Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 67 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Öyküleriniz


Öyküleriniz
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin
Yazar Mesaj
muhteri
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Sep 12, 2007
Mesajlar: 15

MesajTarih: Çrş Eyl 12, 2007 9:17 pm    Mesaj konusu: İstanbul, Bir Garip Adam... Alıntıyla Cevap Ver

İstanbul, Bir Garip Adam...
Mezarın üzerine dikilmiş haç işaretini uzun uzun seyretti. Mezar taşının kenarında hıçıkırıklarla ağlamaya başladı. Sonra ellerini bizlere has bir usulle semaya kaldırdı. Dudaklardan bir dua bir niyazın kıpırtıları okunmaya başladı. Mezar başında uzun süre dua etti. Ellerini yüzüne sürdü gözyaşlarını sildi ve cebinden bir kitapçığı çıkarıp okumaya başladı. Sonra orta yaşlardaki adamın yanına iki kişi daha geldi. Adam ağlamaktan şişmiş gözlerini onlara çevirdi. Diğer iki kişinin koluna girmesiyle ayağa kalktı yürümeye başladılar. Yanımdan geçerken uzun boylu sarı saçlı adamla göz göze gelmiştik. Sonra umursamadan başını çevirdi ve yoluna devam etti. Kendisini izlemek gibi bir amacım olmamasına rağmen işte öylesine o mezarlığın yanından geçerken gözüm takılmıştı. Bir Hristiyan ayininin ritüellerini uygulayacağını sanmıştım ama yaptığı şeyler hiç de kendilerine ait değildi ki. Uzun süre arkalarından baktım. Nasıl söylesem farkına vardı baktığımın izlendiğini anladı ve yokuşun aşağı ucundan geriye döndü. Yanındakilere biraz bekleyin beni der gibi bir işaret yaptıktan sonra yanıma geldi. Gittikçe yaklaşan adımlarına karşı içimde bir korku ile karışık heyecan artıyordu. Belki de ters bir şeyler söyleyecek belki neden beni seyrediyorsun diye soracaktı hatta kim bilir hiç soru sormadan çeneme öyle okkalı bir yumruk patlatacaktı ki yerde kanlar içerisinde kalacaktım. Acaba gizli bir şey yapmıştı da ben ona şahitlik mi etmiştim. Ya da ne bileyim olmayacak bir anda olmayacak bir yerde mi bulunmuştum. Ben bu tereddütler içerisinde bocalarken uzun boylu adam gittikçe yaklaşıyordu. Biraz uzaklaşmak istedim. Nereye gidecektim ki. Hiç şimdiye kadar bir otobüsün bu kadar çabuk gelmesini istememiştim. Ne vardı, o benim yanıma gelmeden beklediğim otobüs gelse ve ben de kurtulsam ondan. Bırakın otobüsün gelmesini daha ben bu düşüncelerimin sonuna bile gelmeden adam yanı başıma geldi . Endişemi gözlerimden okumuştu herhalde suratında alaycı bir gülümseme vardı. Yalnız bu alaylama öyle küçük düşürür gibi değil tam aksine; insan, insandan korkar mı, der gibisinden bir hissiyata karşılık geliyordu. Yüzündeki gülümsemeyi görünce içimde endişeye dair ne varsa birden kayboldu. Selam verdi bana. Hem de Selamun aleykum diyerek beni ilk şaşırtan bu oldu. Gerçi Selamun aleykum demesi normaldi usule uygun selam vermek için böyle söylemiş olabilirdi. Sonra ismini söyledi İsmim silvio dedi. Silvio, Allahım hem Silvio hem ilginç dualar hem de bize has bir selam.. Haç işaretli mezar... Bu kadar çelişkinin bir arada bulunması gerçekten ilginçti. Ben bu anlık çelişkileri çözme gayretiyle tık nefes kalmış selamına cevap dahi verememişken konuşmaya başladı yeniden. İsmin Silvio ya senin.. Emre diyebildim daha fazla konuşmadım..
Bizi izlediğini fark ettim, hem de büyük bir şaşkınlıkla daha önce böyle şaşkın bakışlara hiç şahitlik etmemiştim hem de uzun süre izledin hatta o yokuştan aşağı doğru inerken bile senin tarafından izlendiğimin şüphesi beni de korkuttu ama sana yaklaştığımda gördüm ki sen benden daha fazla korkmuşsun. Nedir seni bizi izlemeye iten sebep acaba dedi ve sonra sözünü yarıda bıraktı. Ben yine cevap vermedim aslında cevap vermedim denemez tam olarak, verdiğim bir cevap vardı ama öylesine işte. Açıkçası kendisinin neden biz izliyorsun sorusuna Hiiiçç Gibi gayet basit anlamsız ve her yerde kullanılabilecek çocuksu bir karşılık vermiştim. Sonra Silvio kendisinden beklenmeyecek bir samimiyetle koluma girdi ve benimle gelmek ister misin dedi. Nereden çıktı şimdi benimle gelmek ister misin sözü Tanımadığım bir insana güvenip neden onunla gitmek isteyeyim ki hem bu kadar çelişkili bir insanla bir yerlere gitmek bırakın bir yerlere gitmeyi yan yana dahi gelmek zamanede tehlikeli değil miydi. Ama adamın yüzündeki o sevecenlik benim bütün korkularımı aldı götürdü. Sonrasında zaten buradan Eyüp sulatana gideceğiz orayı ziyaret edeceğiz biz buranın yabancısıyız hem sen de biraz bize yardımcı olursun demesiyle benim keyfi birlikte olma isteğim ya da onun benimle bir yerlere gitme isteği bir vazifeye dönüşmüştü ve bu vazife kabul edilmeliydi. Beklediğim otobüsten tutun da her şeyi boş vermiştim ve bu güzel yüzlü adama yardım etmenin gerekliliğine kendimi inandırmıştım. Hem ona ve arkadaşlarına yardımla geçireceğim bu zamanda hem o benim neden onu izlediğimi daha iyi anlayacak, hem de hayatta ilk kez karşılaştığım bu çelişkiler yumağını biraz daha anlamlı kılacaktım. Cebinde incili olan birisi ellerini semaya kaldırıp bir Hristiyan mezarlığında dua ediyorsa ve kendisinin yüzünde inanılmaz bir masumiyet varsa bu onunla birlikte bulunmaya kendimce yeterli bir sebepti. Yolun alt başında bekleyenlerin el işaretleri ile tamam geliyorum diye el salladı sonra bana yeniden döndü ve gidelim artık dedi. Konuşmadan yürüyorduk aşağı doğru. Az önceki neşeli masum yüzünü yeniden bir hüzün kaplamıştı adamın. Yavaş yürümeye başladık diğerlerinin yanına geldiğimizde onlarla beni tanıştırdı. Diğer iki kişiden birisinin simi Clain diğeri ise Andreydi.. Anlaşabiliyorduk çünkü aksanlı da olsa Türkçe biliyorlardı. Birlikte yürümeye başladık.İlk olarak nereye gitmek istersiniz sorusuna ağız birliği etmişçesine eyüp sultan mezarlığı karşılığı vermeleri gerçekten beni şaşırtmıştı. Belki Pierre Loti de Haliç'e karşı çay içmek keyifli olabilirdi. En yakın yolu seçerek Pierre Loti sırtlarına gidecektik artık. Biraz yürüyüşten sonra Pierre Loti'deydik. Benim çay bahçesine Pierre Lotinin şiirler yazdığı o asma tavanlı yere doğru gitmeme aldırış etmeden dur mezarlığa inmek istiyoruz dediler. Bu insanların garip insanlar olduğu belli bir insan ne arar ki Mezarlıklarda Kah Hristiyan mezarlığı kah Müslüman mezarlığı... İnsanın aklına olmayacak şüpheler geliyordu Bir ara Osmanlı'nın tarihi mirasının Fransa'ya kaçırıldığı o güzide mezar taşlarının bahçe süsü olarak kullanıldığı ile ilgili bir yazı okumuştum. Birden bu yazının satır aralarındaki bu dehşet verici hadisler zinciri beynimde şimşekler çaktırmıştı ama artık bir kere onlara güvenmiştim ve yola çıkmıştık. Birlikte Yokuş aşağı doğru inmeye başladık.. Clain cebinden çıkardığı bir kağıdı bana uzattı kağıt bir krokiye benziyordu..Mezarlıklar arasından Molla Mustafa Azminin mezarlığının 6 mezar ötesinde bir mezar yeri tarif ediliyordu. Biraz aramadan sonra Mezarlığı bulduk birlikte tarif edilen mezar taşının başına kadar geldik. Yüzlerinde az önceki ifadenin yerini yeniden büyük bir hüzün almıştı. Kenara çekildim ve onları aradıkları ile baş başa bıraktım. Silvionun gözleri dolmuştu. Ağlamaklı oldu her üçü de. Dualar ettiler sonra cebinden çıkardığı küçük Kuranı kerimi okumaya başladı Silvio. Aman Allahım dehşete kapılmıştım. Bu adamlar bir müslüman mezarının başında Kuranı Kerim okuyorlardı iyiden iyiye fenalık basmıştı beni olanları dehşetle izliyordum uzaktan sesi geliyordu Yasin-i şerifi öyle güzel okuyordu ki hayretler içerinde kaldım heyecanım artmıştı. Neler olup bittiğine bir anlam vermeye çalışıyordum ama ne düşünürsem düşüneyim bir boşluktan, bir karmaşıklıktan öte geçemiyordu bıraktım tüm düşünceleri, sadece izliyordum. Oturdular mezar başında uzun süre dua ettiler gözleri nemlendi sonra ağladılar. Ve istemeden de olsa tam yarım saat sonra mezarlığın başından kalktılar her üçü de yanıma gelmişti anlamışlardı onlar benim anlamsız bakışlarımın sebebini bu anlamsızlığa bir anlam verebilmek için Clain az önceki silvionun samimiyetiyle koluma girdi yukarı çay bahçesinin olduğu yere çıkmamızı işaret etti. Birlikte hiç konuşmadan yürüyorduk. Çok ilginçti bu olanlar. Çay bahçesine kadar yürüdük boş bulduğumuz bir yere oturduk. Hiç konuşmuyorduk. Üçünün de gözleri nemli İstanbul'la takılmıştı uzun uzun seyrettiler aziz şehri. Silvio demir korkulukların yanına gitti şehrin havasını içine çekti. Oradan seyretti şehri. Sonra yanımıza geldi. Hüznün yerini kızgınlık almış bir ifadeyle kendisinden de hiç beklenmeyen bir hayranlıkla konuşmaya başladı. Hiç umduğum gibi değil. Bize tarif edilen bu şehir, o şehir değil. Nerede o ulu camilerin gökyüzüne uzanışı şimdi kaybolmuşlar gökdelenler arasında. İstanbulu öyle masal öyle hayal etmiştiki dedemin masalları... Altından taçlı kemerler, gökyüzüne karışmış sanki denizle birleşmiş bir gökyüzü,ikisini arasından ayıran müthiş bir yeşil, bir tarafta altından kubbeli camiler bir diğer yanda erguvanlarla bezenmiş yollar, cıvıl cıvıl çocukların sokaklarında koşuştuğu sebillerinden rahmet akan rahmet kokan camiler, İmanlı göğüslerin soluklandığı kubbelerden daha öte bir kubbe ile donatılmış o mavi gökyüzü nerede, nerede tüm bunlar... Dedem masallarında bize bunu böyle anlatmamıştı, olamaz bu dedi. Sonra dudağını büktü ne kalmış ki bir tek ezan sesi o da olmasa ha paris, ha istanbul! Sonra sustu..Ne anlatmıştı deden diye sordum anatmaya başladı anlatacakları az önceki tüm tereddütlerimi giderecekti.

Yıllar öncesinde bu üç kişinin dedeleri İstanbul'dan viyanaya göçmüştü. Dedesi zamanın eşrafından Halim efendi idi. Halim efendi uzun yıllar medrese de eğitim görmüş sonra viyanadaki Müslümanlara sefirlik etmek için Devlet-i Aliye tarafından Viyana'ya gönderilmişti.Orada uzun süre hizmetlerde bulunmuş bir kişiymiş. Sonra ikinci kuşak dedeleri balkan savaşı yıllarında İstanbula yeniden dönmüş Halim efendinin mezarı şimdilerde Viyanadaymiş.Buraya dönenler buranın havasına alışamamışlar yabancılanmışlar sürekli hatta az önce gördüğüm Hristyan mezarlığındaki kişi müslümanmış öldüğünde kim olduğunu dahi araştırmamamışlar bu garip adamın. Viyanadan geldi Hristyandır diye gömmüşler oraya. Bir de üzerine haç işareti koymuşlar. Kendisinin namazında niyazında dört dörtlük bir müslüman olduğunu sadece bu yitik ailenin fertleri biliyormuş. Bunlar da viyanadan çıkıp buraya kadar gelmişler kaybettikleri tarihi bulmaya viyanada kalan yarımı bütüne kavuşturmaya. Eyüpte yatan yine dedelerinden bir tanesi Kemalettin efendiymiş bilmiyorum ya da onlar öyle sanıyorlar.Kendileri ne şart altında olursa olsun isimleri Silvio da olsa Clain de olsa müslümanlıklarını devam ettirmişler. Belki öylesi gerekiyormuş. Uzun süre konuştuk gülüştük üzüldük sonra akşam ezanı okunmaya yakın Eyüp Sultan indik namazdan sonra ayrıldım onlardan aklımda yeni sorular vardı. Ne garip insanlardı bunlar, ben de gariptim ama ya İstanbul Galiba İstanbul hepimizden daha garip bir Adamdı...

Aynı adlı
Başa dön
karelin2
Yeni Üye


Kayıt: Sep 11, 2007
Mesajlar: 80
Nereden: soldan

MesajTarih: Cmt Eyl 29, 2007 2:25 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

HERKES KENDİ HİKAYESİNİ YAZABİLİR...

Hepimizin "kaybetmek, yenilmek, hayatın pençesinde ezilmek" için nedenleri var.
Üstelik bu nedenler, donmakta olan birini uykunun çektiği gibi uyuşturucu bir mutluluğa bile çekebilir insanı.
Mücadeleyi, savaşmayı, dövüşmeyi bırakırsın.
Kendini, kendi mazeretlerinin karanlık derinliğine salarsın.
Hayatla arandaki kavgayı daha başlamadan kaybedersin.
En çok da "yenilmekten korkanlar" sever daha baştan kaybetmeyi, "yenilmemişlerdir", sadece savaşa girmemişlerdir.
Teslim olmak, yenilmekten daha iyi gelir onlara.
Bırakın savaşmayı, yenilmeyi bile beceremeyenlerin yenilgisidir bu.
Biraz zavallı görünür bu adamlar bana.
Ben savaşmayı severim, savaşanları severim, yenilmekten korkmayanları severim.
Mücadelecileri, dirençlileri, dövüşçüleri severim.
Kendi hayalini kendi yaratıp, ne olursa olsun o hayale yürüyenleri severim.
Böyle adamları benim gözümde değerli kılan onların hayalleri değildir, bazılarının hayalleri bana çok yabancıdır ama o hayale yürüyüşteki cesaret, o her şart altında dimdik duran azim, gerilememe kararlılığı çeker ilgimi.
O insanlar başarırlar.
Başarının ölçüsü de ne para, ne şöhret, ne iktidardır benim için.
Basittir benim başarı tarifim.
İnsanın hayallerini gerçekleştirmesine başarı derim ben.
Hayalinle senin arana dikilen bütün engelleri aşabilmeye.
Geçenlerde Chris Gardner'ın hikayesine rastladım.
Bir zenci.
Çocukluğu kötü geçmiş.
Babası onları terk etmiş, üvey babası çok kötü davranmış, onu ve kardeşlerini hırpalamış, annelerini dövmüş.
Daha yedi yaşındayken "çocuklarını asla bırakmayacağına" yemin etmiş.
Akıllı olduğu için arkadaşları buna "koca kafa" adını takmışlar.
Ama okumamış.Gidip Deniz Kuvvetleri'ne yazılmış. Sıhhiyeci olmuş.
Orada işleri çabuk öğrenmiş, doktorların ilgisini çekmiş.
Askerden sonra tıp okumayı düşünmüş.
Ordudan ayrılınca bir hastanede çalışmaya başlamış.
İşler iyi gidiyormuş.
Evlenmiş.
Sonra hastanede çalışmaktan vazgeçmiş.
Hastane malzemeleri satarak zengin olacağına karar vermiş.
Bu karar, onun felaketinin başlangıcı olmuş.
Bu arada bir de oğlu doğmuş.
Kapı kapı dolaşıp "tarayıcı" denilen bir alet satmaya uğraşıyormuş doktorlara.
Ama işler iyi gitmiyormuş.
Hayat gittikçe daha zorlaşıyormuş.
Parasızlık, çocuğun yuva masrafı, biriken faturalar, ödenemeyen kira, karısının çift vardiya çalışması, tarayıcıları kimsenin almaması.
Gardner, her yandan sıkışırken bir gün elinde kocaman tarayıcısı, sırtında her zaman taşıdığı ucuz çantasıyla bir doktor randevusuna yetişmek için hızla yürüdüğü sırada kaldırımın kenarında kırmızı bir Ferrari durmuş, içinden fiyakalı genç bir adam inmiş.
Adamı durdurmuş hemen.
- Efendim, izninizle iki sorum var. Bu arabayı alabilmek için ne iş yapıyorsunuz? Bu işi nasıl yapıyorsunuz?
- Borsacıyım. Şu binada borsacı olmak isteyenler için bir kurs veriyorlar.
Gardner o anda borsacı olmaya karar vermiş.
Ve hemen binaya girip kursa katılmak istediğini söylemiş.
Kursa katılabilmek için gerekli sınavı başarmış ve mülakata girmeye hak kazanmış.
Mülakattan bir gün önce eve polisler gelmişler ve ödemediği trafik cezasından dolayı onu tutuklamışlar.
O sırada evini boyadığı için onu atleti ve eline yüzüne bulaşmış boya lekeleriyle nezarethaneye atmışlar.
Ertesi sabah karakoldan çıkıp, o haliyle koşa koşa mülakata gitmiş.
Bir borsa sınavına, atletle ve yüzünde boya lekeleriyle gelen bu genç zenciye, kurulun başkanı:
- Karşıma atletle gelen bir adamı borsacı olması için kursa kabul etsem, ne dersin, demiş.
Herhalde çok güzel bir pantolonu vardı, derim efendim.
Bu espri üzerine onu kursa kabul etmişler.
Kurs altı ay sürecekmiş, bu sürede hiç ara vermeyeceklermiş ve sonunda aralarından sadece birini işe alacaklarmış.
Bir yandan kursa gidip, bir yandan da para kazanabilmek için "tarayıcılarını" satmaya uğraşıyormuş.
Ama satamıyormuş.
Hayat daha da zorlaşmış.
Sonunda karısı onu terk etmiş..
Chris, bütün zorluklara rağmen çocuğuyla birlikte yaşamaya karar vermiş ve oğluyla ikisi baş başa kalmışlar.
Bir akşamüstü oğlunu mahalledeki basket sahasında oynamaya götürmüş.
Çocuğun bir atışını sertçe eleştirince küçük oğlan "ben bu oyunu beceremeyeceğim," diye oynamaktan vazgeçmiş.
- Kendileri yapamayanlar sana, senin de yapamayacağını söylerler, demiş oğluna. Sana, ben bile yapamazsın dersem beni dinleme.
Birkaç gün sonra kirayı ödeyemedikleri için ev sahibi onları evden atmış.
Bir motele yerleşmişler.
Sabahları oğlunu yuvaya bırakıyor, kursa gidiyor, kursta hisse satabilmek için müşterilerle konuşarak diğer kursiyerleri geçmeye çalışıyor, akşam yuvaya koşup oğlunu aldıktan sonra "tarayıcılarını" satmak için doktor muayenehanelerini dolaşıyormuş.
İşler biraz düzelmiş.
Tarayıcı satışları artmış.
Tam biraz nefes alacakken bu sefer de bir mektup gelmiş vergi dairesinden.
Ve, kazandığı bütün parayı elinden almışlar.
Satabileceği tek bir tarayıcı ve cebinde on iki dolarla kalmış.
Motele de para ödeyemediği için oradan da atılmışlar.
Ne gidebilecekleri bir yer, ne de ceplerinde para varmış.
Bir metro istasyonuna götürmüş oğlunu.
Oğluna, elindeki tarayıcıyı gösterip "bak bu zaman aleti" demiş, "hadi düğmesine bas ve zaman değişsin." Çocuk düğmeye basmış.

"Ah," demiş, Chris, "işte zaman değişti, bak dinozorlar geliyor, hadi kaçıp bir mağaraya sığınalım."
Oğluyla metronun tuvaletine girmişler, "burası mağara," demiş Chris, yerlere tuvalet kağıtları serip oğluyla birlikte onların üstüne oturmuş.
Oğlunu uyutmuş ve o uyurken ilk kez ağlamış.
Ertesi sabah kursa elinde "tarayıcısı", bavulu ve bir takım elbisesiyle gitmiş, soranlara "akşam bir yolculuğa çıkacağım da onun için eşyalarım yanımda" diyormuş.
Bir yandan da deli gibi çalışıyormuş kursta.
O akşam bir kilisenin "evsizler" için olan barınağında kalmışlar.
Oğlunu uyuttuktan sonra elindeki son tarayıcının arızasını tamir etmeye uğraşmış.
Artık her sabah kursa gidiyor, bir ara koşarak bir doktor muayenehanesine gidip tarayıcı satmaya çalışıyor, akşamları evsizler için olan barınağın önünde çocuğuyla kuyruğa girip gece yatacakları bir yatak bulmaya uğraşıyormuş.
Bazı geceler barınakta yer bulamayınca metro istasyonunda kalıyorlarmış.
Bir yandan da diğer kursiyerlerin aramaya bile cesaret edemediği zengin yöneticileri arıyor, onlardan randevu alıyor, gerekirse evlerine gidip oğluyla birlikte kapılarını çalıyormuş.
Cebinde beş kuruş parası, yatacak yeri olmayan bu genç zenci bazı günler ülkenin en zengin adamlarıyla tanışıp onlarla dostluk ediyormuş.
Akşam da yeniden evsizler barınağına dönüyormuş.
Bir gün elindeki son "tarayıcıyı" satmayı başarmış.
O gece iyi bir otelde kalmışlar oğluyla birlikte.
Güzel bir hamburger yemişler.
Kurs son günlerine yaklaşıyormuş.
Ama kursun yöneticisi bu zenci öğrenciyi "ayak işlerine" koşturuyor, onun diğerlerine yetişmek için çabalarken bir de bu angaryalar yüzünden zaman kaybetmesine neden oluyormuş.
Bütün bunlara rağmen kursun sonuna kadar dayanmış.
Hisse senetlerini satmış.
Son gün takım elbisesini giyip gitmiş işe.
Onu son mülakata çağırmışlar.
Yönetici ona,
- Bugün burada kursiyer olarak son günün demiş.
Ve, eklemiş:
- Yarın burada bir borsa simsarı olarak işe başlayacaksın çünkü.
O anda Gardner'ın gözleri dolmuş.
- Zor oldu mu Chris, diye sormuş yönetici.
- Çok zor oldu efendim, demiş.
Ertesi sabah iyi bir maaşla işe başlamış.
Altı yıl sonra kendi şirketini kurmuş.
On beş yıl sonra şirketini milyonlarca dolara satmış.
Sonra oturup hayatını yazmış.
Yazdığı kitap bütün dünyada best seller olmuş.
Kitabından yapılan film Oscar'a aday gösterilmiş.
Şimdi artık zengin bir adam.
Bu adamın hikayesini çok sevdim.
Ne borsacı ne de zengin olmasıydı beni etkileyen.
Hayalini gerçekleştirememek için çok geçerli mazeretleri olan, çocuğuyla sokaklarda yatan, aç kalan, bir yandan kendisinden çok daha iyi eğitim görmüş insanlarla yarışırken bir yandan kimsenin almadığı bir "tarayıcıyı" satmaya uğraşan, bir gün bile çocuğunu yalnız bırakmayan ve en zor şartlar altında bile oğluna "yapabilirsin, yapamayanların öğütlerine aldırma" diyen bir adamın mücadele etmesinden, direnmesinden, metro tuvaletlerinde ağlarken bile amacından vazgeçmemesinden etkilendim.
Bu kadar kararlı bir şekilde ne olmak istese olurdu.
Hayattan, sefaletten, açlıktan korkmaması, bir tek gün bile yakınmaması, aç yattığı gecenin sabahında "nasılsın" diyenlere "iyiyim" diye cevap verebilmesi, başaramamak için sahip olduğu mazeretlerin içine saklanmaması, gerektiğinde yirmi dört saat uykusuz kalması, oğluna hep sahip çıkması, insanların ona hayran olmasını sağlıyordu.
Kendi hayat hikayesiyle, oğluna verdiği öğüdü herkese vermiş oluyordu:
- Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler, onlara inanma.
Herhangi bir şeyi yapamamak için kuvvetli mazeretleri olanlar bu adamın hayatına bir baksınlar.
Onun hayatını izledikten sonra.
Ya yapacak, ya da utanacaklardır.

Nevin BARDAK
İnciTanesi
Başa dön
bsdg
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Aug 31, 2007
Mesajlar: 2

MesajTarih: Cum Ekm 12, 2007 12:00 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-bir-

söylenecekler birikiyor damağımda ve dişlerimin arasına doluyor sözcükler.
g ü l ü m s e y e m i y o r u m...

-iki-

gözlerin, dedi. düşüyor!
korkma, dedim.

yerine iki koca boşluk kalmamalıydı,
oysa.

baksaydı, uzansaydı
ben içimi görsün diye...

keşke gözlerim takılabilseydi yerine.

-üç-

ellerini, dedim, ellerini başının üstüne koy!
silahını bırak.

sesini çıkarıp önüme fırlattı, ellerini cebine soktu.
başının üstüne! dedim.
başını çıkardı, sonra da ellerini üstüne bıraktı.

teslimiyet başka bir yerdedir diyecekti,
belki..

ama çaldım ben onun sesini...

-dört-

şiirleri bağladım sıkı sıkı birbirine.
kaçmak için 20 yıl, 2 ay, 15 günüm vardı,
geriye.

gidenler demişti, dikkat et harflere
d ü ş m e k t e n korkarken
ellerimi k e s m e s i n l e r diye...

-dokuzuncu temmuz ikindisi-
Başa dön
emini
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Jul 30, 2007
Mesajlar: 5

MesajTarih: Cum Ekm 12, 2007 2:12 pm    Mesaj konusu: Götürebilir misin? Alıntıyla Cevap Ver

Aldığı telefonla irkilmişti adeta.Şişmiş gözleri daha da açıldı.Artık nereye gideceğini biliyor gibiydi.Hızlı adımlara yürmeye başladı sonra sessiz sevinç çığlıkları atarak koştu.Hatırlayamadığı bir zaman diliminden sonra bankta oturan genç bayanı gördü ve durdu.Göz göze geldiler.O an,Adam bedenin varolduğunu yeniden hissetti.Eli,ayağı ona yabancı gözüküyordu.Sanki bu zamana kadar sadece kalbini biliyordu...
Yaklaştılar. İkisininde Bütün özlemleri gözlerine düşüyordu sanki.Vücutlarını titreme almıştı ve yüzlerini hafif bir tebessüm.İki bedende tek ruh olduklarını tekrar hissetiler.VE artık bitti diyorlardı sonbahrlarımız,eylüllerimiz.Kavuştuk...
Genç adam yavaşça elini kaldırdı yola doğru.Duran taksiye bindiler.
Şoför "nereye gidiyorsunuz" diye sordu.
-Bahara,aydınlığa gidiyoruz,götürebilir misin?
Başa dön
flozoflorena
Yeni Üye


Kayıt: Oct 13, 2007
Mesajlar: 44

MesajTarih: Cmt Ekm 13, 2007 11:38 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben hikaye vs değil deneme tarzı şeyler yazmak istiyorum.Nereye yazabilirim ki burada?
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2151
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Pzr Ekm 14, 2007 1:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Denemeleriniz" bölümüne.
Başa dön
kinalikuzu
Yeni Üye


Kayıt: Oct 06, 2007
Mesajlar: 33

MesajTarih: Çrş Ksm 07, 2007 11:23 am    Mesaj konusu: Kenan EVREN hatalıydım demiş. Alıntıyla Cevap Ver

sıyrılıp gelen

soluk bir ay dolanıyor kentin üstünde her gece
her gece bilge bir gezgin
tavrıyla adımlıyor yolunu
güz yanığı bir durgun sessizlikle örtülü her şey
ve yırtılmış bir tül gibi savrulup duruyor zaman

suların sesini dinle şimdi ormanın fısıldayışlarını
yarılıyor dağların göğsü bir aşkı dinlendirmek için
ve gözlerin uzak yamaçlarda aranıp dururken birşeyleri
sessiz ve sakin beklemekte bekledikçe bileylenen yürek

belli ki dağların denizlerin ve göllerin üzerinde
sıyrılıp gelmektedir seher belli ki yakındır
belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat
Ahmet TELLİ
Günlerdir dilimde bu eski şarkı.
Yıl 1987. Tüm arkadaşlar birbirimize soruyoruz. Yeni bir gurup çıkmış
dinledin mi? “belli ki dağların denizlerin ve göllerin üzerinde ,sıyrılıp
gelmektedir seher belli ki yakındır, belli ki yakındır doğayı ve hayatı
sarsacak saat” 12 Eylülün üstünden 7 yıl geçmiş ve herkes susmanın,
susturulmuş olmanın ezikliği içinde ve birkaç genç sıyrılıp gelmeye
çalışıyor sessizliğin içinden. Ahmet TELLi’nin dizeleri hayat bulmuş gurup
yorum’un dilinde. Yürekten söylenen bu sözler yüreğimize aktı.
Yıl 2007. Sıyrılıp Gelen’in üstünden yirmi, 12 Eylül’ün üstünden yirmiyedi
yıl geçti. Sıyrılmaya çalıştığımız yaşamın içine balıklama daldık.
Sevdalarımızı, umutlarımızı, yol ortağımız dediğimiz çoğu arkadaşımızı,
eşimizi,dostumuzu geride bıraktık.
Küçük insanların, büyük gölgeleri oluşuyor artık. Bu demek ki güneş
batıyor sürekli. Aydınlık olan her şeye kapattık kendimizi. Hak etme kavramı
yerini işini bilmeye dönüştü. Gemisini yürüten kaptan oldu. 12 Eylül
süreciyle başlayan, büyütülen “sol korkusu” gereksiz laiklik tartışmaları
%50’lere varan oy oranı ile AKP’ ile günümüze taşındı. Darbeci Evren’i,
elinde fırçası, önünde tuvali ile tonton bir dedeye dönüştürdük. Magazin
sayfaları, programları ile “Tele Vole” kültürünün hoşgörüsü içinde bağrımıza
bastık. Unuttuk Rabıta bağlantısını.
İçimize sindiremediğimiz onca şeyle başa çıkamayınca sağa sola savrulmayı ve
içimize sinmeyenlerin içinde olmayı kabulleniş süreci. Kimse sormaz oldu
“Sen kimsin?” diye. Doğru yanıtı almak istersen doğru soruyu sorarsın ya.
Korkar olduk alacağımız yanıtların doğruluğundan. Görünenin altında başka
gerçekleri aramak işimizi kolaylaştırdı. İşini bilme yolunu daha da açtı.
Görünen rüşvetin altında geçim sıkıntısını yerleştirip unuttuk.”Hırsızlık
bir ekmek,kahpelik bir öpmek” oysa.
Feodalizmi yaşamadan demokrasiye geçiş öykümüz, kapitalizmi yaşamadan vahşi
kapitalizmin kucağına oturmamızla devam ediyor. Güçlenen milliyetçi
düşüncelerin temeli olmayınca dini duyguların beslenmesi ve yükselmesiyle
devam ediyor süreç. Dini duygular “yumuşak karın” olarak dokunulmazlığını
koruyor. Dini duygular istismara en açık yol. Refah Parti dönemindeki kayıp
trilyon davası sürüyor, üstelik 11. T.C. Cumhurbaşkanı’nın bu davadan
yargılanması gerekirken, kandırılan gurbetçilerin Kombassan’da, Yimpaş’ta
kaybolan paralarının hesabı sorulmuyor, “türban ve kamu alanı” dillere
pelesenk edilip gerçeklerin üstü hep örtüldüğü gibi örtülüyor. Unutuyoruz,
unutturulmaya çalışıyoruz. Oysa hiçbir şey gizli değil, sadece saklı
gerçekler var.
Görmedim. Duymadım. Söylemedim.
Güneşe olan özlemimiz bitti.
“12 Eylül Suçluları Yargılansın” diyen kaç kişi kaldı ki? Şimdi önemli olan
değerler neler? Kiminle ne kadar yakın olursam ne elde ederim mi? Ne
pahasına olursa olsun güç ve para sahibi olmak mı? Sahte hayatların içinde
yaşaya yaşaya yadırgamaz olduk, sahte ilaç, sahte rakı, sahte doktor
haberlerini bile. 12 Eylül’ün yerini çoktan 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı
aldı bile. Unutkanlık hastalığı sardı her bir yanımızı. Sırça köşklerde
oturuyor olmalı yukarıdakiler kimsenin camına taş atamıyorlar. Unutmak
istiyoruz her şeyi ama neden?
Başa dön
kinalikuzu
Yeni Üye


Kayıt: Oct 06, 2007
Mesajlar: 33

MesajTarih: Prş Ksm 08, 2007 2:52 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

GÜZELLİK NEDİR Kİ?


Bir zamanlar bir ülkenin birinde bir genç yaşarmış. Gözlerinin güzelliğini yüreğinin güzelliğinden alırmış. Gel zaman git zaman derken gözlerinin güzelliği kulaktan kulağa yayılmış ve her genç kızın rüyasını süsler hale gelmiş. Görmeden aşık olanlar bile aşkından hasta olup yataklara düşmüşler.

Ancak genç adam bir türlü aşık olacağı genç kızı bulamamaktan mustarip çaresiz bir yalnızlığa düşmüş. Yalnızlık yüreğini kemiren bir kurt olmuş. Yalnızlıktan kurtulmak için ne yapacağını bilmez olmuş. Çünkü ona aşık olan kızlar sadece gözlerinin güzelliğine takılıp gözlerinden yüreğine inmeye beceremedikleri gibi kendi aralarında kavgaya tutuşur olmuşlar. En güzel bana baktı sana baktı diye.

Yüreğini yalnızlık kurdu kemirdikce gözlerinin güzelliği kaybolmaya başlamış. Ona aşık olan ya da aşık olduklarını sanan genç kızlar yavaş yavaş etrafından çekilmeye, başka güzel gözlerin peşinden gitmeye başlamışlar. Genç adam şunu farketmiş bir anda çevresindeki kalabalık azaldıkça yalnızlığının da azaldığını. İnanamamış önce buna ve emin olmak için kendini tanımayanların olduğu uzak diyarlara gitmeye karar vermiş.

Dere tepe düz gitmiş ve uzak dağların ardına varmış. Çeşme başında bir kıza rastlamış ve bir tas su istemiş. Kız suyu uzatmış ve gülümsemiş. Genç adam bakmış kızın gözlerine derinliğinden ürkmüş gözlerin. Tası geri uzatmış sessizce ama kızda hiç hareket yok. Şaşırmış ama anlamış kızın kör olduğunu. Ne yapacağını bilemeden tası kızın eline tutuşturmuş ve sağol diyebilmiş sesini kendi bile duyamadan. Kız afiyet olsun , Bir şey değil deyince iyice şaşırmış kendi duyamadığı sesini kızın nasıl duyduğuna. O arada farketmiş ki kız yüreğini görüyor görmeyen gözleriyle. Korkmuş ama merak sarmış tüm ruhunu bedenini. Kıza sormuş bu nasıl oluyor diye.

Kızın öyküsü de aynıymış garip bir tesadüfle. Gözlerinin güzelliğinden yalnız kalan kız yüreğini öyle bir çoğaltmış ki ihtiyacı kalmamış gözlerine.

Yüreğinin gözüyle göremeyenler gözlerine inanırlar. Gözün gördüğünü, kulağın duyduğunu,dilin söylediğini yürek onaylamıyorsa ne yapsan nafile. Yürek ne yapar eder koyar önüne kendini.

Sevda böyle bir şey işte.
Başa dön
kinalikuzu
Yeni Üye


Kayıt: Oct 06, 2007
Mesajlar: 33

MesajTarih: Prş Ksm 08, 2007 2:55 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KÜÇÜLEN YÜREK

Bir öykü nerde başlar ve nerde biter. Benim öyküm Ankara (Maltepe) da bir bodrum katında başladı. Otomobil tekerlerinden yaptığımız minderler, kışın manavların attığı limon sandıklarının çingene sobasında yakılması, hepsi hoş anılar olarak kaldı. Paylaşılan tek kişilik somyada tek vücut olmak hepsi ama hepsi bazen buruk, bazen özlemle andığım anılar.

Anılardan güç alarak yaşamanın, anıları besleyerek yüreğinde ki sevdayı büyütmenin gerekliliğine inanmıştım. Ezberim yanılttı beni.

Asi Gençlik filmini izlediğimde çok küçüktüm ve Jeames Dean ve Nathali Wood'un orda yaşadıkları gibi sonsuz bir aşk dilemiştim filmin son karesinde okunan şiir yerleşmişti beynime,

otların görkemli ve mağrur
çiçeklerinse yeşil olduğu yılları geride bıraktık
anılarla güçlüyüz artık.

Yaşanan anların geleceği beslediğini inanlardansanız benim gibi hüsrana uğramaya hazırlayın kendinizi. Anılardan güç almak diye bir şey yokmuş. Anıları beslemeye çalıştıkça karşınızdaki bunları yok saymaya azmettiyse bütün çaba boşuna.

Büyük okyanusta göçmen kuşların anlamsız bir şekilde intihar etmeleri üzerine yapılan araştırma göstermiş ki burda aslında bir ada varmış. Adanın varlığı öğretisi genetik yolla bu güzergahı kullanan kuşlara geçmiş. Bu ada kuşların dinlenip mola verdikleri yermiş ve batmış. Göçmen kuşlar bu adanın batışını kabullenememiş olmalılar ki buraya geldiklerinde dönüp dönüp dalarlarmış okyanusun dibine. Atalarından belleklerine geçen bu anının yok oluşunu kabullenememiş olmalılar ki yollarını değiştirmeye yeni bir ada bulmaya güçleri yetmemiş.

Bu göçmen kuşlarla ne kadar benzediğimi düşündüm. Dinlenip soluklandığım, yoluma devam etmek için güç topladığım ada çoktan batmış. Yaşadığım mekan değişmiş, lastikten minderlerin yerini kadife koltuklar, çingene sobasının yerini kalorifer, tek kişilik somyanın yerini ikiz yatak almış. Bu yeni eşyalar aslında yeni kimlik sahibi olmamızın birer simgesiymiş. Adamı su basmaya başlamış ama ben görememişim.

Ben o ikiz yatakta halen tek kişilik somyada yatar gibi yatarken adam hava ve su yataklarının hayalini kurar olmuş. Tek kişilik somya ve onun çizgili ve pileli örtüsü unutulmuş .İkiz yatakta tek başıma yattığımı farketmemişim bile.

Anılarımı seviyorum diye, bağlıyım diye sıradanlaşmışım,oysa o yataklar toplu iğnenin batmasıyla inerler diye düşündüğümden hatta sığ olmuşum.

Bir öykü nerede başlar nerde biter. Tek kişilik bir somyada başlayan öyküm ikiz yatakla son buldu. Yatak büyüyünce yürek küçülmüş.
Başa dön
kinalikuzu
Yeni Üye


Kayıt: Oct 06, 2007
Mesajlar: 33

MesajTarih: Prş Ksm 08, 2007 9:46 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"İnsan kendisiyle başbaşa kalırsa, ya şeytan olur, ya da tanrı."

Çok sevdim bu cümleyi.
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2844

MesajTarih: Prş Ksm 08, 2007 10:07 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

sepet sepet yumurta
sakın beni unutma.

.....

bana kalbin kadar temiz
böyle bir sayfa ayırdığın için...


hebele hübele cümleli hatıra defteri el yazmalarından sonra ilk gençliğimize damgasını vuran yaşlanmış pörsük bir hüznün sözleriydi bu sözler:

otların görkemli ve mağrur
çiçeklerinse yeşil olduğu yılları geride bıraktık
anılarla güçlüyüz artık.


Ya elyapımı kartpostallarımıza (postalı Cem Karaca'nın rep rep öncesinde bilenler zamanında) ya da flu basılmış genelde de Avrupai bir aristokrat nazeninin kat kat fırfırlı gipür elbiseli ama şapkalı, eldivenli ve mutlaka şemsiyesiyle, bir parkta mürur eden zamanın ardına takılmış yürüyüşüne nazire kartın bir kenarına yazılırdı bu dizeler.

Biz de bu sözleri DMO'nin 40cm genişliğinde içine hayallerimizi, fakirliğimizi, zenginliğimizi ve ayakkabılar, hamam tasları ve gizli gizli sakladığımız ve olası sürekli atıştırma ihtiyacıyla cebelleşen birinci sınıf öğrencilerinden sakındığımız ve asla üzeri barlanmayacak kadar iyi kaynatılmış anne reçellerimizle hayatımızı tıkıştırdığımız yurt dolabımızın kapısının iç kısmına yapıştırırdık.

Kınalıkuzu yazınca çok eskilerde kalmış bu dizeleri hatırlayıverdim birden.
Başa dön
kinalikuzu
Yeni Üye


Kayıt: Oct 06, 2007
Mesajlar: 33

MesajTarih: Prş Ksm 08, 2007 11:54 am    Mesaj konusu: okunası bir yazı paylaşmak istedim Alıntıyla Cevap Ver

Ece Temelkuran: Eve dönün çocuklar!

Telefon çalıyor. Öte yanda çocuk "Kısa konuşacağım anne" diyor, "İyiyim. Yakında eve dönüyorum". Kadının yüzü sevinçten parçalanıyor. Kadın, yüzü sevinçten paramparça olmasın diye elleriyle yüzünü örtüyor, tutuyor.

Donakalmış çocuklar televizyonun karşısına oturup ekrandaki babalarının, abilerinin yüzlerine bakıyor. O yüzlerin kapıdan içeriye girmesini bekliyor.
"Kaçırılan askerler" diyor televizyon, "Yakında evlerine dönüyor."
Bütün çocuklar eve dönse keşke. Mezarlarından kalkıp çocuklar, tozu toprağı silkip, güneşe bakıp, yıldızlardan yön alarak evlerini bulsa. Dağlarda gövdeleri parçalanmış çocuklar toplayıp kollarını bacaklarını annelerine geri dönseler, anneleri dikse onları, birleştirse yeniden okşayarak.

Dink'in oğlu Arat

Bir daha gönderir miydi çocuklarını o anneler? Yoksa tutup, kucaklayıp bir daha hiç bırakmamak üzere kime, neye direnilecekse direnirler miydi?
Dağlardaki bütün çocuklar dönse evlerine kaç dilde sevinç şarkıları söylenirdi bu ülkede?
Kaç dilde ağlanırdı sevinçten "Oğlum" diye?
Kaç dilde "Anne!" diye sayıklanarak ölünmüşse bu ülkede o kadar dilde...
Hrant Dink'in oğlu Arat, birkaç gün önce "bir süreliğine" ülkeyi terk etti. Eşini ve çocuğunu alıp Belçika'ya gitti. Babasıyla aynı şekilde hüküm giyen ve bu ülkeyi şüphesiz babası kadar sevmiş olan ama sırf bu ülkeyi sevdiği için ölüm tehditleri alan Arat olan bitene daha fazla katlanamadı.
Muhtemelen biraz nefes almak için evini terk etmek zorunda kaldı.
Bütün çocuklar dönse diye düşündüm o yüzden, bütün çocuklar evine dönebilse.
Bu ülkeyi gencecik yaşta bırakıp gitmek zorunda kalmış siyasi suçlular, Avrupa'nın sokaklarında köksüz, öksüz hayaletler gibi dolaşmayı bırakıp evine dönebilse.
Bütün öldürülmüş çocuklar... Bütün katledilmiş çocuklar... Ermeni olduğu için, Kürt olduğu için, Türk olduğu için öldürülmüş bütün çocuklar... Dönebilse.

Dilsiz kalıyor ülke

Bu ülke, bütün çocuklarını sevmeyi becerebilse...
Bütün çocuklar bir evin kardeşleri olduklarını...
Mehmet'in Baran kadar, Zozan'ın Ayşe kadar, Arat'ın Ali kadar, Ali'nin Muhammed kadar, Rojbin'in Ece kadar, Ece'nin Advina kadar, Advina'nın Armen kadar, Armen'in Özgür kadar, Abdullah'ın Devrim kadar kıymetli olduğunu bir bilsek. Bilseler. Bu toprak bunu içinin en derininde bir bilebilse...
"Çocuklar eve dönün" dese Türkiye. Acılarımızın büyüklüğünü birbiriyle yarıştırmadan acılarımızın hepimize ait olduğunu kabul edebilsek...
"Oğlum!" dese bir anne ve bütün çocukların kulağında kendi dilinde çınlasa bu sözcük.
Bir çocuk öldüğünde bütün dillerde ölür çünkü. Bir anne bir çocuğu bütün dillerde birden kaybeder. Lal olur.
Eve dönün çocuklar. Eve dönün... Siz gittikçe dilsiz kalıyor bu ülke. Siz gittikçe lal!



Milliyet
07/11/2007
Başa dön
KediKara
Yeni Üye


Kayıt: Mar 13, 2007
Mesajlar: 73

MesajTarih: Cmt Ksm 24, 2007 9:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yaprak düşüyor,
Kalbimi tutuyorum.
Eylül: bir kadın*


Kapıyı kapayıp çıkıyoruz…


Geride aceleyle toplanmış bir oda bırakıyorum, ellerimi kuruladığım peçeteyle silinmiş bir kitaplık, yıkanmış birkaç kap kacak, tuhaf bir öğle sonrası, gitmemi sabırsızlıkla bekleyen bakış, boyuna kızan bir ağız, bulunduğu durumdan kurtulmak isteyen sancılı bir ruh, sevgisiz bir öpüş, biri kırgın ben, öteki tedirgin o, iki kalp, bir acele, iki bacak, nihayet ilk ve son kez kendini yanlış yatakta uyanmış hisseden acılı bir beden, ben!


Yol’u adımlarken dilsizce konuşuyorum, pes bir yağmur yağıyor, hava bulanık her şey hayal üzere yürüyor sanki ben, o, az önce boşluğunu sürükleyerek geçen zaman, bilmiyorum o neler geçiriyor aklından, istedikçe uzaklaşan bir dilek gibi yürüyor yanımda, bense içimin sığ suyuna koca bir kaya yuvarlanmış gibi tok ağrımla usul usul siliniyorum kapladığım yerden. Başka türlüsünü yapabilseydim herhalde gülümsemezdim böyle – şimdi düşünüyorum da gülümsemem kederiyle eğik bir çift göz gibiydi ağzımda.

Yürüdükçe biz, belleğim uzun sancılı bir gıcırdayışla açıyor kapılarını kendimi ve onu görüyorum artık çok uzaklarda kalan anlar da, yaşanmışları ayıklıyorum bir şey arıyorum sanki, arıyorum evet! Bana bakıyorum gülen yüzüme şaşıran yüzüme ama hep yabancı duran varlığıma bir fotoğraf gibiyim daima mütebessim ve sessizce bakan bir sahipsiz fotoğraf. Öyle yabancı öyle uçucu ki o’na bakanların aynı tebessüm ve sessizlikle yok olduğu. . .


Arada kimi teselli edeceği belirsiz, kendi tedirginliğimize yoldaş ve hiç söylenmese daha anlamlı olacak sözcükler dökülüyor ağzımızdan;

-Kaçta varır otobüs?

Bu usul ağrının şiddetleneceğini biliyordum ama hiçbir faydası yoktu bilmemin, bağırsam çağırsam ağlasam vursam kırsam kırıp döksem ne olur? Hiç!


Bütün suçlamalarımın sonuna geldim, sitemlerim soluğunu yitirdi kendimi yiyerek içimde açtığım oyuk bütünümle içine sığdığım berrak bir kabul edişe evrildi, iyi mi oldu bilmiyorum olması gerekiyor mu onu da bilmiyorum bağışladığım hiçbir şey ve kimse yok ki filizleneceği tek bir toprak bulmasın için intikam.

Artık Çağırdığımda gelen sadece tüm masumiyeti, sarsılmaz inanmışlığı ile kocaman sarı saçlı bir kız, Sultan Ahmet’in huzurlu bahçesi, salındıkça eski ihtişamlı şarkılar söyleyen kestane ağaçları, birer canlıymışçasına kıvırılıp bükülen sokakları, büküldükçe hüzünlenen çehresi, kendi denizine kendi yoğun parçalanmışlığıyla gömülen, eşsiz güzelliğiyle bulanık göğünün altında derin derin uyuyan yedi başıyla bir ejderha!
İstanbul.

* Kadir Aydemir
Başa dön
KUARK2
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Oct 30, 2007
Mesajlar: 3

MesajTarih: Prş Ksm 29, 2007 3:08 pm    Mesaj konusu: ÖYKÜCE Alıntıyla Cevap Ver

KARANLIK ÇIPLAK
Seslere alışmış gürültüler kopuyor içimde.Acemi cümleler,hiç susmayan sessizlik ve
zihnimde yorgun bir düş…rengi yok,kokusu saydam ve minnettar ezgisiyle sinirimi bozan
sinsi geceler.En son nerede kalmıştım yada en son nerede yapıştı karanlık içime…
—Sessizlik

Anımsıyorum galiba. Sessizlik zamanın koynundaydı ve hiç susmuyordu.
Silik bir mevsimdi zaman
Saydam kokuyordu gece
Dinginlik yoktu…
Yanan kentler, üşüyen ölüler, sıradan hüzünlerle eriyip giden karanlık, intiharla gelen düş, güneşten kaçan yüzleriyle toprağa gülümseyen suratlar. Hepsini anımsıyorum. Ama en son ne zaman yakıştı yüzüme… Anımsamıyorum…
Yorgun düşler…Hep giden hiç kalmayan…Bak tutunuşlara! Nasılda kendiliğinden yabancılaşıp dokunuşlarda kaybolup gidebiliyor...Gerçek ihanetlere hazır olmalıydık oysa…Tanrı sessizliği sever mi?
-Sessizlik
Sessizlik zamanın koynunda ve hiç susmaz .Bunu söylemişmiydim…Gerçek ilahilere hazır olmalısın…
-neden?
Ne kadar acı. Bak yalınlıklara; arayışlardan tek başına sıyrılan övgülerde anlam buluyor. Ancak gerçek ilahiler kurtarır bu acıdan bizi…
- ACI! Gerçeğin iki yüzlü sığınağı..
Yüzünü çizdim şimdiki , öfkeli çok…Rüzgarı savuran tanrıya benziyor..Adını biliyor musun…
-Neyin adı?
Rüzgarı savuran tanrı mıdır?
-Sessizlik
Boşver! düşünme bunu.Tanrılar hiç yanlarını döner bize…Bunu unutma…Bu yüzden hiç renk ,hiç koku,hiç ses yok .Ve bu yüzden hiç yalın değil sözler
Sonra zaman yılgınlığında düşe boğar kendini,hiçlik sürgününde tek başına kalır..
-Zavallı!
Minnettarlık! Bağlılık, vefa … Bizi hayata bağlayan şeylere karşı duyduğumuz acizlik…Uyu biraz..Yüzünde bin yıldır taşıdığın maskeler dinlensin..Anlamları düşle…Aklınla yarattıklarını bana anlat,duyularınla çaldıklarını yineleme bir daha…uyu biraz…
Miskin sabırlı sinsi kahramanlar geçiyor. Sessizlik sonsuzluğun savaş figüranlarını doğuruyor inleyerek… Sarıl bana! Korkunu hissetmek istiyorum. Ruhunu koklayan ruhları yakalım sarılarak… Söylemeye yetmediğimiz sözcükleri çalalım birbirimizden… Hadi sarıl bana… Seni kirletmek istiyorum.
-Ruhunu benden uzaklaştırma…
Bak mavi geçiyor üstümüzden; Aşk ilk dokunuşta -son uykusuyla -düş yokuşunda…
_Bunu sevdim
ve sonra yenik sisler gri geçer aşktan, tenimizden arta kalan ezgiyi susarak zifiri bir karanlığa…
-Sessizlik…
Sessizlik zamanın koynundaydı…
-Bunu söylemiştin…
Ama duymadın. Düşler ki anların sonsuzluğunda dopdolu bir boşluk sanki, rengini uykusuna boyayan tanrı kadar yalnız…
-sessizlik
Ancak şafağın kokusu sinince yüzünüze suskunluğunuzdan korkup konuşmaya başlayacaksınız. Tanrıçalar haykırdı bunu, duydum hepsini.
Yağmur mu başladı yoksa…Ne bu esip duran…zaman mı… Yoksa geçip giden rüzgâr mı renklerin savurduğu… Yine bir dünya cenaze… Seni üzmek istemiyordum. Yine bir sürü ölü var, kaybetmekten korkuyorsunuz diye… Ne bu susup duran gece mi… Neden sesler değince zihnimin dipsizliğine, yol alıyor arafın sonsuzluğundan uzaklaşarak bir karanlık…
-beni kendinden uzaklaştırma n’olur?
Seni ezmek istiyorum anlamlarınla…
—Sessizlik
En son nerede kalmıştım… Acemi cümleler… Hep ortalıkta gezinen fakat zamansız mekânsız, kavramsız kelimelerin zavallı bileşkesi… Beni kendinden uzaklaştır hadi… Bir düşün dipsizliğinde kuytu bir gece olsun uzaklığın… Çanların hiç susmadığı kentlere kapat yağmurla, uzaklığınla arındır … Tuzaklar gerilmiş yollar aç önüme… Yapışkan kokusuyla hiç yanlarını dök … Tanrı gibi… Zamanın sonsuz haritasında bir gün olsun uzaklığın.
—Sessizlik…
Beni kendine tuzaklaştır hadi… Oysa henüz yeryüzüne uğramadı sessizlik, duymadıklarımız var sadece… Zamanın dairesel saplantısında asılı kalmış ölümlerdik… _Ölümden bahsetme !
Hangi gece duyurabilir sessizliği, hangi sabah susabilir… Hadi sus şimdi beni… Ayda gör yüzümü, güneşte yak…Bak! an’lar kayıp gidiyor geçmişine,belki bir son bulurum diye…En son nerede dalmıştım hüzne…Uyuyan ölümlerin koynunda ninniler söylerken bir tanrıça…Ah Tanrıçalar…Şefkatli şehvetleriyle sanrılardan tanrılar beğeniyorlar…Adlarını biliyor musun…
-geçmişin korunaklı serin ve sidik kokan gölgesinde oturup dertleştik çocukluğumla seni tanımıyorum dedi

Gece yarısı…karanlık çıplak , dört nala giden sessizliğin uğultusu duyuluyor…İmgeye
gerek yok…Renkler çok net çünkü…
-Hep buradamıydım? Hayır ! bunun hiç önemi yok.En azından şimdilik…

Karanlık çıplak…Dört nala giden sessizliğin uğultusu sinirimi bozuyor…Gölgeler renkleri
örterek gizliyorlar saydamlıklarını…
-Nerdeyim ben ? Hep buradamıydım?Geçmişe dair hiçbir iz olmayan bu karanlığa nasıl gömüldüm…Hayır ! Bunun çok önemi var.
Gölgeler renkleri örterek gizliyor saydamlıklarını…Biraz imge gerek…Renkler gölgelerin
peşine takılmış çünkü…
- Neden buradayım?Geçmişin yapışkan boşluğu sere serpe uzanmış neden gözlerini dikiyor şimdiye…
En son nerde kalmıştım…En son nerde yapıştı karanlık zihnime…Hiç susmayan zaman mıydı …
- sessizliğin koynunda…
Yoksa silik bir ses miydi mevsim…
_________________
Başa dön
Serdar30
Yeni Üye


Kayıt: May 21, 2008
Mesajlar: 32

MesajTarih: Prş May 22, 2008 9:01 pm    Mesaj konusu: Hikaye Alıntıyla Cevap Ver

ANNE GÜVERCİN

Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “ Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.

Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: “ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercini annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Yazan: Serdar Yıldırım
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
2. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Öyküleriniz. met Okur Adayları İçin 6 Prş Ksm 23, 2006 12:08 pm
Yeni mesaj yok Öyküleriniz met Okur Adayları İçin 2 Çrş Ksm 22, 2006 1:37 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com -