elisi diye ders vardi
ilk dugme dikmeyi galiba 4.sinifta ogrenmistik
birde renkli kagitlardan hasir yapma isi
simdi adini hatirlamiyorum bu odevin
bir yerlerden bulmustum hazirini
rengi sari yesil di
itiraf ediyorum
nurgonul ogretmenim
o odevi ben yapmadim
hazir bulmustum
ve ilk okul kopye yada hileye basvurumdu
notum ise 5 oldu
digeri ise genelde tatil yada 15 tatilde verilen roman ozeti cikartma konusunda oldu
bir ust siniftaki abi ve ablalarimizdan alirdim ozetleri
sanki okumus gibi
milimetrik çizimler yapıp metrekare vs gibi şeyleri öğreniyorduk. öğretmen sınıf için büyük bir karton üzerinde bayağı uğraşarak bir çizim hazırlamıştı. bir gün öğle yemeğinden döndüğümde sınıfa girince o çalışmanın üzerinde kırmızı harflerle 525 yazısını gördüm. sınıfta hiçkimse yoktu. "kim yapmış bunu acaba" dedim kendikendime ama pek de üzerinde durmadım. tekrar sınıftan dışarı çıktım. teneffüs bittiğinde topluca sınıfa girdik ve öğretmen o yazıyı gördü. sarışın kadın birden kıpkırmızı birine dönüştü. çok sinirlenmişti çünkü onca emeği mahvolmuştu. hemen tahkikat başladı. sıra ile herkes tahtaya çıkıp 525 yazıyordu. e bende yazdım tabii ve ihale üzerime kaldı. tüm sınıfın ortasında parmakla suçlu diye gösterildim."o yazıyı ben yazmadım öğretmenim" diye defalarca söylememin hiçbir faydası yoktu. ve suratımın ortasına yediğim şamar... kadının kocaman kalın elleri ve kıpkırmızı ojeli uzun tırnakları vardı.
onu sevmezdim zaten. aslında sevmemin nedeni bu olay değildi. diğer bayan hocalarla kendisi arasındaki bilimum özel eşyaların (çok çok özellerde dahil -iğrenç bişey bu -çünkü ben o yaşta onların ne işe yaradıklarını biliyordum) taşınması işini bana yaptırmasıydı. ben kızım ya ilerde hatırlasam bile sorun olmaz diye mi düşündü acaba? iğrenç kadın...
çok önemli not: yapan çocuğu buldum ve bir güzel meydan dayağı çektim. ama yine öğretmenden ben dayak yedim. çünkü arkadaşımla kavga etmiştim ve onu fena dövmüştüm. kavgada benimde yakam kopmuştu ama mahmutu iyi benzetmiştim. doğal olarak yine suçluydum. sonra evde yine dayak yedim. annem erkek çocuklarıyla kavga etmemi pek doğru bulmamıştı. hele bir kızın yakası paçası dağılmış eve gelmesini hiç.. hem bir kız gibi davranmamızı bekliyorlar hemde kızlara hep dayak atıyorlar. hani onlar narindi, hassastı, kırılgandı ?!! peh..
ilk okuldaki kırmızı kurdale olayı hayatımı çimdikleyen yegane unsur olarak mevcudiyetini korumakta haaaala..
nefffret etmiştim resmen ya!,
70kişilik sınıf... herrrrrkes hak etti de bi ben mi hak edemedim şu lanet kırmızı kurkurkur daaaaleyi....
enn son ben almıştım resmen... adamlar(bütün sınıf) 1 yıl boyunca indirmediler yakalarından, bende yok kırmızı...
1yılın bitiminde annnemin ricasıyla banada takıldı. takıldı da millet yavaş yavaş çıkarmaya başladı kırmızılıkları..
anam ben kanser!
verem!
kısmi felç!
millet çıkardı attı, ben 2inci sınıfın bitimine kadar indirmedim yakamdan...
inat değil mi?
Havanın aydınlanması için ezan okunması lazımdı ben çocukken. Hep düşünürdüm, ya hoca efendiye bir şey olursa da ezan okunmazsa? O zaman bizim mahallenin karanlıkta kalacağına inanırdım. Diğerleri kalkıp oyun falan oynayacak, ben yine uyumak zorunda kalacaktım. Allah'ım nolur hoca efendiye bir şey olmasındı...
Hesap makinasında 1837837 sayısı ile leblebi yazmak çok hoşuma giderdi ve yeni tanıştığım insanları bunu göstererek etkilemeye çalışırdım. Birgün birini bu şekilde etkilemeye çalışırken bana babasının aldığı yeni çıkan data bank ile küçük bir show yaptı. Kendime yeni yeni geliyorum
Eski arabaların dış lastiklerini alır, oyuncak yapardık. Bazı arkadaşlar işi abartıp traktörün arka lastiğini kullanırdı. Bazen bir sopa ile bazende çıplak elle lastiklere vurup sokak aralarında hava kararıncaya kadar gezinmekten ve gelince de üstümüz kirlendi diye dayak yemekten ne anlardık bilmiyorum.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Prş Ağu 31, 2006 8:49 pm Mesaj konusu:
Ben çocukken babamın banka müdürü sıfatıyla ağırladığı konuklarımız geldiğinde yemek esnasında hep çatal bıçak kullanma zorunluluğu vardı. Bundan nefret ederdim çünkü solak olduğum için bıçağı sağ elimle tutarak kesemiyordum. Ya yemek sırasında oyalanarak aç kalkmak durumunda kalıyordum, ya da annemin beni fark etmemesini umarak bıçağı sol, çatalı da sağ elime alıp yemeğe devam ediyordum...Tâ ki annemin durumu anlayıp yemek kurallarına uymam konusunda gözleriyle beni ikaz etmesine dek...Sonrasında yeni bir misafir geleceğini duyduğumda "sağ el ile bıçak tutma" sendromum başlıyordu, masaya oturduğumda ise panik nöbetleri...
Allahtan annem çok sonraları dini hassasiyetlere sahip olup sol el ile yemek yemenin mekruh ve peygamber sünneti dışında olduğunu öğrendi ve hayata geçirilmesini sağladı da, sağ-sol derdim ve ızdırabım büyük ölçüde hafifledi...
5 yaşlarındayım Babam bana kırmızı bir elbise almıştı ve çiçekli çiçekli tokalar o zaman çok severdim. Şimdi resimlere bakınca ne kadar iğrenç bir elbise diyorum neyse ben elbiseyi giyer giymez sokağa fırladım arkadaşlarıma göstermek için. O sırada balkonda duran arkadaşıma seslendim.
"Remziyee bak babam aldı." Gerisini hatırlamıyorum gözlerimi açtığımda başımda büyük bir kalabalık, elbiselerim kan olmuş, annem bayılmış ne olduğunu anlayamadım. sonradan öğrendim ki remziye başıma kiremit atmış
ah Remziye )
kan da aksa, büyüyünce geciyor acisi.
hatirlaninca veya okuyunca tebessüm birakiyor.
Ben remziye yi merak ettim, nerdedir acaba?
Sayın Turuncu, aradan uzun zaman geçti belki hala merak ediyorsunuzdur.
Memlekete gittiğimde Remziye'yi dedesine sordum, Remziye liseden sonra okumamış, evlenmiş, üç çocuğu varmış, çok kilo almış, Kayseri'de yaşıyormuş.
Kurutulmuş güller yok artık kitaplarımın arasında. Segâh şarkıların düşlerine kapılmıyor şimdi gönlüm… Kapıları çarpsam da hiçbir kapı çarpıldığını hissetmiyor. Ama yine de çarptığım kapılardan özür diliyorum. Eski mektupları çıkarıp arada bir okuyorum. Şimdi mektupları yüreğime yazıyorum. Yüreğimin şikâyeti var benden; mektuplarım canını acıtıyormuş. Akide şekeri yediğim, ekinlerin içinde peygamber çiçeği aradığım günlerim ah… Yıldız kayar diye gökyüzünü izlediğim, türküler dinlediğim gecelerim ah… Radyom açık yine, belki bir türkü duyarım diye…”Bir dakika gözlerinizi kapatın ve Ortadoğu’yu düşünün” diyor radyocu. Gözlerimi kapatıyorum ve açamıyorum bir daha! Sonra gözlerim kapalı dışarı çıkıyorum. Bir çocuk sesiyle açılıyor gözlerim: “Abla tartayım mı?” Tart diyorum: Günahlarımı, telaşlarımı, keşkelerimi… Anlamıyor beni, gülümsüyor… Anlamadığına çok iyi ediyor oysa.
Hayır, büyümüş olamam. Gidip akide şekeri bulmalıyım. Peygamber çiçeğini göstermeliyim arkadaşlarıma. Hayretler içinde gökyüzünü izlemeliyim. “Yıldızlar neden bu kadar parlak?” diye sormalıyım anneme. Köyümün deresine gidip oturamam belki ama hayal kurabilirim. Hayallerimi, sorularımı hiç kimse engelleyemez. Büyümeyeceğim işte!
Ben çocukken internet yoktu. İnternetçilik de yoktu. Mesela ben küçükken hiç internetçilik oynayamadım. Bu yüzden ezik yetiştim biraz. Olsaydı eğer belki forumlara üye olurdum. Forumculuk oynardım örneğin.
Pek yaramaz değildim aslında. En fazla sınıfın camını kırdım ve bir iki çocuk dövdüm. Haklı olduğum durumlarda bile benden iyi rol yaptıkları için hocaların gazabından bir şekilde kaçıp hep suçları bana yıkarlardı. Ben aslında adaleti seven bir çocuktum. Tenefüste bi güzel döverdim hepsini.
Ben çocukken internet yoktu. İnternetçilik oynayamadım hiç. Üstelik hiçbir foruma üye de değildim.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 230 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Pzr Ağu 10, 2008 4:17 am Mesaj konusu:
Dokuz taş oynardık mahalledeki çocuklarla taşların etrafında kızılderili dansı yapardım... Çocukluğum boyunca yaptığım en tuhaf şeydi. Ha bi de arıların yuvasına çomak sokardım. Beni daha hiç arı sokmadı ama yanımdakileri şişlerlerdi hep. Çocukluktan kalma bi alışkanlık demek ki...
Duvarda yürümeyi, evimizdeki o muhteşem kütüphaneye tırmanmayı, ağaç dalına minder atıp kitap okumayı hep çok sevdim...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız