Tarih: Sal Hzr 03, 2008 3:51 pm Mesaj konusu: İç Dünyanın Elementleri
Kişinin iç dünyasında kimi elementler vardır, bunların bazısı öncel (apriori) bazısı sonradan (a pastriori) ortam ve süreçle oluşmuştur ve sonuç olarak dünyaya bakış açımızı belirlemektedirler. Hayatlarımız, kendi yorumumuzdan ibarettir. Dış gerçekliğimiz, iç dünyalarımızın bir gölgesidir.
Ve genel olarak içine doğduğumuz toplumlar bireyi aile ve okuldan başlayarak kendine uydurmaya çalışır; onu da toplumun elementi yapar. Daha da ilerisi, toplumdan farklılaşmış bir devlet aygıtı, devletin ruhban sınıflarınca bireylere kendini empoze eder. Üretilmiş ve üretilmekte olan bir yığın dogma, bilimcilik ve akılcılık kanallarından süzülerek dimağlarımıza yağdırılır; buna aykırılık afaroz nedeni bile olabilir. Yakın dönemlerde çokça işlenmiş olan yabancılık durumu, daha beter şekilde bu kutsallaştırılmış güçler ve onların ürettikleri anlam ve kavramlar (dil kanalı) tarafından üretilmektedir. Ancak bu konuda kendini sabitlemiş devlet te yalnız değildir; onu da aşan sistem veya akımlar olabilir. Mesela bir sapıklık olan eşcinselliğin bize normal olarak sunulması ve en sonunda da buna karşı çıkmanın hastalık ilan edilmesi ve hatta gizli eşcinsellik iması ile karşı çıkış silahının elinden alınması... Sistem, bir yığın hastalık üretir, ilaçlarını da akabinde pazara sunar; ama sonuç olarak kimsenin iyileştiği görülmediği gibi; hastalık ta yayılmaktadır.
Buna rağmen, nasıl oluyor da inanç (ki en başat elementlerden birisi) kişinin içine hapsedilmeye çalışılıyor? Nasıl oluyor da bir yığın sekülerist ruhbanlarca hayattan kovulmaya çalışılıyor?
İnanç nedir poe?
Eşcinsel de öyle olduğunu hissediyor veya inanıyordur belki.
Sapkınlık olarak görmek her şey için geçerli. Bakanda bitiyor iş.
Kim kimi kovabilirmiş ki.
İnanç düşünce değildir. O, insanoğlunun düşünmek gibi olmazsa olmazıdır ve güdüsüdür.
Yorum farkı, farklı kaynakları referans almaktan doğar. Elbetteki eşcinselliği benim gibi sapkınlık olarak değerlendirmeyenler, hatta benim fikrimi sapkınlık ilan edecekler olacaktır. Bu da işin doğasında var. Ancak ben de zaten "hür ve kardeşcesine yaşamaktan" bahsetmiyorum ki! Zıt olan durumlar çatışır ve yek diğerini boyun eğdirmeye çalışır kendisine.
Kovma ve kovulma meselesine gelince... Herhalde kovulmuş olmasaydım bu kadar hınç dolu olmazdım.
Aynı sorunları yaşıyoruz.
İnanç düşünce değildir nedir? İnanç nedir?
Kişinin son noktası(bi yerde).
Bu dediğim demek değil ki eşcinsellik sapkınlık değil.
Ben, bana ve duyu alanımdakilerin iradelerini hiçe sayıp bir isteği dayatana(psikolojik), ve bu isteğine kanıt ve tanık bulmakta hiç gecikmeyene mizah yaparım. Artı aşağılarım. Hemde yediği nanenin legalliği veya illegaliğinden değil. Tutumundan.
İnsanın varolma şartlarından ondokuz tane madde çıkarılmış; bunlardan bir tanesi de inanç. Düşünmek gibi varolma şartı yani.
İnanç ile düşünme arasında Gabriel Garcia Marquez adlı bir Hristiyan varoluşçu filozof, dört tane temel ayrım yapmıştı. Fırsat bulduğumda kitaptan aktarırırm. Bunlardan en aklımda kalanı şuydu: "İnanç kesintisizdir; yani insan farkında olmasa da inanç halindedir; (yani inançlılık ölüme kadar süregiden bir haldir. -Poe), oysa düşünce kesik kesiktir, bilinç dahilindedir, süreçler halinde kendisini gösterir." Son kertede tam olarak insan dışındaki tüm canlı ve cansız mahlukat inançsızzıdr; yalnızca insan bir inanç taşır.
İnancın böylece iç dünyamızda kaçınamayacağımız bir element olduğunu gördük. Ben inançtan ziyade, iç dünyalarımıza giren, onu şekillendiren dış dünyanın veya sistemin bize aktardığı elementlerin ne olduğunu anlama-kavrama peşindeyim.
Düşünce bir güçtür bir akım, sizin gücünüz değil. Sizin gücünüz onu şekillendirmeye yetebilir. Kesik kesik olan, olabilen olsa olsa bu olur.
Bilinç ile düşünceyi birbirine karıştırmamak lazım. İnsan sürekli bilinç halinde olamaz. Olsaydı delirirdi. Düşünce büyük bir su kanalı, bilinç ise içinden geçen su gibi.
Öyle konuşmuşsunuz ki sayın hamster, sanki düşünce bizim dışımızda olan bir olguymuş ta, biz ona ram oluyormuşuz gibi. Oysa düşünce de, düşünmek te bizim elimizdedir, irademizle çekip çeviririz onu. Onun irademize bağlı olması, kesik kesik olmasının en büyük sebebi.
Bilinç konusunda ise, bunun bilmek'le olan alakasına mı bakmak lazım; yoksa klasik psikolojik öğretilere mi rücu etmeli. Bilinci yalnızca bilmek yada düşünceler etkilemiyor. Güdüler de, inançlar da bunda etkili. Ama yine tekrar ediyorum; ben, farkında olalım olmayalım; bize dış dünyadan yağdırılan etmenlerin bilincimizdeki etkilerini halen anlamaya çalışıyorum. Bilincin altına üstüne yerleşen ve bilincimizi de altüst eden etmenler...
Bizim içimizde ancak bizden bağımsız diyebiliriz düşünce için. Bir elmayı sevmenizin/sevmemenizin sebebi siz misiniz, elma mı? Ya da yorumlayıp/yorumlamamanızın.
Tek başınıza hiç bile değilsiniz.
Evet son tahlilde ram olursunuz.
O halde, iki yüzü var bu düşüncenin: bir yanıyla elimizde, en ilkel haliyle; bir diğer yönü ise onun irademiz altında oluşu. Genelde hayatımızı sürdürebilmemiz için asgari düzeyde düşünmek zorundayız. Ancak onun aynı zamanda ve çok daha büyük boyutlarda iradi olması da var. Çünkü öyle olmasaydı, herkes alim olurdu.
Düşüncenin sınırları, dilin sınırları kadardır. İnsan ise bir dile doğar; dolaysıyla bir düşünce kalıbının da içine. Düşünce kalıbı, düşünmek demek değildir. Alışana kadar soru sorar, yorum yapar; alıştığı zaman da soru sormayı bırakır. Ancak bu sorular da kesintisizce değildir. Bir soru bitier bitmez yeni soru çıkmaz. Zan ile düşünmek arasına da sınır çizmek gerekir; ancak bu çizgi bile çok zaman belirsizdir.
"İnsanın olmadığı yerde anlamsızlık mı, yoksa anlam mı" başat mesele olarak görünüyor.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız