Mızmızlık birden mızıkçılığa, mızıkçılık da “mızıkacılığa” dönüştü. Gecenin sahipliğini yapan “karanlık” tarafından azat edilmiş birer “Bremen Mızıkacısıydık.” O, eşeği oynamayı tercih etti. Ben, susmayı. O, seçim yapınca ben durakladım. Gecenin içinde parlayan bir çift “sıpa gözden” daha güzel ne olabilir? Sıpa gözlüm…
Bir evvelinde, ceviz ağacına tırmanmıştı yapraklarla saçlarını taramak için. Avucunda bir ceviz ve bugün, bana ceylan gözünden çok daha güzel “sıpa gözlerle” bakıyor. Islak bu gözler. Bakışları da ıslak. Daha demin bir çizgi filmden fırlamış gibi. Anlam vermeye çalışıyor. Bakıyor. “Susabilirim…”diyor. Buna “sonsuzluğu…” da ekliyor.
- “Susma ne olur!” diyorum. “Bak, diyorum. Bak, dört elif miktarınca gürültü yap.” diyorum.
Durgunlaştığını anlıyorum. (Daha demin, bir sürü müzik parçası arasında bir şeyleri aradığını görüyordum.) Kendisini mi arıyor, kendinden bir şeyi mi?
Bıraktı. Müzik döküldü masanın üzerine. Oralı bile olmadı.
Siyah renge takılı kaldı, ruhu-duyguları-siyah gözleri. Bir de iki “o”lu çook kelimesine.
Daha demin bir müzik parçası için çekiştiren o, zorbalığımı gösteren ben oldum. Dillendirdim hatta. “Bunu kabalık olarak kabul et.”dedim.
Güldü. Gülüşüyle benim bu tavrımı kabalıktan kurtardı.
Farklı bir müzik duyuyordum, o an. Aslında zorbalığım bunu duyumsamasına yönelikti. Kabalığımı, onun müziğine “stop” düğmesi yapmaktı amacım.
Oldu.
Sonra…
Sırlı bir metni okur gibi satır satır okumamı istedi gecenin sessizliğini,gecenin ritmini, gecede kendi yüzünü ortaya çıkaracak o tortuyu, o duyguyu, o ğubarı*.
“Ben okuma bilmem..!”diyecek ümmiliğim yoktu. Mecalimde…Sussam, avucundaki cevizi de, Bremen Mızıkacıları hikayesini de , Edit Piaf’ın cüsse ve ses uyumsuzluğunun güzelliğini de param parça edecektim. Saçlarından başladım tecvide . Dudaklarında “bir elif miktarı” , gözlerinde tecvidi “dört elif miktarı” uzattım.
Edit Piaf , “Padam padam’ı “ bıraktı. Bir el işaretiyle alkışı susturan kadın, bu sefer sahnede kendisi sustu.
Bremen Mızıkacıları, mızıkçılığı bıraktı.
Kendisi de gecenin başlangıcında bana dayattığı “Lili Marlen Türküsünden” bile vazgeçti. Duyduğum müziği duymaya duyumsamaya başladı.
Müzik, bir sıpanın ıslak gözleri.
Müzik, “ç” ile “k” arasında iki “o”lu bir susma…
Müzik, iki elin iç içe duruşu.
*ğubar: Hattatların yeni yazdıkları yazıların üstüne serptikleri bir çeşit toz.
not: Danstan kimseye söz etmeyeceğim. Yok…söylemeyeceğim.
Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin; birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek. Görünmez Kentler'den
…
Durulanacak bir ortam mı arıyor insan?
Pek sanmıyorum.
İlkel ayinlerle barınaklar yaratıyor kendine. Kurşun döktürür başından aşağı. Suyu yirmi dört saatlik günlerinin her bir saatinden damıtır. Ne kadar geçmişten gelirse bu su kendi çocukluğuna bu kadar yaklaşır. Çocukluk, herkesin cadılar şehridir.
Büyür anılar insanın cüssesinde. Kendine bir cehennem arar. Aradığının farkında değildir ama. Bir şey bulur, dener ve cehenneminin inşasına mı; masallar diyarında yaşayan ALİS’in “Harikalar Diyarına” mı başlamıştır, bilinmez. Bilinen şey insana bir şeylerin ya dar geldiği yada çok bol.
Ritüele dönüştürülen sevaplar. Günahlar…Ritüelleştirilen haftalık çamaşır yıkama günleri. Kara Çarşamba, akşamları tırnak kesme …vb. bir sürü şey. Kutsallık atıfları. İnsan nasıl da kendine bir din yaratıyor, tanrısız. Hayatının her tarafına yayılır çocukluğunda bu ihtiyar dünyadan çaldığı kokular, korkular, dokular, tatlar.
Ve cehennemin inşası öyle bir hızlı sürer ki. Ezbere yaşanan her bir gün bu duvarı biraz daha kalınlaştırır. Yükselen duvarın arkasında kalan kimsesizliğimiz, eğilip bükülmelerimiz, islerimiz, sislerimiz, duvara yapışan hislerimiz, gizlerimiz…evet bizi biz eden kirliliğimiz/kirlerimiz bizden intikam alıyor.
Geçmişten getirdiğimiz ruhlarla kendi ruhumuzu kirletiyoruz
Farkında değiliz.
Biz diye bir şey var mı, yok mu? Bilmeyiz.
Toplumun ve en yakınlarımızın ifrazatıyız.
Şükrederiz.
Doğmadan hazırlanan bir kefenin içinde kendimize yaşama alanı belirlemeye çalışırız.
Kefeni şekillendirir, deli gömleğine çevirir öyle giyeriz.
Seviniriz.
Cehennemi inşa eder(burada burada…başka yerde değil.burada…) anahtarını bir büyük anneyle torunlarına uzatır,
Saçları ıslak , çırılçıplak birkaç kız çocuğu ayini izleriz,
Kirlerimizi ilkel bir ayin gibi severiz.
“Lili Marlen Türküsü sadece ve sadece benim şarkımdı.” Bunu söyleyince notaların içinde dolaşma payımı gördüm. Yarıladım. Yarı+sende ,yarı+bende.
Sıra sende
Ve
Sıra bende.
“Lili Marlen Türküsünü” yarılamanın adıydı hisler. Hisleri bir şarkının ta dibine atmanın yeri nedir, bilemem.
Sırası gelen bir şeyler yoktur belki de.
Erteleyeceğimiz ne kadar senlerimiz benlerimiz var? Ne işe yarar bu benler? Ben, afallayan bir cümle sadece. Kurala tabi tutulan, askıya alınan, bir kenara atılan ve “Etnik-i Eterya Cemiyetinin” bizdeki en sevimsiz üyesi.
Zararlı cemiyet.
Ben,
Bizdeki biz olmayan biz.
Ben,
Ağırlık yapan, yoran, terleten alışkanlığımız.
Ben,
Sesini duymak istemediğimiz ses.
Ben,
Mutluluğun avcısı. Vuranı. Tehdit edeni.
Ben,
Sahip çıkmaktan korktuğumuz çakı.
Ben,
“SEN’in” yanına koyamadığımız I.tekil şahıs zamiri, kiri.
“Lili Marlen Türküsü” hangi radyodan çalınırsa çalınsın ses benden çıkar. Dünyaya ben dinletiyorum bu müziği. Frekansı değiştirsem, Zagrep Radyosunun sesi mi kalır gök kubbede.
Zagrep Radyosu,
Lili Marlen Türküsü
Ve
Ben.
Bir de şairlerin bizim kirlerimize ortak olacak şiirleri.
Değiştirsem yıkık kentin çiçeklerinin saksılarını ne olur? Çiçekler mermi üretir yeri geldiğinde ve Bağdat yıkılmıştır. Hangi şehrin sırası geldi kim bilir? Şam’a aşığım. İstanbul, Buhara, Semerkant, Bosna, ve onun “Lili Marlen Türküsü.” Şehirler ve yıkıntıları.
Onun şarkısı ve benim şehirlerim. Sussa, bir bir şarkılar çökecek. Bir bir şarkılar yıkılacak.
Şehirleri işgal eden bir tını. Şarkılar, yalnızlıkla basılır her gece. Ve herkes kendi şarksının salyangozu. Ve herkes bir başkasında kendi izini sürer.
Bulunan şehirler.
Bulunan şarkılar.
Herkes bir şarkı besteler içindeki şehre. Herkes, bir şehir fetheder şarkı bestekarına. Şarkının bestekarı dinleyendir. Şehrin anahtarı şarkının içinde.
Sussan şair kenti yıkmaya başlar.
“Sussan yıkılır bu kent. Kuşlar da gider”
Kentlerin yıkıntıları arasında dolaşan Ahmet Telli’nin şiirini kirlerimize göre değiştirsek ne olur?
Susarsan yıkılır bu kent, kirlerim de gider
Bir çocuk gibi uzanırım gözlerinin içine
Adres bu, kimsesizlik ne demek
Ceviz yeşili olurdu bütün duygular
Kir midir yalnızlık, durmadan kalabalık olurdun
Güler miydik sen bir şarkıda diretirken
Susarsan kim okşar notaları
Kelimeler kimle barışır gece olunca
Hikâyeni düşünüyorum şimdi ve duygularını
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
İçimdeki caddelere adımlarını ekliyorum, susuyorsun
Kendime sığınıyorum ve ayak seslerine
Dudakların kalabalığın mahşeri oluyor
Bir de seni ekliyorum susuşlarıma, susuyorsun
Unut selamı saygıyı yürümeyi ve sokakları
Belki seninle değişir tüm hurafeler
Geriye siyah bir renk kalır,
Konuşan, konuştukça dilenen saçlar
Tadını bilmediğimiz hisler kalır yalnız
Yalnızlığımıza alırız onları, kirletiriz.
Çıplak bir sandalyeyi giydiren bir kadınız her akşam
Susarsan Bağdat peçeli bir kadın olur acılarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar
Burnu akan çocuklar olur dokunduğun aşklarda
Kendini sıkıştırmaya çabaladığın çerçeveler
Ve duvara bir çivi çakılıyor tüm kadın parmaklarıyla
Fotoğraflar çerçeveler yerine kadın günahları
Ve bana aşk anlatılıyor tüm susuşlarında
Gel-gitler yalpalamalar yerine aşk hikayeleri
Bir lili marlen türküsü bir zagrep radyosu şimdi uzak
İşgali ve devrimi hatırlatıyor çarpan kalplere
Susarsan yıkılır bu kent kirler de ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde
Şiirin ağzını burnunu büktük kendi emellerimiz için. Lakin, “susma” kelimesinin geçtiği dizeleri bozmadım. Bozamaya kıyamadığım bir dize daha var:
“Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın”
Evet, cehennemi oluşturduk bir yerlerde susarak yada konuşarak. Sonra bir başkasının kirine ortak olduk, sofrasına oturur gibi.
Kirlerimize biçtiğimiz bunca değer. (ki kaçmak da bir değerdir.) Kirlerimize mesafeli bakışlarımız. Kendimize yakın durmaktaki bunca korkumuz…
Bir şiirin çöpçülüğünü yapmak gibi bir şey bizim kir anlayışımız. İmgeyi elimize almaktan korkmadan, eldivensiz evirip çevirirken bir parçamız oluveriyor bu. Yıkamayı düşünmediğimiz bir şey oluveriyor bu. Alışıyoruz. Bir daha yaklaşıyoruz bir başkasının “başkalığına” ve tanıdık o kadar şey var ki orda da…Çömeliyoruz.
Mevsimlerin gidişatına bakmadan çiftçilik yapıyoruz duygularımızda. Tarla uzun. Yer verimli, hisler yeşerecek. Kirli olan her şeyi buraya ekiyoruz. Şiir çıkıyor ortaya, soytarıca dizeler, kokulu imgeler, rüyalar, aşklar…tertemiz şeyler…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız