Tarih: Cmt May 10, 2008 1:26 pm Mesaj konusu: Anne
Bizimkinin yedi yaşındayken sana yazdığı ilk mektupta dediği gibi;
Beni doğurduğun için sana hayranım anne..Seni çok seviyoruz. İyi ki varsın!
//
İlk dokuz ayı hiç saymıyorum; en çok sıkıntı çektiğin, yorulduğun, kilo aldığın, içinden sana tekme attığım günleri hiç yazmıyorum. Hastanede doğumuna az kalmış bir kadının karnını görünce anladım bunun yazamayacağım kadar farklı olduğunu ve hakkının ödenemeyecek kadar çok olduğunu...
Dandini dandini dasdana,
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı...
Bebekken onun kadar az uyuyan, az yiyen ama çok hasta olan, çok ağlayan, çok çığlık atan bir çocuk olabilir miymiş bilmiyorum. Babam da asker, tek başına ilk çocuğunla anne olmayı öğrenirken az çektirmemiş sana... Sabahlara kadar battaniyelerde kollarınız kopana kadar salladıktan sonra yeni uykuya dalmasından mutlu olurken; sokaktaki köpek havlayınca ağlamaya başlayan, uyumayan, uyutmayan ben sana hakkını nasıl ödeyecek? Geceleri köpek kovalamak evin önünden, havlamayıp uyandırmasın diye... Sütünü istemediği için bütün mamaları denemenize rağmen gidip komşunun sofrasındaki yemeklere tav olması; bu yüzden her gün komşunun evine mama tabağıyla taşınmak...Nerdeyse her hafta hastalanması, nezle, grip, diş çıkarıyor ondan, kesin nazar değdi, iğneler, iğneler, doktorlar ve beyaz önlükler, onu artık torunu gören başhekim...
İlk kelimem neydi kimse söylemedi, ama ilk adımımı hep hatırlarsın.
İlk kalemi elime verdiğini de ben hatırlarım. Epey küçüktüm belki iki, belki üç.
Harfler, sayılar, gelen misafirlerin hadi yaz bakalım ismini demeleri...
Aklı başına gelince yaşından daha olgun olan ben, izinsiz kapıdan dışarı adım atmamamla övünmelerin...
Komşunun çocukları okula gidince tutturması okula gideceğim diye, yeni açılan ana sınıfı. Okulda ilk gün herkes ağlarken etrafıma bakınmam.
İlk öğretmenim, okula yemek getirmelerin, yağmurlu günde dışarda şemsiyeyle bekledin.
Birinci sınıf; zaten yıllardır okuma-yazma biliyor, su çiçeği çıkardı, su çiçeği çıkardığı hafta okulda saatleri öğrenmişler, geri kaldım sanıp ağladı, saatleri öğrettin.
İlk kitaplarım...
Kardeşimin doğumu.
Veli toplantılarında övülmelerin...
Dördüncü sınfta bursluluk sınavını kazandı, ilk parasını alıyor.
Beşinci sınıfta sınıf tiyatrosu.
Altı ve yedide matematik olimpiyatları...
Sekizinci sınıfta fen lisesi. İlk tartışmalar, ergen bağırmaları, erken gidiş.
Evden ilk ayrılışı, ayrılış da ayrılış hani yarım saat uzağa gidiyor epi topu, öyle böyle değil. Beş günde bir iki günlüğüne eve geliyor, gidiyor. Geliyor, gidiyor. Alıştırmaları...
Lise yılları,okul dereceleri, sınavlar, hoca olan öğretmenlerim, veli toplantıları, olimpiyatlar, okul projeleri, tübitak, antalya, istanbul, ankara gidişleri, yazılılar, eve gelişler, eskiden her hafta gelirdi, artık canı isteyince geliyor, iyice alıştı sanki, yurda, aparta yemek yollamaların, kek, pasta, börek...Mutfak alanında müthişsin annecim. Sen her alanda müthişsin. Asla seni geçemeyeceğim.
Ve üniversite, Ankara. Tıp okuyacak, doktor olacakmış, hastalanınca sana bakacakmış.
.
.
.
Sen her zaman müthişsin, bir tanesin...
En son yasemin111 tarafından Cmt May 10, 2008 8:34 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Anneme, senin de kutlanacak bir günün var biliyor musun, dedim.
Annem, benim niye bir günüm olsun ki, dertse, tasaysa, endişeyse bu bütün bir ömür bitmiyor ki. Mutluluğu hangi arada yaşayayım...
Haklı...
*
Bütün annelerin dünü, bugünü ve yarını kutlu olsun...
Anneler ve kızları. Kadim bir meseledir. Annesi gibi olanlar. Asla annesi gibi olmayacağına yemin edenler. Hayat hizasını, annesine benzemezlik ya da annesini geçmek üzere kuranlar.
Başkalarını bilmem. Lakin ben anacığımı hiç geçemedim. Geçemeyeceğimi bilirim. Annem sadece bizim değil, kâinatta gördüğü her türlü "yavru"nun da annesiydi çünkü. 17 yaşına kadar hasta annesinin "annesi" idi. Gelin olduğunda yeni hayatında onu bekleyen hastaların annesi oldu.
Taze ot kokulu baharlar getiriyor çocukluğumun annesini, en ziyade. Onu kulağı radyoda, nohut oda bakla sofa evin köşesine kurmuş olduğu pres makinesinin başında hatırlıyorum. Saat 11.30'da makinenin başından kalkar bize öğle yemeği hazırlardı. Beslenme ve diyetetik uzmanı değildi. Şimdi şaşırarak görüyorum ki, beslenme uzmanlarının listelerini aşacak kadar bilge bir mutfak anlayışı vardı. (Tarhanayı, erişteyi, bulguru, salçayı, peyniri kendi elleriyle hazırlardı her yaz.) Yemekler sadece o öğün için pişirilirdi.
Karbonhidrat ve protein dengesini ne kadar hassas, ne kadar titizlikle korurdu annem. (Bunu anlayabilmek için anne olmam gerekiyormuş.) Bir Pazar günü Topkapı Sarayı'nın bahçesine kadar gitmişken. Tam bilet alınacakken. Babama sen içerde ne olduğunu anlatırsın, biz bilet parası ile kıyma alalım da köfte yaparız diye eve gelişlerini hayatım boyunca unutmadım. Babam annemi takdir etmiş miydi? Anlatmak ile görmenin farkı üzerine konuşmuş muydu? Hatırlamıyorum. Hatırladığım iki küçükler iştahla sahan köftesini yerken, biz iki büyükler Topkapı Sarayı'na bir kilo kıymayı tercih eden anneyi anlama mücadelesi vermiştik belki de. Mücadele dediğime bakmayın. Ben ilkokul beşe gidiyordum ağabeyim ortaokul ikiye. (Neden mücadele? Okulda sorulacaktı. Anneler Günü'nde annenize ne aldınız diye. Biz de kardeşlerimize baktık, babam annemi Topkapı Sarayı'na götürdü diyecektik.)
O gün Anneler Günü'ydü.
Şimdi bu satırları yazarken; esasında ne kadar anneme benzer bir hayatımın olduğunu farkediyorum. Zamana dahil olmayı, zamanı asla harcamama bilgisini öğrendiğim tek üstadım annem. Ben de onun gibi bir makinenin başında geçiriyorum hayatımı. Makinenin başından kalkıp yemek yapıp sonra tekrar makinenin başına oturarak. (Onunkisi pres makinesiydi, benimkisi bilgisayar.)
Annemin kitaplardan öğrenilmiş bir bilgisi yoktu. Kitaplara hiç borçlu olmadığı bir hayat yaşadı. Ama o, kâinatı bir kitap gibi okuyanların meşrebindendi. Kuru çubuğu toprağa gömse, bir haftaya yeşerecek bir bereketi vardı ellerinin. Evet, ellerinin bir bereketi vardı. Şimdi yıllar sonra kardeşimle, onun iki bardak pirinçten yaptığı pilav yirmi kişilik olurken; bizim aynı ölçüde yaptığımız pilavın sadece sekiz kişilik oluşunu konuşuyoruz.
Dört kardeş dördümüz de birbirimize benzemeyiz. Her birimizin mesai ortamı birbirine hiç benzemediği halde annemin vasiyet hükmündeki cümlesidir dördümüze birden yol çizen: "Ezilmek istemiyorsan herkesten daha çok çalışacaksın."
Hayatı boyunca ne ezildi ne de ezdirdi kendini. Hiç kimsenin ne sözünün altında kaldı ne de arkasından konuştu. Bir şekilde sözü edilecek olsa, ben ona diyeceğimi dedim deyip susardı annem.
Annem kadar toprakla barışık olabilmeyi ne çok isterdim. Olamayışımı da anneme borçluyum ya zaten. Tek tek yeşerttiği yüzlerce ağacın altına her defasında minder taşıdı annem. Ben oraya oturayım da rahat yazayım diye. Oysa dedemden kalan onca toprağa sahip çıkmamızı isterdi. Toprağın dilinden anlamamız onu onurlandırırdı. Gururlandırırdı.
O, diktiği her ağacın arkasından tespih çekeceğine iman ederek yaşıyor. Ben de belki bir gün yazdığım bu kelimelerden öyle bir cümle kurmayı başarırım ki, amel defterim kurtulur ümidiyle diziyorum harfleri yan yana.
O ağaçların gölgesini seçti. Ben harflerin. Tek farkımız bu.
Anneciğim n'olur bu yazımı ağlamadan oku.
F.KARABIYIK BARBAROSOĞLU/YENİŞAFAK
***
"ANNE "NE KADAR BÜYÜK BİR KELİME..
İdare lambaları vardı eskiden; kendi ışığının gölgesinden ürken, ürktükçe cismine eziyet eden idare lambaları. Daha fazla ürkmesinler diye parlamaktan, ışıltıdan, biz de hep idareli yakardık onları. Sanırım hâlâ vardır yakınlarda bir yerlerde...
Ben kelimelere takılırdım, kelimeler aklımın kancalarına. Kafamı kurcalardı, elimde değil. Okuduğum ilkokulda, bir ayıbı saklarcasına üstündeki cama kadar tepeden tırnağa grilere boyanmış kapılar üzerinde, çerçeveli levhalar içinde, fiyakalı harflerle yazardı koca koca: İDARECİ. O kapılar ardında, "okulun idarecisi" sıfatıyla birtakım adamlar otururdu; hepsi de bir örnek giyinip, bir örnek somurtan. Dikdörtgen ve küçük, siyah ve düz çantaları vardı bileklerine asılı taşıdıkları. Bunlar mühim adamlardı. Bir müesseseyi idare etmenin olanca inceliklerine vâkıf olmanın ayrıcalığıyla mühürlenmiş insanlar... Bütçede açık, disiplinde gedik, müfredatta aksama olma ihtimali belirmeyegörsün, derhal onlar el atardı işe. Çekip çevirir, bulup buluşturur, kitabına uydururlardı; kavgalı öğretmenler arasında hassas bir denge tutturur, bir yandan otoritelere yaranıp bir yandan da velileri bağlamayı başarır ve yapacakları her işi, atacakları her adımı muhakkak uzun vadeli planlarlardı. Zaman, tıpkı ellerinin altındaki dar bütçeler gibi, ince ince hesaplanıp tartılması, idareli idareli kullanılması gereken bir şeydi onlara göre.
Kelimeler aklımın kancalarına takılırdı, kancalar da hayatımın akışına. Hissederdim bazı bazı, zeminden bir yerden, derinden temelden farklılıklar vardı yaşıtım kız çocuklarıyla aramda. Onların bildiği esaslı bir şeyi, ben bilmiyordum mesela. Bende bir eksiklik olduğunun farkındaydım farkında olmasına da, ne o eksikliğin nasıl bir şey olduğuna, ne de nereden kaynaklandığına dair en ufak bir fikrim yoktu daha. Sonra sonra zamanla anladım kız arkadaşlarımla aramda zuhur ve cereyan eden o damardan, esastan farklılığın sebeb-i hikmetini: anne modellerimiz başkaydı. Çünkü şimdi biliyorum ki, farklı farklı anne modelleriyle büyüyen kız çocukları, başka başka "hayat kullanma kılavuzları" ile çıkarlar yola. Peki annelerimiz arasındaki o derinden farklılık nereden kaynaklanıyordu? İdareciler ile idare-etmeyiciler arasındaki farklılıktan!
İdarecilik yeteneği kadim bir gelenektir, anneden kıza devreden. Önce babaların nasıl idare edileceği öğrenilir ki, yarın bir gün kocayı idare etmekte güçlük çekilmesin. Böylelikle kız çocukları erkeklerin neden ve nasıl idare edilmesi gerektiğini okuldan değil, ocaktan öğrenirler. Çıraktan girerler bu işe; adım adım, aşama aşama kalfalığa terfi edip, en nihayetinde ustalığa ererler. Belgeli takdirnameli usta olduklarında, onların da kendilerine ait bir evleri ve evlilikleri vardır artık. Bundan böyle idarecilik yeteneklerini kendi ocaklarında sergiler ve gün gelir onlar da kendi kızlarına öğretirler. Halka halka uzayan, kuşaktan kuşağa aktarılan, bir "cins-i latif öğretisi ve meziyeti"dir idarecilik yeteneği.
Diyelim ki babayı kıllandırma, hatta kızdırma ihtimali yüksek bir davete gidecek kız çocuğu, mesela bir erkek arkadaşın yaşgünü partisine. Haftalar öncesinden kafa kafaya verip, fısır fısır planlar yapılır idareci annelerle. Hangi yalanın, tam olarak nasıl bir zamanlamayla, ne noktada punduna punduna getirip, nasıl kılıflar altında sunulacağı ince ince hesaplanır önceden. Gidilecek davetin önemi büyüdükçe ön hazırlıklar da dallanıp budaklanır. Okul baloları, şehir dışı gezileri ya da en beteri, sevgiliyle randevulaşmalar... Durum ne kadar vahim, yol ne kadar tıkalı olursa olsun, dolambaçlı bir patika vardır muhakkak idareci annelerin akıl haritalarında. Tipik Türk ailelerinde, su uyur, düşman uyur, bir tek anneler uyumaz. Babalar horul horul yedi kat uykudayken ve her şeye hakim olduklarını zannettikleri halde aslında hiçbir şeyden haberdar bile değilken, bu idareci anneler kızlarının katılacağı balolar için gizlice kumaş seçer, kıyafet diker, para denkleştirir, taktikler belirlerler. Ve ne vakit parça tesirli bir flört düşse aile yuvalarına, patlamadan çok çok önce, en az hasar görecekleri yerlere, kovuklara, sığınaklara yerleştirirler kızlarını.
Tüm bunları göre göre büyüyen ve buluğ çağının son demleriyle birlikte kalfalığa eren kız çocukları, sadece kendileriyle ilgili hususlarda değil, tüm olası aile meselelerinde idareciliğin esaslarını kapmışlardır artık annelerinden. Bu esaslar içinde en önemli kalem, "uzun vadeli bütçe denkleştirme" programlarıdır. Bu programlar sayesindedir ki, kocaları maaşlarını çatır çatır harcarken, mutfak gelirlerinden gıdım gıdım arttırdıkları paralarla bir gün gelip aileye ev almayı beceren kadınlar çıkar. Gerçi uzun, çok uzun zaman ister saptanan hedefleri gerçekleştirebilmek. Ama olsun, idarecilik geleneğinin özünde her şeyi uzun vadeli düşünmek ve hep bir şeylerin hatırına bir şeylere göğüs germeyi bilmek vardır zaten. "Evladının hatırına aldatılmaya, emeklilik günlerinde yalnız kalmamanın hatırına evliliğin gidişatına, elbet bir gün muhakkak gelecek olan bir geleceğin hatırına bugünün eziyetlerine katlanmak..."
Ve zaten "kadınlar için on derste idarecilik yeteneği el kılavuzu"nu açıp baktığınızda, şöyle bir açıklama görürsünüz "idare etmek" fiilinin karşısında:
İdare etmek: en bedbaht durumlarda dahi sabredip sineye çekerek, en çetin çatışmaları dahi en az hasarla atlatarak, ŞİMDİ ye değil, GELECEK e odaklanarak vaziyeti kurtarma, yuvayı koruma becerisi...
Kelimelerin kancaları hayatımın akışına takıldı, hayatımın akışı ilişkilere bakışıma. Çuvalladığım çuvallattığım her ilişkide baktım ki, sorun biraz da bende, yani bendeki temel bir bilgi eksikliğinde. Çünkü ben "idareci" değil, "idare-etmeyici" bir annenin tezgahından yetişmişim hayata. Ne de olsa, kocalarını dolaylı dolambaçlı yollardan ince ince idare etmektense, fuzuli ve hayali bir geleceğin hatırına bugünlerini heba etmektense boşanmayı tercih eden, ve gerekirse yalnız-güvencesiz kalmayı göze alan birtakım acaip kadınlar da var bu toplumda. Ve bu kadınların ekseriyetle tek başlarına büyüttükleri kızlar, ne "baba nasıl idare edilir?" kılavuzundan haberdardır, ne de "peki koca niçin idare edilmelidir?" sorusuna anlamlı bir cevap bulmayı becerebilirler.
Hani bir laf vardı, "idare ede ede idare lambalarına döndük" diye. Vaziyeti, evliliği, yuvayı, babayı, kocayı ve derken bütün bir hayatı idare ede ede eriten, eritirken kendini de tüketen kadınlar vardır bir de. Sanırım hâlâ varlar yakınlarda bir yerlerde...
…
Bir ağaç kovuğundan da şu gezegene gelebilirdim. Tanrısal bir bahane anne.
Ya baba…?
O ayrı bir hikayenin figüranı. Onun da babalar günü var. Demokrat toplumun demokrat sevgi ve saygı tüketim unsurları.
Evet bir ağaç kovuğundan da dünyaya gelebilirdim.
Ağaca sarılır bu sefer “Anne…!” derdim. Geliş yolum. Geliş hikayem. Memba’ım. Şu gezegene geliş-gidiş mekiğim.Uzay mekiğim. Zaman ötesi yolculuğunun kabini. Anne .
Bir ağaç kovuğundan da dünyaya gelebilirdim.
Diğer ağaçların arasındaki bunca ayrımın sebebi bu sahiplenmeler. Herkesin bir annesi var. Herkesin bir ağaç kovuğu.
Ve
“Herkes kardeştir.” Öyle derler. Kardeş yapmaya çalışırlar. Aynı annenin “ANNELER GÜNÜNÜ” kutlamamız gerektiğini de eklerler. “Simbo” küçük cihazlar annelik duygularını biraz daha kabartan şeyler. “Duyguları kabarık anneler imalat sanayi limitet şirketi.” Annesine küçük bir Simbo almayan/alamayan her evlat “Hain evlat Ökkeş’tir.”
Toplumsal tüketim mekanizması “günleri” üretirken anneyi kullanır ve çiçekleri tüketir. Her şey bir ağaç kovuğu içindir. Mekanizma, sıcak duyguların haşir ve neşrine şahittir.
Ağaç kovuğundan çıkmış olabilirdim.
Birisine anne dediğim için diğer anneler anne değil. Ve birisine anne dediğim için diğer insanlar yabancı/ayrık zararlı ottur. Anne.
Kim benim annem?
Bu gezegene nasıl geldim?
Kim seçti annesini? Sonradan oluşan bu bağ yapay bir bağ değil mi Allah aşkına?
Hanginizin annesi var, bilmem ki?
Nedir bu kaybolmamak için sıkı sıkıya tutunmalarımız? Bir ağaç kovuğuna da tutunuyor olabilirdik.
Öyle olsa, simbo küçük aletler işe yaramazdı.
Anne de,
Anneler günü de.
Bilerek yazılan bir cümle olacak bu: “Anneler gününü değil, ANNELERİ KUTLUYORUM..”
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 222 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Sal May 13, 2008 12:55 am Mesaj konusu:
Dün farkettim. Beni doğurandan başka annelerim de var. Ne güzel bi toplum ya... Mesela kzımın daha doğmadı ama Yumurta annanesi var. Müdüremiz her sabah okulda bi yumurta harşlardı bana kzıma yarasın diye... Sonra Süt annanemiz var. İneklerinin sütünü taze taze veriyor bana kzıma yarasın diye... Elleri yüreklerinde ben bir kere onlar bin kere doğuracak bu gidişle.
Annelerin kıymetini en çok da yine anneler anlıyor heralde...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız