Genç Sir Galwyn bir müddet düşündü, sanki üzerinden buz gibi bir yel geçmişti. Ardından, “Kimsin sen? Bana hiç de hoş olmayan iki seçenekten birini seçmeye zorluyorsun” dedi.
“Uyku Tanrısıyım.”
Ve Genç Sir Galwyn güzel, kalkık kaşlı, gözleri uyku rengindeki bu ufak tefek tonton adama bakakaldı. Genç Sir Galwyn susuyordu artık. Çok geçmeden öteki şöyle dedi:
“Bak.”
Genç Sir Galwyn baktığında delidolu akan karanlık sularda üç tane yüz belirdi. Prenses Yseult, Cornwall kraliçesi olmuştu. Mertlik, sitem dolu bir gururla yüce bakışlarını çevirip ötelere geçti.
Büyülü ormanda terkettiği Galler kralının kızı prenses Elys, pişmanlıkla, hüzünle ona bakıyordu.
Üçüncü yüz, Merovingianlar’ın prensesi, ışıl ışıl sevecenlik saçan Aelia’nınkiydi. Ona nobranca bakıyordu; ince, kanlı bir aşağılama vardı ağzında.
O da suların içinde parıldayan öteki döküntülerle birlikte akıp gitti.
Acı ve Açlık tekrar yanına gelerek bir ağızdan:
“Bak”, dediler.
Acıyla Açlık yavaş yavaş yanına geldiklerinde, güneşli güzel sulardan bir sütuna benzeyen, bembeyaz, parıltılı uzun saçlarıyla gencecik biri suların içinden ortaya çıkıverdi; Genç Sir Galwyn baharda açan sümbülleri, balları ve güneş ışığını geçirdi aklından. Ateşi düşmüş de yumuşacık, dibi görünmeyen bir uykuya dalmış gibi görünen bu yüzü uzun uzun inceledi. Suya doğru eğildiğinde Acı ve Açlık ondan uzaklaştılar; su, ona değer değmez sanki karanlık bir odada diz çökmüş, günün ağarmasını beklediğini, dingin yumuşak ışıklar saçan birinin, “Kalk Sir Galwyn, için inanç dolu, bahtın açık, yüreğin mert olsun” diyerek ona doğru geldiğini görür gibi oldu.
Binbir renkli yapraklarla örtülü ağaç konuştuğunda, bütün yaprakları havada fırıl fırıl dönerek, ağacın etrafında mekik dokuyorlardı. Ağaç aslında, gümüş bir zırh gibi parıldayan, ak sakallı bir ihtiyardı; yapraklar da kuşlar.
Ne diyorsun, iyi yürekli Aziz Francis?
“Küçük kızkardeş, ölümmüş meğer”, dedi iyi yürekli Aziz Francis.
Yazma heveslileri bilir. Hatta bazen okuyucu olarak ta insan bunu hisseder. "Keşke şu romanı veya öyküyü veyahutta şiiri ben yazsaydım." İşte insanı o kadar etkiler bazı metinler. Mayday benim açımdan tam da öyle. Keşke bir kitap halinde olsaydı da, ben de sıkıldıkça okusaydım, bu büyülü öyküyü. Sadece çıktılardan okumak ise kışkırtıcı olamıyor yeterince. Ancak çok sevilirse yine de okunabilir.
EL DORADO
kuşanmış keyifle,
yiğit bir şövalye,
gün ışığında ve gölgede,
bir şarkı söyleyerek,
yol almıştı epeyce,
arayarak eldorado'yu.
ama yaşlandı-
bu korkusuz şövalye
ve bir göle düştü yüreğine
bulamayınca hiçbir yer
anımsatan eldorado'yu.
ve en sonunda
gücü tükendiğinde,
rastladı bir gezgin gölgeye-
"gölge"dedi,
nerede olabilir-
bu eldorado denilen ülke?
"sür atını aydaki
dağların üzerinden,
aşağıya gölgeler vadisine,
korkmadan sür"
diye yanıtladı gölge,-
"arıyorsan
eğer eldorado'yu"
Edgar Allen Poe
Mayday adeta bu şiirin açılımı. Faulkner'ın bu şiiri bilmesi çok olası. Çünkü Amerikan Edebiyat'ına ait Falkner gibi Poe da. Ama zaten kendisinden önceki bir diğer yazar Cebel'den ne denli etkilendiğini de görüyoruz. Edebiyat bir gelenek işi imiş demek ki. Etkilenme, esinlenme hep var.
Öykünün kahramanı Sir Galwyn, hayatını açlık ve acı ile beraber geçirmiştir. Ama bu açlık, gözlerin açlığıdır, nefsin açlığı. Faustvari bir durum var yani. Faust ta aşka açlık duyuyordu, hatta buluyordu da iki defa. Sir Galwyn de buluyor, birbirinden üç farklı prenses. Ama hiçbirinde ideal aşkını bulamıyor. Üstelik onlarla dalgasını geçiyor Faulkner. Kadınlar daha çok kendi bedenleriyle müşküller. Bu yüzden mutmainsiz kalıyor Galwyn de. Çünkü zaten ideal aşk yok. Ordan kendi doğu dünyamıza zıplarsak, bu ideal aşkın evi İlahi aşk. Oysa bu anlayış batı'da yok ve Sir Galwyn de, açılmış büyük boşluğu, kendisine önerildiği gibi hiç'likle dolduruyor. Ölümün bütün acılarını dindireceği vaad ediliyor. Ve öyle de sonlanıyor öykü.
Büyülü bir atmosferi var öykünün. Kelime ve anlam yoğunluğu çok fazla. Hüzün ve melonkoli, ve acı, öykü boyunca okuyucuyu yalnız bırakmıyor. Ayrıca zaten masalsı olduğu açık. Açık bir allegori de var. Acı ve açlık, cismanileşmiş şekilde kendisine eşlik ediyorlar. Zaman ve ölüm de cismanilik içinde.
Bu öyküyü, önceki analiz yazısından öğrendiğimizde görüyoruz ki, Faulkner, umutsuz aşkına yazmış hediye olarak. Ancak yine de işe yaramamış ve red edilmiş. Gerçi hem kadınları küçümseyip, hem de meramını anlatmak zor. Öyküsünün konusu ve vardığı nokta ile yaşadığı aşk ve sıkıntı çelişmiş böylece. Ama doğal zaten: insan hep çelişkilidir.
Lotte'nin seçimi: Genç, kültürlü ve idealist Goethe mi, yoksa Arthur mu? Kimin büyük olacağı baştan bilinmez. Sel gider, geriye Goethe kalır. Arthur'u yalnızca romanından öğreniriz, Lotte'yi de. Faulkner'ınkini de sadece yazdıklarından çıkartırız. Böylece tekrardan şunu çıkarsarız: Diğerleri, -aşk bile- sadece ölümsüzlüğe hizmet.
Özellikle yukarıdaki analiz yazısını da okuduğumuzda görüyoruz ki, Faulkner Freud'un id, ego ve süperego'sundan yararlandığı gibi, felsefeyi de kullanmış. Bunlar ancak yine örnekteki gibi, sıkı bir analizle anlaşılabiliyor. Benim bunları okuyunca öğrediğim gibi. Okuyucu, zaten okuyup geçer. Kimse de üzerinde çok kafa yormaz. Hatta bulmaca mı çözeceğim, yoksa bir an önce o haz meyvelerinden mi kopartacağım, deyip durur. Zor bir seçim gerçekten.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız