İnanılır gibi değil…
32. Gün’de güya Türklük üzerinden bir tartışma sürüyor.
Ama değil hiç değil,
İsmet Özel, kafası çalışmayan bunca insanın arasına nerden düştüm, diye düşünüyordur.
Vallahi haklı.
Bu adamlar tozpembe şalvarlarını giyinip gelmişler mekana.
Utanır insan, memleketin toprağına ayak basarken, ezberletilmiş söylemleri boncuk gibi dizerken.
Zora saplanan hep aynı şarkının mide kramplarına sebep olan nakaratını söylüyor.
Biz yorulduk, sizin ayakkabılar gıcır…
Üstelik boğazınızdan dane dane geçiyor lokmalar…
Ne günlere kaldık Ya Rabbi, devran kayıp, kimin için döneceği de meçhul…
Tanrının iklimleri düğmelerle kontrol ettiğine inandığım yıllarda, bazı anlar donar kalır şimdimi düşünürdüm; Şu an acaba ne kadar insan benimle aynı şeyleri söyleyip aynı hareketleri yapıyor? - Acaba bu suyu içerken, aynı zamanda iki parmağıyla kafasına tavşan işareti yapan kaç tane 8 yaşında çocuk vardır? - Yüzlerce…
Dünyanın çok büyük olduğuna inanıyordum, kendimi seviyordum ama ne kadar küçük olduğumu anlıyor hüzünleniyordum, benimle beraber yüzlerce kişi aynı anda aynı hareketi yapıyor!!! Korkunç…
Sonra büyüdüm… Şimdi biliyorum aslında o anlar hep bana ait şeylermiş, aslında o anlarda sadece ben varmışım, aynı anda milyarlarca insan farklı konuşup farklı hareket ediyorlarmış… Ama tüm bunları bilmem özel olduğumu düşünmeme yeter mi artık?
Daha önce varlığından bile haberdar olmadığım bir şehrin, kimsenin umrunda olmayan bir caddesinde:
Başlıyor ben(ler)...
Kar yağıyor.
- Kar ne güzel değil mi? Balık pulu gibi yağıyor aynı. Bunların hiçbiri birbirine benzemiyor, garip değil mi sence de?
- Yoo değil. Her biri bir melek onların.
- Nasıl yani?
- Her bir kar tanesi yere inen bir melektir.
- Nereden biliyorsun?
- Düşünsene bir kere, neden sence havada birbirine değmiyorlar?
- Bilmem.
- İşte bu yüzden. Melek oldukları için.
- Bu kadar çok melek olduğunu bilmiyordum.
- Yaptığımız her iyilik bir melek var ediyor.
- Dünyada bu kadar iyilik yapılmış olamaz.
- Ee peki neden o zaman?
- Bilmiyorum.
- O zaman buna inanmalısın.
- …
Tut ki en can alıcı yanından kavradı seni dünya,
Gök siyahı ve beyazı bütün renklere perde eyledi,
Ve yer sırtüstü göğü seyretti,
Tut ki kırılacak yanlarına destek eyledi insan bir ötekini,
Bacağa ayak, gövdeye kafayı monte etti.
Ve insan iç içe geçen yanlarına hayret etti.
Tut ki denizin içinde canavarlar var
Ve periler dans ederler gövdelerinde
Ve tut ki güneş sadece sana göz kırpar bir öğle vakti
Sense yalnız ve çürük ağaçlar biriktiriyorsun içinde.
Dünya bir gün yıkılmak üzere inşa edildi,
Bir yıkıntı neresinde durur insanın,
Kalbinde mi?
Sonra durmadan beslemek ister salyangozları insan
Bir öğle vakti, güneş gözlerini kırpmak için hazırlanırken.
Yağmurlu havalara ne oldu ki…
Her an tapınmaya hazır milyonlarca insan ve tek bir günah,
Adem günahıyla yaşamayı bildi,
Havva diz çökmüş göğün kıyısında Tanrı’ya af dilemekteydi.
Tanrı ikisini affetti, çocuklar niçindi?
Ben ki onların kanından canından,
Ağzına kadar günah dolu bir çanağın içinde
Kendimden olanı kemiriyorum.
Bir geldi, susmak bilmedi.
İnsan günahıyla yaşamayı denedi,
Ve kaybetti…
Bu aralar Ademle Havva'yı bolca yad ediyorum ya, hayırdır inşallah...
*
Uzun zaman oldu, eş dostla kaynaşmayalı. Bütün günler rutin, hep aynı ağızdan aynı şeyleri sıralıyorken, iyiydim…
Böylesi en güzeli…
*
Kadınlar…
Genç kızlar akranlarına, elbiselerinden, markanın vazgeçilmezliğinden ve sevgililerinin yapıp ettiklerinden bahsederler.
Genç kızlar büyür, evlenir ve yeni bir hayat başlar onlar için. Ve bu kadınlar akranlarına, evin düzeninden, yemek işlerinden, temizlikten ve kocalarından bahsederler.
Evli ve çocuksuz kadınların ortak noktası kocalarıdır ve hiç bıkmazlar adamlarını çekiştirmekten. Bazen övünç kaynağı ve bazen de yerginin en acımasız tarafında durur kocalar.
Evli, çalışan ve çocuksuz kadınlar, örgünün her ilmeğine hayatı bağlamışlar sanki örgü uzar, dedikodu alır başını gider, sözcükler eş ve iş arasında gider gelir, gider gelir. Kim kazanır bilmem ama sonra işe yarayacak olan tartışılmaz örgü işleridir.
Evli, çalışan ve çocuklu kadınların sırtında kocaman bir kambur durur öylece, nereye giderse gitsin kadın, kambur nasırlaşarak büyür. Ne eşleri ne çocukları ne de iş hayatı istedikleri kıvama gelir. Yorgunluk hep enselerinde birikir. Bu kadınların iki dünyası vardır, birine sarılayım derken ötekinin ucunu bırakıverirler ve çoğu zaman yastığa kocaman bir hüzün bırakırlar. Ama mutlu oldukları anlarda, gerçekten hayatın tadını çıkarırlar.
Evli, ev hayatının bütün köşelerine eli değen ve çocuklu kadınlar, detayların içinde boğulurlar adeta, hayat evin koridorlarında dolaşır gece gündüz. Ve bu kandınlar dört duvar arasından sıyrılmak için gün ortasında büyük caddelerde ve mağaza vitrinlerinde hayatı yakalamaya çalışırılar. Çocuklarını kendi geleceklerine teminat gösterirler. Mutfak parasından arta kalanlarla vitrinlerin aynalarında seyre dururlar kendilerini. Bu kadınlar mutluluğun tanımını yapamazlar çünkü onlar için mutluluk eşlerinin ve çocuklarının yakalarından salınır.
Bir de yalnız kadınlar vardır, işte bu kadınlar sadece göğü seyre dalmayı severler. Bir beklentileri vardır aslında hayattan ama beklemiyormuş gibi durmayı seçmişleridir en başından. Asıl yorgun kadın gözlerini göğden ayırmayandır…
Günler uzadıkça gece daha bir naza çekiyor kendini. Gece severler tadına doyamadan karanlığın gün ışıl ışıl pencereden içeri süzülüyor.
*
Hayatın neresinde duruyorum, sorusunu sıkılıkla sorarım kendime. Ve aldığım cevaptan genellikle hoşnut kalmam. İnsan belli bir yaştan sonra aynı numara ayakkabıyı bir ömür giyer ve eller hep ele verir yaşını insanın, leke leke… Ve yine belli bir yaştan sonra soruların seyri ve cevapların sıska ve çelimsiz duruşu rahatsızlık vermeye başlar.
*
Bunca yüzü var etmenin sırrı nedir Ya Rab?
Bir yüze sahip olanın hiç harcı değil bu soruyu sormak ya neyse…
Kazan gibi kaynıyor her taraf, insan insan insan…
*
Güneş bir açıp bir kapadı gözlerini, balkonlardan sarkıyor anneler çocukları için.
Bir bilene sormalı, evin göğe açılan kapısı balkonu mudur, diye…
*
Çenebazları dinledikçe yoruluyorum, kapıyı kapamalı. Ruh kelime çöplüğünde yaşamak istemez.
*
Ve klişe bir soru, “ Ne olacak bu memleketin hali?”
Soruya bulaştım, cevabına hiç dokunmayayım…
Zaman zaman dilime dolanır Bergen’in en bilindik şarkısı “Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem.” Bunca hengamenin içinde ilaç gibi gelmese bile bir teselli kaynağı sayılabilir.
Kim iyi ve neden iyi, kim kötü ve ne hakla kötü… Uzar gider bu böyle. Bizi çevreleyen bunca sıkıntıdan sıyrılmanın bir yolu olmadığı kanaatindeyim. Yolsuz ve amaçsız bir nesli büyütmekle meşgulüz. Geçmiş ve gelecek arasında sıkışıp kalmışız.
Bir yanım böyle konuşuyor…
Diğer yanım ne diyor bakalım
Amaaan boşver, ölümlü dünya. Nasıl yaşarsan yaşa hesap gününde ayakta korkudan titrerken bulacaksın kendini ve terinde boğulmak için dua edeceksin. Boşveeer…
Bir de şampiyon olduk mu tamamdır…
*
Bu kadar alakasız konuları bir arada dillendirmek sadece kafa karışıklığının ürünüdür…
Ben vazgeçtiğimi söylemiştim ama içten içe, nereye vazgeçiyorsun, ip bir kere koptu mu kim/ne seni bağlayacak göğün tellerine, diye söyleniyor içimdeki ses. Yine hastanenin koridorunda sıra sıra bekleşirken, tanıdık simalar Hıdırellezden konuşmaya başladılar. Gül ağacından, güneşin doğuşundan, dileklerden, duadan uzun uzun konuştular. İlk kez, Tanrım ben de inanmak istiyorum, diye bir dua geçirdim içimden. Kim bilir belki de yorgun düşen zihnim bir parça canlanıverir, umut tohumları gül ağacının toprağında filizlenir diye.
Berbat, iç karartıcı, bütün kapıları kapayan, doktorları bile ikilemde bırakan raporum elimde doktorcumun odasına yöneliyorum. Bir doktor, eyvah ne yapsam, diye düşündüğü anda bende ne gül ağacına fısıldanan dilekler kalır ne de doğacak günlerin yüzüme bırakacağı ışıltı. Yine mi diyorum, hep yeni baştan başlıyor her şey, kötü olan hep aynı noktadan filizleniyor sanki iyi olanı da kurutuyor üstelik. Ben şimdi hangi göğün altına gizlensem, hangi ırmakta ıslansam hangi dağa çıksam içimin çürük yanlarını diriltmek için. Şükür ki sığınacak bir limanım var, umudun yeşerdiği tek adres…
Elimde berbat raporumla öylece kalakalıyorum hastanenin bahçesinde. Bu bahçe beton yığınlara hayat veriyor sanki. Çabucak iyileşmek isteyen pencereye yaslıyor başını ve kargaların çığlığa boğduğu çam ağaçlarına bakıyor uzun uzun. Karga, çam ağaçları ve kediler… Bu üçlü bir araya geldi mi, bilin ki türlü oyunlar ve düzenbazlıklar da peşi sıra gelecek. Her seferinde ‘perde’ diyor bana bu üçlü, vazgeçemem…
Bahçenin en ırak köşesine doğru yöneldim ve duvara oturdum. Aradan saatler geçmesine rağmen kıpırdamak dahi istemiyordum. Bir yanım ne yapacağımı sorgularken diğer yanım gül ağacında asılı duruyordu öylece. Karga hışımla bir dalın yüzüne dokunuyor çığlığını da eksik etmiyor üstelik. Ardından başka bir karga yalayıp geçiyor diğer karganın sırtını ve oyun başlıyor. Ağaçlar kime ne desin rüzgarla boğuşurken, gölgesinde berbat bir sayfayla öylece dururken ben…
Yetmiş yaşlarında, orta boylu bir teyze yanıma yaklaştı, ben farkında bile değilim. Eğildi ve yüzüme baktı uzun uzun: “Kara kara ne düşünüyorsun böyle, çocuğun mu var” dedi. Yüzüme o kadar yakındı ki yüzü, yeşilin iç içe geçen tonlarını gördüm gözlerinde. Tertemiz bir yüz ve inci gibi dişler… Berrak bir deniz gibi…
“Sorunlar hiç biter mi teyzem,” dedim. İlk soruyla birlikte bir nefeste sorulan ikinci soruya bir anlam veremeden daha doğrusu hayretler içinde, “çocuğum yok,” diyebildim. “tatlı bela” dedi, “onunla da olmuyor onsuz da”, “Sen daha çocuksun,” dedi büktüğü belini doğrultmadan. “Yok teyzem otuza merdiven dayadık”, dedim. “Sen güzel bir çocuksun,” diye diretti. Sonra yine “tatlı bela” dedi gözlerini ayırmadan.
“Sen niye buradasın teyze” diye sordum merakla, cevap vermedi, doğruldu ve arkasına bakmadan geldiği gibi gitti. “Bana dua et” diye seslendim arkasından, “tatlı bela” dedi, “onunla da olmuyor onsuz da”…
Bir süre öylece kalakaldım. Rüzgar daha bir serin esmeye başladı ve ben de kalktım yürümeye başladım, teyze ortalarda yoktu…
Canı çıksın ortalarda iyiyim diye gezenin. Vallahi çıksın.
Ben “insan” dedikçe zihnimin kör taraflarında dansa kalkıyor karanlık.
Kavramdan çok öte bir şey bendeki, bir dolar bir boşalır.
En çok da kıyısında mabetler bulundurup, uyduruk inançlar yaratanlara gücüm yetsin isterim.
Vura vura büyür mü çiçekler saksılarda?
Vura vura tepede bitenlerden sorumlu değilim.
Hiç değilim, kana arklar var ettikçe birileri.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 231 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Çrş May 07, 2008 7:18 pm Mesaj konusu:
Ölmeyi takarsın kafaya... Ölesin gelesi anlar biriktikce. Sonra an gelir içindeki kıpırtıyı duyarsın... Bu anı ölümsüzleştirmek istercesine inadına yaşarsın...
Mavilale, gün yine yeniden yenilenerek doğar üstümüze. Biriktirdiklerimiz vazgeçemediklerimizdir. Yaşamak, toprağın çiğerlerine su serpmek gibi taze kalmak ister...
Kayıt: Jan 25, 2007 Mesajlar: 311 Nereden: ötelerden, ötesizliklerden
Tarih: Çrş May 07, 2008 9:04 pm Mesaj konusu:
Bu şiir ne kadar da uyuyor bu başlıktaki muhtevaya ve yazarına;
ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız