söyleyin bana:
geceleri gökkuşağına boyamak mıdır suçum?
herkes bağırırken şiirler okumak mı,
susmak mı sözün bittiği yerde, kusmak mı sindirebildiklerinizi?
apansız uykum kaçıyor kaç gece, bu da mı aleyhime kanıt?
sondan saymaya başladım adları-böyle hoşuma gidiyor
beğenmeseler de seviyorum ellerimi,
hep olmayacak düşler görüyorum, yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan.
İtiraf ediyorum…
Silin adımı listenizden, yokum; aslında bir oyun olan kavgalarınızda ve aslı bir kavga olan oyunlarınızda. Kirli sevinçlerinize ortak etmeyin beni. Gözyaşlarınızı da paylaşmıyorum. Yalan övgülerinize ihtiyacım yok.
Gıyabımda kesinleşmiş hükümler verin.
Bir sürgün nereye sürülebilir? Gölgeler kelepçeye vurulur mu?
Çekilin,
yürümediğiniz yolları(mı) kirletmeyin.
Akılcılık, yüzyıllarca dünyaya hükmetti, halen de ediyor. Aklın her sorunu çözeceği, akıl ile mükemmel bir dünya kurulacağı öngörüsü boş çıktı. Akılcılık, evrimi içinde artık akıl-dışı bir aşamaya ge(tiri)lmiş durumda:
Sağlıkta ve psikiyatrideki gelişmeler, beden ve ruh için yeni hastalıkların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.
Besin işleme ve saklama teknolojisindeki ilerleme besinlerin besleyici değerlerinin düşmesi ve kanserojen olmasıyla sonuçlandı.
İletişim çağı insanların yüz yüze iletişimini en aza indirdi, isimlerimizin yerini şifre, parola ve kimlik numaraları aldı.
Turizmle birlikte egzotik, otantik, yerel öldü.
Nükleer silahların caydırıcılığı nükleer savaşı önledi, sonuç konvansiyonel ve bölgesel savaşlarda muazzam bir artış.
Sanal ekonomi, borsalar, ekonomik kırılganlığı ve yapay krizleri artırdı.
Mass media ile düşün ve sanat geriledi, ortaya devasa bir görsel-işitsel-sözel çöplük çıktı.
…
Ünlü fotoğrafı hepimiz biliyoruz. Tankın önünde duran, tankın devasa gövdesiyle karşıtlık oluşturan zayıf eylemci kararlılığıyla tankı durdurur. Bu, özgürlük isteminin, iradenin, cesaretin, kararlılığın, inancın resmidir.
Fotoğrafın negatifinde ise tankın içindeki asker vardır. Onu görmeyiz. Eylemcinin eylemi yoruma yer vermeyecek kadar açıktır, askerinki ise muammadır, ancak tahmin edilebilir. Fotoğrafın negatifindeki kahraman odur. Yapacağı seçimden ötürü ancak vicdanen sorumludur. Tankı eylemcinin üstüne sürüp ezebilir. Ama yapmaz, yapamaz. Tank, büyük mekanik gücüyle, yok etmek için var oluşuyla askeri kuşatmıştır. Asker bu güce direnir, dev canavarı zapteder ve tarihi bir seçim yapar: Tiananmenian görüntüsünü ve kahramanını yaratır. Tersi durumda sıradan bir vahşet ve cinayet görüntüsü olabilecek o anı ölümsüz bir sembole dönüştürür. Tankın içindeki asker trajik bir karakterdir.
Kuru dal cehennemi kabus gece
Kara sineklerin çirkin
Uğultusunda
Ve
Sen
Yeni açılmış mezar gibisin
Beni kabul eder misin
Ruhuma jilet atmışım kötü bir günümde
Cüzzamlı bir çürüme hayat
Dediğin
Ve
Sen
Gemilerin enkazı gibisin
Çöplüğüme gelir misin
Kurşun yağar silikonlu sevdalar üstüne
Konar göçer yangın yeri
Çağımız
Ve
Sen
Tüm evreni kucaklıyor gibisin
Beni tekmeler misin
Yine de rahat uyu sen bebeğim
Masallar var güllere ve meleklere dair
Bütün hain kurtları ben oyalarım
Lüzumsuz tüm sorulara cevap verebilirim
Kargaları ürkütmem
Hiç
Ve
Sen
Buzdan kale gibisin
Beni eritir misin
Misyonerler bir Afrika köyünde yerlileri toplarlar ve onlara uygarlığı anlatırlar. Örnek olmak üzere de Avrupa’da yaşamı, sokakları, kenti, Avrupalıları, arabaları, fabrikaları, okulları vs anlatan bir saatlik bir film izletirler. Film bittikten sonra bir misyoner sorar: “uygarlık nasıl bir şeymiş, ne gördünüz, anlatacak biri var mı?” Bir sessizlikten sonra tek bir el kalkar, misyoner “anlat bakalım” deyince yanıt gelir: “bir tavuk geçti”.
Bir saatlik belgeselin tek bir karesinde gördüğü ve ona bildik, tanıdık gelen tek şey olan bir tavuktur.
Bugünün “yerlileri” (o yaşamın içinde değil de izleyicisi konumunda olanlar) tavuğu görüp de sevinen yerli gibi mutlu mu?
Zamanın birinde avrupalı bir kralın en büyük zaafı farklı mutfakların yemeklerinden tatmakmış. Her gittiği ülkeye aşçılarını da götürür, o ülkenin yemek kültürünü öğrenmelerini istermiş. Bir gün yolu Anadolu'ya düşmüş. Türk mutfağının yemekleri büyülemiş kralı. Malum bizim yemekler... Baş aşçıyı çağırtıp bu ülkenin yemeklerini çok iyi öğrenmesini emretmiş. Ziyaretleri bitince ülkelerine dönmüşler, kral baş aşçıyı tekrar çağırmış.
Kral "Türk yemeklerini iyi öğrenebildin mi?" diye sormuş aşçıya. Aşçı mahcup; " Kralım herşeyi gördüm, izledim, inceledim, ama gene de onlar gibi pişiremiyorum. Bir yeri anlayamadım." Kral sinirlenmiş " Neyi anlamadın?". Aşçı "Türkler yemekleri yapıyorlar, orada bir sorun yok ama tuz atmaya gelince , ne kadar tuz koyduklarını soruyorum "kararınca" diyorlar. Ben onu anlamadım."der...
Biz de işler hep kararınca yapılır. Bundandır batılının bizi anlayamayışı ve anlayamayacak olması...
(Kaynak: Göksel Türk / Isparta Huzur Evi sakinlerinden)
Kimseye güvenmiyoruz. Bu yüzden başkalarını yargılarken adil davranmıyoruz. Polis, tanık, avukat, yargıç biziz. Karşımızdakine kendini savunma hakkını bile vermiyoruz. Dinlemiyoruz, dinlesek bile, kapalı duruşmalarda temyizi olmayan hükümler veriyoruz ve hemen infaz ediyoruz. Kırmak için yeni kalemler alıyoruz durmadan. Yaşam/başkaları bize acımasız, hoşgörüsüz davrandı, bunun intikamını başkalarına böyle davranarak alıyoruz.
Her şey iz bırakır yaşamda: yürek kabuk bağlar, ağlar usulca
dağlar da üzülür -bilmeyiz, ağaçlar hüzünlenir sessizce
sesler üşür, düşler kırılır, hayaller kurur –yaprak gibi.
Her yüz, kendi tarihini iz-ler.
Marjinal ya da sıradışı olarak görülen-kendini öyle görenlerin çoğunun "sıradışılığı" toplumdaki sıradanlığa endeksli, yani yığından farklı olmalarını yığına borçlular. Sürüden bir koyun olmak yerine sıradışı bir koyun olmayı seçmek…
Sular yükselince balıklar karıncaları yer
Sular çekilince de karıncalar balıkları
Kimse bulunduğu konuma güvenmesin
Kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.
Evet, bazen böyleleri de çıkar. Onlar, sıradanlık referansıyla tanımlanan sıradışı insanlar değildir, özgür insanlardır ve gerçekten azdırlar.
Çevremize baktığımızda giyim-kuşamıyla, tarzı veya eylemleriyle, düşünceleri ve yaptıklarıyla, yaşantısı ya da söylemiyle "farklı" bir görüntü veren pek çok insan var gibi. Sistem, kişiliğimiz ve fiziksel özellkiklerimiz, düşüncelerimizdeki doğal farklar yerine, kendimizi farklılaştırmak için çok geniş bir yelpazede denetimli ve yapay seçenekler, life-style'lar, imaj'lar vs sunuyor. Kendini böyle farklılaştıran bireyler, fabrikasyon kimliklerin farklılığı altında aslında en geniş ölçekte aynı’laşıyorlar. Büyülü bir tuzak bu. Sistem diyor ki “benim sana verdiğim imajı beğenmedin mi? İşte sana sayısız farklı, muhalif, özgün imaj ürünleri katalogu, özgürce seç!”
Çıplakta gezseniz bir imaj ve tarz sunacaksınız. İstemesenizde, istenizde, hiçsede, felansa da, filansa da, fransa da, nerede olursa olsun. Kırılmamak biraz elde, dökülmemek pek değil.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız