Kayıt: Aug 20, 2006 Mesajlar: 25 Nereden: istanbul
Tarih: Çrş Hzr 18, 2008 1:53 am Mesaj konusu: Sevmek ya da Sevmemek...
“Türkçenin sürgün şairi”, “komünist şair”, “vatan haini”, “romantik devrimci” Nazım Hikmet 3 Haziran 1963’te ölmüştü.
Her yıl olduğu gibi bu yılın Haziran ayında da bu amaçla etkinlikler yapıldı, yapılıyor. İşin ilginç tarafı, bu etkinliklerin önemli bir bölüğünde Ortodoks Kemalistlerin isimlerine, çabalarına rastlıyoruz.
Başkalarına her türlü zulmü, haksızlığı, baskıyı, aşağılamayı, kötülüğü reva görenler özgürlükten, direnişten, devrimden, insan haklarından, Nazım Hikmet’in itibarının iade edilmesinden, mezarının Türkiye’ye getirilmesinden, ona bir anıt mezar yapılmasından, basın üzerindeki baskıların kaldırılmasından söz ediyorlar. Atatürk’le aralarındaki benzerliklerden, birbirlerine ne kadar yakıştıklarından, ikisinin ideallerinin örtüşmesinden dem vuran ve onları sahiden dinleyip önemseyen safdiller hatta kara cahiller de var. CHP cemaati içerisinde bu tür tutarsız, eklektik ve bağdaştırılması gayrı kabil yaklaşımlara öteden beri rastlandığı da bir gerçek.
Bütün bunlar bana 31 Ekim 2005’te Milliyet gazetesine bir mülakat veren emekli tümgeneral Doğu Silahçıoğlu’nu hatırlattı birden. Adı geçen zat bu mülakatta Nazım Hikmet’i yere göğe sığdıramıyordu. Hatırlanacağı gibi bu general Sultanbeyli’ye Atatürk heykeli dikmek için de büyük bir mücadele vermiş ve kendisini olur olmaz her yerde “katıksız Atatürkçü” olarak tanıtmıştı.
Pes doğrusu!..
Nazım Hikmet, Atatürk ve İsmet İnönü döneminde, çok sıkıntı çekmiş, ileri sürdüğü ya da savunduğu görüşler yüzünden sürekli yargılanmış ve hapse atılmıştır. Yıllar sonra onu bağışlayan, ona özgürlüğünü veren, onu cezaevinden çıkaran da ilginçtir ki Demokrat Parti iktidarı olmuştu.
Nazım Hikmet’in Atatürk’e ve Kemalizm’e yaklaşımı ilk dönemlerde biraz sorunludur. Kuvayı Milliye Destanı’nda adını anmasa da Mustafa Kemal’i betimleyen, kısmen öven dizelerine rastlanır. Cezaevine düştüğü zaman da ona mektup yazmış, inkılâplarının bağlısı olduğunu söylemiş, kendisini affetmesi için istekte bulunmuştur. Bunların dışında sosyalist bağlılığına halel getirecek ciddi bir hatası ya da talebi yoktur. Ancak Atatürk yüz vermemiş, onu “Türk milletinin hayatına kasteden bir bomba” olarak nitelendirmiş, isteklerini görmezden gelerek kötülemiştir.
Nazım Hikmet, Lenin öldüğünde Rusya’dadır. Arkadaşı Vâlâ Nureddin’le birlikte onun mezarında nöbet tutar. 1923 yılında Bolşevik Partisi’ne üye olur. Ardından 1924’te Moskova’da, Türkiye Komünist Partisi üyesi olur. 1925 yılı başında Moskova’daki Doğu Emekçileri Komünist Üniversite’ni bitirir ve parti işleri için Türkiye’ye gelir. Suçlanma ve yargılanmalar bu dönemde başlar.
Nazım Hikmet, Türkiye’de yaşadığı yıllarda toplam 17 yıl hapis yatar. Bunların hepsi Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerindedir. Yani Nazım Hikmet’e yapılan bütün haksızlıkların, eziyetlerin vebali Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye aittir. Bu bağlamda hem Atatürkçü hem de Nazımcı olmak aslında ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.
Nazım Hikmet, komünist olan Mustafa Suphi, Etem Nejat ve arkadaşlarının Trabzon açıklarında motorlu kayıkta öldürülmelerinden dolayı büyük bir kin içinde Atatürk’e saldırır. Kemalizm’i birçok yazısında eleştirir ve TKP’yi zor durumda bırakır. Hatta bu yüzden parti yönetimi tarafından uyarılır, kızağa çekilmek istenir.
1951’de Sovyetler Birliği’ne ikinci kaçışında, daha havaalanındayken Stalin’e övgüler düzer. Her şeyini Stalin’e borçlu olduğunu söyler. “Beni o yarattı, beni o yaşatıyor.” der. 30 Haziran 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde açıkça kınanır ve kendisinden “Kızıl Şair” olarak söz edilir.
Kore Savaşı’nda Türk askerinin savaşı bırakmasını ve Ruslara teslim olmasını ister. Bu konuyla ilgili duygu ve düşüncelerini açıkça dile getiren şiirler yazar. Ölümünden önce devlet başkanı Kuruşçev’e mektup biçiminde bir dilekçe yazarak ülkeye yerleşmek istediğini, Sovyetler Birliği vatandaşı olması için izin verilmesini ister. Bu dilekçede sonsuz bir komünizm ve Sovyetler Birliği sevgisi dile getirilmekte; Türkiye’ye duyduğu iddia edilen hasret konusunda en ufak bir ipucuna dahi rastlanmamaktadır.
Nazım Hikmet’in Türkiye’ye karşı Sovyetler’i, Atatürk’e karşı Lenin ve Stalin’i, Kemalizm’e karşı komünizmi tercih ettiği açıktır ve bu, son çözümlemede son derece bilinçli bir tercihtir.
Onu tabii ki salt bu tercihlerinden dolayı kınamaya kimsenin hakkı yoktur.
Ancak onu göklere çıkaran Kemalistlerin durumuna ne demeli?
İki Müslüman hanımın, Fatih Altaylı’nın programında Atatürk’le ilgili bir sıkıştırma ve kıyaslama sonunda “Humeyni’yi seviyoruz.” demeleri üzerine koparılan kıyamet, yürütülen kampanya ve suçlamalar, aşağılayıcı ifadeler, hakaretler, küfürler, saldırılar, soruşturmalar nedir öyleyse? Yanlışın neresini, nasıl düzeltebilirsiniz? Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanları nasıl uyarabilirsiniz? Güler misiniz, ağlar mısınız? Vahim olan olaydaki cehalet midir, çifte standardın en güzel örneği olan art niyetli ve ikiyüzlü tutum mu? Böyle tuhaf bir ülke daha var mıdır acaba yeryüzünde?
Sözlerimizi, Nazım Hikmet’in bir dizesiyle bitirelim şimdilik:
"Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar, beni bu sesler oyalar, aldırma gönül aldırma.." dizelerinin sahibinin Sabahattin Ali olduğunu bilen kişi sayısı herhalde az değildir..
Peki bu şiirin 12 Eylül öncesinde TRT'de yasaklandığını kaç bilir? Cevap: Bilmiyorum!
Devam edelim: Sabahattin Ali bu şiiri nerede yazmıştır?
Cevap: "Dışarıdaki deli dalgaların gelip duvarları yaladığı" Sinop Cezaevi'nde..
"Peki anladık da" peki şair, cezaevine hangi yıl girmiştir?
Cevap: 1932 yılında..
Ama aynı kişinin yazdığı Aldırma Gönül isimli şiir, 2007 ve 2008 yıllarındaki Cumhuriyet mitinglerinde Atatürkçüler, pardon Atatürkçü geçinenler, yine pardon, Atatürkçülükten geçinenler tarafından hançereler yırtılırcasına okunmuştur!
İşte Sabahattin Ali, 40'lı yıllarda "Milli Şef" İsmet İnönü'ye muhalif bir çizgi izleyen Marko Paşa isimli mizah dergisini Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çıkarıyor ve bu yüzden yine hapse giriyor.
Ali'nin Marko Paşa'daki partneri olan Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin ise, 2008 yılında başörtüsü özgürlüğünü savunduğu için bazı Kemalistler tarafından lince maruz kalıyor.
Ve Ali yine Milli Şef döneminde, 1948'de, faili hâlâ meçhul olan bir cinayete kurban gidiyor.
"Nazım Hikmet meselesi" de bundan farklı değildir.
Şiddete bulaşmadığı halde, sırf düşüncelerinden dolayı 28,5 yıl hapis cezası alan ve 12 yıl, evet tam on iki yıl aralıksız hapis yatan Nazım Hikmet'in cezaevinde kaldığı süreler, ilginçtir ki İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı süresiyle bire bir aynıdır.
Yani İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu 1938'den, İnönü'nün cumhurbaşkanlığının sona erdiği yıl olan 1950'ye kadar..
Başka kim var? Milli Mücadele'ye farklı bir perspektiften bakan "Yorgun Savaşçı" isimli romanı Halit Refiğ tarafından çekilen filmi 12 Eylül'de yakılmış olan Kemal Tahir değil mi?
Peki bugün Özdemir İnce gibi, kafası 40'lı yıllara Japon yapıştırıcısı ile yapışmış bulunan kişilerce öve öve bitirilemeyen Köy Enstitüleri'ni "Bozkırdaki Çekirdek" isimli romanı ile "bir güzel haşlayan" Kemal Tahir hapse hiç girdi mi?
Yani çok özür diliyorum, lütfen beni bağışlayınız, bağrıma taş basarak söylüyorum, yazmak istemezdim ama!
Yazayım: Kemal Tahir, yine düşüncelerinden dolayı tıpkı Nazım Hikmet gibi 1938'de hapse girdi ve tam 12 yıl aralıksız hapiste kaldı. ("Hapiste aralıksız kaldı" derken, pek tabii ki hapishanede biraz "aralık" vardı.. Biraz uğraşılsa baca deliğinden gökyüzü görünebiliyordu!)
Ama gelin görün ki Yorgun Savaşçı filmini yakan 12 Eylül cuntasının ağababası olan 27 Mayısçıların, "Bunlar şeriatı getirecek olan karşı devrimcilerdir" diyerek astıkları Adnan Menderes ve arkadaşlarının genel affı olmasaydı Kemal Tahir "bir üçyıl" daha yatacaktı..
Öyle ya, Menderes ve arkadaşları Kemal Tahir gibi bir komünisti serbest bırakmasaydı memlekete "şeriatı nasıl getireceklerdi?"(!) (Komünisti kominist; minibüsü ise münübüs diye yazan benim "pek bi kültürlü" muarızlarım, cümlemin sonundaki ünlemi hem de "parantezli ünlemi" gördünüz değil mi?)
Peki bu kadar lakırtıyı patırtı olsun diye mi yazdım?
Pek tabii ki hayır.. Tüm bunları "derdimi" daha iyi anlatabilmek için yazdım. Evet "derdim çoktur hangisine yanayım?"
Hani "bir güzel adam" vardı, Allah rahmet eylesin, adı Ali Ekber Çiçek'ti..
İşte o adamın, Kubat tarafından insanın kılcal damarlarını dahi titreten bir yorumla seslendirdiği bir türküsü vardı..
"Türlü donlar giymiş gülden naziktir; Bülbül cevreyleme güle yazıktır; Çok hasretlik çektim bağrım eziktir; Böyle midir yolumuzun töresi.."
Evet türlü donlar giyen, türlü dolaplar çeviren, nazikliğin yanından geçmeyip kabalığa paye veren, bülbül sesine karşı karga sesiyle nazire yapan ey matlaşmış matbuatın mümtaz mensupları..
Siz hiç hasretlik çektiniz mi? Bağrınız hiç ezik oldu mu?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız