Şeklinden çok,
koparıldığı yerden damlayan, sessiz ama özgür yaşlardan tanıdım onu. Tanıdım, sarmalamak istedim, titremesi geçsin istedim.
Ama papatya yorgun,
savruk, rüzgara vermiş kendini,
yapraklarını
damarlarını
özsuyunu.
Çarpınca oluşacak şiddetten korkmayacak kadar cesur ve deli.
Savrulurken gözlerini kapaması, korkudan değil zaten;
bir çeşit "yokluk hissi" yakalama çabası.
belki de maviye öykünme...
Vazgeçse bundan keşke, açsa gözlerini kocaman.
Görse onu,
hem bir papatyanın yeşilden korktuğu nerede görülmüş?
Anavatanı zaten yeşil renkte değil mi?
"Hadi bana güzel bir şey söyle!" dediğinde, rüzgardan geri alsa dilini,
içinden gelen veya gelmemesi gereken, gizli veya aleni
ama illa ki yeşil
ne kadar sözcük varsa dökse avuçlarına,
onun avuçlarına,
ellerine...
Ben de bir papatya tanımıştım, sızan yerlerinden değil fakat, basbaya saçlarından hatta çoğusu onu öyle çağırırdı. Bir gün (bir dişi karınca, karınca sürüsünü uyarmıştı da Süleymanın ordusuna karşı papatyaları uyarmamıştı ki zaten çölde papatya ne gezer demiştim içten iç'e) bir panayır kuruldu bir sürü seyirci en narin yerinden baktılar ona en narin yerinden ince ince deştiler farketmediler bile incindiğini (hep öyle olur) aaa! bunun dil'i yok dediler, hadi hadi dediler o da dikildi şöyle bir;
- Bayım hey! Dedi.
Sonra inanmazsınız ama çekip çıkardı ayaklarını topraktan yürüyüp gitti...Ben şimdi onun denize yakın tepelerde kekik kokularına dayamış burnunu ağlaştığını düşünüyorum. Belki şöyle sayıklıyordur bazı akşamlar “seyircisiz olmak ne iyi geliyor sözcüklere” ve belki de kimbilir aynı papatyadır o tu_çe...
…
Susuyor…
Öylesine oturuşlarım
Ayakta kalışlarım,
Senle seni,
Sende sensiz,
Senden bu kimsesizlik
Senin bu yalnızlıklar
Yalıtılmışlık…
ve
Sana doğru tanıdık yürüyüşlerim
Ayak seslerim
Susuyor.
Telefonun icadı,
Uçağın uçak oluşu
Derin dondurucular
Alışveriş merkezleri
Kasiyer kızların bakımlı yüzü
Reyonlardaki indirimler
Sana hürmeti dünyanın.
Telefon uçuyor, uçak konuşmaya başlıyor
Bir başkasının sesinden yalnızlıklar
Uçuyor, konuşuyor…
Susuyor.
Yazgının Sümerlerce yazılması,
Tanrının Sümerleri lanetlemesi,
Tarihin geleceğe küsmesi,
Karpuz dilimlerine ayrılması dünyanın,
Saat farkları,
Ruh markaları,
Saatte bilmem kaç km.’lik hızla giden tren,
İşeyerek havuzları dolduran sınav soruları,
En aşağılarda duran şık…
İşaretleniyor,
Susuyor.
Bölücülük yaparak böldüğüm kelimeler,
Yarı siyah yarı beyaz
İç duvar yazıları…
Sadece gözleri gözüken cümleler,
Zafer işareti yapan tutkular,
Camlarını indirdiğim binlerce yazı,
Kadın tenleri…
Erkek yüzleri…
Kesip kesip yapıştırdığım
Anlar…zamanlar…
Birbirinin yakınında yaşayan uzaklıklar
Tutku…
Annelerinin peşinde ağlayan heceler,
Üstüne döküldüğüm sular,
Yine tutku
Düğmesiz deli gömlekleri,
Delilik işte…
Gömleksiz düğmeler…
Tutku,
Susuyor.
Ve onların kendi tutkularına gülmelerini sağla.
Onların tutku diye adlandırdıkları şey gerçek bir duygusal enerji değil, dış dünyayla ruhları arasındaki bir tür çatışmadan ibaret.
Yüzmek istiyorum…
Elbiselerimle suyun içinde yürümek istiyorum. Elbiselerimle uğraşıp zaman kaybetmek istemiyorum. Yüzmek istiyorum kulaç kulaç. Gecenin zifiri karanlığında bile olsa beni şişiren bu yüzme isteğini içimden “deneyerek/yaparak/yaşayarak” çıkarmak istiyorum. Yüzme ihtiyacını kurulu bir saatli bomba gibi taşımak istemiyorum.
Dışarıdaki hayat kuruyor ve kurguluyor bu kadar teferruatı. Üzerimdeki elbiseleri bile teferruat olarak görürken bu istek beni balıklaştırıyor. Köpekbalığı oluyorum.
Kimin bu olta?
Oltayı sarkıtanın cesareti de büyük.
Olta, köpekbalığı ve balıkçı… Deniz bir kenarda dursun şimdilik. Savaş başlayınca deniz, üçümüzün çırılçıplak kalacağı bir yer olacak.
Olta çırılçıplak,
Köpekbalığı çırılçıplak,
Balıkçı çırılçıplak,
Sen aşka bak…!
Kimin karasularında yüzüyorum?
Çocukluğumu tartaklayarak/döverek karanlıkta yerlerinden hareket etmemesi gereken kuşların başına götürüyorum.
Düşünüyorum…
Çocukluğumun anıları arasında hiç yapmadığım bir şeyi anlatacağım sana. Anılarımı karıştırırken böylelikle ,kendime ait olmayan bir anıya rastlamış gibi anlatacağım bunu sana.
Bir el feneri ve bir sapan ve kuşlar… Kuşlar, özellikle çocukluk anılarıma tünerler. Kıpırdamadan yaprak yaprak dururlar dut ağaçlarında. Tünerler çocukluğumun anılarına. Anılarım dut ağacı. Anılarım yaprak yeşili.
Biri, fener ışığını dut ağacının içine daldırır. Fenerle bir kadının içini karıştırır gibi dut ağacının mahremiyetini bozar. Gece karanlığında ağacın en mahrem yeri kuşlardır. Fener onların üstüne tutulur. Kuş kıpırdamaz. Birkaç saniyelik zamanı kalmıştır kuşun. Ve sapanın küçük taşları şeytanın ayetlerine dönüşür. Sapandan çıkan taş, dut ağacının yapraklarında bir hışırtı ile yırtıyorsa geceyi/sessizliği ışığın altında duran sanık, birkaç dakika daha kazanıyor. Bazen kendinde bir cesaret bulup başka bir dala atlıyor. Ve ölüm sırasını bir başkasına veriyor. Ölüm, küçük bir taş oluyor. Kuşa çarpmayan her taş çocukluğumda birikiyor.
Zaman ilerledikçe üryanlığından yerin dibine batan bir kadına döner ağaç. Zaman aktıkça gecenin içine doğru dut ağacı, mahrem yerlerine Havva’nın yaptığı gibi yapraklarını biraz daha sıkı bastırır.
Dut ağacının mahremiyeti düşer teker teker yere. Kanatırlar önce, sonra toplarlar bu kanlı mahremiyeti.
Ben o zamanlar bir dut ağacının mahremiyetinde yüzerdim. Gecenin karasularında yüzen bu kuş avcılarını izlerdim sadece. Bir cinayet saati olup çıkardı içimden hayat. “Gece ihanete müthiş bir gerekçedir.”dizesi, kuşları ürkütürdü. Kuşlar ölür. Ölüler toplanır. Bir çantaya konur. Dut ağacı, mahcubiyetiyle baş başa kalır. Memeleri kesilmiş bir kadına bakar gibi bakardım o zamanlar tut ağaçlarına.
Ben o zamanlar “Gecenin ihanet gerekçesiyle” ilgilenmezdim. Çırılçıplak bakışlarla dut ağaçlarını giydirmeye çalışırdım biraz daha, içimdeki kuşlarla. İstekleri biraz daha artardı sapancıların.
Ben dut ağaçlarının karasularında yüzerdim.
İçimdeki yapraklar yemyeşil ve mahcubiyetimin adı dut ağaçları. Kuşlar tünemeye devam ediyor çocukluk anılarıma. Ve ben cennetten kovulmadığımı düşünüyorum. Adem babamızın giydiği elbiseyi giyemeye devam ediyorum. Çırılçıplak dolaşmamın nedeni bu. Kuş ölüleri yani. Dut ağaçlarının çıplaklığı…
Kimin karasularında yüzüyorum?
Yüzmek istiyorum. Bir köpekbalığı ritmiyle…
Yüzmek istiyorum. Bir okyanus dalgası şiddetiyle…
Yüzmek istiyorum. Öbür dala atlayan sanık kuş telaşıyla…
Ölümü devreden batık bir tacir suratıyla...
ve
Yüzmek istiyorum,
sapana- fenere tövbe eden kuş avcıları tövbesinin
hevesiyle,
heyecanıyla,
kiriyle...
İnsanın kusacağı bir yerlerinin olması ne kadar güzel ve muhteşem.
Bir küvet, bir lavoba, bir klozet, bir çöp poşeti, bir çöp kovası, bir geri dönüşüm kutusu, bir anne kucağı, bir yatak , bir yastık, bir bez parçası, bir mendil,vs.vs...
Hele bir de yanında destekçilerin, boğazına parmak sokanların varsa ayrı bir güzeldir. Değme keyfine... İşte insan dolu dolu kusmak ister o zaman. Her bulantı reflexini inanılmaz bir istekle kusmaya çevirmeyi arzular. Arka arkaya hem de.
Midesinde ki tüm içeriğin tane tane görünmesini ister, görmek ister, göstermek ister. Ya gizli gizli yediği naneler ! ?, şekerler; onlar da arada kaynar zaten değil mi? Bulamaç halinde kimse onu farketmez bile.
Sadece destekçiler söze karışır : " Bak domates kabuğu ne kadar güzel renk kattı kusmuğuna " diye...
Miden durmak bilmez kasılır , kasıldıkça kasılır. Artık coştu bir kez kim tutar onu. Gösteri zamanı geldi onun için. Ne varsa hüneri gösterecek büyük bir ustalıkla. Gizliden isyan da eder. " Artık yeter birikimlerimin sindirilmesine dayanamıyorum" diye. Anarşist edasıyla bayraklarını çeker . Domatesler bunun işareti olsa gerek.
O kadar anlayışlı bir yönetimsindir ki , kusmasına yardım edersin : ' Çıkar evladım göster bana içindekileri, tamam ben yedim onları ,o haltları ama inan hatırlamıyorum. Hem de merakımı celbediyor ağızdan girmiş haliyle sende yarı sindirime uğramış hali. Hadi göster bana. ' bile dersin.
Kimbilir ne yedin de bu mide dayanamadı. Bak hiç sesi çıkmazken, efendi efendi çalışıp hem hazmedip bütün yenenleri hem de bağırsaklar gibi asi organlara söz geçirirken. Ne yaptın da azdırdın bu mideyi...
Ne mutlu midesindekileri çıkarabilene
Ne mutlu bulantıyla yetinmeyip kusmaya zorlayanlara
Ne mutlu mide içeriğini görmeye büyük istek duyanlara
Koşabilme yeteneğine benziyor, kusabilme yeteneği
Kusma iradem yok, koşma iradem de…
Koşabilme,
Kusabilme,
İradenin en ufak çocukları,
Un ufak edilmiş yaşama arzusu,
Kusuyorum…
Hayat ürküyor çocukların oyunlarından
Her çocuk,
Hayatı çağırıyor bir büyüğün oyununa.
Oyun küçülüyor,
Çocuk büyüyor.
Kusuyorum…
Her çocuk babasını kusuyor,
Annesini…
Kendini kusan bir anneyim ben.
Tanrının ağlamalarıyla dolu bir dua,
Duanın kabul görmüş hali,
Acıma, merhamet…
Kusuyorum işte…
Susuyorum…
Bunları,
Kafiye olsun diye yazıyorum.
Kafiyeyi de kusuyorum anlamdan,
Anamdan,
Babamdan,
Nazımdan…
Susuyorum.
Kusuyorum…
Gayrı ihtiyari eylemlerle -kabule şayan tepkiler gösteren adem oğlu- kendine, bir yönüyle sadece meydan okuyor. Hazımsızlığına, çiğneyemeyişine, indirmesi her şeyi olduğu gibi midesine…
Mide, canlı organizmalarla kımıldamaya başlıyor. Kaç canlıyı çeviriyorum bedenimin işaret konmamış kavşaklarında/dan. İsimlerini sormuyorum, nereye gittiklerini sormuyorum, neden burada bulunduklarını sormuyorum. Bedenimde kayboluşa yakın durdukları için onlara bakarken ılık bir suyun altında durur gibi duruyorum. Ruhumu ıslatmaktan korkuyorum bu eylemle. “Neyle kuruturum ruhumu?” telaşına düşerim. Düşüşlerim, ıslak bir ruh taşıdığımdan değil. Şöyle-böyle duyguların ayazında kalıp öksürmeyi alışkanlık haline getirme korkusundan.
Hapşırsam çok yaşa diyecek birileri olmalı bu karanlıkta. “İçe dönük hapşırmalarımı” ve “çok yaşalarımı” kusmalıyım. Gerektiği kadar bir yaşamın kusmalarını tutuyorum esnemelerimde, rahatsızlık bu. Yatarken ne çok yoruluyorum. Uyku değil böylesi,rüyalarım hayatımı geceye kusma şeklim.
Susmalarım, konuşmalarımın intikamı/kelimeler arsız. Komik. Her kelime kendi gençliğine öykünen bin yıllık cadı. Susmalarımı konuşuyorum seninle.İster dinle, ister dinleme susuşlarımı kusuyorum!
Kayganlaşan bu kavşaklarda karanlığı sürüyorum yere. Zifiri bir renk işte. Karanlık…ve karanlığın rengi. Hiç kimsenin adım atmadığı karanlık caddeler. Şehir olmaya başlıyor içim. Karanlık, dingin, kırmızı ışığı yanmayan trafik işaretli caddelerim. Her seferinde kendi karanlığıma çarpıp baş dönmelerle mide bulantısı yaşıyorum.
Kussam mı?
Kusuyorum…
Kusabileceğim bir gelecek bekleyişlerim var. Gelmemiş ve yaşanmamış hayatların telaşını kusuyorum şimdiden. Nedendir bu gelecek bulantısı? Geleceğe dair kusmak zorunda olduğum keskin beklentiler.
Hiç de değil! Beklemeyi bilmeyen bir gece gibiyim. Hemen gündüze yenik düşen, yıldızların ışıklarıyla tehdit gören. Parlayan her şeye karşı bir güneş sevgisi besleyen karanlık bir renk. Siyah…
Kussam mı?
Geçmiş, bir mide bulantısı yaratmıyor ki kusayım. Geçmişim, ellerimi yıkama tereddütleri bile gösermeden ve hiç zaman kaybetmeden yediğim leziz bir yemek. Geçmiş, kırmızı başlıklı kızın hoplaya zıplaya ormandan geçtiği anları. Geçmiş, Emile Zola’nın natüralizmini büyük bir coşkuyla kibrit- kibrit, çöp-çöp ördüğü el işi beceri ödevini andıran ince-zarif bir fotoğraf çerçevesi. Kussam bu çerçevenin fotoğrafı yapışır geceye.
Kussam mı?
Korkularımı geri geri dışıma taşısam, dudaklarıma sürdüğüm onca kadın ruju, onca kadın dudağı ne olacak?
Dudakları karışır birbirine tüm güzel kadınların. Kadınları öpülmeyecek varlıklar olarak düşünebilir mi durmadan “Nü resimleri” çizen bir ressam. Hangi kadının dudağını kusayım? Bunu yapsam, ressamların fırçası sahibinin parmaklarını unutur. Fırça soytarılaşır. Çizilen dudak firari bir kusmuk olur. Hafif aralanır bakışları mahcup, utangaç, dinle ruhunu bir birine karıştıran ergenliği geçkin bir kadın. Ve bu kadın, kıytırık bir gülümsemeyi doğurmak için zorlar kendini. Mutsuzluğundan, ızdırabından, var oluş şeklini değiştiremediğinden doğuramaz hayatı, doğuramadığı şeyi de yaşayamaz. Ninnisiz büyütür ergenliğini, şiirsiz, aşksız, tutkusuz….
Kusar bu sefer her şeyi. Hayatının merkezinde mutluluğu abideleştirmeyen hangi kadın hayatı hazmeder? Kusmazsa bu kadın zehirlenir.
Ve gece kusarım…
Ve şiir kusarım.
Kadın dudakları karışımı şiirler…
Kendi dişleri tarafından ısırılan aşklar,
Dokunmalar,
Bir sürü istek…
ve
hazırım…
Boğazında düğüm düğüm olan o inlemeler , acımtrak bir tatla tekrar midene dolar.
Kusmak istesende kusamazsın.
Kusmaya söz geçirebilir misin?
Sorabilir misin ona ister misiniz diye? Köleliğini yapar ancak mide herşeyin, her lokmanın. Kul olduğu ise sadece kelimeler. O kadar anlamsız kalır ki. Şimdi ben ne yana gitsem ne yapsam. Bulantımı geçiremem. Bu anlamlı mı ? En anlamsızı.
" Mideden çok içeriğiyle ilgiliyim ben" tarzında avare ve güya akılane sözler hep acıttı içimi. İçim acıdı. Midem yandı. Midem ekşidi. Midem kusamadı.
Hep hayran oldum kusmalara. Nafile. İleri gitmedi.
" Ah varya geçen gün bir kusmuşum bir kusmuşum Allah sizi inandırsın, kendime gelemedim. Kendimden geçercesine. Kendim olurcasına,kendimi yerle yeksan edene kadar kustum."
Yine aptalca oyunların içinde kirlerimi yüzüme tutarak, kirlerimi kalkan yaparak ama hiçbir zaman bunu haketmeyerek oyun oynuyorum.
Kaybetmem yada kazanmam müphem. Ya kendim, en müphem.
Bir kusmuk tanesi kadar bile olamadın yazık sana.
Alıntı:
hazırım…
Kussam mı?
Hiç durmayın sayın kumsaati... Kustukça ters çevirin kendinizi. Kumlarınızı teker teker kusun.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız