Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin; birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek. Görünmez Kentler'den
…
Durulanacak bir ortam mı arıyor insan?
Pek sanmıyorum.
İlkel ayinlerle barınaklar yaratıyor kendine. Kurşun döktürür başından aşağı. Suyu yirmi dört saatlik günlerinin her bir saatinden damıtır. Ne kadar geçmişten gelirse bu su kendi çocukluğuna bu kadar yaklaşır. Çocukluk, herkesin cadılar şehridir.
Büyür anılar insanın cüssesinde. Kendine bir cehennem arar. Aradığının farkında değildir ama. Bir şey bulur, dener ve cehenneminin inşasına mı; masallar diyarında yaşayan ALİS’in “Harikalar Diyarına” mı başlamıştır, bilinmez. Bilinen şey insana bir şeylerin ya dar geldiği yada çok bol.
Ritüele dönüştürülen sevaplar. Günahlar…Ritüelleştirilen haftalık çamaşır yıkama günleri. Kara Çarşamba, akşamları tırnak kesme …vb. bir sürü şey. Kutsallık atıfları. İnsan nasıl da kendine bir din yaratıyor, tanrısız. Hayatının her tarafına yayılır çocukluğunda bu ihtiyar dünyadan çaldığı kokular, korkular, dokular, tatlar.
Ve cehennemin inşası öyle bir hızlı sürer ki. Ezbere yaşanan her bir gün bu duvarı biraz daha kalınlaştırır. Yükselen duvarın arkasında kalan kimsesizliğimiz, eğilip bükülmelerimiz, islerimiz, sislerimiz, duvara yapışan hislerimiz, gizlerimiz…evet bizi biz eden kirliliğimiz/kirlerimiz bizden intikam alıyor.
Geçmişten getirdiğimiz ruhlarla kendi ruhumuzu kirletiyoruz
Farkında değiliz.
Biz diye bir şey var mı, yok mu? Bilmeyiz.
Toplumun ve en yakınlarımızın ifrazatıyız.
Şükrederiz.
Doğmadan hazırlanan bir kefenin içinde kendimize yaşama alanı belirlemeye çalışırız.
Kefeni şekillendirir, deli gömleğine çevirir öyle giyeriz.
Seviniriz.
Cehennemi inşa eder(burada burada…başka yerde değil.burada…) anahtarını bir büyük anneyle torunlarına uzatır,
Saçları ıslak , çırılçıplak birkaç kız çocuğu ayini izleriz,
Kirlerimizi ilkel bir ayin gibi severiz.
“Lili Marlen Türküsü sadece ve sadece benim şarkımdı.” Bunu söyleyince notaların içinde dolaşma payımı gördüm. Yarıladım. Yarı+sende ,yarı+bende.
Sıra sende
Ve
Sıra bende.
“Lili Marlen Türküsünü” yarılamanın adıydı hisler. Hisleri bir şarkının ta dibine atmanın yeri nedir, bilemem.
Sırası gelen bir şeyler yoktur belki de.
Erteleyeceğimiz ne kadar senlerimiz benlerimiz var? Ne işe yarar bu benler? Ben, afallayan bir cümle sadece. Kurala tabi tutulan, askıya alınan, bir kenara atılan ve “Etnik-i Eterya Cemiyetinin” bizdeki en sevimsiz üyesi.
Zararlı cemiyet.
Ben,
Bizdeki biz olmayan biz.
Ben,
Ağırlık yapan, yoran, terleten alışkanlığımız.
Ben,
Sesini duymak istemediğimiz ses.
Ben,
Mutluluğun avcısı. Vuranı. Tehdit edeni.
Ben,
Sahip çıkmaktan korktuğumuz çakı.
Ben,
“SEN’in” yanına koyamadığımız I.tekil şahıs zamiri, kiri.
“Lili Marlen Türküsü” hangi radyodan çalınırsa çalınsın ses benden çıkar. Dünyaya ben dinletiyorum bu müziği. Frekansı değiştirsem, Zagrep Radyosunun sesi mi kalır gök kubbede.
Zagrep Radyosu,
Lili Marlen Türküsü
Ve
Ben.
Bir de şairlerin bizim kirlerimize ortak olacak şiirleri.
Değiştirsem yıkık kentin çiçeklerinin saksılarını ne olur? Çiçekler mermi üretir yeri geldiğinde ve Bağdat yıkılmıştır. Hangi şehrin sırası geldi kim bilir? Şam’a aşığım. İstanbul, Buhara, Semerkant, Bosna, ve onun “Lili Marlen Türküsü.” Şehirler ve yıkıntıları.
Onun şarkısı ve benim şehirlerim. Sussa, bir bir şarkılar çökecek. Bir bir şarkılar yıkılacak.
Şehirleri işgal eden bir tını. Şarkılar, yalnızlıkla basılır her gece. Ve herkes kendi şarksının salyangozu. Ve herkes bir başkasında kendi izini sürer.
Bulunan şehirler.
Bulunan şarkılar.
Herkes bir şarkı besteler içindeki şehre. Herkes, bir şehir fetheder şarkı bestekarına. Şarkının bestekarı dinleyendir. Şehrin anahtarı şarkının içinde.
Sussan şair kenti yıkmaya başlar.
“Sussan yıkılır bu kent. Kuşlar da gider”
Kentlerin yıkıntıları arasında dolaşan Ahmet Telli’nin şiirini kirlerimize göre değiştirsek ne olur?
Susarsan yıkılır bu kent, kirlerim de gider
Bir çocuk gibi uzanırım gözlerinin içine
Adres bu, kimsesizlik ne demek
Ceviz yeşili olurdu bütün duygular
Kir midir yalnızlık, durmadan kalabalık olurdun
Güler miydik sen bir şarkıda diretirken
Susarsan kim okşar notaları
Kelimeler kimle barışır gece olunca
Hikâyeni düşünüyorum şimdi ve duygularını
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
İçimdeki caddelere adımlarını ekliyorum, susuyorsun
Kendime sığınıyorum ve ayak seslerine
Dudakların kalabalığın mahşeri oluyor
Bir de seni ekliyorum susuşlarıma, susuyorsun
Unut selamı saygıyı yürümeyi ve sokakları
Belki seninle değişir tüm hurafeler
Geriye siyah bir renk kalır,
Konuşan, konuştukça dilenen saçlar
Tadını bilmediğimiz hisler kalır yalnız
Yalnızlığımıza alırız onları, kirletiriz.
Çıplak bir sandalyeyi giydiren bir kadınız her akşam
Susarsan Bağdat peçeli bir kadın olur acılarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar
Burnu akan çocuklar olur dokunduğun aşklarda
Kendini sıkıştırmaya çabaladığın çerçeveler
Ve duvara bir çivi çakılıyor tüm kadın parmaklarıyla
Fotoğraflar çerçeveler yerine kadın günahları
Ve bana aşk anlatılıyor tüm susuşlarında
Gel-gitler yalpalamalar yerine aşk hikayeleri
Bir lili marlen türküsü bir zagrep radyosu şimdi uzak
İşgali ve devrimi hatırlatıyor çarpan kalplere
Susarsan yıkılır bu kent kirler de ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde
Şiirin ağzını burnunu büktük kendi emellerimiz için. Lakin, “susma” kelimesinin geçtiği dizeleri bozmadım. Bozamaya kıyamadığım bir dize daha var:
“Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın”
Evet, cehennemi oluşturduk bir yerlerde susarak yada konuşarak. Sonra bir başkasının kirine ortak olduk, sofrasına oturur gibi.
Kirlerimize biçtiğimiz bunca değer. (ki kaçmak da bir değerdir.) Kirlerimize mesafeli bakışlarımız. Kendimize yakın durmaktaki bunca korkumuz…
Bir şiirin çöpçülüğünü yapmak gibi bir şey bizim kir anlayışımız. İmgeyi elimize almaktan korkmadan, eldivensiz evirip çevirirken bir parçamız oluveriyor bu. Yıkamayı düşünmediğimiz bir şey oluveriyor bu. Alışıyoruz. Bir daha yaklaşıyoruz bir başkasının “başkalığına” ve tanıdık o kadar şey var ki orda da…Çömeliyoruz.
Mevsimlerin gidişatına bakmadan çiftçilik yapıyoruz duygularımızda. Tarla uzun. Yer verimli, hisler yeşerecek. Kirli olan her şeyi buraya ekiyoruz. Şiir çıkıyor ortaya, soytarıca dizeler, kokulu imgeler, rüyalar, aşklar…tertemiz şeyler…
Bunlar belirtili (belli olacak olanı) nesneyi doğuran sorular.
Yüklem ne işe yarar “nesnesi” yoksa?
Eksiltili cümlelerin, Bileşik cümlelerin, Sıralı cümlelerin, hatta anlamca olumlu-olumsuz/şekilce bozuk-yamuk cümlelerin yüklemi de olabilirsiniz.
Ne işe yararsınız bir “nesneniz” yoksa…?
Yo…yo, öyle rasgele bir nesne değil. “Ne ve kim?” sorularına da cevap verebiliyorsa yüklem, biz bu yüklemi adam yerine koymayız. Seçim yapamayıp rasgele/olağan/sıradan “Belirtisiz nesneleri” özneleştirecek bile olsa da bu “yüklemi”, adamdan saymayız.
Bu yüklem, “binek yüklemidir.”
“Hamal yüklemidir.”
Ve sadece “yük katarıdır.”
Tüm Üniversite sorularında boy gösteren yüklemlere bir uyarı kıyağımız olacak.”Belirtili nesneleri biraz daha belirtin. Belirtili nesnelerden güç alın. Karadut çalın. Damağından, dudağından. Evet …Yükleneceğiniz nesneye dikkat edin! Belli mi, rasgele mi?”
“Neyi ve kimi?” sorularına rastlayan her yüklem mesuttur, mesrurdur, ballı yüklemdir.
Ey ahali!
“Ne ve kim?” soruları soru mu ya hu?
Kalabalık yaratır bu sorular. Kalabalık olan ve kalabalıkta kuyruğa giren sorular/ifhamlar.
Dilbilgisi kuralları düdüğü çalar:
- “Önce özne…önce özne! Hoppala…Ulan, önce ÖZNEEE dedik ya hu! Bak Belirtisiz nesne, gelirsem oraya…???Geç yerine geri zekalı tümleç…geeeç.!!!”
Dilbilgisi kuralları,
Özneler,
Sözde özneler,
Nesneler, yüklemler
Ve
Sen.
Kuyruğa geçmediğim tek yer sensin. Bak, farz-ı misal:
- Kimi?
- Seni.
Dilbilgisi kuralları yırtınıyor.
“Kimi...diyor kimi??? “ ,”Bu sorunun muhatabı kim? Bu soru mu şimdi?” diyor. “Yüklem nerde, yüklem…?”
not: Belirtili nesnenin en yalın haline ne çok yakışıyor gülüşün, Sen(i) zamirin, damağındaki dut kekremsiliği ve şu kalabalıktaki mmmmırıldanmaların.(mmmmmmmmmmmmmmmm…)
Siz Tanrı’nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgârları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
ancak ayni bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylasın; ama
birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarki söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayri ayri olup,
yine de ayni müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir...
Ve yan yana ayakta durun; ama çok yakin değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
birbirinin gölgesi altında büyüyemez.'
Halil Cibran.
…
Batı, bizim çocukları ne dinler, ne de anlar. Anlamak da istemez. Kendi sağırlıklarına ve sığırlıklarına kendilerini kapatmışlarken/kaptırmışlarken bizim çocukların aşklarını mı damıtacak kendi hayatına?
Hayat, sonradan din değiştirmiş bir şairin kelimelerinden akar mısırlı bir kadına. Çizer bu şair çıplak bedenlerin devinimlerini yer yer.
Ve söz daima bir kadınadır. May.
Söz bir kadındır. May.
Söz bir kelime değişikliği ile kelam olur. Tanrıya yakın durur. Tanrı bir kadın yaratır. Adını Cibran bulur. May.
Cibran, mistikliği karıştırdığı kadar karıştırır sokağa. Doğuyu sokağa taşır. Çoğaltır kelimelerini. İçtimaya tabi tutar. Toplanılan her yerde Batıya bir başkaldırı var. Batı, buna bariyerler koydu. Kesti önünü. Duyguyu kim tutar, ne tutar? Bizim çocukların kendilerine ilham verişlerine ve oluşlarına tahammülü olmaz. Olmadı da.Yerden göye kadar metafizik kokar. Fizik ve makaraların f1 ve f2’leriyle uğraşacak ruhu da yoktur vakti de. Ruhu çölün ellerinde. May’da.
Cibran bende, May bende. Bunları nasıl barıştırırım, bilemem. Dijital kelimeler işe yarar mı, bilemem.
Denerim Cibran olmayı.
May olmayı denerim.
Yada,
Biriktire biriktire Cibran’ı, May’ı , aşkı ve olamadıkları /yaşayamadıkları zamanı ve hepsinden damlayan kiri..
Yıkık dökük kelimeler içinde harabe olmuş ruhum, ne en doğru cümleyi kurabilir ne de tertemiz kalabilir.
Kirler sığınak mıdır, sağanak bir yağmur mudur?
Perdeleri kaldırdığımda tüm çıplaklığıyla önüme serilen o manzara körlüğüm müdür ?
,gördüğüm müdür?
Kirler kördüğüm müdür, çözdüğüm müdür?
"Aşk bir hırsızdır, aşk bir sürüngendir... "cosi fan tutte
sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Kimsin?
Nesin?
Necisin?
Ne zaman aklıma düşse alınganlığın ve korkuyla var ettiğin duyguların, duraklarım. Bu durak çok uzun bir siren sesi değil. İnenlerin ve binenlerin olduğu bir yer de değil.
Öyle düşünür, bilete isim yazarım, ki yolculuk gönül boşluğunadır. Karadelik gibi uzayı içine alır. Uzay, seni tanımlayabileceğim bir şey olur. Meteorlar, kuyruklu yıldızlar , Samanyolu, siyah beyaz bir fotoğraf, inadına bakımlı boyalı/permalı saçlar, sevdiğim ve dilime doladığım renge batırılmış bir buluz…
Böylelikle kendini tanımlıyor/tamamlıyorsun.
Kimsin?
Önemli değil inan, senin “kim olduğun?”.
Ne olduğun önemli:
Kemiren,
Kirlenen,
Onaran,
Hayal/hayalet,
Dişi/kadın,
Kamçı,
İz,
Çarmıh,
Renk,
Tat,
Koku,
Ses,
…
Kalabalığa karıştığını bildiğim zaman kimsenin yandaşı değilsin.
İş icabı saçma sapan cümlelerde gezindiğinde kimsenin tellalı değilsin.
Durduğun yer kimsenin dünyası değil. Kimsenin evi değil.
Kalabalıklardan, böyle düşünerek sıyırır alırım seni.
Kalabalık sen misin, sen mi kalabalıksın?
İntikamım hangi güruhtan olacak?
Yalıtılmış bir varlık olarak düşünürüm seni.
Kimsesiz.
Sessiz-sedasız.
Yönsüz.
Bağırtısız-çağırtısız.
Öyle düşünürüm seni,
ki varlık sebebin düşüncemin yontulması.
Sokağa çıktığın an yağmur yağmaya başlar.
Hava bozulur.
Gün değişir.
Zaman ıslanır
Yanakların da öyle.
Öyle ıslatırım hayalleri,
ki sokağa çıkışın yağmur sebebidir.
Kimsin?
Nesin?
Necisin?
Bu kadar saçma sapan soru dizisine ne cevap verilir?
Cevap yanlışın karası,
Karanın da yanlışı…
Her kimsen ve her neciysen seni hayalet olmaktan kurtaracak kadar beynimde kocaman bir kara parçası var. Dört tarafı düşünceyle çevrili bir isim parçası.
SEN.
Azalırım.
Köşeye sıkıştırılmış bir hırsız kadar çevik olur bazen duygularım. Bir banka soygunundan yeni çıktım. Takip edildim ve bir yerde kıstırıldım. Çaldığım paraları çok da önemsemiyorum şu an. Bu paralar tehlike anında bana yükten başka bir şey değil. Ve bu paralar, şu anlık başımın belada olmasının yegane sebebi. Tercihim paradan yana değil. Şimdilik…
Seslerle beni tehdit ediyorlar, uyarıyorlar, akıl veriyorlar.” Bir delilik yapma, teslim ol…teslim ol! Etrafın sarıldı. Kaçamazsın…teslim ol!”
Sesler metalik cızırtı şeklinde ulaşıyor kulağıma.
Ben konuşamıyorum.
Onlar, bağırıyor.
Konuştuklarını zannediyorlar.
Konuşma fırsatı bile vermiyorlar bana. Konuşsam dinlemeyecekler ve anlamayacaklar. Operasyonu tamamlama peşindeler.
Banka soymadım. Para çalmadım. Nedir bu sesler peki???
“Teslim ol…teslim ol…etrafın sarıldı. Teslim ol…!!!”
Tuttum kendimi, –tutmaya çalışıyorum daha doğrusu- sendelemeyle yürüyen kendimi, yürümek istemeyen kendimi, dışarıya baktığım pencerenin camında tırmanan/kaykay yapan kendimi, gördüğü şeyleri kafatasının sürekli kuzey tarafına yapıştıran kendimi, kendimle alıp veremediğim bir çok şeyi olan kendimi, bir fasulye tohumunu toprağa gömerek bulutlara tırmanmayı düşünen kendimi, içimdeki dünya ile dışımdaki dünyayı Donkişot’un şövalye kitaplarından çalan, inadına bu dünyada olmayan Dülsinea’yı hayatının merkezine oturtan kendimi…
Ve hiçbir şeye zorlayamadığım “ilk-el” benliğimi.
Zorundalıkların içinde debelenmeden, “su-ateş-tahta(?)”düzleminde olağan seyirlerle bir şeylere alışacak, bir şeylere entegre olacak, bir şeylere bukalemunluk yapamayacak kendimi…
Suyun ve ruhun kaldırma kuvvetine alışamayan kendimi,
Ateşin yakıcılığını başka şeylerde bulan kendimi,
Taşın sertliğine,
Havanın yakıcılığına,
Orhan Veli’nin “Böyle havalar …”dediği bu havalara,
Tuzun tuz oranına alışamayan kendimi,
Zorlayamam, zorlamam.
Bu zorluklara gelemeyen “ilkel” yaradılışlı, kendi beneklerine sığınan yabanı bir atım aslında. Sığınan,sırnaşan, dalaşan, kişneyen, tepinen…
Dağa taşa olan hayranlığım Karacaoğlan’dan gelme.
“Gelme” işte bir yerlerden benim bu taraflarım.
Cüneyt Arkın’ın kale burçları uçuşlarından…
Ediz Hun’un sulu göz aşklarından…
Edip Akbayram’ın yırtınarak şarkı söylemesinden…
Arka kenar mahalle çocuklarının porno sinemalarına tüneyişlerinden,
Olmadık bir bacağın ve kalçanın resim olarak şenlendirdiği bir oda duvarından,
Kibariye’nln kahkahasından,(bu kahkahada üryan bıraktığı garibanlıktan)
Öyle…
ve
Tanrıyla olan tüm diyaloglarımdan,
“Sayın tanrım, gerçi her şey sana malumdur gene de…” ile başlayan “arz ederim” li dilekçelerime bakarsanız, zorunlu bir nefes alıp-verişlerimin pek de olmadığını görürsünüz.
Yine bu dilekçelerin ek bölümlerinde, çaktırmadan baksanız, daima bir kafa kağıdının aslı ektedir.. Ve her seferinde sil baştan bir kafa kağıdı çıkarmak için yaşadığım muhitin nüfus müdürlüğüne müracaatım söz konusu. Nüfus kağıdı kaybının , kimlik ve kişilik kaybıyla eşdeğer görüldüğü bu gezegende (dünyada) ben, yetkili resmi ağızlara göre ya kişiliksiz bir adamım ya da kimliğini/kişiliğini çok çabuk kaybeden bir herif.
"Kafa kağıdımın aslını ek olarak tanrı istiyor dilekçelerimde.”desem, benim bir jurnalci olduğumu anlayıp kayıtlardan silecekler. İstatistiki zorunluluğum olmazsa fert olmaya dair bir kanıt aramayacaktım.
Sayın tanrım,
Bu söyleyeceklerim, söylediğim ve söyleyecek olduklarım, sana malumdur ama ben yine gevezelik yaparak seni meşgul edeyim. Jurnalliğim sadece sanadır. Kim beni bu anlamda yetki sahibi kılar, senden başka. Bu sana yaptığım bir kıyaktır. Resmiyette kimliksiz, sana karşı da ruhsuzum.
Sayın tanrım,
Bir jurnalciyim.
Yaşadığı gezegenin sırlarını veren bir kıytırık. Anlarlarsa, şairin değimiyle “cinayet sebebidir.” Ha …! “Çek Mustafa çek…!” diye bestelenmiş bir şiiri de var aynı şairin; ama sen, bu tür şeylerle ilgilenmezsin bilirim.
Neyse tanrım, ben mevzüya geçeyim:
Walla tanrım, senin bu oyununu -birileri ki bunlar sence malumdur- kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Çalışıyor ne demek –sen de bilirsin ki- kuralları onlar koymaya başladı. Kula özel kanunlar çıkarıyorlar ha! Özel kanunlar. Birilerine “uygundur”, birilerine “aslının fotokopisidir” ifadeli kanunlar. Ve ben bunlara bakarak sırf senin hatırın için katlanıyorum.
Zorlanmıyorum.
Sayın tanrım,
İçinde his-tını olmayan, bol seks ve paraya dayalı ilişkiler kurarlar. Buna aşk derler. (ki değildir, sence de malumdur.) Ruy-i zeminde düğün merasimlerinin gerdek gecesi denen gecede neler yaptıklarını –küçüklü büyüklü olarak- görsen (ki saçmalıyorum ben yine,elbette görüyorsun.) düğünlerine ve “susam sokağında” yaptıkları gürültülere sırf senin hatırın için katlanıyorum, bilesin.(tabii ki biliyorsun. kulluğuma bağışla)
Zorlanmıyorum.
Sayın tanrım,
Zorlanmadan nelere katlanmıyorum ki, bir bilsen!!!(gene saçmalıyorum. Tabi ki biliyorsun.)
Genel evlerine,
Genel evlerine çevirdikleri evlerine,
Stadyumlarına, (özellikle futbol stadyumları…tanrım, en meşhurları Ali Sami Yen. İsme bak tanrım, isme bak…!)
Camilerine,(boşken çok güzeller…)
Kiliselerine, (bu da böyle…)
Havralarına, (bu da…)
Okullarına,
Teneffüslerine,
Savaşlarına tanrım savaşlarına…
Zorlanmıyorum.
…
Hörmet, saygı ve dua ile tanrım…
Jurnalliğim, bir iç tepidendir. Kendimi zorlamıyorum
Zorlarsam kendimi, temizlenirim. Kirliyim.