Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Site içi Arama



Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Online üyeler
Şu an sitemizde, 25 Üye Adayı ve 0 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dünyanın Dışında Herhangi Bir Yer
 eskimiş bir dosta
 Yeni Bir Parti Kuruluyor
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 Şiire dizgin vurulur mu?
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos
 Reklam Edilen Ve Ötesi
 Aşk Coğrafyasında Konuşmalar
 "İyi şiir her zaman dinidir"
 Yapardım biliyorum
 İSTEK
 aşka ve terke dair
 GÜLÜM / Ömer Lütfi METE
 Şiir gibi yaşayanlar...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

BEYİN YIKAMA


BEYİN YIKAMA

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel
Yazar Mesaj
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Cmt Nis 26, 2008 8:48 pm    Mesaj konusu: BEYİN YIKAMA Alıntıyla Cevap Ver

Beyin yıkamak için yapılacak ilk iş insanı yormaktır. Bunun için uzun devreler zarfında uykusuna engel olunur. Mesela, yüzüne kuvvetli ışık tutularak hem yorulması, hem de uyumaması sağlanır. 2. ŞaşkınlıkNeutral Bu büyük yorgunluğun etkisiyle zihin faaliyetlerinin zayıfladığı ve çözüldüğü sırada, zavallı şahıs saatlerce süren soru yağmuruna tutulur. Zihni o kadar karıştırılır ki, hakikat ile yalan arasındaki irtibat tamamen kaybolur. 3. Devamlı acıNeutral Vücudunda, uzun zaman işleyecek yaralar açılır. Kelepçeye veya zincire bağlanıp hareketine mani olunur. 4. Devamlı korku: Hissi gerilim veya korku doğuracak yollara başvurulur. Bu uygulamalar sonucu, insanda bitkinlik son haddini bulur ve dimağ çözülür. Zihnin kontroldan çıkması aşağıdaki sonuçları doğurur: Beden hareketlerinde yavaşlama: Kişi sevk ve gayretten mahrumdur. Hafıza dağınıklığıNeutral Hatıraları, yorum ve muhakeme kabiliyeti, eski alışkanlıkları tamamen kaybolmuştur. Olayların sırası unutulmuştur. Hayalle hakikat arasındaki sinirler, karanlık ve bulanık bir hal almıştır. Melankoli: Zihin bilinmeyen bir derdin pençesinde kıvranır. Kişi intihar etmek ister. Telkin edilebilme kabiliyetinin artmasıNeutral İnsanın bu zayıf ve müdafaasız halinden istifade edilerek, telkin yoluyla hafızayı sahte bir şekle sokarlar. İnanılmasını istedikleri yeni fikirler, telkinde hastanın yorgun zihnine yerleştirilir. Artık beyin yıkama işlemi tamamlanmıştır. Bu şekildeki beyin yıkama metodu, komünist devletler, özellikle Rusya ve Çin tarafından kullanılmıştır. Kore Harbinde Çinlilerin eline esir düşen Amerikalı askerler beyinlerinin yıkanmaları sonucu; “Biz gerçekleri şimdi gördük. Emperyalistlere uşaklık ediyormuşuz. Komünizmin hedefi, dünya barışını sağlamaktır.” demişlerdir. Çinliler, beyin yıkama işini Kore Savaşında esir düşen Türk askerlerine uygulayamamışlardır. Psikologlar buna sebeb olarak, Türk askerindeki iman gücünü, sarsılmaz disiplin anlayışını ve birbirlerine olan bağlılığı göstermişlerdir. Uzun sürede gerçekleştirilen beyin yıkama: Bu metod propaganda ile gerçekleştirilir. Propaganda: İnandırma, ikna etme, aldatma, şüphe uyandırma ile fikren ve ruhen baskı yapma faaliyetidir. Fertlerin ve cemiyetin fikirlerine, görüş, düşünce ve hislerine müspet veya menfi tesir yapmak suretiyle tatbik edilen, hassas ve özel metodlu faaliyettir. Propaganda vasıtaları; uydular, sportif ve sanat faaliyetleri, basın, televizyon, radyo ve kitaplardır. Propaganda ile insanların beyninin yıkanması işine en fazla ehemmiyet veren komünist ülkelerdir. Rusya, milli gelirin 1/4’ünü propagandaya ayırmıştır. Propagandanın hedefi, insanın fikirleri, hisleri yani ruhi dimağıdır. Beyinleri yıkanan insanlar ilk ve ortaçağdaki kölelerden daha kuvvetli bir esaret zinciri ile düşmanın esiridir. Beyni yıkanarak kendi milletine ve devletine düşman edilen bir bedbaht, ömrünün sonuna kadar düşmanın kölesi olduğunu anlayamaz. Çünkü yaptığının kötü olduğunu gösterecek değerler onda yıkılmıştır. Bir değerin ölçülmesi, iyi olup olmadığı ancak milli ve manevi duygulara sahip olmakla ve sahip çıkmakla belli olur. Bu değerlerini kaybeden kişi, düşmanın arzularına göre hareket eder. Bu, bir köle, daha doğrusu robottur. Robot emre uyar, normal bir insan ise kendisine verilen emri, telkini, iman ve milli değerler ve akıl süzgecinden geçirerek karar verir. 1921’de Lenin bir konuşmasında; “Bir milletin arzularını, diğer millete empoze etmesi, zamanla tamamen propaganda sayesinde gerçekleşecek ve savaş meydanlarında silah kullanılmasına lüzum kalmayacaktır. Silah yerine insan beyninin dejeneresi, zekanın sönükleştirilmesi ve milletin moral ve ruh bakımından dağılmasını temin yönüne gidilecektir.” demiştir.
*****
Bu bilgilerin ışığında, beyin yıkama seanslarının ne kadarına karşı koyabiliyoruz.?Kimlerin beyninin yıkanma ihtimali sıfırdır.?Ben: "itinayla beyin yıkanır " diye bir tabelaya ratlamadım.Medyanın beyin yıkama metodlarının envai çeşitinin farkındamıyız?
Başa dön
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Cmt May 03, 2008 8:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yeni sömürgeciliğin keşif kolu:

Hem uzunca bir süre BBC'de çalışan, hem de bir medya teorisyeni olan Martin Esslin, medya konusunda ürpertici bir tespitte bulunur: "Günümüz medeniyetinin başka hiç bir faktörü, -ne eğitim sistemi, ne din, ne de bilim ve sanat- televizyonda sunulan [görünüşte kurmaca] dünya[lar] kadar kök salmış, onun kadar etkin, toplumun bireylerinde onun kadar toptan kabul görmüş ve yaşantı hâline getirilmiş değildir."

***

Türkiye'deki medya rejiminin yapısı ve görünümü, aslında Türkiye'nin yaşadığı temel sorunların "ayna imge"si gibidir. Türkiye, bir yandan, patolojik sonuçlar doğuran köklü bir medeniyet buhranı yaşayan, öte yandan da, yaşadığı sorunların nedenlerini kavrayıp köklü çözümler geliştirme yoluna gitmek şöyle dursun, adeta yaşadığı hayatî sorunların üstünü sürgit kalın bir şalla örten, perdeleyen; sonra da, her şeye bu toplumun derin medeniyet tecrübesinin sunduğu kuşatıcı anlam haritalarıyla bakmak yerine, bu anlam haritalarının kökünü kazımakla uğraşan ürkütücü bir kendi-kendini sömürgeleştirme tecrübesi yaşayan dünyanın tek ülkesidir.

İşte Türkiye'deki medya düzeni ve düzeneği, Türkiye'de zorla, tepeden monteleme yoluyla dayatılan, bütün kurumları ve bütün kavramları sekülerleştirilerek İslâm'dan arındırılan köksüz, tabansız, dayanaksız nevzuhûr bir insan ve toplum tipi icat etmeye çalışan sekülerleşme projesinin bir aracı ve uzantısıdır.

Türkiye'de retoriksel kaygılarla ve retoriksel yöntemlerle zoraki olarak uygulanan ve dünyada hiç bir benzeri olmayan radikal sekülerleşme projesi, nasıl toplumun tarih şuurunu, medeniyet şiarlarını ve müşterek meşairlerini yıkıcı tahripkâr bir metamorfoz ve mutasyon projesine dönüşerek, bu toplumun medeniyet iddialarını, rüyalarını, ideallerini yok etmiş, toplumumuzun varlık nedenini ve tarihin akışını değiştiren yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini oluşturan anlam haritalarını parçalamış, omurgasını çökertmiş, toplumumuzu tarih yapan asil bir toplum tipinden, tarihten tatil yapan köleleşme / nesneleşme özellikleri öne çıkan kişiliksiz ve kimliksiz bir toplum tipine dönüştürmek gibi tehlikeli, yok edici bir sürecin eşiğine getirip bırakmışsa, aynı şekilde, Türkiye'de hâkim olan medya düzeni ve düzeneği de, toplumumuzun tarih yapıcı, medeniyet kurucu ve çığır açıcı iddialarının, ideallerinin, rüyalarının ve ruhunun yok edilmesi sürecinde, hiç bir sömürgeci ülkenin ve hiç bir yabancı medyanın yapamayacağı kadar bu toplumu büyük bir yok oluş mevsiminin eşiğine fırlatan bir iş ve işlev görüyor.

Resmî sekülerleşme projesi, toplumumuzun temel dinamiklerini dinamitleyecek adımları atarken, seküler Türk medyası da bu adımların kökleşmesine, meşrûlaşmasına zemin hazırlayacak vasatı oluşturuyor; Türk toplumuna bu toplumun anlam haritalarıyla, medeniyet idealleriyle, tarihî tecrübesiyle hiç bir ilgisi olmayan seküler ikonlar, tipler, mitler sunuyor; Türkiye'ye özgü seküler bir medya paganografisi ve ikonografisi üreterek toplumumuzu sömürgecilerin yapamayacağı kadar kimliksiz, kişiliksiz, iddiasız, idealsiz, rüyasız, ruhsuz bir toplum hâline getirecek medyatik bir işgal ve yıkım harekâtı yürütüyor. Biz de yapılanları sanki bu medyatik sömürgeleştirme biçimi normalmiş gibi "alık alık" seyrediyoruz.

Oysa, dünyanın hiç bir ülkesinin medyasında bırakınız görebilmeyi, tahayyül bile edilemeyecek bir medyatik kendi kendini sömürgeleştirme sürecinin kurbanları hâline getiriliyor Türk toplumu.

Özetle, Türkiye'deki seküler medya düzeni ve düzeneği, toplumumuzun kültürel ikonografyasını ve mitoğrafyasını, zihnî coğrafyasını ve kozmoğrafyasını tanınamayacak hâle gelecek kadar tahrip eden en önemli ve en tehlikeli kendi kendini sömürgeleştiren bir araç konumuna yükselmiştir.

Martin Esslin'in tespiti, sanki özellikle Türk toplumu için yapılmış gibi: Çünkü Türk toplumunun ruhunun, omugasının, tarih şuurunun, medeniyet ufkunun çökertilmesinde sözümona "Türk" medyası, yeni-sömürgeciliğin ayartıcı öncü keşif kolu gibi çalışıyor. Eğer bu süreç tersine döndürülemezse, Türk toplumunun varlığını bile sürdürebilmesi çok zorlaşabilir.
Yusuf Kaplan/yenişafak
***
Seküler-leşmek ve medyatik tavırların beyinlerin yıkanması bir yana, zehirlenmesinin anlatımını yapmayı denemiş, hocamız.
Başa dön
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Pzr May 04, 2008 8:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Beyin yıkama” yada “beyni yıkanmış olma” insanda negatif anlamlar uyandırır duyulduğunda. “Bilmemneler oğlumun beynini yıkadı” sözünü kimbilir kaç kere duymuşuzdur TV’de medyada hatta belki yakın bir dostunuzdan. Derinliğini sorgulamayız, kandırılmış olmayı barındırır sanki. Bazı şeyler insanlara olduğundan daha iyi/kötü/büyük/küçük/korkunç(vb. sıfatlar) göstirlmiştir. Belki de yanlış olan, doğru gibi gösterilmiştir ve telkinlerle şahıs inandırılmıştır(kandırılmıştır). Doğrudur da belki ama gerekli gereksiz kullanımlar bu tanımını değerini düşürmektedir. Aslında genelde müslümanlara yönelik ithamlardır bunlar. Çoğunlukla müslümanlarla fikir alışverişine girmek istemeyişleri yada fikirleri kısa yoldan yok etmek isteyiş vardır bunun ardında. Dedik ya insanlar bu kelimeyi ne kadar artniyetli, kendi istekleri doğrulturusnda kullansalar da beyin yıkama, telkin etme günümüzde propogandacıların sıklıkla başvurduğu bir yöntemdir. Ve ne yazıkki günümüzde kendisi gibi düşünmeyen birçok kimse diğerini beyni yıkanmışlıkla itham etmektedir ve hiçkimse beyni yıkanmışlığı, telkin edilmiş olmayı kabullenemez, kendisine yakıştıramaz. Ama ne yazıkki durum sanılandan daha vahimdir. Onun için sakın ha burda yazılanlarını üzerine alınmamazlık etme sevgili okuyucu.

Aslında gün içinde de çeşitli vesilerle muhatap oluruz bu beyin yıkanma, telkin edilme sürecine; örneğin sinemada bir korku filmi izlerken… Filmde aslında sizi korkutan, ürküten şey gördüğünüz görüntünün korkunçluğu değil., duyduğunuz müziğin yarattığı strestir hissetiğiniz aslında. Burda müzik bir psikolojik telkin aracı olarak kullanılmıştır. İşini de başarıyla yapar. Yada elinize bir gazete aldığınızda gördüğünüz kolu kesilmiş yerde acılar içinde kıvranan bir insan resmi. Çok acındırır bizi. Onu o halde görünce hiç düşünmeyiz niye böyle olduğunu. Zaten çoğunlukla resimlerin altındakileri okumak ve “inanmak” kafidir günümüz populer kulturunde. Ama bu adam ya bir bayana tecavüz edip onu bıçak darberliyle paramparça edip öldürdüyse yada küçük bir çoçuğa yaptıysa bunları şimdi kendi tanıdıklarınızı, sevdiklerinizi aklına getirin ve filmi başa saralım. “Küçük bir çoçuğa tecavüz eden adamın kolunu kestiler”.
Az bile yapmışlar değil mi. Aslında lime lime doğrayıp öldürmeleri lazımdı. Artık acımıyoruz değil mi aynı fotoğrafa bakınca. İşte bu da bir başka beyin yıkama yöntemidir: haberi eksik vermek yada fotoğrafın görselliği…

En basitinden bu ve buna benzer telkin edilmeleri, bir nevi beyni yıkanmışlığı gün içinde defalarca yaşarız. Tabi telkin edilme yalnızca sinema salounlarında gerçekleşmiyor. Bu etkili silahı siyasiler, politikacılar, çeşitli örgütlerin yanısıra aynı zaman ateizm de çok etkili bir şeklide kullanmaktadır. Bu makalenin konusu da ateizmin beyin yıkama sürecidir.

Eğer internette biraz olsun gezdiyseniz tüm ateist dökümanların artık internette bir tık uzakta olduğunu farketmişsinizdir. Ben ve benim gibilerin takip ettiği ve özel olarak eskiden gidip satın aldığı bu kitaplar (ki çoğunlukla heryerde de satılmazlardı)artık internette herkesin kolaylıkla ulaşabileceği noktaya gelmiş bulunmakta. Kitapların bulunduğu siteler, mesajlaşma,forum sayfalarını açarsanız ilk etapta karşınıza çıkan şeyin bir web sayfası mı yoksa lağım çukuru mu olduğu konusunda kararsız kalırsınız. Normalde tarihte yada şu anda yaşamış ve ne olursa olsun hiç kimse söylenmeyecek sözlerin insanların kutsal saydıkları şeylere çok ağır bir argo ve küfürlerle yazıldığını farkedeceksiniz.

İşte bu durum aslında Turan Dusun,İlhan Arsel gibi şahıslarla başlayan ateizmin ilk beyin yıkama uygulamasıdır. Örneğin genelde peygamberin ismini bok,sidik,balgam gibi kelimelerle aynı cümle içide kullanırlar. Mantığı şudur senin duyduğunda salat-u selam ettiğin Zat’ın adını en laubali ve en argo biçimde kullanacak ki bişey diyemiyor bari insanların gözünden kutsallığını düşürebilesin. İnsanların gözünden kutsallığı düşürebilmek çok önemlidir çünkü kutsal insanların bazı hareketleri,tavırları ve hallerini normal bir insanı yargılar gibi yargılayamayız. İşte biraz sonra yazacağımız şeyleri gerçekleştirebilmek için ateist kesim bu ilk aşamayı okuyucunun gözünde yapmalıdır. Tabi bu durumu yemezseniz ateistlerin bir çok iddiasını zaten okurken güleceksinizdir.İ şte bunun için ilk aşamada size en başta Allah, peygamber ve İslam hakkında dediğim gibi herhangi bir insana yada aklınıza ne geliyorsa şeye karşı söylenmiyecek sözleri, ithamları yazarlar. Çeşit çeşit sıfatlar, lakaplar takarlar. Örneğin yukarda belirtiğim gibi onun adını bok,sidik falan filan gibi kelimelerle aynı cümle içinde kullanma… oysaki bunlar zaten hepimizin,insanın doğasına aittir. Niye bu kadar vurgulanır ki, işte bazı şeyleri olduğundan daha farklı gösterme sanatıdır bu. Ateizmin beyin yıkamasındaki ön temizlik aşaması…

Ön temizlği aşıp artık tam anlamıyla yıkanacak bir beyne sahip olduğunuza göre artık asıl noktaya ulaşabiliriz. Ne dedik? Kutsallığı gözden düşür böylece kutsal olanı kendi hissettiklerinle yargılayabilecek duruma gel. İşte bu noktada sıklıkla Efendimizin evliliklerini duyarsınız. Günümüz populer(modern) hayatı daha fazla cinsellik ve daha fazla para kazanma üzerine kuruludur.Etrafınızda yalnızca ya para yada karşı cins muhabbeti yapan insanları sıklıkla görürüsünüz.Belki muhattap olduğunuz insanların tamamına yakını. Şimdi bunun üstüne insanın kendinden başkasını bilemeyeceği gerçeğini koyun. Yani şöyle ; eğer bir insana sorarsanız insanlar nasıl diye. Alacağınız cevap kesinlikle kendisini tanımlamaktadır. Bizzat kendisini anlatmaktan başka çok da bir seçeneği yoktur şahsın.%100 emin olabilirsiniz. İnsan kendisinden başka ve kendisinin hissettiklerinden başka hiçbir şeyi bilmez, bilemez. İşte bu noktada bi şekilde Efendimizin kutsallığını insanların gözünden düşürebilir ve onu sıradan bir insanı yargılar gibi yargılayabilecek konuma getirebilirsen yapılan evlilikleri de kendi hissettiğin gibi düşündürtebilirsin. Yani nefsani olarak. Yahutta sahabelerin ona duyudğu sevgi ile onun için yaptıkları bazı özel şeyleri sanki sokaktaki alalade bir insana yapılıyormuş gibi düşündürtebilirsin. Bu çok ciddi bir psikolojik telkindir.

Sıra geldi bu süreçte yaşanan haberi eksik verme olayına. Yukarda dediğimiz gibi haberi eksik vermek yada sdadece bir görüntüden ibaret vermek sizin yanlışı doğru doğruyu yanlış olarak nitelendirmeni sağlayabilir .Zaten bu konu kuranda fasıkın haber getirmesi ayetleri ile beyan edilmiştir. Ateizmde bu durum genelde ayetleri mealden okuyup(dikkat kurandan değil, türkçe mealden) parça parça kesip çıkararak ve burası çok önemli: ne için geldiğini söylemeyerek demagojik ve spekulatif yorumlar yapma üzerine kuruludur. Öncelikle şunu bilmek gerekir KURAN arapçadır, türkçe olan Kuran değil mealdir.İkincisi kurandaki her ayet neden geldğine dair vuku bulan olayla bir bütündür. Olayın ne olduğunu bilmeden ayetlerin çoğunu anlamak imkansızdır. Savaş sırasında gelen ayetler vardır dolayısyla o durumda tutunulması gereken sert tavırları aktarır barış sırasında gelen ayetler vardır. Yalnızca peygambere hitaben onun özel hayatına onun özel hallerine hitaben gelen ayetler vardır dolaylı olarak kimi zaman müslümanları kimi zaman da tüm insanları muhattap alan ayetler vardır.Dolaylı olarak dedim özellikle çünkü Kuran’ın tek muhattabı peygamberdir bunu bilmek önemlidir. Bizler kuranın dolaylı muhattaplarıyız. Yani bu yazıda İslam aleyhtarlarının iddalarına yer vermeyecez dedik onun için değinmek istemesem de peygambere ait özel ayetlerin neden kuranda yer aldığı ile ilgili sorular duymaktayım. Onun için bu kısmı yazma ihityac duydum daha sonra daha detaylı bakarız bu sorular inşallah..

Şimdi önce çeşitli alaycı, kendince mizahi uslup takılınarak(ki cahilin intikamı mizahtan olurmuş) kutsallığı gözden düşürdük sonrasından kendisine ait bazı özel halleri, hareketleri normal sıradan bir nefs-i emmareyi değerlendirir gibi değerlendirdik. Ayetleri eksik ve çarpıtarak derinliğini sorgulamadan, müteşabih olup olmadığına bakmadan, teşbih, mecaz içerdiğine dikkat etmeden düz mantıkla türkçe mealden yazıp çizerek verdik. Şimdi sürecin en son ve en ilginç aşamasına geldik:

SONUÇLARI NEDEN GİBİ GÖSTERMEYE. Aslında bu cümle herşeyi açıklıyor olsa da sonuçları neden gibi göstermenin üzerinde biraz durmanın faydası var. Sonuçları neden gibi gösterme aslında tarihsel materyelizm ufak bir cinliğidir. Tarihsel materyalizme göre: bütün tarihsel ve toplumsal olayların belirleyici nedeni ve temeli ekonomik olaylardır.Aslında problemin özü de budur. Evet ekonomik gerekçelerden ötürü belli başlı tarihe not düşülmüş olaylar gerçekleşmiştir ama islamiyet açısında ekonomi bir neden değil bir sonuctur. İşte bu noktada nedenleri sonuç olarak gösterilmeye çalışlması beyin yıkmanın son aşamasını teşkil etmektedir.

Peygamberimiz yada sahabeler İslam devriminden sonra belli bir ekonomik ve sosyal güce ulaşmışlardır mutlaka ama bunlar asla neden değildir; olamaz. İslamiyetin tüm diğer toplumsal hareketlerden temel farklarından biri de budur. İslamiyette amaç kendini feda etmektir, haksızlığa , zulme, ahlaksızlığa karsı. Feda edersin ve sonunun ne olduğunu hiç düşünmezsin çünkü islamiyet sana dünyada zafer de vadetmemiştir aynı adaleti vadetmeyişi gibi. Dünyada zafer vadedilmeden yapılan bir mücadele ne için yapılır ki? Sosyal statü mü? Hadi canım ordan. Ekonomik güç kazanma mı? Komik. Peki sonucunda ekonomik ve sosyal bir güç kazanırsan ne olur. O zaman 3-5 tane sonuçları neden yapmaya meraklı kendisine tarihçi(?) diye zat çıkar bu mücadelenin dünyevi hırslar için yapıldığını soyler. Tabiki de baştan sona hatalıdır.

İşte bu 4 temel aşama ateizmin beyin yıkama yöntemidir. Bunları yazarken alıntılar, örnekler vermedim şahısların iddialarından. İslam karşıtı tayfanın laflarına mevzu bahis olan ayetleri, hadisleri daha sonra derinlemesine inceleme niyetim var inşallah Allah izin verirse. Burda yalın bir şekilde yapılan demagolojiyi aktarmaya çalıştım. Eğer bu demogojilerden haberdar olur daha sonra İslam karşıtı şahısların ithamlarını okursanız çok daha iyi olacağı kanaatindeyim.
Cevap bulmak için soru soranlara, sorgulayanlara selam olsun…(ENCODEUM)BLOGSPOT
****
SORU SORMAKLA YETİNMEYİP, SORULARIMIZA DA CEVAPLAR ARAMAYA DEVAM EDELİM.
Başa dön
solipsist
Yazar


Kayıt: Mar 09, 2008
Mesajlar: 106

MesajTarih: Pzr May 04, 2008 8:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Pireler berber iken..

Ben beynimi yıkar iken...

Beyin yıkama ihtiyacı hissetmişsem ben;

Vücudumun dengesi bozulmuştur, mesela;
Ya sancılarım; Ya da aşırı duygu'sallaşmalarım vardır, o sıralarda..

Babamla kavga etmişimdir;
Geçerli olduğunu düşündüğüm sebeplerimi bağıra bağıra sıralamışımdır ona..

Coni aklıma gelmiştir, üzülmüşümdür;
Balkonda oturup,
Bahçedeki gülün dibine gömdüğümüz, cesedinin, katil bir kedi tarafından yenmiş olma ihtimalinin yüzde kaçlarda olduğunu hesaplamaya çalışmışımdır..

Erkan oğur dinlemişimdir;
"Kendisini öldürmeye varacak kadar" gözü dönmüş bir sevdiğimin, gözünü döndürenleri düşünmüş, içimi ezmişimdir..

Bir fotoğrafa sarılmışımdır;
Kitaplıkta dura dura tozlanmış olmasından sebep,
Sarılır sarılmaz hapşurmuşumdur..

Trende cam kenarına oturmuşumdur,
Birlikte seyahat ettiğim şahısla, camda ki yansımalarımızda göz göze geldikçe,
Karşılıklı olarak, gözlerimizi kaçırmışızdır..

Otobüsde;
Midemin bulanacağını bile bile,
Kitap yada dergi okumuşumdur,
Tüm yolculuk boyunca bulantıyı çekmekten yorulmuşumdur..

Bir gece aniden birisi aklıma gelmiştir;
Ulaşamayacağımı bile bile ulaşmaya çalışmış,
Ulaşamamışımdır..

Sözlerini ve müziğini hiç anlamadığım bir şarkı listesi oluşturmuşumdur pileylistimde,
anlamaya anlamaya bişeyler dinliyorumdur o gece..

Aşka hiç inanmamışımdır,
Ama aşık olmak istemişimdir belki sinsi sinsi..

Düş'ümle bişeyler içmiş, sarhoş olmuşuzdur,
O, ondan uzaklaştığımı anlatırken,
Ben aksini ispatlamaya çalışmışımdır,
Başarılı olamayınca da,
Ayağına krem sürüp, yumuşatmışımdır ayaklarını ve belki kırılan kalbini..

Gitmişimdir,
Uzaklaşmak yada kavuşmak için bazılarına..

Birsürü fotoğrafım vardır,
Orda burda,
Bilgisayarımın karmaşık dosyalarında,
Hiç birisini umursamayarak,
Devam etmişimdir, ayaklardan yada gözlerden sergilemeye..

Anlam veremediğim ve sevmediğim sanallığın içinde bulmuşumdur kendimi,
Bir anda,
Aniden,
Farketmeden,
Ve kendimden iğrene iğrene devam etmişimdir...


Böyle böyle;
Bildiğimden, beynimi kimsenin yıkıyamayacağını,
Yıkamışımdır kendimi,
yıkanmışımdır kendimle.
Başa dön
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Pts May 05, 2008 8:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bazı beyinlerin son kullanma tarihi geçtiğinden yıkanma gibi durumları kalmaz.Mesela; benim beynimin böyle bir özelliği olduğunu düşünmüşümdür.
Ama bu demek değildir ki bunun çözümü yok.Yıkanmıyor durumlarında formatlıyorsunuz veya formatlıyorlar.Dolayısıyla" kafamı boşaltıyorum" tabirinin sık kullanır olası da bundan.
Bazılarının hayatındaki maana biçimine saygı duymasak da, saygısızlık etmeme durumundayız.
Başa dön
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Sal May 06, 2008 9:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili dostlar 21. Yüzyılda yaşadığımız şu günlerde artık her birimizin tüm duygusal ve zihinsel bütünlüğü dev şirketlerin ve devletlerin sürdürdüğü aralıksız beyin yıkama saldırılarıyla tehdit altındadır. Tüketim alışkanlıklarımızın belirlenmesinden tutun siyasi görüşlerimize kadar her şey bu beyin yıkayıcıları tarafından belirlenmeye çalışılmaktadır. Zihinlerimize yapılan bu gizli saldırılar insanoğlunun yaratılışından gelen açlık,susuzluk,seks ve kabul görme ihtiyacı gibi en temel ihtiyaçlarına yönelik yapılmakta. Çok kuvvetli anlamların yüklendiği semboller değişik şekillerde zihnimize yerleştirilmekte ve bu şekilde hareketlerimiz kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Bu kapsamda kullandıkları en önemli silah televizyondur. Televizyon seyrederken beynimizin mantıklı ve analitik düşünmeye yarayan sol kısmı devre dışı kalarak duyguların ağırlıkta olduğu sağ kısım bilgi bombardımanına tutulur. Televizyon en güzel beyin yıkamayı TV başında elinizde kumanda zaplarken yorgunluktan gözlerinizin kapandığı o yarı uyanık halde yapar çünkü zihninizin telkine en açık olduğu zaman o zamandır ve siz hatırlamasanız da bilinç altınız o aralıkta televizyondan verilen her uyarıcıyı sünger gibi çeker. Televizyondan önce birbirleriyle konuşan aile bireyleri artık zombi gibi ekrana bakan yaratıklar haline dönüşmüşlerdir. Artık çoğumuz yıllarca beraber yaşadığı komşularından daha fazla televizyon dizilerindeki aileleri tanır oldu. Bu şekilde toplumdan ayrılarak izole edilen bireyler beyin yıkamaya daha açık bir hale dönüşürler. Her akşam televizyondan haberleri almak için ekran başına oturanlar tüm kanallarda aynı haberlerin neredeyse aynı görüntülerle verildiğini pek fark edemezler. Her kanalda benzer haber ve yorumları duyan insanlarda o duyduklarının doğru olduğuna neredeyse iman ederler. Bunun sebebi her birisi diğerinden farklı olduğunu iddia eden kanalların esas amacının haber vermek değil eğlence sunmak,bilgilendirmek değil beyin yıkamak olmasıdır. Reality şovların çıkmasıyla televizyon ve gerçek hayat arasındaki fark kaldırılmış ve insanlara kameralar tarafından izlenmenin istenilen bir şey olduğu kabul ettirilmiştir zaten o yüzden bugün her tarafta kameralar sayesinde her hareketimizin kontrol edilmesi hiç birimize yabancı gelmiyor. Televizyonun yayılması siyaset ve siyasetçinin de sanal bir hale gelmesini sağlamıştır. Bugün siyasetçi dediğimiz insan içimizden biri değil televizyona göre yeniden şekillendirilip saçının şeklinden giydiği kravata kadar psikologlar tarafından önümüze sunulan sanal robotlardır sadece. Artık siyasetçinin bilgisi ve dürüstlüğü değil beyin yıkayıcılar tarafından oluşturulan imajı önemlidir. Hiçbir siyasetçi artık içinden geldiği gibi konuşamaz ve önündeki ekrandan geçen yazılara bakarak konuşur ve bu yazılar beyin yıkama uzmanları tarafından yazıldığı için size verilen mesajların reklam metinlerinden hiçbir farkı yoktur. Beyin yıkayıcılarının en büyük amacı size hayatınızın eksik olduğunu kabul ettirmektir ki istedikleri malı ya da fikri size satabilsinler bu sebeple insanların çoğunluğu psikolojik sorunlar yaşamaya başlamıştır. Temel mesaj sen yeterince iyi değilsin ve ancak benim mükemmel ürünümü satın alırsan iyi olabilirsin mesajıdır. Beyin yıkamanın size en kolay anlatabileceğim örneklerinden biride süper marketlerdir. Düşünün bakalım neden bir süper markete girdiğiniz zaman serinlik hissedersiniz çünkü belli bir derecenin altındaki insan vücudu beyine güvensizlik ve açlık sinyalleri göndermeye başlar o yüzden tüm market klimaları belli bir dereceye ayarlanmıştır. İçeri girdiğiniz zaman ilk gördüğünüz ve hemen kapıda karşınıza çıkan ürünlerde buna göre oraya konmuştur. Marketlerin labirent gibi olmasının ,en iyi markaların sizin göz hizanızdaki raflarda durmasının ve aşağıda çocukların erişeceği raflara abur cubur doldurulmasının her biri iyi planlanmış bilinç altı beyin yıkama taktikleridir. Ürün paketlerindeki renkler de psikologlar tarafından belirlenir. Mesela kırmızı ve sarı renkler iştah açar,yeşil rengi tazelik hissi verir. Ürünlerin üzerinde tekrarlanan “doğal”, “ekstra güçlü” gibi kelimelerin hepsi de özel seçilmiş mesajlardır. Bazen de sizin milliyetçilik hisleriniz kullanılır ve ülke bayrağınızın renkleri ambalaj paketlerinde yerini alır. Bayrağınıza karşı olan hisleriniz ister istemez o ürüne yönelir. Tüm bu psikolojik taktikler sizin kredi kart bilgileriniz, internette ziyaret ettiğiniz siteler gibi toplanan değişik binlerce veriyle oluşturulan veri tabanlarındaki bilgiler esas alınarak her geçen gün daha da mükemmel hale getirilir. Açıkçası sevgili dostlar artık insanları sürüleştirmek için silahların kullanılması bırakılmış onun yerini “ben sizin dostunuzum” diyen sinsi beyin yıkayıcıları almıştır. Tabi unutulmaması gereken nasıl ki şeytanın fısıldamalarının Allah’ın akıllı ve mümin kulları üzerinde etkisi yoksa bu tip psikolojik beyin yıkama tekniklerinin de onlar üzerinde etkili olamayacağı gerçeğidir ama akıllarını her an açık tutmaları şartıyla.

Sevgilerimle
Serdar Kuru/info-turc.org
***
Bu konuda çeşitlemeye devam.
Başa dön
sabandal
Yazar


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 616

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bir gülümseme... Tek yaşayan tanığın, 23 Ekim 1983 tarihinde, gün aydınlanırken bir ton patlayıcı ile Güney Beyrut'taki ABD denizcilerinin kışlasına giren kamyon şoförüne ait görebildiği son şeydi bu!.. Daha sonra büyük bir patlama oldu, bina havaya uçtu, 241 insan yaşamını yitirdi.
**
Dhanu, 21 Mayıs 1991'de Hindistan başbakanı Rajiv Gandhi'ye yaklaştı; gelenekleri uyarınca ayaklarını öpmek için yere eğildi. Gandhi onu ayağa kaldırmak istedi. O anda kızın sağ işaret parmağı, devlet adamını, kendini ve başka 16 insanı paramparça eden bombanın ipini çekti. Suikastı gerçekleştirmeden önce çektirdiği son fotoğrafında, beyaz örtünün altından siyah perçemleri dökülmüş beyaz elbiseli çekingen bir genç kadın görülüyor. Bu elbisenin altına, ceplerinde 80 gram ağırlığında altı tane C4 RDX tipi ağır bomba, patlayıcı madde, ateşleyici ve bir de mikropil bulunan bir kot yelek giymişti.
**
11 Eylül 2001, saat 8.45... United Airlines şirketine ait bir jet uçağıyla New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzey kulesine çarpan Muhammed Atta'nın son anlarıyla ilgili elimizde hiçbir bilgi yok; ne bir kelime ne bir jest ne de bir mimik...
**
Bunlar, geçtiğimiz 20 yıl içinde tek bir hedefle, yani kendisiyle birlikte olabildiğince çok insanı ölüme götürmek düşüncesiyle, yaşamlarını feda eden 500'den fazla intihar komandosundan sadece üçü. Bu insanlar arkalarında büyük acılarla birlikte büyük bilinmezlikler de bıraktılar.
Bizler böyle bir mantığı kavrayamıyor, ruhsal ve zihinsel sağlığımızı koruyabilmek için, canlı bombaları canavar ya da yozlaşmış karakterler olarak görüyoruz.
**
Saldırganlar, ortalama oyarak 22 yaşlarında, toplumun farklı tabakalarından ve farklı eğitim düzeylerinden gelen, yani her açıdan normal insanlardan oluşuyorlar. Tel Aviv Üniversitesi'nde görevli İsrailli psikolog Ariel Merari, 50'den fazla canlı bombanın sosyal çevresini araştırdı. Araştırmada ne ortak bir karakter yapısı, ne de patolojik bir kimlik özelliği saptayabildi. Bütün bu katillerde en önemli benzerlik, hiç dikkat çekmemeleriydi.
**

Sizin, bizim gibi insanlar mı yani? Yüzeysel olarak bakıldığında: evet. İntihar komandolarının psikolojik analizlerini yapmaya çalışan farklı branşlardaki bilim adamları böyle söylüyorlar. Açıklama yaparken de, mezhep, tarikat veya intihar araştırmalarında kullanılan yöntemlere başvuruyorlar: "narsisist (özsever) bir ruhsal yapı", "sınırlarda gezinen kişilik" ve "intihar öncesi sendrom".
*
Terörizm uzmanları, suçluların psikolojik özelliklerini analiz ederken, intihar ve katliamın, sapkın nitelikte ortak bir çekirdeğe sahip olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu tip saldırılar, ötekilerine oranla daha kolay planlanabiliyor ve son ana kadar denetlenebildiği için de, uygulama bakımından daha "kârlı" ve "garantili sonuç" veriyor.
*
Saldırgan, arkada işe yarar hiçbir iz bırakmıyor, yardım aldığı kişiler hakkında bilgi veremiyor. Her şeyden önemlisi de, lojistik planlamanın en zor bölümünü oluşturan "kaçış" için kaygılanmayı gerektirmiyor.
*
Canlı bombaların çoğunluğunun genç ve hiçbir bağlantısı olmayan insanlardan oluşması, belirli bir sosyal mantık gözetiyor: Ölümleri, yeri doldurulamayan bir boşluk yaratmıyor. İrlanda'da eğitim veren psikolog Maxwell Taylor, terörizmi, diğer meslekler gibi gelir getiren, bir gruba aitlik ve önemli derecede sosyal prestij sağlayan bir "işkolu" olarak görüyor.
*
Ayrıca, intihar saldırısı, suçluyu toplumun nefret duygusundan, dava ve cezalandırma sürecinden de koruyor. Böyle bir kaçış, toplumun kızgınlığını iyice artırıyor ve istenen etki fazlasıyla sağlanıyor.
*
Sahip olduğu bütün bu "avantajlar"a rağmen, intihar saldırılarına tarihte ender rastlanıyor. Daha 12. yüzyılda, "Assasinler" adı verilen Suriye İsmailileri, düşmanları Haçlılar'ı durdurabilmek için yaşamlarını feda etmişlerdi. Bu suikastçıla-rın çoğu, canlı olarak geriye dönemeyeceklerini biliyorlardı. Günümüzde de intihar komandoları var; ancak, planlı intihar ve toplu katliamdan oluşan kombinasyon son 20 yılda görülmeye başladı.
*
İtiraf
Beyin yıkama işlemi, intihar saldırısı için seçilen militanların hepsi için gerekli değil. İslami Cihat Örgütü'ne gönüllü katılarak, saldırıyı gerçekleştirmeden önce 10 kiloluk patlayıcıyla İsrail'in liman kenti Hayfa'da tutuklanan 18 yaşındaki Samir Tubası'nda olduğu gibi...
Samir Tubası artık daha fazla yaşamak istemiyordu. İntifada'dan bu yana yaşam koşulları onun için iyice kötüleşmişti. Öncesinde, İsrail'de iyi bir işi vardı, para kazanıyordu ve mutluydu. Artık hiçbir şeyi kalmamıştı. Aslında ailesi o kadar fakir sayılmazdı. Ama kendini işe yaramaz hissediyordu, ölmek istiyordu.
Her şey çok çabuk gelişti. Örgütle bağlantı sağlayabilecek birisiyle görüştü. Bir ay sonra onu aradılar, "bugün!" dediler. Tubası, hiçbir eğitim almadığını, bir ikna konuş-masına bile ihtiyaç duymadığını belirtiyor.
Bir adam, Jenin'deki bir restoranda ona içi bomba dolu bir bavul verdi ve düğmeye nasıl basacağını açıkladı. Daha fazla bilgi verilmedi. Verilen otomobille yola koyuldu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Tutuklanmadan 15 dakika önce Hayfa'da olduğunu fark etti. Yol boyunca ailesini düşünmüştü. Cennet onun öncelikli hedefi değildi. O, sadece anlamsız gelmeye başlayan yaşamına bir son vermek istiyordu.
Yeni bir başlangıç yapan Samir Tubası, artık yaşamın o kadar ucuz olmadığını düşü-nüyor. Onun her şeyini, hatta kötü kaderini bile paylaşabileceği bir ailesi vardı ne de olsa...
Bu yeni döneme ait ilk işaret, Kasım 1982'de 17 yaşında İslamcı bir genç kızın, Güney Lübnan'daki Sur kentine konuşlandırılmış İsrail işgal kuvvetlerinin ana karargâhına intihar saldırısı düzenlemesiyle verilmişti. Patlama, sekiz katlı binanın yıkılmasına, aralarında Filistinli ve Lübnanlı tutukluların da bulunduğu 89 kişinin de ölümüne yol açmıştı. O günden bu yana, bütün dünyada yaklaşık 350 intihar saldırısı gerçekleştirildi.
***
Çoğunluğunu, Gandhi'ye saldırı düzenleyen Dhanu'nun da üye olduğu Sri Lanka'daki Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) gerçekleştirdi.
Terör uzmanı Rohan Gunaratna, şu sıralarda intihar saldırılarına hazır, yaklaşık 10 grubun bulunduğunu söylüyor: Hizbullah, Hamas, İslami Cihat, Mısır kökenli iki köktendinci örgüt, Cezayir'deki Silahlı İslami Cephe (GIA), Aşırı Sihler, Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları (LTTE), PKK ve Usame bin Ladin'e bağlı El Kaide.
***
Amerika'ya yapılan intihar saldırılarının ardından, her yerde yeni canlı bombaların dolaştığı korkusu yaşanıyor. Dinamit, diğer malzemeler, her yere korkuyu yayacak medya yıllardır varken, neden bu planlı intihar saldırıları yeni görülmeye başladı?
Bir intihar saldırısının gerçekleştirilebilmesi için, bireysel, ailesel ve her şeyden önemlisi, bazı toplumsal koşulların bir araya gelmesi gerekiyor.
***
Özellikle Ortadoğu kaynaklı saldırıların arkasında, yıkıcı toplumsal deneyimler yatıyor. Birçok Müslüman, 200 yıl önce Napolyon'un Mısır'ı fethetmesiyle başlayan yakın tarihi, kültürlerinin aşağılandığı bir süreç olarak görüyor. Arap dünyası, kendini birden Avrupa ve Amerika'nın üstün teknik, ekonomik ve askeri yapısıyla karşı karşıya bulmuş.
***
Bir dünya imparatorluğu olduğu ve bilginlerinin öncülük ettiği "altın çağ"larını hatırladıkça, bu hastalıklı duygu doruk noktasına ulaşıyor.
Arap dünyası, 20. yüzyılda Avrupa'nın siyasi kavramlarını taklit etmeye çalıştı. Orta ve Yakındoğu'da bulunan Arap devletleri, Mısır'ın önderliğinde kurtuluşu önce milliyetçilikte, sonra da sosyalizmde aradı. Ancak "aşağılanmışlık yaraları", 1967'de yapılan Altıgün Savaşı'nın yenilgisiyle yeniden kanamaya başladı.
***
Nobel ödüllü yazar V.S. Naipaul, bütün başarısızlıkların ardından, İslami devletlerin yeniden şeriat yönetimine döndüğünü belirtiyor. Geleneksel yapıya geri dönüş, son on yılda radikal İslami hareketleri artırdı.

***
Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırıda ölen terörist Muhammed Atta
Bu güçsüzlük duygusu, uluslararası arenada yaşanan iki gelişmeyle iyice perçinlendi. Bunlardan birisi küreselleşme. Üçüncü dünya ülkeleri, o ana kadar modernleşme hareketinin vaatlerine inanmış, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumun kalkacağı beklentisine girmişlerdi. Ancak bu ümit, küreselleşmenin girdabında parçalanıp yok oldu. Kuzey ile aralarında büyüyen uçurum, derin bir hayal kırıklığı yarattı ve zamanla Amerika'ya karşı nefrete dönüştü.
**
Genel aşağılanmışlık duygusunun nasıl intihar saldırılarına dönüşebildiğini bir Müslüman militan şöyle açıklıyor: "Düşmanın sahip olduğu silahlar bizde yok. Bu nedenle, şehitlik mertebesi en meşru yol." Bu açıdan bakıldığında terörizm, güçsüzlüğün bir işareti olarak görülebilir. Çünkü, güçlü olan karşı çıkar ya da savaşır.
**
Uluslararası alanda yaşanan ikinci gelişme ise, soğuk savaşın sona ermesi. O ana kadar, zayıf devletler Sovyetler Birliği ya da Amerika'nın tarafında yer alarak hem güç kazanıyor hem de saygı görüyorlardı. Ancak bu koşullar, tek bir ülkenin büyük güç olmasıyla birlikte yok oldu. Küresel eşitsizlik, insanları bireysel olarak da etkilemeye başladı. Fakirlik, geleceğe ilişkin ümitsizlik, adaletsiz davranış, kişilerin yaşamlarını anlamsız kılan bir baskıya dönüştü.
***
Bu psikososyal olgu, 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren intihar komandolarının ülkeleri Suudi Arabistan, Lübnan ve Mısır'da da yaşanıyor. Bu genç insanlar da, uzun süre, toplu çaresizliğin ve kızgınlığın egemen olduğu bir ortamda yetişmişler. Psikanaliz uzmanları, bu ortamın, benlik kaybına yol açan narsisizm hastalığını beslediğini söylüyorlar.
***
Ancak bu noktada dikkatli davranıp, bütün bir İslam kültürünü patolojik diye nitelendirme hatasına kapılmamalı. Eylem yapmaya eğilimli insanlar yine de sayılı. Bazı insanları hastalıklı ruh yapısına yatkın kılan mekanizmanın ne olduğu henüz bilinmiyor. Ancak aklı karışmış insanlar, yaşadıkları dayanılmaz çaresizlik duygusunu, psikologların tanımıyla "fanatik kişilik" yoğunlaşmasıyla, zaman zaman aşırı tepkilerle açığa vuruyorlar.
**
Başka insanları önemsemeyen bu aşırı saygısız tutumun temelini, alıngan, yaralanmaya elverişli bir ruh yapısı, geçmişten gelen ve narsisist özellikte büyüklük fantezileriyle beslenmiş nefret oluşturu-yor. Fanatik, "ben hâlâ buradayım, ben de bir etkiye sahibim" mesajını verebilmek için, kendini şiddet dolu bir gösteri yapmak zorunda hissediyor.
**
Şiddet konusunda araştırmalar yapan Peter Waldmann, terörizmi, mesaj vermek isteyen bir "iletişim stratejisi" olarak nitelendiriyor. İntihar saldırısında verilen mesaj: "güçsüzlük de bir güce dönüşebilir"...

**
New Jersey'den geçen Hudson Nehri kıyısında, şimdiye kadar görülen en büyük intihar saldırısının kurbanları için mumlar yakıldı, mesajlar bırakıldı.
Ancak, bu dış koşullar tek başına, suçluların karmaşık ruh yapısını anlamaya yetmiyor. İdeolojik bir üst yapıyla desteklenmeden, kimse yaşamını terörist bir eyleme kurban vermeyi akıl edemez. Sri Lanka'daki LTTE'ye bağlı intihar ko-mandoları örneğindeki gibi, sebep her zaman din kaynaklı olmayabiliyor. Ama, terör uzmanlarına göre, yine de din kökenli terörizmin gelişmesiyle intihar saldırılarının artışı arasında zaman ve mantık açısından sıkı bir bağ var.
***
1968 yılında uluslararası terör örgütleri arasında din kökenli bir oluşum yoktu. Bunlar, ancak 70'li yılların sonuna doğru ortaya çıktılar. 90'lı yılların ortasında, terörist örgütlerin dörtte biri din kökenliydi ve bu grupların çoğalmasıyla birlikte saldırıların şiddeti de arttı. 1995'e gelindiğinde, uluslararası çapta saldırıların yüzde 25'inden, ölümlere yol açan eylemlerin ise yüzde 58'inden dini gruplar sorumluydu: Japon Aum Tarikatı'nın 1995 yılında Tokyo metrosuna yaptığı ve 12 insanın ölümüne, 5.000'den fazla insanın yaralanmasına yol açan zehirli gaz saldırısı, fanatik Hıristiyan Timothy Mc Veigh'in Oklahoma'daki bir resmi binaya düzenlediği ve 168 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı, Mısır'ın Luksor kentinde 58 turistin öldürülmesi vb...
***
Kendilerini dünya üzerindeki güçlere değil, sadece Tanrı'ya karşı sorumlu hisseden insanlar, ölmekten çekinmiyor, yaptıkları eylemi terör olarak görmüyor ve kurbanlarını seçerken çok fazla ayırım gözetmiyorlar. Mısır kökenli bir terörist örgütün lideri, Yahudiler yerine yanlışlıkla Alman turistleri öldürdükten sonra duygusuzca: "Kâfirlerin hepsi aynı" demişti.
**
İntihar terörizminin altında, ağırlıklı olarak "şehit olma" inancı yatıyor. İran-Irak Savaşı'nda yaşamını kaybeden askerleri onurlandırmak amacıyla, Ayetullah Humeyni'ye bağlı İslam Devrimcileri Tahran'da "Kanlı Çeşme" adı verilen bir anıt diktirmişti. Anıt, şehitlik inancını daha da popüler hale getirdi. Çok katlı Kanlı Çeşme'den 24 saat boyunca kan kırmızıya boyanmış su akıyor.
**
Bu ortamı fırsat bilen Humeyni'nin askerleri, 80'li yılların başında 12-14 yaşındaki çocukları okullardan alıp, Irak'taki Sünni yönetime karşı savaştırdılar. Boyunlarında cennete açılan kapının plastik anahtarını taşıyan çocuklar, gözlerini kırpmadan en ön safta, mayınların ve Iraklı askerlerin makineli tüfeklerinin üstüne yürüdüler.
**
Planlı ilk intihar saldırısını, 1982'de, İran'dan gelen para ve silahlarla savaşan Lübnan'daki "Allah'ın Partisi" Hizbullah gerçekleştirdi. Suikastçılar, toplum önünde devleştirildi, onurlandırıldı ve kahramanlaştırıldı. Bu yolla insanların beynine, Tanrı aşkının ve uğruna ölerek elde edilen şehitlik mertebesinin ne kadar özel bir şey olduğu kazındı. Bu bakış açısının yayılmasına, "kader" inancı da yardımcı oldu: İnsanların ne zaman öleceği önceden belli, ancak nasıl öleceğini kendisi seçmiş oluyor.

*****
Üç çocuk babası Salah Ghandour, 25 Mayıs 1995'te 450 kilogram ağırlığında patlayıcı madde yüklü araçla İsrail konvoyuna daldığında, bir TV ekibi bu patlamayı görüntülemeyi başarmıştı. Daha sonra yapılan röportajda, Ghandour'un dul eşi planı önceden bildiğini açıklarken, dört yaşındaki oğlu da videodan olayı tekrar tekrar izleyip gururlanarak "benim babam" diye gösteriyordu.
***
Bu akım, İsrail'in 1992'de 400 Hamas militanını Güney Lübnan'a sürmesiyle, Şiîlik mezhebine inanan Hizbullah'tan, Sünni Hamas örgütüne sıçradı. LTTE'nin de Hizbullah'tan etkilendiği düşünülüyor. Sonunda Filistin toplumuna bile bulaştı.

Milyonlarca genç insan aynı bunalımlı ortamda yaşarken, neden sadece bazıları intihar komandosu olmaya karar veriyorlar? Canlı bomba haline gelinceye kadar nelerden etkileniyor ve nasıl eğitiliyorlar?
**
11 Eylül'deki gibi geniş çaplı ve büyük hasar veren bir intihar saldırısı çok daha zor, karmaşık ve uzun bir eğitim süreci gerektiriyor. Hamburg'da yaşayan iki pilot, üniversiteden aylarca, bazen de yıllarca kayboluyor ve bu sırada özel eğitim alıyorlardı. Aşamalı olarak gerçekleşen bu süreçte, "özel bir görev için se-çilmişlik" duygusu iyice güçlendiriliyor. Sonunda en uygun aday, "altrüist (özgeci) intihar" eylemiyle, başkaları adına kendini kurban etme onuruna layık görülüyor.

Kişilerin motive olmaları için, narsisist yaraları iyice deşiliyor, varlıklarının tehlike altında olduğu tekrar tekrar vurgulanıyor: "Amerikalılar kültürümüzü ve dinimizi yok etmek istiyorlar" ya da "düşman, kardeşlerimizi öldürüyor". Böylelikle şiddetli bir çatışma potansiyeli yaratılıyor.

Düşman iyice şeytanlaştırılıyor, alçaltılıyor ve insan dışı bir varlığa dönüştürülüyor. Tamil intihar komandolarında olduğu gibi, eylemlerinin temelinde dini değil, siyasi nedenlerin bulunduğu yolunda yapılan "yalancı savunma"yla, mantıklı bir tablo çizmeye çalışıyorlar. Ancak yine de inanç, güçlü bir motivasyon kaynağı oluşturuyor.
***
Geleneklerle yetişen dindar insanlar, öteki dünya ile ilgili vaatlere daha kolay inanıyorlar. En büyük ödül onların olacak: hem cennette hem de öldükten sonra yeryüzünde, kahramanlaşarak ölümsüzlüğe ulaşacaklar...

***
Güney Lübnan'da faaliyet gösteren Hizbullah'a mensup bir ressam, kutsal savaşın şehitlerini, meleklere özgü kanatlarla, daha iyi bir dünyaya uçarken böyle tasvir etmiş.
Filistin'deki mülteci kampları ve Kur'an kursları, içinde bulundukları çaresiz durumdan kurtulmaya çalışan aklı karışmış gençler için ideal ortamlar. Hamas ve İslami Cihat örgütü taraftarlarını buralardan seçiyorlar. Camiler ve Kur'an kursla-rında "Allah yoluna cihat"ın kutsallığı beyinlere iyice kazınıyor; olaylar, televizyondan videoya kaydedilerek tekrar tekrar izletiliyor; saldırıları gerçekleştirenlerin posterleri her yere dağıtılıyor.

Allah adına savaşmak isteyenler bu örgütlere kaydoluyor. Sıra, başvuranların çeşitli baskılara ne kadar dayanıklı olduklarını ölçmeye geliyor.
Genç adayları, biyolojik bakımdan hayatta kalma tepkilerini hedef alan ruhsal işkencelere hazırlayabilmek için, bir dizi yöntem uygulanıyor. Bu yöntemler gizli bilinç kontrolünden, şiddete dayalı tekniklerle beyin yıkamaya kadar uzanıyor. "Fedakârlık arzusu" ve otorite kompleksi, insanın içine iyice kök salıyor.
**
"Kişiliğin iyice zayıflatılması", tarikatlarda ya da intihar komandolarının yetiştirilmesinde büyük rol oynuyor. Zihinsel programlamanın çekirdeğini oluşturuyor. Sinsice ilerleyen bu süreçte, inançlar, duygular, tutumlar ve düşünce motifleri yavaş yavaş değiştiriliyor. Bu arada, gerçekliğin yeni bir versiyonunu kabul ettirebilmek için, kişinin özgeçmişi yeniden yorumlanıyor ve dünya görüşü radikal bir şekilde değiştiriliyor. Bu aşamadan sonra kişiler, her türlü fedakârlığı yapmaya hazır bir araca dönüşüyorlar.
**
Beyin yıkama tekniklerine "düşünmeyi durdurma ritüeli" de dahil. Grup halinde bir araya gelerek toplu yeminler ediliyor, iyi ya da kötü, bazı sözler koro halinde saatlerce ateşli bir şekilde tekrarlanarak bilinç uyutuluyor. Üyeler transa geçinceye kadar kendi kendine dualar okunuyor. Böyle toplantılar sıkça tekrarlanarak düşünme yeteneği iyice bastırılıyor. İlişkilerin ve bilgi akışının sıkıca denetimi, bakış açısını iyice daraltıyor. Kişide en ufak bir tereddüt görüldüğünde, grup, duygusal baskı uyguluyor.
***
Kişinin utanması ve kendini suçlu hissetmesi sağlanıyor. Sonunda kişi, "korkak" damgası yemektense ölümü tercih ediyor.
Kişilere, her şeyi sadece siyah-beyaz gören yalancı bir kişilik naklediliyor. Artık onların yaşamındaki her şey, sadece inananlar ve inanmayanlar, insan ve insan olmayanlar, her şey yada hiçbir şeyden ibaret! Sorunları çözebilmenin bir tek yolu var: intihar saldırısıyla düşmanın yok edilmesi!
***
Gerçek ve inanç dünyasında her şeyi iyi ve kötü diye birbirinden ayırabilme yeteneği, intihar saldırısı düzenleyen insanların en belirgin özellikleri. Psikolojinin bu büyüleyici temel özelliği, aslında bir tür savunma yöntemi. Normal bir psikolojik gelişim sürecinde bu özellik, kişilerin çevreye uyumunu ve içinde bulunduğu gruba göre davranışlarını değiştirebilmeyi sağlıyor: Büroda sessiz ve uyumlu, birahanede esprili ve kafa dengi, spor faaliyetlerinde mücadeleci bir insan oluyor. Gizli ajanlar bu özelliği iyi kullanıyor ve onun yardımıyla zorluk çekmeden farklı ortamlarda yaşamlarını sürdürebiliyorlar.
**
Okul öncesi dönemde bu ayrım becerisi, bilinçten bağımsız gelişiyor. Bu dönemde çocuklar, kendilerini kolayca masal dünyasında kaybedebiliyorlar. Fantezi dünyasının etkisine çabuk kapılan, dolayısıyla olaylar ve ortamlar arasında çok daha çabuk ve yoğun bir ayırıma gidebilen insanlar kolay etki altında kalabiliyor; ayrıca, akıl yoluyla denetlenmesi mümkün olmayan deneyimler elde ediyorlar.

Farklı kişilikler arasında düzenli olarak gidip gelmeyi sağlayan ayrım yeteneği, iki gerçeklik arasında salınan "sınırda kişilikler"de yoğun görülüyor. İçinde bulunduğu ortamda, ötekini tamamen yok sayabiliyor.
**

Adayların seçilme sürecinde bu tür yatkınlıklar belirleniyor ve sonra iyice geliştiriliyor. Eğitimin uygulamalı bölümünde, cesaretlerini ve ruhsal dayanıklılıklarını kanıtladıkları testlerden geçiriliyorlar. Bunlar arasında "beyin yıkama"yı çağrıştıran uygulamalara da rastlanıyor: tamamen yalıtılmış bir odada günlerce sessiz bir şekilde oturmak ya da bazen yerin altına kazılan bir çukurda, bir cesetle birlikte 48 saat geçirmek...
**
Psikologlar, gizli servislerin ya da ordunun kullandığı acı veren sorgu ya da işkence tekniklerinin "ayrım yapma becerisi"ni çok daha çabuk geliştirdiğini söylüyorlar. Bedensel ve ruhsal aşağılamadan oluşan eğitim süreci, içinde bulundukları grupla tamamen özdeşleşmelerini sağlıyor. Aşağılanmanın en doruk noktasında, kişinin gözlerinin önüne düşman ve çözüm sağlayacak olan öldürme eylemi geliyor.
***
Düşman, 11 Eylül intihar saldırılarını gerçekleştiren üç pilottan biri olan ve Hamburg'da öğrenim gören Muhammed Atta'nın sekiz yıl boyunca gözünün önündeydi. Ayrım yeteneği çok yüksek bir insan olduğu tahmin ediliyor. Ruhunun bir parçası öğreniyor, seviyor ve mutlu oluyordu. Batılı insan portresinin gereklerini tam anlamıyla yerine getiriyordu.

Aynı zamanda, işlevsel akılcılık yeteneğini geliştiriyor; ödevlerini en iyi şekilde yerine getiriyor ve çevresiyle uyumlu hareket ediyordu. Atta'nın üniversitede eğitim aldığı profesörü, onun sorumluluk sahibi bir öğrenci olduğunu, eleştirel bir zekâya sahip olduğunu, bilinçli ve kanıta dayalı konuşmalar yaptığını söylüyor.
Peki , bu kadar iyi eğitim almış bir insan, bu gerilime yıllarca nasıl dayanabildi? Bu süre içinde Muhammed Atta, çevresindeki insanların gerçekte şeytan olmadığını anlayamadı mı? Babasının söylediği gibi, esprili ve hassas bir ruh yapısına sahip Atta, neden hiçbir şeyle barışamadı?
**
Bilim adamları, asıl kültürler arasında kalan bu yaşamın, genç adamın düşüncelerini daha da güçlendirdiğini, daha yoğun fantezilere sürüklediğini ve liderine bağlılığını artırdığını ileri sürüyorlar. Köktenci tutumların garip karmaşası ile batıdaki teknik ve akılcılığa dayalı kültür, büyük olasılıkla bu ayırım becerisini iyice artırdı.

Yani bir tür kültür şoku yaşattı. Atta Almanya'da eğitim görmüştü, ama yabancı olmaya devam etmişti. Nüanslara egemen değildi ve gerekli "kültürel sermaye"ye sahip değildi. Zorluklarla baş etmeyi başarmış, ancak hep bir ya-bancı olarak kalmıştı.

***
Böyle durumlarda kişilik gerilim içine giriyor; kişi, birbirinden farklı ve kesinlikle uyuşmayan iki dünya arasında kalarak bir iç çatışma yaşıyor. Kişi, bir kültüre bu kadar yabancı kaldığı zaman, anlamsız ve zarar veren şeylere karşı daha du-yarlı hale geliyor. Kültüre uzaktan bakmasını sağlayan bu konumu, ondaki muhalif duyguları körüklüyor.
**
Bu da, daha önceden aşılanmış öldürme planını, mükemmel oluncaya kadar irdeleyen temel deneyimlerle bağlantı kurma isteğini yükseltiyor.
Muhammed Atta'nın davranışları, dört yıl önce Mısır'dan Almanya'ya döndüğünde tam bir değişim yaşamıştı. Önce sakal bıraktı, sonra da üniversite yönetiminden Müslüman öğrencilerin ibadet edebileceği bir mescit açılmasını istedi.

Kaygılı tavırlar sergilemeye başladı. Kendisi gibi düşünen insanlarla olan diyalogu, Mısır'da aldığı tahmin edilen emri uygulama isteğini yoğunlaştırıyordu. Dar bir çerçeveye sıkıştıran bu tutumları, pragmatik çözümlerin bir sonuç getirmeyeceği ve tek bir seçeneğin olduğu konusunda onu teşvik ediyordu: Eylemi ger-çekleştirmeliydi.
**
Hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek bir yaşama sahip bu insan, uzun süre beklediği haberi aldı. Suikastçıyı harekete geçiren, belki sadece bir kod, bir dua ya da bir el temasıydı. Artık çifte yaşamlılığı sona eriyor, konuk olduğu ülkeye u-yum için kullandığı işlevsel kişiliği arka plana atılıyordu. Bir odadan diğerine geçiyor ve aradaki kapıyı sonsuza kadar kapatıyormuş gibi hiç sorun yaşamadan özbenliğine geri dönüyordu.

İçine girdiği yeni odayı gayet iyi tanıyordu. Burası onun kendi eviydi. Duvarları dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan yoldaşları tarafından örüldü, harcını dualar, simgeler ve nefret oluşturdu. Taşınırken, yanında sadece teknik malzemeleri birlikte götürdü; çünkü onlara hâlâ ihtiyacı vardı. Düşmanının dünyasında öğrenilenler, neredeyse otomatik olarak uygulanıyordu.
***

Geriye, ertelenmesi mümkün olmayan bir ödevi kalmıştı. Amerika'ya uçtu; bir daire kiraladı, bir otomobil satın aldı ve pilotluk okuluna kaydoldu. Hiçbir stres, hiçbir olay artık onu durduramazdı. Bunda bir tür hipnozun da etkisi olabilir mi? Modern bilimlere göre hipnoz altındayken, ayırım yapma konusunda en usta kişiler bile kendi öz değerlerine ters bir şey yapmaya yönlendirilemez.

Ancak, intihar komandolarında posthipnotik (hipnoz sonrası) bir emir olasılığı tamamen yok sayılamaz; çünkü kişi, hipnozun "geleneksel değerleri"yle hareket ediyor: düşmanı yok etmek için her yol mubahtır. İnsanın içinde, geri dönüşü olmayan yola bir an önce girme bilincini yıllarca ayakta tutan bir iç mekanizmanın olduğu kesin. Suikastçı bu uzun yolu çoktan tamamlamış, yemin etmiş ve emri yerine getirme konusunda vazgeçilmez bir sorumluluk almıştı.

Eylemden önceki son hazırlıklar da yolunda gidince, psikiyatristlerin kişilerde intihar öncesi sıkça gözlediği presuisidal (intihar öncesi) sendrom devreye giriyor ve büyük bir kararlılık gözleniyor. Aynı fırtına öncesi sessizlik gibi, insan büyük bir iç huzuruna kavuşuyor, serinkanlı ve dostça davranıyor. Veda mektubu yazıyor, arkadaşlarıyla eğlenmeye gidiyor, yiyip içiyor, video oyunları oynuyor.

Algılama ve bilinç giderek daralıyor. Bir yöne karar verildiği için, psikolojik ayırım işlemi çözülmeye başlıyor. Artık tereddütler yok, sadece konsantrasyona dayalı eylem var. Özellikle de 11 Eylül'de yaşanan saldırıyı gerçekleştiren pilotlar, dikkatle hazırladıkları planlarını titizlikle uyguladılar.

Bu kadar yoğun konsantrasyon gerektiren ortamda katil, bekleme salonunda otururken, üstelik de Atta'nın arkadaşlarının birindeki gibi, "bir baba" olduğu halde, ölüm makinesine kendisiyle birlikte binecek küçük çocukların oyunlarını rahatsızlık hissetmeden izleyebiliyor. Artık dünyayla en ufak bir ilişkileri kalmıyor. Çünkü bu tip insanlar, uzun süredir endişe ve acıma duygularından uzak yaşıyorlar. Hatta Amerikalılar'ı, bu zavallı küçük çocukları bile katletmekle suçluyor da olabilirler.

Yine de her şey bitmiş değil. Bilinç işlevini hâlâ sağlıklı bir şekilde yürütüyor, düşünceleri kendisini, endorfinin de yardımıyla, nihai hedefe, özgürlüğü sağlayacak patlamaya, son gülümseyişin huzuruna götürüyor. Maddeden ve dikkat çekmeyişinden kaynaklanan ilgisizlikten sıyrılıp ölümsüzlüğe ulaşıyor.
Kaynak/fokus dergisi
**
Beyin yıkamanın ne çok sebep ve neticelerinin olduğunu anlamak için
beynimize mukayyet olmak zamanıdır.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Beyin Kontrolü Nedir? edaei Sosyoloji 5 Çrş Şub 14, 2007 3:11 pm
Yeni mesaj yok BEYİN guest-only Genel 8 Sal Oca 30, 2007 2:45 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke