, kendi süzgecinden geçirir, sağa sola bükmeden, anlamın en cazip kısmını yüreğine dokundurur ve sonra küfür şekline gelen ürün dökülür ağzından herkesin gözlerine kulaklarına. Sin-kaf’lı kelimelerin vurgusu yüksek. İçlerinde taşıdıkları anlama sadakat noktasında firesizdirler. Hilmi gibiler, bunun farkında. İsraf, -her türlü israf- dinen haramdır. Ki bu anlam israfı en şedididir.. Kısalta kısalta ve vurgulaya vurgulaya hayatın merkezine sin-kaflı cümleler en ekonomik olanlarıdır. Sondaj hamleler, etkili, şaşırtıcı bir o kadar da terbiyeye işaret eden haller...

Haassstir leen!!!
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cmt Tem 19, 2008 11:45 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Hilmi oğlum konuşamıyorum. Düşünemiyorum. Ve en kötüsü hissedemiyorum. Hayatın bize dayattığı bir sürü alışkanlığın eseridir bunlar. Zorlanarak nefes almak dedikleri şey bu olsa gerek. Susam Sokağında her dem yürüsem bu böyle olmayacak. Biliyorum. Ama Susam Sokağında geçirdiğim zamanın yürüyüşleri ve bu yürüyüşlerin uzunluğu- kısalığıyla alakalı sıkıntılarım. Yoldan çıkışlarım, sapmalarım, saplantılarım. Ayak burkmalarım… Burkulurken cümlelerim, taşıdıkları sayıklamalardan muzdarip olması, ayrı bir çıkmaz sokak acısı.

Yürüdüğüm yerler ayağımın altında ufalanıyor. Zor geliyor Susam Sokağının dışındaki yürüyüşlerimin uzayışları. Oturduğum yerde kafatasımdan ödünç zamanlar çalıyorum/aşırıyorum ayaklarıma. Ayaklarım, biraz daha sağlam basıyor düşlerime. Düşlerim yarım ayak. Yarım yamalak. Düşlerim, kafatasının bulanıklığıyla varlar. Kafatasım, Susam Sokağı. Kafatasım bir milyon tane iskelet acısı. Kafatasım Hilmi’nin soyadı. Kütüğü. Cilt nosu. Ve en kötüsü kafatasım, Gülten’in çıplaklığı. Kafatasım Hilmi’nin fantezi hücresi.

Dışarısı kimin dünyası, kimin çıplaklığı? Susam Sokağının dışındaki dünya kimin soyunma odası? Herkes mi giyinik anasını satayım? Bir Susam Sokağında mı çırılçıplak dolaşıyoruz? Cennete en yakın yer burası mı? Cennet havalimanı benim kafatasım mı? Ürküyorum, uçakların inişinden ve kalkışlarından. Cehennem sıcaklığını taşıyan bunca motor gürültüsünden, günahlarını valizlerinde taşıyan giyinik insanlardan, kalabalıklarını her şeyin üstünde tutan anlayışlarından, sayı farkını tek fark olarak telakki edişlerinden, ürküyorum.

“Bırak saysınlar.” Diyor,. Hilmi. “Saysınlar, yorulana dek saysınlar. Sayılardan sayınlar/saygınlar çıkarsınlar. Rahat ol…! Seni saymayacaklar. Sen bir sayı değilsin. Sen onlar için bir şeyle bağlantı noktası değilsin. Hangi sayı kümesine sokacaklarını bilemediklerinden seni, dışarıda tutacaklar. Yapma şunu, müdahale etme!”diyor.

Sayı/sayılma/saygı, bana bir şey mi katacak? Soruyorum Hilmi’ye, dayanamıyorum: “Neyi sayıyorlar ki oğlum, bu kadar sayma üzerinde duruyorsun? Nedir bu saydıkları ya?”

“Ne demek nedir bu saydıkları yaw? Her gün sayıdalar. Ve bu sayının kabarıklığı onları şişirir. Çoğaltır. Büyütür. Başka biri kılar kendilerini kendi gözlerinde ve başka gözlerde. Saydıkları şeyler çok pahalı kendilerince. Günleri sayıyorlar tükete tükete. Parayı sayıyorlar tapına tapına. Evlerini, arabalarını, adamlarını ve lükslerini sayarlar gerine gerine…

Kaç kadın düzdüklerini sayıyorlar herkesin önünde. Sarışını, esmeri, melezi, inanılmayacak kadar uzun bacakları olanları, kısa olmasına rağmen dehşet çekici olanları, kilolu olup kanı tatlı olanları…Sayıyorlar kaç kadın bacağına dokunduklarını, kaç dudak ısırdıklarını, kaç meme kokladıklarını, öyle bir yaratık oluştururlar ki bu bacaklardan memelerden kendileri bile inanacak değiller; ama bir fark dünyası bu. İmza bir kadın etine atılınca kimlik kazanıyor. Kaç karıyı kaç kere düzdüklerini de sayarlar. Düzüş şekillerinin envai çeşitlerini pozisyonlarıyla anlatırken şekil-şema ve tema bir sayıdır. “Bir şöyle …ulan oğlum! Sonra şöyle…of ulan off..!” bu oflama ve poflamalar sayıları ve saymaları şişmanlatır. Malzeme heyecan. Ritim salya sümük. “Kaç karı düzdüm işte gördünüz mü?” Bu, “Gördünüz mü?” sorusu görüntüden çok daha nettir. Görmek ne demek? Toplu ayindi. Kulaklar, muhayyilenin muharriki, tahriki, orospusu. Dinleyenin sayısı da bir önemdir/önemlidir”.

Kaç Kazanova’nın baştan çıkarıldığı da bir sayıdır tabi. Kaç erkeğe göz yumulduğu. Kaç erkek bakışı tarafından giydirildiği/soyulduğu da. Kaç erkek tarafından arzulanıldığı da. Kaç erkek tarafından istenildiği de, kaç erkeğin sıraya dizildiği de …

Say kadınların içindeki erkekleri, ve say erkeklerin hamileliğini…”
diyor Hilmi.

Hilmi’nin yaslandığı sevda, benim dokunduğum düşsel fotoğraflar, her birimizin köşesini süsleyen gariban renklerden ve desenlerden oluşan şark minderleri, yerle yeksan bakışlarımız, içimizde duran kadının zaafları ve bizim erkek oluşumuzun katılığı/ hergeleliği…Hepsi Susam Sokağını biraz daha anlamlı kılıyor. Her şey hissetme üzerine kurulu. Hissetmeyen sokak taşını sökmeye hazırız ikimizde, acımadan.

Bazen yürümek bile istemiyorum şu parkeli sokaklarda. Takılır düşerim. Yürümeyi öğrenemedim ki daha kendi dışımda. Emeklemek de zor. Hayatımı emekleyerek bitiremem ki. Emekli olanları bu yönde anlıyorum.

Zorlandığın ne?” diyor Hilmi. “Kasmamalı...Lafını kaçıncı keredir tekrarlamış olacağım? Bilemem. Çok kasıyorsunuz oğlum, çok. Bu kasılmalarla neyi düzene koymaya çalışıyorsunuz? Bilmem ki. Dikkat çekmek mi sizin derdiniz? Çok mu önemli birilerinin dikkatini üzerinize çekmek? Daima spotların altında olmak güzel mi lan ?” diye de ekliyor. “Yaw yok…!!!” diyesim var ; ama desem de rahatlamayacağım ki. “Ezberler…” diyebiliyorum sadece. Ben ezberlerimi bozmuş olsam da toplumsal nakaratlar ve korolar hayatımın merkezinde. Anasını sattığımın gezegeninde tek başıma yaşamıyorum ki. Uzay boşluğunda seyreden bir mekikte de değilim.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Pzr Ağu 17, 2008 10:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Hilmi, ne dedin oğlum?”
- Gülten’e söyle, rüya görsün oğlum rüya!
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cmt Ağu 30, 2008 6:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Ağlayacağını biliyordum. Kızacağını da. Sıralamayı yanlış yapmayacağını da. Önce kızacaktı, sonra ağlamayı kızmanın perde arkası olarak kullanacaktı. Tabi bunları önemsemeyecekti. Sıralamayı bildiği de yok. İlgilenmemesi bu sıra işiyle, bana yaptığı en doğal duadır.
(Amin…!)

“Yüzünün deltasında susmaktan” söz ediyor şair. Yapamam. Bunu bir imgeye çeviremem. Yüzü öyle bir güzelleşiyor ki, cadılar bayramında olan ben oluyorum. Şekerimi alıyorum yüzünden. Gıdamı, soluğumu…

Kar-boran-fırtına…yüzünü coğrafik imgeye çevirsem kaybolurum. Acemiyim yön konusunda. Pusulasızım. Kuzeyi bile bilmem. Güneyden kovulmuş biriyim. Doğu, ürkekliğim, terörize ettiğim ahlak yapım. Batı, karşımda çırılçıplak duran ama hiç dokunamadığım orospu. Yapamam.

Bir yol beliriyor gözlerinde tozlu topraklı. Koşan benim. Toz bulutu, patlayan bir bombanın havayı sıkıştıran ve zorlayan basıncı gibi bir birinden daha şişman, daha iri dumanla karışık alevler taşıyan halkalanmaları ben iç duygulanmalara çevirerek yüreğinde yaşıyorum. Yerli yersiz kundaklamalar bunlar. İstem dışı kibritin olayların içine düşmesi ve zamanın birden tutuşması. Alev alması, alevin büyümesi… İtfaiyenin bile siren sesleriyle izlediği yalnızlık halleri.

Hilmi, bunlardan bir anlam çıkarmayacak. O böyle cümlelere pirim vermez. Haklıdır aslında. Boynunu bükerken Hilmi, çaresizliğin heykeli çıkar ortaya. Başı eğik durmamasına rağmen öyle bir süzülmüşlükle bu anlamı veriyor ki… Şapka, bir bez parçası olmaktan çıkıyor, kafatasıyla konuşmaya başlıyor. Kafatası şapkanın kiracısı. Saçlar, kiracının haşere çocukları. Burun, mahalle muhtarı. Ağız, her şeyin içine düştüğü kocaman bir kuyu. Girdap.

Çaresizlik de değil bu aslında. Görüntü, net ve naif bir insan görüntüsü. Hali tamamlayan bir cigara var. Cigara, tütün kırığı. Duman savuruyor Hilmi’nin ağzı. Bu duman, Hiroşima’ya atılan bombada herkesin içinde vücudu yanık çırılçıplak koşan kız çocuğunun savrulan acı hali. Hilmi, bir Hiroşima yanığı. Susuyor.

Acı çekerken insan, niye susmak zorunda kalıyor ki? Susulduğunda beden mahzene döner. Kalp yıllanır/paslanır markalı bir şarap olur. Susan, kendi içindeki şarap göletine düşer ve kontrollü/kontrolsüz kulaç açmaya başlar. Saçlar şarap. Gözler şarap. Dudak şarap. Ten şarap. Hilmi’yi kızdırsam ve itsem bu şaraphanenin içine…

Kıskançlığım tutmuş olmalı ki susuyorum. Hilmi, kafa sallar bu durumda, ki malum harekettir bu. Suskunluğum, içimde sıkışan halin-ahvalin pür melalliğidir. “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.”diyor biri.
Hassstir lan! Ululanacak ne var bu acı merasimlerinde? Şunu mu demek istiyor herkes: “Bakın ulan! Ben sizden çok daha güzel acı çekerim. Kim benim kadar güzel acı çeker lan? Anasını bellerim valla bir daha benim acılarıma ortak koşanın, yada benzer acılarla kıvrandığını söyleyenin.” Yani…(?)

Kim kimden üstündür et kemik düzeneğinde?(Düzeneği ve çıkıntıları düzgün olanların diğer hemcinslerine göre daha bir itibar edildiği bir geçek.) Herkeste var bu kemik-et düzeneği ve yığını. Kilo farkı arttıkça önem azalır. “Fazla mal göz çıkarmaz.” lafı bedeni kilolar noktasında geçerliliğini yitirir. Geriye ne kalır peki?
Acı çekmek!
“Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.” Nedir bu kadar zevkli gelen bu acı tortusunda? Sakınmak çok şeyden, insanı büyük kılar. Perhiz. Cinsel perhiz. Mide perhizi. Göz perhizi…kısıldığında bir çok şeyin sesi, kısan büyüyor. Ruhu istiyorsa, bedeni istiyorsa ve dinlemiyorsa sahip, zıtlaştığı için büyür. Yücelir. Acı çektikçe ruhun fiyakası ve cakası büyür. Hilmi, sen de mi bir acı fiyakasısın?

Hadi lan! Beni kendi dünyanızdaki seksek taşlarla oynayan veletlerden yapmayın. Acının mutluluğu sizin olsun. Bak ramazanınız geldi oğlum! Bedeninizi terbiye edeceksiniz. Acı çekmenin fiyakasını toplu aç kalmalarla yaşayacaksınız. Aç kalarak yücelecek ve tanrıya yaklaşacaksınız. Mideyi boş bırakacaksınız. Boş kalacak bağırsaklar. Bu gerçek manada aç kalmak değildir ama. Gerçek bir acı değil bu. Beynin çektiği sancı değil bu. Oruçlu olan kişi, akşam sofrasında çok ciddi yemekler var olacağını bilir. Rahattır beyni/zihni. Asıl açlık akşama yiyecek bir şey bulur muyum düşüncesidir. Ama siz, akşam sofralarını talan edeceksiniz. Çok daha büyük tüketim manyağı olacaksınız. Oruç bu mu lan?”
diyor Hilmi.

Doğru. Aç kalmak ve acı çekmek... Bu felsefe üzeri devam etmek istiyorum Hilmi ile. Perhiz demiştim yukarda. İnsanlar bir şeylerden uzak durdukça yücelir ve yüceltilir. İnsani gereksinimlerini inkar noktasında insan üstü bir kılığa bürünürler. Doğa üstü kabiliyetler sergiledikçe insan oluştan uzaklaşırlar. Gizil güçlerin peşinde insan oğlu. Gaybın peşinde. Görünmeyene talip. Kendini büyütmek için bunca şeye talip. Tanrıyı yanına almalı dünyayı yönetmek için. Tanrıyla müttefikliğini göstermeli insanlara. Tanrı bu yahu…çocukluk arkadaşı değil ya! Tanrı…tanrı bildiğiniz her şeyin kudretini elinde tutan tanrı. Ve aç kalmalı adem oğlu. En ciddi gereksiniminden vazgeçmeli tanrıya yakınlaşmak için. Bir bedel gibi bu. “Bana yakın olmak istiyorsan benim gibi olmalısın.”der gibidir tanrı. Ekler de üstüne:” Olamazsın ya…hadi neyse! Benzemeye çalış en azından.” Hiçbir şeye ihtiyacı yok ki tanrının. “Semud/Samed” sıfatı-ismi hiçbir şeye ihtiyacı olmadığının adresi. Öyle diyor yarattığı kula. “En azından bana benze. Kutsal aylarda sana bu fırsatı tanıyorum. Bunu değerlendir. Ramazan kutsal ay işte. Değerlendir!

Sorar adem tanrıya. “Tanrım, sana nasıl yakın ve yakin (buradaki “i” harfini bir elif miktarınca uzatıp incelterek okuyun.) olabilirim?
Tanrı cevap verir:
“Acı çekerek.”

Tanrının “saMed” ismi var. Tanrının hiçbir şeye ihtiyacı yok. Tanrının yemeğe-içmeye ihtiyacı yok. Tanrı sıfatlarıyla bezenmek isteyen elbette aç kalmalı. “Tanrı, doğmaz ve doğurmaz.”dolayısıyla cinselliğe de ihtiyacı yok. Ama yarattığı kulun var. Tanrılaşmak için “vazgeçeceksin, cinsel oruç tutacaksın!” Acı çekmek, tanrılaşmanın/tanrısallaştırılmanın ilk ve en önemli kuralı.

İnsan olmak çok mu kötü yahu?”diye sözümü kesiyor Hilmi. “ Güzel şey halbuki zaaf sahibi olmak. İnsan olarak hiç biriniz tanrılaşamazsınız. Tanrı insan olamaz, insan da tanrı. Formatı bozmayın ulan! Buram-buram insan kokan yaratıklar isterim çevremde. Zaaflarıyla var olan, zaaflarını seven, zaaflarının bir zaaf olmadığını bilen ve yaşayan insanlar isterim. Ne tanrı ne de tanrıça istemem. Tanrı, tanrıdır;insan da insan. Bırakın herkes tabiatını yaşasın. Oruç ayında tanrısal bir hal almayın. Böyle bir şeye kalkışmayın. Kendinizi de bir başkasını da kandırmayın. Yapmayın ulan yapmayın!” diye de ekliyor Hilmi.
Ya “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.”diyen …diyecek oluyorum ben…

“…iktir et o züğürdü! Günah, ciddi bir kabiliyet gerektirir. Yapamadığındandır.”diyor Hilmi.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Pzr Ağu 31, 2008 7:30 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İblisimiz kim?

Zekeriya’yı ikiye böldüler. Testereyle. Biri yol gösterdi onlara ve saklandığı yeri işaret etti. Ne adına yaptılar bunu?
İnsan ve insanla ilişkisi olan herkes “kıskançtır.”
Şeytan yol gösterdi ve dönemin peygamberi ahali tarafından ikiye ayrıldı testereyle.
Ah ! Bu kıskançlık…

Paranoyak bir yapıya bürünme ihtiyacı çekiyorum aslında bu cümlelerde. Birileri bizi kıskanıyor. Ülkemizi, ordumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi, dinimizi, başörtümüzü, insan canlısı oluşumuzu, üniversitelerimizi, bilimimizi, sanatımızı, kültürümüzü…her şeyimizi; ama her şeyimizi kıskanıyor birileri. Ben bunun farkındayım. Bu kadar güzelliğimizi ve hakkaniyetimizi alıp Zekeriya’nın kendi kavminden kaçtığı gibi kaçıyoruz dağlara-taşlara-mağaralara. Kaçıyoruz kendi ahalimizden.

Şeytan bizi kovalayanlarla karşılaşıyor ve bizim hangi ağacın kovuğunda saklandığımızı işaret ediyor. Ağacı ikiye bölerken bizi de ikiye bölüyorlar. Laikler ve şeriatçılar diye.(Tomrukta yatan isimlerimiz var bizim bu bağlamda: Sağcılar, Solcular,Maocular, Leninciler, Enver Paşacılar, Kemalistler, Nurcular, PKK’cılar, Hizbullahçılar…)

Üniversitelerimizi kıskanıyorlar. Ağacın kovuğuna saklanmak zorunda kalıyor kızlarımız. Şeytan kovalayanlarla karşılaşıyor ve ağacı ikiye böldürürken biz de ikiye bölünüyoruz. Saçı açıklar ve kapalılar diye.

Ordumuzu kıskanıyorlar. Saklanmak zorunda kalıyoruz ağaç kovuğunda rastlıyorlar bize birilerinin işaretiyle. Ve ikiye bölünüyoruz muhtıralarla. Darbeciler ve sıradan rütbeliler diye.

Aşkımızı kıskanıyorlar sonra. Fadime şahini sokuyorlar şer-i hükümlerle Müslüm GÜNDÜZ’ün koynuna ve ikiye bölüyorlar bizi gene. Uçkuruna düşkün dindarlar ve resmi dindarlar diye.

Zekeriya kendi ahalisinden kaçarak bir ağaç kovuğuna sığınmıştı. Ve testereyle ikiye ayrıldı. İşaret eden iblisti. Dönemin peygamberini ikiye bölen de kendi ahalisi, kendi kavmi..

Bizim iblisimiz kim?

Kim bizi toplumsal yapının dışına itip bir ağacın kovuğuna sığınmaya zorlayan? Bizi işaret eden bu iblis kim?

Ordudan ayrılır ayrılmaz ismi mafyaya- çetelere karışan generallerimizi kıskanıyorlar, baş örtümüzü, medyamızı, yer altı ve yer üstü zenginliğimizi, mafyamızı, her şeyi ama her şeyi satılık metaya çevirişimizi kıskanıyorlar. Bizi bunlardan vazgeçmemiz için zorluyorlar. Talan edilecek bir gemi gibi görmemizi istiyorlar kendimizi. İblisimizi her yerde arıyorlar. Onunla kıskançlık bağlarını güçlü kılmak için yapıyorlar bunu.

Karakutu’yu da kıskanıyorlar. Olmadık reklamlar bulaşmış karakutu’ya. Kargaşanın ortasından kaçanların saklanacakları pek fazla ağaç kovuğunun olmadığını biliyorlar. Zekeriya Peygamber aramızdaysa onu arıyorlar. Her kimse çıksın ortaya ikiye bölsünler de rahatlayalım.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cmt Eyl 06, 2008 6:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

...
“Ula…! Ne …ikimin yazarı! “ diye bir laf çıktı ağzımdan bu gece. Gece, kelimelere ihanet edildiği en mahrem andır. Duanın küfre; küfrün duaya, sıcaklığın şehvete; şehvetin cinayete uğradığı/ karıştığı andır. Kaç kelime,kaç zarf, kaç sıfat, kaç zamir ve kaç bağlaç gecenin bir köşesine sürüklenerek sevgiliye sunak/adak yapıldığını en iyi sen bilirsin. İsmail ve İbrahim gibi ard arda yürürler kelimeler. Muayyen yere gelindiğinde anlam, kelimeleri teker teker yere yatırır ve boğazlar onları. Sevgili izler. Kaç kelime sevgiliye gecenin hatırasıdır,kaç kelime, meme uçlarının rengini sevgilinin dudaklarına verir ve kaç kelime şarap kadar naturel sözcüğü kadar sarhoş eder?. Sevgili, kendi meme uçlarını da dudaklarını da söker yerinden şarabın içine atar ve bardağı gecenin eline tutuşturur. Yıldızlar mayhoş, karanlık kör, ses yankılı ve benim tavrım bir kıyamet sahnesidir. Gel gör…
Bunu beynine nakşeder sevgili. Gece , gergefin başına oturan Lydia'li güzel bir kiz olan Arakne ( Arachne) olur.Gergefi germiştir ve örer duyguların kaderini. Ördüğü şeyleri de satılığa çıkarmaz. Yasak denen sandığa kitler.

Kıyametin gerekçesi kadar ciddi bir gerekçesi olanın, üflemeli çalgılardan en keskin sesli olanı (suru) eline alır ve üfler. Anlam, biçim, ritim, dizgi, yazım kuralları ve edep sarsılır. Ahmet Hamdi TANPINAR’ın estetiği üniversitelerin boş koridorlarında çınlar. Şiir, çığlık çığlığa kendine bir kafatası arar. Roman küllün yalan. Kurmaca bir hayatın tanrılarını çırılçıplak bırakır ortalıkta. Sonya, bir hayat kadını olmaktan kurtulur. Dostoyewski, yarattığı hukuk öğrencisinin boynuna asar baltayı ve Hz. İbrahim’in yaptığını romanda tekrarlar. Duygu, pamuktan dağlar gibi bir oraya bir buraya savrulur, tanıdık kelimeler birbirine yabancılaşır, kaçar bir birinden hatta böyle anlarda. Her kelime, ancak kendi anlamını yüklenir ve kendi anlamının hesabını verebilir.”Ula…! Ne…imin yazarı! Bir haber yazarı işte!”.Bu cümle, balta olur. Hz. İbrahim yapacağını yapar. Balta benim boynumda ve ben diğer putları kırmak için öyle bir hareketsizlik içindeyim ki.“Yanlışlıkla doğru yere gider cümle.”

Yanlışlıkla doğruyu yapmak…Bunu da düzeltmeye çalışmamak…Olduğu gibi kalsın ve anlam nereye oturmuşsa oturmakla kalmayıp boylu boyunca uzansın demek…Keyfine baksın bu anlam, rahatına baksın. Ve içindeki terbiye sınırını gerebildiği yere kadar gererek iyice serkeşleşsin…

“kumsaati orda mısın?”
…hı hı.

Ne güzel bir duygu ama bu. Bilen bilir. İçinden geldiğini geliş şekliyle karşısındakinin beğenisine sunmak. Ne ala! Ben bunu bir anlık yanlışlıkla yaptım. Ama yanlışımı da düzeltmeye çalışmadım. İçimdeki şeydi o. Muhatabı buna şaşırıp şaşırmadığını bilmiyorum. İçimden aktı birden ve duruldu.

Bir zaman önce yine yanlışın yanlışını yapmıştım. Yanlışın doğrusu değildi bu sefer. Düpedüz yanlıştı. Gülümseten bir yanlış. Farklı bir pencereden içeri hiç olmayacak cümleler atmıştım. Ah…! O gülleri Beatris alıp koklaması gerekirken, Donkişot’a ulaştılar. Donkişot, benim ne dediğimi anlamazken Beatris’im gülümsüyordu.

“Ne dedi Donkişot sevgi cümlelerine?”
“Ne …ikimin yazarıysa kurcalama!”
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cmt Eyl 13, 2008 9:07 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Dandini dandini dastana
Danalar girdi bostana”
-Anonim-


Bostanda yenebilecek bir şey yok aslında; ama danalar durmadan buraya hücum ediyor. Dana, bostan arıyor sadece.

Dananın ruhunda da ibnelik var. Bir sağa bir sola koştur dur. Manyaklar gibi üzerinde taşıdığın etin cakasını bas. Bostan korkuluğu mu lan bostan sahibi?

Renk körü olduğunu söylüyorlar dananın, görme işleviyle uğraşanlar. Dana bostanı benzetiyor sadece bir şeylere, hepsi bu. Kafasındaki şeye... Ve kafasındaki şeyle barıştırdığı zaman da görüntüyü, neresi olursa olsun dalıyor. Dana için bostan, kafasındaki şeyin görüntüsüdür.

Dananın en büyüğüne (boğaya)sorarlar:
Kırmızıdan neden bu kadar nefret ediyorsun da saldırıyorsun?”
Boğa cevap verir:
Yaw, kırmızıdan nefret eden inektir. Beni inekle karıştırmalarına fitil oluyorum/kızıyorum.”

Olay bu abi! Kimseyi kimseyle karıştırmamalı. Herkes neyi kime yüklemesi gerektiğini bilmeli. Kırmızıdan nefret eden inektir. Boğayı niye kızdırıyorsunuz abi? Durduğu yerde sen boğaya niye inek muamelesi yapıyorsun kardeşim? İnek inektir, bağa da boğa. Aynı şey değil ki yani. Sana kalkıp biri benzerliğinizden dolayı “maymun” dese , kıyameti koparmaz mısın yaw? Danaya da “Semizlesin de yiyeyim.” gözüyle bakıp durmadan bir şeyler yedirirsen, dana da kudurur.

Çok da keriz değil yani dana. Onu niye beslediklerini görür. Belli bir süre sonra kesileceğini de anlar. Onun için “bu dünyadan ne koparabilirsem kardır” mantığında. Haklıdır da. Eee…ne yapsın? Önüne gelen bostana girecek. Bostan dediğin de ahalinin mahremi, eğlencesi, lüksü, tatili , gözbebeği. Dalacak ve kavun- karpuz… bir şey bırakmayacak. Kendi etine, canına kastedecek insanoğlunun bostanını talan edecek. Kısasa kısas. Bu eylem dananın çok ileri görüşlü bir hayvan olduğunu göstermez mi.?

Dana kendisini kesecek olanın bostanına değil de bir başkasının bostanına niye dalar peki? Dana neden böyle bir genelleme yapar?
Hak hukuk, kanun, nizam yok mu? Var yada yok, böyle bir genelleme yapmayacağız. Böyle bir genellemeye gitmeyeceğiz. Hak hukuk meselesi sırat köprüsüne kalsın.

Dana neden genelleme yapar peki?
Dananın bilinçaltına bu işlemiştir artık. “Kesileceğim!“
Ulan…! Siz kesilecek olsanız kaç bostanı dağıtırsınız?

Danayı aylarca içerde tut. Özgürlüğünü kısıtla. Kilo alıp şişmanlasın diye olmayacak şeyler dayat ona. Yedir içir. İçerde iyice kudursun. Dört duvar manyağı yap sen onu ve sonra dışarıya sal. Ne yapar bu dana ya? Dana, dana olmaktan çıkar bir şer odağı olur. Bunu bilmeyen var mı ya? Dalsın dana bostana, sen arkasından tekerleme yuvarla: “Dandini dandini dastana… “

Hadi burayı da geçtik. Çıldırmış bir dananın uyku ile alakası ne? Manyak bir dana ve uyku. Ha ! Deseniz ki uyku ölüme çok benziyor. Dana ölüme doğru koşarken bebek de uyuyacak. Ve bebeğin bilinç altına ölümün gerçekliği yerleşmiş olacak. Tekerlemede kutsal motifler ve dünyaya sert uyum sinyalleri var. Korkunç bir şey bu ya. Satır-bıçakla kovalanan bir dana ve uyku…Bu nasıl bir mantık?

Şöyle bir yorum da getirebilirsiniz: “Dana bir sağa bir sola koşuştururken yorulacak. Bostana girdi mi asıl cingal işte o zaman kopacak. Bağırtı, çağırtı, kovalamaca ve ciddi bir yorgunluk…derken bebeğin beyni sulanacak ve direnmeyi bırakacak. Yorulan beyin kendini uykuya bırakacak."

Böyle büyütüldük işte: “Dandini dandini dastana . Danalar girdi bostan…” Bilinç altımızda bir istila olayı var. Zorlama var. Talan var. “Allah…Allah…Allah...!!!”deyip okyanusların ötesini fethetmişiz. Belli bir dönemden sonra da bostan sahibi rolünü üstlenmiş ve uzun yüzyıllar savunmaya geçmişiz. Dana kovalamakla ve danalara karşı koyma teknikleri düşünmekle/geliştirmekle geçirmişiz zamanımızı/ömrümüzü. “Acaba gelecek olan dananın rengi ne ve kilosu kaç? “a” şıkkı mı, “b” şıkkı…yoksa “c” şıkkı mı?"

Korkularımıza birazcık duada karıştırırız çoğu zaman. “Rabbim, bize siyah ve kırmızı bir dana gönderme. En şerlileridir bunlar danaların. Ve rabbim, bizi danaların şerrinden koru. Bıçağımızı keskin, satırımızı güçlü, bostanımıza saldırcak danaları da zelil kıl.(amin!)”

Halk dilinde bu dana-bostan ilişkisinin kadim bir hikayesi olmalı. Halk için bostan, bir mesire. Dana, serkeşlik yapacak yaratık. Bostan, halkın gözbebeği. Dana göz bebeğini rahatsız eden çöp.

Dananın o bozgunculuğu ilginç. Kendini yırtmak isteyen hareketlere şaşırıyor insan. O ne tepinme şeklidir. Dört ayağı iki ayak gibi kullanma serkeşliği, meydan okuyuşu her şeye ve bostanın hareketsizliği, masum masum darmadağın edilişi... Yerde yatan karpuzların kavunların dananın ayaklarının altında ezilmesi, ısırılıp yarıda bırakılanlar ve bostanın harap oluşu.

Sahneye bostancı çıkıyor. Ve kovalamaya başlıyor danayı. “Kov bostancı danayı, yemesin lahanayı.” Kovma gerekçesini de halk ezbere koyuyor. Bostancı da kovmaya şartlanıyor danayı. Bir kovalamacanın tekerlemesidir hepimizin hikayesi.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Eyl 19, 2008 7:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Masumiyet Müzesi:

Sanatçılar, sana duyduğum ilkel duyguyu yaşamak ve yaşatmak için sanatın tüllerine sarıp toplumun kabul edebileceği bir hale sokmaya çalışmışlar. Ahlak yasaları gereği, kilisenin duvarlarına İsa’nın çıplak bedeninden başka hangi erkeğin çıplaklığı çizilebilirdi ?

İnsan, doğasındaki bu ilkel arzuyu önce kilise duvarında yaşadı. Terbiye her neyse (!) insan, terbiyesizliği seviyor.Terbiyesizliği, kutsal kılarak, tanrının evine sokarak yaşadı. Korkarak yaptı bunu. İsa’yı soydu. İsa’nın bedeninde bu ilkel görüntüyü/ hazzı görmek/yaşamak istedi.

İnsan oğlu kendi bedenine ve bu bedenden kaynaklı hazlara ne kadar da meftun. Kadını taşın sertliğinde, cilalanmış mermerin pürüzsüzlüğünde soydu. O bedenin şuhluğu/canlılığı çürümesin ve bozulmasın diye yumuşaklığıyla beraber taşın sertliğine zerk edildi. Sert ve yumuşaklık kavramları ancak böyle çelişmeden bir araya getirilir /barıştırılır. Fena da olmadı hani. Tanrının karşısında ve evinde insanın kendi doğasını abartmadan yaşaması.

Meryem’i tanrının evinde soymaya cesaret yoktu. Çıplak bir kadın bedeni tanrının evinde tanrının tahtını mı sarsar? Bu yapılmadı zaten. İsa, kilisede soyunurken Meryem, bir başkasının bedeninde göz önüne çıkarıldı. Çok daha riskliydi bu. Ama insanlar başardı bunu. Çırılçıplak olmayı da doğallığın içine sokmayı başardı. Kabuller işte. Yaşam boyu sürecek değişimler. Ahlak yasaları, kilise, tanrı ve sokak…

Heykele dokunurken bakışlarımız kadının tenine yapışıp kalıyor. Bu kadar çıplak kadın resmi neden var ? Niçin var bu kadar çıplak erkek resmi? İnsan, kendine ne çok meftun. Kendi bedenine ve kendi bedeninden yayılan enerjiye/ erotizme ne çok hayran. Kendi bedenine tapınma isteği neden bu kadar güçlü ?

Tanrının resmini çizmesi istense insandan mükemmel/ kusursuz bir insan fiziği çizeceğinden eminim. Bir erkek resmidir tanrının resmi. Bu ilginç! Kutsal kitaplarda tanrının cinsiyeti yoktur halbuki. Beynimizde tanrı neden erkektir? Ve buna rağmen hayat, neden “kadın oluşun” çevresinde şekillenir.

Kadın tenleri yapışıyor ressamların fırçalarına. Kadın sıcaklığı dağılıyor şairlerin dizelerine. Mermerden /tunçtan /altından /gümüşten yapılma biblo ve heykellerden dişilik yayılıyor hayata. Kadın kokusu herkesin genzinde. Kadın da kadına sulanıyor erkek de sanat salonlarında. Her erkeğin içinde bir kadın var ve kadın zaten kadın.

Her reyonda bir kadın sıcaklığı satılmaya çalışılıyor. Her sessizlikte bir kadın inlemesi pazarlanıyor. Her karanlıkta bir kadın çıplaklığı inşa ediliyor ve her gösteride kadın bedeni ziyafetin baş köşesi. Kadın eti ve ruhu yeniyor her yerde. Tüketilen ve türetilen bir şey kadın.

Müze dendiği zaman benim aklıma gelen ilk şey heykel oluyor. Memeleri (ilkel şekli bu, göğüs denebilirdi.) biraz daha ön plana çıksın diye yüzü hafiften dönük, mahcup ve kolları kesik kadın heykelleri. Parmakları ve elleri gözüken güzel bir kadının memeleri düşer yere kırılır.

Müze dendiğinde aklıma masumiyet gelecek bundan sonra. Bu masumiyetin içinde çırılçıplak bir “sen” heykeli. Yüzü hafif dönük, mahcup olmayan ve tam takır on tane kadın parmağı olan bir sen heykeli. Her parmağında ayrı bir kadın zarafeti. On kadın heykeli her elinde.

Müzedesin. Çırılçıplak soyunuksun. Bir bibloya bakar gibi bakıyorum sana. Yan yana iki heykel gibi durmak için ben de soyunuyorum. Yanına çakılı kalıyorum. Gelen gidene aldırmadan sürekli memelerine bakıyorum. Bir birine sulanan iki heykel görüyor çevredekiler. Müze, tuhaflaşıyor. Heykelleri görmek için dünyanın her tarafından insanlar geliyor.”tUtkU” adı bu heykelin.

Sürekli kadın oluşuna bakıyorum. Sürekli hayran hayran bakıyorum. “Tutku” diyordum ya bu hale. ( Tutma fiiliyle ilişiği olması ne güzel bu ilkel duygunun, azgınlığın. “Seni tuttum.”,”Sana tutuldum.”, “Tutuklu kaldım.” “Tuttum bırakmadım.” “Ay tutulması”, “Nefes tutulması”, tutma ile ilgili ne varsa bunun içinde işte.)

Aklıma müzelerin ağır havası gelmeyecek bundan sonra. Kafamdaki müzelerde senin masumiyetin, ay tutulmaların, güneş tutulmaların ve günahın içinden çaldığın “h” nin tüm büstleri.
Şair diyor ya;“Milyon kere Ayten.” Bir masumiyet müzesidir Ayten.
Başa dön
tu_ce
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 15, 2006
Mesajlar: 933

MesajTarih: Pzr Eyl 21, 2008 10:38 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Taşıdı Kemal...Füsun'a dair her nesneyi özenle taşıdı müzeye. Merhamet Apartmanı'nın küf kokan dairesinde ilk seviştikleri gün, mavi çarşafın kıvrımları arasına düşen "f" harfli küpeyi. Füsun'un lastik ayakkabılarını, saç tokalarını, sofrada aynı anda uzanıp ellerinin tam üstünde birleştiği tuzluğu, bir şey anlatırken eline alıp sinirli sinirli oynadığı deniz kabuğunu, Kütahya işi küllüğü, çay içtiği bardağı, Pereja kolonya şişesini...

Füsun'a ait tam 4213 adet sigara izmariti biriktirdi Kemal. Dudaklarına değen, ağzının içine giren, bazıları kırmızı rujuyla boyanmış izmaritler. Daha pek çok; hüzünlerini, mutlu anlarının izlerini taşıyan mahrem eşya sakladı...

Oysa Füsun, o yağmurlu gün Merhamet Apartmanı'na gelirken, sadece bedenini merak etmişti, Kemal'in ellerinde, parmaklarında, bedeninde ortaya çıkacak Füsun'u.
Ellerini yüzüne kapayıp hıçkırarak;

"Sana aşık oldum. Çok fena aşık oldum! Bütün gün seni düşünüyorum.
Sabahtan akşama kadar seni düşünüyorum."
diyene kadar, öyle sanıyordu...

Masumiyet Müzesi'nin çatı katında, o mavi çarşaf ve küf kokan yatakta uyumaya
çalışırken, aşağıda sonsuz bir boşluk gibi görünen müzeyi ve Füsun'a dair nesnelerin ruhlarını duyan bir şaman gibi hissetti kendini Kemal.

Sonra Füsun'un resmine aşkla bakıp;

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Pts Eyl 29, 2008 6:19 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


- Hilmi, “Bayramın Kutlu Olsun!”
- Hasstiir lan başlarım sana da bayramına da…!

- Neden, niçin, niye, ne, kim, kimde, kimden…?
- Oğlum , sizin şu emirvari cümlelerinizi sevmiyorum. “Bayramın Kutlu Olsun!”. “Olsun! emrini” veriyorsunuz ya olacak. “Kutlu olacak” anasını satayim! Biliyorum. Olacak; çünkü siz emir verdiniz. Yerine gelecek bu emirler. Gelmezse siz ne yapacağınızı biliyorsunuz. Eski ayı kırpar kırpar yıldız yaparsınız.
Hep pazarlıktasınız lan hayatla! Bir iki gün önce “Kadir Gecesi’nde” de bir emir listesi hazırlamıştınız ve sunmuştunuz, pardon emretmiştiniz tanrıya. İstek ve temennileriniz bile emir kipinde. “Tanrım, bana araba ver. Mümkünse, ehliyetim yok onu kullanacak bir uşak da ver. Arabayı park edecek garaj,garajı kendisine dayayacağım dayalı-döşeli bir ev, evin içinde İstikbal veya Bellona’dan mobilya…ver tanrım ver. Tanrım, bana para ver. Fazla geciktirmem, söz en kısa zamanda öderim. Tanrım, bana bir hatun/ herif ayarla. Kısmetimi aç, kapalıdır, kapattılar şerefsizler, annem öyle diyor. Tanrım, bana okey oynayabilecek üç tane dangalak ver. Olmuyor her gün her gün birilerinin masasına tünemek. Tanrım, zahmet olacak ama bir bardak su ver.”

Ne bu lan! Tanrı mı muhatabınız, lambadan çıkan cin mi?


Sevmiyorum ulan sizin diyaloglarınızı, bayramda yaşadığınız ikiyüzlülüğünüzü, birbirinizi görmek istememenize rağmen bir araya gelişinizi, sarılmalarınızı, yapıştırma surat gülümsemelerinizi, bir sürü kolonya kokusunun birbirine karıştığı el uzatışınızı, tokalaşmanızı, günah devir teslim anlayışınızı, yeni elbise giyme merakınızı, cillop ayakkabılara sığma telaşınızı…sevmiyorum ulan sevmiyorum!
Sevmiyorum ulan bayram şekerinizi!


- Haksızlık etmiyor musun Hilmi Bey? Bayram, insanların kaynaştığı günler, birliktelik, huzur, bereket…
- Yaw…kendini tanımayan/ tanımlayamayan soytarı gök cisimleri gibi uzay boşluğunda oradan oraya savrulan kendiyle barışık olmayan, kendiyle kaynaşamayan insanın/insanların başkasıyla paylaşımı ve kaynaşımı ne olabilir? Camileri sabah daha güneş doğmadan dolduran bu kalabalığın neyden haberi var da neyi kutluyor? Dünyanın gidişiyle ne ilgileri var bu kalabalıkların. Ne bayramı sahi kutladıkları?

- Ramazan ayında tuttukları orucun mükafatı bu bayram. Nefislerine yaptıkları eziyetin karşılığı. Nefs-i tezkiye ve terbiyenin ilticası.
- Ulan Ramazan’da neyi tuttular söylesene bana? Tanrının adını bir sır tutar gibi mi tuttular? Dünyadaki zülüm ve cinayetlerin yolunu mu tuttular? Gözyaşlarını mı tuttular yetimin, fakir fukaranın? Kendilerini mi tutular, bir intiharın eşiğinden? Kafa mı tuttular yoksa saçmalığa sömürüye, tüketime, modaya, ibneliğe,ajitasyona…? Adamlar yer altı- yer üstü zenginliklerini çalıyor senin topraklarından. Kalabalıklar gönüllerini zenginleştirme derdinde. Seninkiler köleliğe mi kafa tuttular?. Hayatın nabzını mı tuttular? İsa İbn-i Meryem’in yolunu mu tuttular? Musa’nın yolunu, son peygamber İbn-i Abdullah’ın sözlerini mi tuttular? “Hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur” derken son peygamber, yüzyıllar sonra gelen bu kalabalık “eşitlik” kavramını ve bu kavramın ruhunu mı tuttu? Birbirlerini mi tuttular dönemin firavunlarına karşı hı ? Yoksa dünyadan ellerini eteklerini çekip dünyaya ve dünya malına sırtlarını dönüp cennetin yolunu mu tuttular?
Yoksa işin üç kağıtçılığına yönelip cehennemin yolunu mu tuttular? Allah aşkına Ramazan ayında neyi tuttular?

Bayram geldi;ama yine bayram gelmedi bu topraklara.

- Olsun Hilmi Bey olsun! Yine de “Ramazan Bayramın Kutlu Olsun.” Hilmi Bey…
Başa dön
care
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Oct 08, 2007
Mesajlar: 569

MesajTarih: Pts Eyl 29, 2008 3:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hilmi'yi Sahra çölüne göndermek lazım. Zihnindeki kalabalığı azaltır belki...
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
5. sayfa (Toplam 6 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Rıce: "Biz 50 Milyon İnsanı Kurt... 08parpali Güncel Olaylar-insanlar 0 Prş Arl 27, 2007 9:40 am
Yeni mesaj yok Felsefe Kılavuzu Poe Okunası Kitaplar 0 Cum Ağu 17, 2007 12:05 pm
Yeni mesaj yok XP işletim sistemini ve PC nizi daha ... istanblue Bilgisayar Sorunları 0 Cmt Mar 17, 2007 12:31 pm
Yeni mesaj yok Yurdum insanı ANLAM-SIZ Nazım Hikmet Ran 1 Çrş Oca 04, 2006 7:18 am