İnsanlar gerçekten hayatı, akıl ve mantık dairesinde, gerçekçi bir biçimde mi yaşarlar? Buna dair iddiaların, savunuların söylem bazında olması; onun gerçekten öyle vuku bulduğunun göstergesi olabilir mi? Gerçekçi olduğunu bize savlayan tüm bir dünya, aslında bizlere sürekli gerçeküstü bir imgelem sunmuyor mu? Kliplerin, varlığı değiştirilmiş sahte bir dünya sunan reklamların (örneğin kredikart reklamlarında zıplayan, dans eden tüketiciler, müşteriler), süperkahramanların, fan kulüplerin, dizi filmlerin, arkadaş edinme sitelerinin, sonsuz kız ve erkek resimlerinin, ister küçük, isterse de dev gibi ekranların içinde sürekli bir görüntü akışına kapılmamızın neresi gerçekçilik? Alışveriş merkezlerinde yitmek te neyin nesi? Sürekli geride kalmamak içinde peşinde koştuğumuz değişim değil mi gerçek olan? Ancak farkında olmadan içine kapıldığımız bu büyük anafor, bizleri daha büyük boyutlarda gerçeklikten kopar mıyor mu? Oysa, modernite-aydınlanma bize gerçeği sunmayı vaadetmişti.
Bütün bu içinde yaşadığımız gerçeklik, gerçeküstüdür aslında. Rüyalardan, fantazyalardan bile gerçeküstü. Dışladığı dinsellikten bile gerçeküstü ve metafizik (fizikötesi).
Parçalanmışlık başlığına yazdıktan sonra bu başlığa ait yazıyı oludum.Tevafuken olsa gerek metafizik değinmeleri düşünmüşüz. Zaten dünydaki sunni gündemlerin arka planındaki gerçek gündemin anafikridir, fizikötesi. Yakın gelecekte bunun ne kadar önemli olduğunu da öğreniriz, iş işten geçmezse bari.
Muğlaklık sadece vizyonel olanlarda mevcut değil maalesef. O anlam fluluğu tüm algı sistemimizi, kültür birikimimizi, kişiyi ben yapan ne varsa, toplumları oluşturan ne varsa, söylenen söylenmeyen herşeye sirayet etmiş durumda.
Şimdiye dek bu durumun tespitinde bir nebze olsun soluk aldırabilecek görüşler Alev Alatlı'dan geldi. Schrödinger'in Kedisi isimli kitabında bilim-kurgu ekseninde, afazi olgusunun toplum üzerinde ne denli felaketlere yol açabileceğinden bahsetmişti ve zannımca çok da dikkat çekti. Öncelikle biraz bilgilenelim bu konuda.
Alıntı:
Sözyitimi (aphasia/afazi: latince; a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma) aslında tıbbi bir terimdir: İnsan beynini diğer canlılardan büyük oranda ayıran en önemli özelliklerden birisi olan “lisan” özelliğinin bozukluklarını tanımlamakta kullanılan genel bir terim.
Beyin kabuğumuzda, adına “lisan” dediğimiz bu karmaşık mekanizmayı yürüten bir takım merkezler bulunur. Bu merkezler, görme ve işitme duyuları başta olmak üzere, duyusal yollardan algılanan verilerden yola çıkarak, kelimeleri algılama, anlamlarını kavrama, uygun anlamlı kelime dizileri üretme ve bunları konuşarak ifade etme şeklinde özetlenebilecek bir takım karmaşık süreçleri yönetirler. Tam mekanizması halen açıklığa kavuşturulamamış bu karmaşık süreçler sayesinde, “konuşma” ve “anlama” dediğimiz işlemler gerçekleştirilir. Eğer bu beyin bölgelerinden bir ya da bir kaç tanesi (yaralanma, damar tıkanması, beyin kanaması gibi) çeşitli nedenlerle hasara uğrarsa, hasar gören bölgenin işlevine göre özel bir sözyitimi tablosu ortaya çıkar. Bu konu, tıbbi pratikte oldukça önemli olup, bir çok farklı hastalık tipini içermektedir.
Burada bahsedeceğimiz (ve yazının geri kalanında ‘C.T.S.’ olarak kısaltacağım) Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ise, organik bir rahatsızlığa/yaralanmaya/hasara bağlı olmayan; organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nisbeten yeni tanımlanmaya başlanan bir sözyitimi tipidir. Teşhisi ve tanımı –benim bildiğim kadarıyla- geniş anlamda ilk defa yazar Alev Alatlı tarafından yapılan C.T.S.’de sorun, iletişimde kullanılan kelimelerin anlamlarındaki muğlaklıktır. Kelimeler, kullanan kişiler tarafından farklı anlamlarda kullanıldıklarında veya farklı bağlamlara göre farklı anlamlar yüklendiklerinde, ortaya iletişimi engelleyen özel bir sözyitimi tipi çıkmaktadır.
Görünen o ki, bu toplumsal “hastalık” günümüzde yaşadığımız bir çok kavramsal sorunun da temelini oluşturmaktadır.
Tanım bize tıbbi bir olgunun yanısıra sosyolojik bir olgudan bahsediyor. Nasıl olduğunu ve nerede başladığını bilemediğimiz sebepler neticesinde, kelimeler gerçek anlamlarından uzaklaşarak onları anlamadığımız hale bürünüyorlar sanki. Özellikle soyut isimlerin anlamları o kadar muğlak oluyor ki, 5-10 kişilik bir topluluk içindeki konuşmada bir o kadar da farklı anlama bürünebiliyor. İşin en trajik kısmı da bu kişiler saatlerce konuşsalar dahi uzlaşıp bir sonuca varamıyorlar.
Bu anlam belirsizleşmesinin etkilerini de pek çok alanda görmekteyiz. Eski bir TV sektörü çalışanı olarak, klip, reklam, medya unsurlarının hazırlanmasında nelerin vurgulanacağını, nelerin arka plana alınacağını yakından gözlemleme şansım oldu. Bu sayede ekrandan tutulduğumuz imge bombardımanından az da olsa etkilenmeme şansına sahibim çok şükür. Konu ilerledikçe örnekler de vermeyi istiyorum.
Özetle; evet etrafımızda gerçekçi olmayan bir dünya yaratılıyor gitgide. Bu konuyu açtığınız için teşekkür ederim kendi adıma...
Sahte gerçeklik mi, yoksa gerçeküstülük mü? Bu konuda bir şey diyemiyorum. Ancak, bilinçli, bilinçsiz bu olgunun yaratıldığını ve bizlerin de bilinçli, bilinçsiz buna uyduğunu artık görebiliyoruz. Sırf şuradan, bir gölge olarak, dünyayı etkilemeye dair olan güçlü inancımız bile gerçeküstüdür. Gerçi inanç zaten gerçeküstüdür, ancak bizim bu doğrutuda faaliyette bulunmamız aslolan. Bu bile diğer gerçeküstü yaşam tarzları yanında çok kalır.
Mesela filmlere bakalım. Dikkat edilirse bir yandan animasyon filmleri, her açıdan (görüntü, ses, efekt, konu) normal filmlere yaklaşıyor; bir yandan ise normal filmler de animasyonlaşıyor her açıdan. Mesela büyüler içeren diziler, filmler ciddi şekilde izleyici topluyor. Sanki gerçekleşme ihtimali varmış gibi bir yanılsama ile birlikte izleniyor üstelik.
Başka ne? Aslında her gün, her an buna dair izlenimler algılıyoruz, bu gerçeküstülüğe şaşıyoruz, ama onu somut şekilde aktarmak çok zor. Bu daha çok, bir görüntü akışına bürünen dünyanın bizi de kendini uydurmasından kaynaklanıyor. Hatta sürekli akış halinde olan insana bakıp; onun da bir likit olduğu sonucuna gidiyorsun.
Durabilen ise sadece bir yerde durabiliyor. Eğer kendini dışarıdaki akıştan kurtarabilmeyi başarmışsa ve açıksa bilinci, durmak o durmak oluyor.
Çağ marketing çağ. Küçük bir prodüksiyon ile insanları aldatmak mümkün. Foyanın çıkması yakın, akşamı bulmaz.
İnsan psikolojileri ile farkındasız ilerleyen birer biblo değil. Herkes olmasada çoğu insan zaten bunların farkında. Herşeyin olmasada bazı şeylerin farkında. Yani öyle insan toplulukları sosyolojik bir takım oluşumların peşinde deli dumrul gibi savrulup felan gitmiyor.
Buna çok insanda tanığım.
Ateş bulunmadan öncesi ile sonrası arasındaki en fazla 100 yıllık süreyi bile incelerseniz aradaki fark çıkar ortaya.
Hadi herşeyi anladımda ''Sanki gerçekleşme ihtimali varmış gibi bir yanılsama ile birlikte izleniyor üstelik.'' bunu kim fısıldadı size.
Çok ince kanallar. Ekranda gördüğü büyüye inanmayabilir, ama onun yananlamlarının peşine düşebilir. Nitekim medyumluk, son yıllarda artan psişik hallere yönelme gibi popüler olmuş alanlar var.
Muhakkak her insanın bu gerçeküstülüğü yaşadığına ben de inanmam. Kitle dönüştürücü araçların ulaşamadığı evler, mahaller en korunaklı yerlerdir bittabi. İzmir'de genç bir üniversiteli kızın "ben özgürüm" deyip anadan üryan denize girmesi hangi bilinçle açıklanabilir? İnsanlık tarihini, kültürü yeniden programlayıp yüklemek mi lazım; yoksa yeni bir algı çeşidi ile mi başbaşayız? Bize ekranlardan, sayfalardan sunulmuş bir algı. Üstelik bir yığın da havarisi var, aynı konuları vaazeden, inandıran.
İkincisi, farkında olmak ile o farkındalığı yaşamak ayrıdır bence. Kendimden bir örnek, tekonoloji hastalığına dair bir öykücük bile yazdım; ama bir dönemim "hangi dizüstünü alayım" diye delicesine katalog karıştırmakla geçti; yani eleştirdiğim olgu da kayboluyordum.
Bir film düşünün. İçinde bir karaktersiniz, yani karakteri oynuyorsunuz. Gerçek zamanınızı o film süreci ile başka bir karakterde geçiriyorsunuz. Komik bile olsanız size kimse film içinde gülmüyor, ama izleyenler gülüyor.
Şimdi bu karakterleri gerçek hayatta deneyin, mizah yapın mesela. Ve kalkıp hayır bu mizahtı diyebilin.
Demem o ki araya katabileceğiniz boşluk bir zaman yok. Rüzgar her çağda aynıydı, üşütür, ferahlatır, felan filan. Yani gerçek.
Ateş örneğini verdim, çünkü ateş başında ısınmamak, şarkı söylememek aptallık olurdu. Düşünüldüğü gibi değil, düşündüğün gibi.
Dans sorgulandığı zaman, ortada dans kalmaz. Ben dünyanın gitgide aşkın boyutlara varmasını imlemeye çalışıyorum. Bu, önceki yıllardan hiçbiri ile kıyaslanamaz. Durmakla, kişi kendini kurtarabilir; ama başkasına faydası yok. Yani tepkisellik sadece özneldir; genel gidişatı etkilemez. Ancak seslendirebilir, onun etkisi olursa olur, başkası yok.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız