Akp'den, icraatlarından, kadrolaşma aymazlığından, askerlere yaranma çabasından, ekonomik yaptırımlarından, maliye bakanından, cumhurbaşkanından, eşinden, eşinin başbakan eşiyle dargınlığından, Topkapı sarayından istediği eşyalardan, beraber yürüdük biz bu yollarda şarkısından, masa başında milli gelirin yükseltilmesi çabasından, bu yükselen milli gelirin mahallemizin temizlik işleri sorumlusu çingene Şahin abinin maaşına bir türlü yansımamasından, enerji dar boğazından, petrol fiyatları yükselişinden, kredi kartı faizinden, bizi ufak düşünüp küçük yaşamaya mecbur bırakmalarından...
Sıkıldım...
Chp'den, Baykal'ın gün aşırı sinirli, ukala ve ölçüsüz konuşmalarından, parti kadrosundan, kadronun çapsızlığından, laik teyzelerden, kendi istedikleri türde bir müslüman oluşturma çabalarından, hiç bıkmamalarından, dinlenmelerinden, kıllanmalarından, sızlanmalarından, mitinglerinden, parti konvoyunda ölenlerinden, ruhsuz destekçilerinden, yetmiş yıl evvel ölmüş bir adamı mezarında rahat bırakmamalarından, halkçılıklarından, ulusalcılıklarından, bürokrasi aşklarından, askere darbe yaptırma gayretlerinden, yüksek yargı organlarını kendi siyasi emellerine alet etme çabalarından, kendilerini yetmiş yıldır bu ülkenin kalbur üstü takımı sayıp bir yetmiş yıl daha torunlarının geleceklerini garantiye alma hırslarından, Tuncay Özkan'ından, Atatürkçü mankenlerinden, medya siyaset ilişkilerinden, tekrarlanıp durmalarından, bu ülkeyi babalarının çiftliği sanmalarından...
Sıkıldım...
Mankenlerden, türkücülerden, şarkıcılardan, dansözlerden, köşe yazarlarından, futbolcularından, spor yazarlarından, medya patronlarından, aşk ilişkilerinden, Beyoğlu gezmelerinden, birbileriyle didişmelerinden, Nişantaşı cafelerinden, Bodrum'da giydikleri bikinilerinden, paraya tapınmalarından, kamerasız yapamamalarından, şovmenlerinden, yalakalalıklarından, ucuzluklarından, satılmışlıklarından, kendi hayatlarını yüceltmelerinden, her şeylerini ortaya döküşlerinden, eşcinsellerinden, çok eşliliklerinden, Ukrayna'lı hizmetçilerinden, içlerinden okunmaya değer dört isim çıkaramamalarından, solculuklarından, halkçılıklarından, Orhan Pamuk'larından, Teşvikiye Camii'lerinden kalkan cenazelerinden, cenazeye siyah takım elbise ve güneş gözlüğü takarak katılmalarından, organize işlerinden, içlerine aldıkları herkesi, herşeyi kendilerine benzeterek rezil etmelerinden, Yeşilçam'ından, vergi rekortmenliklerinden, topyekün sosyete ve medyadan...
Sıkıldım...
Değişen, zenginleşen, değerlerini değiştiren müslümanlardan, onların dinlerini yeni duruma uydurma çabalarından, bir türlü ne olduklarını ortaya koyamamalarından, el öptüren şeyhlerinden, Refah partisinden, Versace kravatlarından, cuma namazlarını gösteriye dönüştürmelerinden, kıl, tüy, ef, püf binlerce ayrıntıya yüzlerce kere konuşma, tartışma, yorumlama, aydınlatma gereksizliklerinden, hepsinin herşeyi bilmesinden, ilahiyat profesörlerinden, modernleşme çabalarından, zenginleşme ve sınıf atlama becerilerinden, parayı bulduklarında ilk iş eski hanımlarını boşamalarından, imam nikahlı metreslerinden, kadın köşe yazarlarından, gazetelerinden, patronlarından, sinemalarından, yönetmenlerinden, beş yıldızlı hacca gitmelerinden, uçakla geri dönmelerinden, Mevlana sevgilerinden, Osmanlı aşklarından, cemaatlerinden, menfaatlerinden, birbirleriyle didişmelerinden...
Ama ben meğer boşuna darlanmamışım, daha yazı biter bitmez devletimin epeydir beklenen su borcu tebligatı postacı tarafından imza karşılığı elimize teslim edildi. Bu postacılar eskiden pek bir sevilirdi, mektup falan getirirlerdi daha çok, şimdi diplomat zarflarıyla kredi kartı borçlarını ya da sarı bir zarfla icra ya da ceza tebligatlarıyla dolaşan postacıyı gören şeytan görmüş gibi oluyor. Bir dönüşüm de bu ülkem tarihinde seksenlerin sonrasında, çünkü postacı artık sevgi, muhabbet, selam taşımıyor, sadece daktilo yazılarından çakma dert taşıyor. Ama ben severim kendisini yine de, adamcağızın ne suçu var şekerim, o sadece ekmeğinin derdinde. Herneyse su borcum tamı tamına 5,580,06 ytl tutmuş. Ulan hepsini bir batında anladım da, bu 06 kuruşu nasıl tahsil edeceksiniz şarapsızlar? Ödersem o kuruşu ne olayım diye dalga geçiyorum bir yandan ama yazı ciddi. Büfe değil baraj işletiyoruz sanki ..... ....... yerinde. Avukat arkadaşlara danıştık, nette yargıtayın emsal kararlarına baktık ne derken, mahkemeye gitmeme kararına vardık. Su kullanımı var evet, hata ben de yüzde yüz var evet, ama benden önce üç yıl da başkaları tarafından kullanılmış kardeşim, ancak devletimin memuru diyorki bana git onlardan iste, verirlerse amenna vermezlerse biz sadece seni tanırız. Üç sene önce neden denetim yapmadınız lan diyemiyoruz tabii, suyu da kestiler zaten, şimdi sekiz takside bölüp ödeme derdine düştük. Bugün tam olarak hatırlayamıyorum ama galiba sevgili Poe'nin başlıklarından birinde, (ki kendisinin başlık açma hızına yetişebilene aşk olsun ve bu vesileyle bir selam daha göndermemiz de mümkün olsun, olsun gülüm olsun ne olacaksa olsun) ben milletvekili maaşlarını ödüyorum gibi bir ibare vardı. Vallahi ben de rüşvetçi, afedersiniz ama dayanamıyorum ağzımdan kaçtı birden evet rüşvetçi ...evenke eski parayla iki milyar ödemeyi gururuma yediremediğim için devletimin İsu'sunun yaklaşık olarak sekiz memurunun bir aylık maaşını sekiz taksitte ödüyorum. Yani icra olayına girmemek için ödemek zorundayım.
Aman da bre, bu gece eve yürüyerek giderken Ahmet usta'dan acılı bir kokoreç alıp yeme vaktine yaklaşıyor saatler...
Ve sırf biz sıkılmayalım, rutine bağlamayalım diye, postallısı, cüppelisi sırayla darbe yapıyorlar. "Anayasa Mahkemesi" hiçbir masraftan kaçınmayıp anayasayı çiğnedi. Daha n'apsınlar. Bu millete de yaranılmaz ki!
Kaç gündür yoktum. Yazılanları bitirmeden oylamaya katıldım. olur ya bitiverir falan...
Bu edebiyat piyasasında dolaplar her daim dönüyor zaten. Tian edebiyat piyasasının değil bizim gönlümüzde oyların sahibi ne de olsa. Gerisini hep bir ağızdan buyrun...
"Sadece kendi söyledikleriyle ilgiliydi, bu yüzden yazarken ve konuşurken sadece kendi dilinin şarkısını dinlerdi..."
Arante Menin
Türkiye'de yaşamak bir şaka gibidir bazen! Uyuz öğrenci el şakasına benzer, her an ensenize bir tokat indirilip feleğinizin kıçı tavana vurduğunda, sırıtkan bir dudak kırıntısıyla karşılaşıp aynı ele hükmeden beynin dış kapısı şu cümlelerle karşılaşabilirsiniz "Naber lan hergele, kihh, kihh, kihh" Anında suratının ortasına bir yumruk atıp ağzını burnunu yamultma gibi ilkel bir içgüdü içerinizi şöyle bir yoklasa da edip edebileceğiniz sadece küfredip bir daha karşılaşmamayı yüce Yaratıcı'dan talep etmek olacaktır. Ancak kurtuluş yok, en olmadık zamanda boktan bir el şakasına mahsur kalmak burada yaşamanın doğası gereğidir. Bu her türlü yolla denenir, asker, yargı, hükümet, muhalefet, basın, Orhan Pamuk, Ferdi Tayfur, Müjde Ar, Yalçın Küçük, say say bitmez binlerce isim ve kurum, bu tatsız tuzsuz şakanın ele avuca sığmaz şakacı cinleridir...
Türkiye'de yaşamak bir komedi oyunudur bazen! En olmadık yerden en olmadık rastlantıyla en absürd ve gülünesi sonuçlara varılabilir. İki tane deprem uzmanı profesör birbirleriyle efendi efendi konuşmaya başlayıp ardından ekranda sille tokat birbirlerine girmesidir. Herkesin değersiz hayatını ölümsüz varsayıp kendisini önemli sanmasıdır, kendinin, karısının, çocuklarının, fikirlerinin, bacak kıllarının, kürsüsünün, işinin, içtiği içkisinin, köşesinin, cebinin benzersiz olduğunun inancıyla devam etmesidir. Askerlerin mıh gibi vatanın bölünmez bütünlüğü ve devletin bekası için iç ve dış düşmanlara karşı giriştiği uzun soluklu bir bayrak koşusunu bir ömür taşıyarak sonra ardılına bayrağı teslim etmesidir. Öyle komiktir ki, bu amaç değişmez, değiştirilemez anayasa maddelerine konu edilmiştir. Bu komedi bazen kanlı bir melodrama da dönüşebilir...
Şimdi bir de korku filmi dir aynı zamanda diye yazacaktım, Evren Paşa'nın "Bize taraflı demesinler diye o zaman bir solcunun idam kararı önümüze gelmişti. Bir de sağcınınkini imzaladık." diyebilmesini, sırf bu sözlerine binaen yargılanmasını ve hüküm giymesini geçtim artık, o günden bu yana hala yatağında rahatça uyuyabilmesinden başlayacaktı korku filmim...
Ama yazmayacağım artık, ben ülkemin gündeminden korkunç derece de kaçmak isteğindeyim şu aralar...
Holocaust Müzesi.
Müzenin girişinde görünür bir yerde Papaz Martin Niomoller'in sözleri asılmış:
"Önce sosyalistleri topladılar
Sesimi Çıkarmadım,
Çünkü ben sosyalist değildim.
Sonra sendikacıları topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra çingeneleri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü ben Çingene değildim
Sonra Yahudileri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra beni almaya geldiler
Benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı".
"Stultorum infinitus est numerus"
"Sonsuzcadır aptalların sayısı"
Mahmut Cahit'den alıntılamışım, sene 97, Ankara...
Ankara'da ki yalnızlık günlerim şekil değiştirerek hükmünü sürdürüyor. Bu sefer bambaşka bir oyun perdelenen. Biraz komik, haliyle avama neşe gerek, sefile eğlence. İki gün sonra son sınavını vereceğim beş yıldır dirsek çürüttüğüm okulun. Türkiye ekonomisi dersinin tek ders sınavı. Yedim, yaladım, yuttum Türkiye Cumhuriyetinin ekonomi tarihini, hayatımın geri kalan kısmında iş sınavları hariç hiçbir yerde kullanamayacağımı bilerek. Belki kahve muhabbetlerinde yeri gelir bir kaç kırıntı ortaya dökülür, İzmit iktisat kongresinden, ya da tütün rejisinden bahis açılır belki. Yetmiş üç ayrı dersten geçmişim zaman içerisinde, yetmişdördüncü kalmış tek engel. Sınav olmanın gerekliliğini bir yerde anlıyorum ama içeriğinin kurgusuna da gıcık oluyorum diğer yandan. Başarılı olduğum takdirde bana verecekleri kağıt parçası geride kalan, hiçbir şeyi göz önüne almadan veya herşeyi yadsıyarak sadece üzerinde "mezun" ibaresiyle anlamını bulacak. Ben mutlu olacağımı varsayacağım, ailem ve dostlarım mutlu olduğumu düşünerek sevinecekler. Sonucun sıfır olduğunu iliklerimdeki kan yapıcı hücrelerim bile hissederken, beyin hücrelerimin arka kısmında oluştuğunu varsaydığım avuntuları birer ikişer sıraya dizip, daha sonra da gerçek olduklarını binlerce kez kendi kendime yineleyerek devam edeceğim.
Üniversiteyi bitirmekte olan diğerleri ne düşünüyor bilmiyorum, ben Celal Bayar ve 5 Nisan kararları arasında sıkışan iktisadi kronolojiden arta kalanıyla uyumadan önce bunları karalıyorum sadece defterime...
Çok çetin bir sorudur, bir ara neredeyse hayatımı karartmıştır!
Ama cevabı basit, geçen akşam kadim bir dostum ile muhabbet ederken "Ve" bu gece de bağlaç olsun" gibi bir cümle ile karşılaşınca "ben bunu alıntılarım gari" dedim. Sonra altına bir şey eklemeye kıyamadım ve o gece "Ve" sadece bir bağlaç olarak kaldı. Yakıştı da hani...
Sabahtan başladı içmeye, işten çıkartılmış, alacağını tahsil etmiş geldi dükkana. Önce hesabını kapattı ardından iki bira ile güne başladı. Birayla iyi gitmiyor diye yemek bile yemez, çay, kahve, su asla kullanmaz. Yusuf Harputlu'nun "Le le" türküsünü çok sever. Tokat'lı ve Gebze'yi mesken tutmuş epeydir. Bir evi var, yenge ve iki çocuk onun eline bakıyor. Benden bir yaş küçük ve yirmi yıldır hiç sektirmeden içiyor. Youtube varken her gelişinde "Le le" yi dinler arasıra. "Bu ses bu hıyardan nasıl çıkıyor arkadaş" diye de zevklenir. Herkes soyadıyla tanır ve neredeyse tanımayanı da yoktur. "Para kazanmak için şu elimi .oka bile sokarım Selim abi..." diğer cümlesidir. İşte çalışırken akşam takılıyordu bana, şimdi yine sabaha sardırdı kendini. Tombalacı Sarı'dan sonra hayatım boyunca tanıdığım ikinci en büyük kaybedendir. Arkadaş tercihlerini her seferinde düşkünden, sefilden, tinerciden, yolsuzdan, ipsizden, sapsızdan yana kullanır. Çok sıkı demir ustasıymış eskiden, kaynak kullanmakta üstüne yokmuş, kendi anlatmaz başkaları söyler. Yıkılana kadar içer, bazen de sapıtır. Ama evine ekmek kesin götürür. Seyyar işlere girişir bir yerlerde çalışmıyorsa, çatıdan fayansa her türlü inşaat işini layığıyla yapar, parasını da gerekirse kavga döğüş tahsil eder. Parası varsa efes şişe, hesaba yazdırıyorsa benim hamal birası dediğim litrelik skol bira takılır. Birayla başlayan muhabbet akşama doğru rakı ile devam edebilir ama votka ve cin gibi diğer türlere asla yüz vermez. Tombalacı Sarı'da içki konusunda cinstir, Efes kutu, Bazooka votka veya Cin ve kesinlikle Cappy vişne suyu. Hacı hacıyı Mekke'de, sarhoş sarhoşu kedili büfede bulur hesabı bunlar bir ay kadar önce benim orada tanıştılar ve şimdi birlikte takılıyorlar. Sarı zaten gün içinde iki üç saat durağın kahvesine takılır, yolunu bulursa bulur, bulamazsa akşama nasip deyip kalan zamanını içerek değerlendirir. İçmezse elleri titrer, başı gözü döner, işini yapamaz hale gelir ya da bana öyle söyler. Herneyse bunlarda muhabbet bol, rakı...
Bugün uluslararası sıkıntı günü mü yoksa sadece Gebze'ye has bir durum mu bu bilemiyorum artık? Sabahtan beri gelen bunalımda giden bunalımda, ben zaten her daim öyleyim derken benim teneke bergen'in çenesi kırıldı bu sefer de. Bizim kız büyüdü ve çok güzel bir kedi oldu zaman içerisinde, hatta bu sabah dükkanı bir açtım simsiyah tüyleri parlıyor böyle, karnını ne doyurdum derken, bu geleneksel oyunlarına başladı. Benim etrafım zaten hiperaktivite müritleriyle çevreli, kedim hepsinden baskın, yemediği halt yok. Atlayıp zıplıyor bizimki yine ben bu arada boş şişeleri doldurup kasaları arka depoya alma telaşındayım. İlk kasayı götürüp istif ettim, ikinciyi alıp üstüne koymak üzereyken bu da haberim olmadan beni takip edip yanıma gelmiş meğer. Üstelik ben kasayı tam birbirine geçmeli yerlerinden üst üste koyarken bu bir yandan tek bacağını alttaki kasaya atıp diğer yandan üstteki kasaya diş atmaya çalışmaz mı. Yemin ederim görmedim sadece acı bir uluma sesiyle bıraktığım kasayı yukarı kaldırdım ve bu hemen kaçtı gitti dışarı. Sadece ayağı ezildi sandım önce, gittim pustuğu yerden çıkardım, bizimki kıvranıyor ve dişi ağzının önünden dışarı çıkmış. Bu sefer de dişi kırıldı zannettim, ağzını bir açtım ki sol tarafından çenesi kırılmış ve diş olduğu gibi duruyor yerli yerinde. Sonra bizimki kendini dinlendirmeye verdi, epey bir müddet uyudu, hanıma haber verdik, üzüldü epeyce derken, dedim "benim nazarım değdi, o güzelliğinden eser kalmadı şimdi, ağzı yamuldu ve dişi dışarda dolanıyor" , "Allah son kere sana ne kadar güzel olduğunu göstermiş sadece" diye ikna etti beni. Asıl merak ettiğim su içip yemek yiyip yiyemeyeceği, mümkün olmazsa veterinere götürmemiz gerekecek diye hesap ediyoruz bir yandan ve sonunda iyileşme uykusundan kalkıp arz-ı endam etti hanımefendi ve önüne koyduğum salamları ağzının geri kalanıyla mideye indirdi. Çok şükür...
Kaybedenler içer derneğinin doğal üyelerinin hikayesini bağlama kısmı başka bir güne nasip olsun artık...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız