Dün ilk göz ağrılarım beni aradı. Birinin evinde toplanmışlar, beni de çağırdılar. Akşam 8 de gidebildim ancak.
Kocaman kız olmuşlar, yüzlerinde bir güzellik... Ağlayacaktım nerdeyse onları görünce ama leke sürdürmeyeyim diye ağlamadım. Bu öğrencilerimle yıl sonunda vedalaşırken çok ağlamıştım zaten. Gerçi ben her sene ağlarım mezun verirken )
Üç tanesi aynı anadolu lisesinde. İki tanesi de aynı öğretmen lisesinde. Yarın dersanenin önümüzdeki yıl için derecelik öğrencileri seçeceği bir sınav varmış, ona çalışıyorlardı. Yani bir arada toplanma amaçları ders çalışmak )
Bunlardan birisini sevgilisiyle yakaladığımdan beri beni arayamıyordu, utanıyordu galiba. Beni o aradı çağırdı. Sormadım ama galiba ayrılmışlar )
Gene kendime söyleneceğim. Haftabaşına damgasını vurmuş olsa da bin türlü kündeye getirip yazmadığım, anlatmadığım hatta kendimin de çok anladığını düşünmediğim bir konuyu rüyamda Cemil Meriç'le çözmüş bulunmaktayım. Onun da sesini duydum, konuştum, sohbetine ortak oldum, dinledim ya gözüm açık gitmeyecek artık...
Kördü. Hep gözlerimin içine baktı...Işıl ışıl...
Aradığım ne varsa bulduğum adam... Kelime olan...
Yalnızlığına bile hayranım. Belki ondan...Tüm dostlarımla iyiyken, kendimle de güzel güzel geçinirken nereden çıktı bu herşeyi bırakıp, herkesi unutup, yalnızlığa bürünme, kitaplara gömülme isteği diye düşünürken; bu isteğin karşısında elim kolum bağlıyken, anlattıklarım anladıklarımdan fazla bir şey söyleyemezken, etrafımı "yeter ki sen mutlu ol, gitmek istersen git"," gitme, ne yaptım ki?", "gitmekten ne bekliyorsun ki sanki?", "gidesim var gidesim", "üzme bizi, hmm" sesleri sarmışken, kendimdeki bu arayışın neden olduğunu keşfedememişken, çözüm bulamazken, gidebilir miyim sorusu beynimi kurcalarken (sanki nereye gideceksem?), yalnızlığı ilk kez bu kadar çok isterken...
Yorgunken...
Bir akşam üstü sokakta kedilerle yürüyüp, bırakacağım planlarını, sayıları bir elimin parmaklarımı geçmeyen dostların, canların benden sonraki hayatlarını, onlara nasıl deneceğini "gidiyorum" diye,
V bensiz de yapar, H belki yanlış yapar ama bensiz de bir gün mutlaka yapar, E bensiz yapamayacağına çok inanıyor ama bir gün o da yapar, B bensiz de yapar ama hep eksik yapar, N bensiz olmaz düşüncelerini beynime sokmuş, herkesin mektubunu aklımda hazır etmiş, onlarsız nasıl yapacağımı bile ince ince düşünmüş, gidebileceğimi görmüştüm. Vardı imkan. Vardı, mümkün.
Hastalık hali inceden...
Bir kaç sayfa Jurnal...
Dalıp gitmeler, uyuyup kalmalar üstüne...
Rüyamda Meriç masasında, şu hep bildiğimiz kahverengi resimdeki masa, o resimdekinden daha yaşlı oysa. Masa da masa...
Kenarda tabure var küçük, benim için.
Al tabureyi, otur orda, dizinin dibinde, sesinin, gözlerinin yanında sonsuza kadar...
Bir rüya bu kadar mı güzel olabilir?
Her konudan konuşulur, bir sohbet bu kadar mı tat bırakır? Konu yanızlığa, benim gitmelerime gelince;
"Hayata zincirliyiz kollarımızdan" dedi Meriç. "Zaaflarımızdan çiviliyiz."
nereye gideceksin der gibi! Gidemezsin ki...
Al sana kitabın, al sana ekmekle suyun. Gidemezsin ki. Zincirledin kendini ilk "anne, baba, dost" dediğin gün. İlk nefesi içine çektin mi sen, çektin. O zaman otur oturduğun yerde. Gidemezsin ki. Gideceğin bir yer yok ki şehirde. Senden giderler, sana gelirler ama sen gidemezsin. Yol geçen hanı dostlar sofrası...
Kaldığın yerden yöneteceksin dünyayı.
Tam da nefesini çektiğin yerden, şah damarına yakınından, gözünden, dilinden...
"Günler nehir gibi geçmiyor" dedi. Geçmeyecek günlerin nehir gibi. Acıyacak canın. Ağlayacaksın. Kör olacak gözlerin belki. Belki bir daha hiç okumayacaksın.
Dilin tutulacak, ellerin kalem de tutmayacak belki. Günlerin geçmeyecek, her gün acıyacak canın. Kahır neymiş, gam neymiş...
Tut elinden dünyanın!
Sohbet uzayıp giderken, benim gözlerim de ışıl ışıl ona bakarken, ezilmekten korkup, susup dinlerken çalar telefon!
-Ne yapıyorsun, iyi misin?
-Cemil Meriç'le konuşuyordum, iyiydim. Sen kimsin?
-Yeni mi uyandın? Ya asıl Cemil kim? Ben tanıyor muyum?
.
.
Uyandırana edilir küfür, hatta telefon illetini icat edene kadar sayılabilir...
Yeniden kapatırım gözlerimi, açılır mı gene diye...
Açılmaz ama.
.
.
.
Devamı vardır elbette yazmıştır diye umut ederim, alırım kitabımı...
Devam ederim kaldığım yerden, sayfalar geçer teker teker, çizerim altını. Bakarım çizgilerim kelimelerinden fazla.
Sayfa 73'e gelince şaşırmam, yazmasaydın görmezdim derim. Yazmasaydın bilmezdim derim. Ben daha o satırları okumadan, anlattın ya bana; şükrederim...
Şükrederim.
Kalacağın kesinleşti. Zincirlerini sağlam bağlamışlar senin, kimin varsa hepsini çok sevmektesin, kendinden çok sevmektesin, gidemezsin. Yalnız kalamazsın, çekmektesin sanki insanları.
Sadece yazabilirsin.
Sadece okumana var iznin.
Günler geçmeyecek nehir gibi, günler bakışlarında hançerler taşıyacak sana karşı, kör de olamadığına bile ağlayacaksın. Nehir gözyaşı, nehir buse.
Kim çözecek zincirini? Sen mi, ben mi?
Söyle, kim?
.
Bütün Jurnal okumalarımda telefonumu devre dışı bırakıp dalıp gitsem gene gelir misin?
Selamımı alır mısın, selam verir misin?
Her zaman yazdıgım dizeleri buraya bir kez daha yazayım. Cibran " bir insanın dudagındaki en güzel kelime annecigim dir " der. Cok da güzel söyler... Bende her zaman bu cümlenin altına imzamı atarım...
Ve yine bir sözünde " Hic bir kız annesinden daha iyi degildir " der...
Bizler hayatın ogulları ve kızları olarak bir annemiz oldugu icin cok sanslıyız. Sahsi kanaatim anneler günü yoktur. Kutlanacak bir annemiz oldugu icin, her gün bizim icin anneler günüdür...
Hasmet ( ki böyle hitap ediyorum kendisi de Hıncal ve Engin gibi asker arkadasım olur ) karakutu'nun acılıs sayfasındaki " herkes anlayabildigi kadar yasar " sözünü yazmıs gecen gün... Kertenkele de bu yazısına link vermis meydan da sagolsun... Acaba forumlara da bakıyor mudur ?
Aklıma Mevlana'nın bir sözü geldi bu dizeleri tekrar okuyunca; ( itiraf edeyim Karakutu'nun ana sayfasına epeydir bakmıyorum parmaklarım hemen foruma yöneltiyor beni ) " Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır "
Acaba bize sunulanı, anlatılanı ne kadar anlayabiliyoruz bunun sonunda ne kadar yasayacagız ?
Anlamayı unutuyor olabilir miyiz veya "anlamlandırma" yı ?
Bize söylenene bir anlam yükleyebiliyor muyuz bulutlardan daha hafif ?
Unuttugumuz gercekler ölüyor mu ?
Yoksa hayatın bir yerlerinde karsımıza cıkıyor mu ?
Cıkıyorsa eger bunun adı unutmak oluyor mu ?
Karakutu Engin'in yazılarının neredeyse tamamını yayınlar. Son yazısını da yayınlamıs zaten ana sayfada görmüsünüzdür.
Engin ( Ardıç ) Atatürk'le ilgili pek cok yazı yazmıstır. Yasantısı hakkında pek cok sey anlatır yazılarında ve yasadıgı dönem hakkında... Yazılanları okuyunca anlıyorsunuz ki bu konuda epeyce bir arastırma yaptıgı asikardır.
Acaba onunda belirttigi üzere gercekler yalan yanlıs bir sekilde mi bize aktarılıyor yada bilincli veya bilincsiz eksik bir sekilde mi bize sunuluyor ?
Atatürk hakkında ve diger yakın gecmis tarihimiz hakkındaki bazı bilgileri, eksik bilgileri veya bize anlatılmayanları, bu sekilde bir köse yazarından mı ögrenmeliyiz ?
Diyeceksiniz ki sende arastır sende ögren !
Kardesim ben nereden arastırayım !
Farzet ki bende internet yok. Yasadıgım yerde kütüphane yok. Bilgiye ulasma imkanlarım kısıntılı. Ben Elazıg da bir köylüyüm, Mugla da bir ciftciyim, Urfa da tarla sürer, Konya da ekin bicerim...
Benim he deyince bilgiye ulasacak sihirli bir degnegim yok ki !
Lost izleyip Aöf sınavlarına hazırlandıgımı beni takip edenler bilir. Gecen gün sonuclar acıklandı duymussunuzdur bir yerlerden. Bende hemen hemen neredeyse yasantısının bir cok anını burada anlatan birisi olarak size durum hakkında bilgi vereyim...
Sınav sonucları beklenildiginin aksine cok kötü degil ! ( beni tembel sanıyorsunuz degil mi ? ) Altı dersten sadece üçü 50 nin altında... Alttan 2 ders bırakıp 4.sınıfa gecmeyi planlıyorum... bütün enerjimi 4.sınıfta kullanacagım ! Zira bu sıralar kafayı toplayamıyorum ve konsantre olamıyorum... Konsantre meyva suları da ise yaramıyor bu konuda....
Bugün klasik bir pazar günüydü geldi ve gecti... Bugünü diger pazarlardan farklı kılan anneler günü olması ve bir de Galatasaray'ın şampiyonlugu dolayısıyla eve fazladan 2-3 gazetenin girmesiydi...
Derdim nice bir sînede pinhân ederim ben
Bir âh ile bu âlemi vîrân ederim ben
Nef'i
Anneler günü hediyemiz çok ağlatmış, hatta konu komşu toplanıp hep beraber ağlamışlar. Bu kadınları anlamak mümkün değil. Ben şu sıra kendimi de anlamıyorum zaten. )
Bugün bu haber bir cok yerde yayınlandı... Bir forumda bir vatandas aynen su yorumu yapmıs
" 8 yılı okul hayatım olmakla birlikte 22 yıldır denizciligin icindeyim, bu boyutlarda herhangi bir flama veya isaret kodu yoktur. Gemi komutanının yaptıgı dupeduz terbiyesizliktir. Çok isteyen gitsin şahsi-sivil mülküne bayrak çeksin... "
Bende ufacık bir arastırma yaptım. Denizcilikte kullanılan uluslararası bayrak isaretlerine baktım. Ve bu sekilde bir flama göremedim. Buyrun size linki vereyim sizde bakın
Bayrak meselesini arastırırken deniz kuvvetleri komutanlıgının sitesinde Ege Denizi'nin adının nereden geldigini okudum... Sizde okuyun istedim.. Bugün de vedamız böyle olsun...
hepinize Allah rahatlık versin
Atina’da düzenlenen Panathenaia bayramında, Giritli atlet Androgues öldürülür. Bu olay üzerine Girit kralı, diyet olarak Atina’dan her yıl kurban edilmek üzere, yedi kız ve yedi erkeğin gönderilmesini ister.
Çok ağır olan bu şart üzerine Atina Kralı Aegeus, oğlu Theseus’dan Girit kralını öldürmesini ister ve onu bir gemi ile Girit’e gönderir. Eğer kralı öldürmeyi başarırsa, dönüşünde gemiye beyaz yelken çekmesini ve böylece uzaktan müjde vermesini ister. Eğer öldürememişse yelkenlerin siyah olarak donatılmasını tembih eder.
Theseus, Girit’e gider ve giriştiği savaşta galip gelerek kralı öldürür. Atina’ya dönmek üzere denize açılır. Bu sırada zafer sarhoşluğundan babasının öğüdünü unutur ve siyah yelken çeker. Kıyıda oğlunu bekleyen Aegeus siyah yelkeni görünce oğlunun mağlup olduğunu zanneder ve üzüntüsünden denize atlayarak intihar eder.
Aegeus’un intihar ettiği yer Atina Körfezi’dir. Bu nedenle bu körfez ve çevresi “Aegeus Pontos” “Ege Denizi” olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 230 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Çrş May 14, 2008 12:53 am Mesaj konusu:
Anlamıyorum bu fanatizmi. Arkadaş öğrenciler yapışmış yakama "Öğretmenim hangi takımlısınız?" Adam milletin donanmasına takım bayrağı çeker, takımlarla kendimizi ifade edecek kadar aciz mi kaldık?
Anlamıyorum bu fanatizmi. Arkadaş öğrenciler yapışmış yakama "Öğretmenim hangi takımlısınız?" Adam milletin donanmasına takım bayrağı çeker, takımlarla kendimizi ifade edecek kadar aciz mi kaldık?
Bize böyle yapmamız gerektiğini öğrettiler...
Oyuna geldik. Belki de bu ülkede iç karışıklık bu yüzden çıkar. Mesela fenerbahçeliler bir şampiyonluk sonrası onlarca galatasaraylıyı öldürüverir. Sonra. Sonrası malum...
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 230 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Çrş May 14, 2008 12:51 pm Mesaj konusu:
Evet öğretiler... Uyuyan beyinlere zerkedilen zehirler... Yanlışım varsa biri düzeltsin. Cemil Meriç demişti "İzimler usumuza vurulan deli gömlekleri."
"Şimdilerde izim? Fanatizim" Uydu değil mi? Ya şu yeni eğitim sistemi işe yarıyormuş... Baksanıza slogan bile üretebiliyorum artık. Hemen veriyim babama müjdeyi...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız