…
-İnsanlar, bir yaşlının peşine takıldı. Adamın zaaflarını didikliyor, anahtar deliğinden gözetliyorlar. “kuşu ötüyor mu, ötmüyor mu?”diye.
-Sen ne diyorsun baba?
-Amaaan… sen de!
Anlaşıldı. Bu ibne beni istesem de istemesem de medyanın dedikodusuna çekecek. Kulaklarımı tıkıyorum sıkı sıkı son birkaç haftadır dışardan gelen seslere. Duymak istediğim yok bu sesleri; ama bir şekilde gelip buluyor beni bu sesler. El ele tutuşup yorulmaz bir halaya başlıyorlar. Dönüyorlar. Döndükçe yuvarlanan kartopu gibi büyüyorlar.
Dünyaya bazen bir dedi-kodu atölyesi gözüyle bakıyorum. “Nereye boşaltılır bunca çöplük?”diyorum, Hilmi’ye.
- Oğlum, sen beni dinlemeyeceksin herhalde.
- Dinleme isteğim konuşacaklarına bağlı.
- Medya, İslamcıların uçkuru diyor.
- Eee…
- Valla anlayacağın, İslamcıları belden aşağı vuracaklar. Tek kurşun olayı adamım, tek kurşun olayı.
- Açık konuş. Adamın asabını bozma lan! Bel aşağı…uçkur...?
- Adamım, birileri düğmeye bastı. İslamcıları huri meselesiyle, benat-ı Havva meselesiyle avlayacaklar. Hurileri, peynir niyetine kullanacaklar. Fareler de kanacak. Teker teker yakalayacaklar/yakalanacaklar “Peynir peynir…” diye sayıklayanları.
- Oğlum herkes bu sayıklamada değil mi? Herkesin bir peyniri yok mu? herkes fare değil mi? Sağcısı-solcusu, Allahlısı-Allahsızı….radikali-entelektüeli…?
- Öyle de…İş bu günlerde dincilere yönelik yapılacak. Garip değil mi sence muhafazakarların yatak odalarının didiklenmesi? Yani, neden dindarları hep çırılçıplak bir Fadime Şahin ile fotoğraflamak istiyorlar? Ha…ne dersin?
- Dindarların bu hassasiyeti var da ondan. Yumuşak karınları burası.
- Diğerlerinin yok mu böyle bir hassasiyeti?
- Valla yok. Yani daha doğrusu böyle bir korkuları ve bastırılmış duyguları yok. Bak Hilmi Bey, sana yakın bir zamanda çevremde olan bir olayı anlatayım. Olay yaşadığım ortamın kelli felli olup din hassasiyeti olmayan elemanlardan birisine ait. Eleman, beş yıldızlı bir otelde sabahladığı yavru tarafından sarhoşken görüntüleniyor. Çırılçıplak. Bu görüntülerle ona şantaj yapılmak istendi. Cevabı şu: “ ..iktirin gidin ulan! Oğlancılık yapmış olsak neyse. Maçın hakemi de forveti de gol atanı da benim lan! Hadi …hadi…!” Hilmi Bey, anlayacağın elemanın fotoğrafları orda burada yayınlandı ama umurunda da olmadı. Tınlamadı.
- Sebep?
- Yaw, adamın böyle bir problemi, hassasiyeti yok. “Millet beni şöyle böyle tanıyacak , bilecek.”diye bir derdi yok. Mesele bu. Korkusu da olmaz hiçbir zaman bu işlerden. Çevre bu tür insanların dünyasını biliyor. Ve ne görse, ne duysa şaşırmıyor. Afallamıyor. Hepsi bu.
- Yetmiş iki yaşında bir ihtiyarın olayına ne diyorsun peki. On dört yaşındaki kızla…
- Oğlum, sen de bu şerefsizlerin ağzıyla konuşma be..! Yok, yirmi dört saat Kur’an-ı Kerim okuyan hafızın cinsi sapıklığı, yok bilmem ne gazetesinin baş yazarının tecavüz olayı…yok bilemem hangi dindarın bilmem ne livatası….uzar gider ve sonu da gelmez. Bu ne lan! Biri demez mi “ Ulan…! Bu dincilerin yaptığı en ufak ve en büyük şeyler neden sansasyonel etki yaratıyor? Birileri cinsiyet değiştiriyor, birileri toplu seks ayinlerinde görüntüleniyor, birileri hem cinsleriyle evleniyor, birileri maymunlarla köpeklerle bu işi yapıyor, birileri porno görüntülerin kralı oluyor…birileri çıplaklar kampı diye bir tabela asıyor…birileri ve birileri…Evet, birileri neden bu birilerinin yaşantısını bu kadar gündemde tutmuyor?”
- Hoppala…!
- Ne hoppala lan? En kıyıda köşede duran rahibin ve rahibenin bile böyle bir özelliği/cinselliği yok mu? Ne var lan dincilerin çükü yok mu? Walla, billa ya…! Problem ne…ne?
- Problem, dincilerin kendilerinin çükleri yokmuş gibi davranmaları. Cinselliği her zaman çok ciddi bir problem görmeleri. Kocaman bir soru işaretine çevirmeleri. Bu işin yasak, ayıp, günah ve kınanan bir şeymiş gibi görmeleri. Abartı, abartı…Bastırılan duyguların patlak vermemesi düşünülemez. Kapalı kapıların arkasında bu işin yaşanması. Karanlıklar çıplaklığı büyütür ve gizemli hale getirir. Sen kaçtıkça bu işten, medya kovalar. Müslüm GÜNDÜZ, Ali KALKANCI…vb.
- Eeee….
- Anlayacağın yetmiş iki yaşındaki adamın olayı da, Tekbir Giyim’in sahibi de kafalarında halledemedikleri şeyleri var. Toplumunda halledemediği şeylerdir bunlar. Yahu, şunu anlayamıyorum: Bir zamanların “Cariyelik ve harem” olayına yüklenen/eleştiren insanların , modern zamanın cariyeliği ve haremi olan “metres” olgusuna , hayatlarında nasıl yer verebiliyor? Mantık aynı mantık. Kanuni Sultan Süleyman’ın hareminde üç bin tane dünya güzeli cariye varmış. Modern Kanunilerin de beş bin tane, on bin tane metresi/cariyesi var. Bunlara insanlar aldırış etmiyor? Üç tane, dört tane karın olamaz; ama onlarca metresin olabilir. Toplum, bunu çözümlemeli yahu. Bu ne Hilmi Bey?
Hilmi, pis pis gülüyor. Berbat bir yorum yapacağını seziyorum. Ve kendimi hazırlıyorum.
- Toplum, toplumsal bir günaha sıcak bakar. Güçlüler de öyle. Genel evleri neden var? Herkesin evidir. Herkes o günahın ve işkencenin celladıdır. Kimse kendini kattığı bir yanlışa yanlış demez. Toplum, kapalı kapıların arkasında yapılan her şeyi merak eder. Gerekirse izin vermez. İzin verilmiş haller taşısa bile buna çoğu ortak olamadığı için lanetleyerek gücü yeterse bulandırmaya çalışır. Anlayacağın bir güç meselesidir. Bir gariban samanlıkta yakalansa “zina”dır. Aysun Kayacı görülse sanatsal bir faaliyettir. Ve sanata yapmış olduğu katkılarından dolayı Nobel’e layık görülür. Aysun’un soyunması parasal bir olaydır. Toplum buna gözleriyle ve salyalarıyla ortak olur. İzleyebildiği şeye kendisi de ortaktır. Kimse kendini recmetmez. Hadi bakalım bu toplumu recmedin anasını satayım.
- Sadece bu kadar mı?
- Hayır, bu kadar değil. Dinin bu işleri nasıl çözdüğüne bakmak lazım. Dindarların bu işi çözebildiğini düşünmüyorum. Yorum farkından mı kaynaklanıyor, bilemem. Bir şeyi yokmuş gibi sayamazsınız. Saydığınız zaman da “arıza”ya dönüşüyor işte. İşe erkek fıtratı ve kadın fıtratı gözüyle bakılmalı bence. Dindar ve dinsiz gözüyle değil. Doyum ve tatmin meselesi…Bir porno yıldızının (kadın),” Ben, daha en ateşli öpücüğü yaşamadım. Onu arıyorum.”cümlesini okuduğumda, “Bir kadın, nasıl mutlu olur?” sorusunu sormuştum önüme gelene. Kadın, “özel olma” kavramının içinde gezindikçe mi mutludur? Tam tersi, “en ateşli öpücüğü ararken mi?” Erkeğin, parçalanan bir özelliği var. Çoğulcudur. Öptüğü her dudağı bir artı olarak sayar. Kadın, artılarla mı, eksilerle mi uğraşır? Kadın öper mi, öpülür mü?
- Yahu, meseleyi bireyselleştirmeden yanaydım.
- Hayır dedi-kodu yapmak istemiyorum bugün, Hilmi Bey.
- Halla halla…! Agresifsin bugün.
- Evet, agresifim. Bu tür olaylar, birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünü görüyorum. Ve fitil oluyorum. Dini yaşıyor gibi gözükenler de bunların bu ilişkilerini cama yansıtanlar da aynı kaynaktan besleniyor. Kaynak, YALAN. Kullanılan tanrı. Kullanılan din. Kullanılan cennet. Kullanılan fakirlik. Kullanılan hepsinin edebiyatı ve felsefesi.
Keman sesine karışan bir adamın ellerine bakıyorum şuan. Böyle bir başlangıçla sil baştan bir yazıya başlayabilir miyim bilmiyorum. Bu bir kahkaha denemesi değildir. Bulabileceğim tüm nakaratlarda bendeki tınıyı ¬yakalayabilir miyim bilmiyorum. Ama deniyorum.
Denemek de bir nevi kendini aramaktır. Yap-bozlarla yapılan hayatları anlamlı kılmanın çabasıdır.Böyle şeylerin adı da çok kişide saklı. Tınıyı yakaladığın yerde kendine dair gerçeklikleri var edebilirsin. Uzaklaştırılan zamanların çoğu da buna yöneliktir. Umutlar ve umutsuzluklar…ve sonra insan sesi…ardından uzun çok uzun kulelerden yükselen keskin kalın metal sesleri…Ne anlama geldiğine dair kimsenin fikrinin olmadığı bir dünyanın çanlarla çalkalanma şekillerinden biri de budur.
Varsın tüm umutlar kapısızların kapılarını çalsın ve kimse açmasın. Umut hep kapıda beklesin ne çıkar?
Birileri de hep şiir okur nakaratı olmayan dizelerde. Notalar,şiirleşir. Şiirler de notalaşır. Kutsamak lazım tüm müzisyenleri bu anlamda. Dünyaya yayılan tını yankılandıkça,ademoğlu hep mızmızlanacak. Ama olsun mızmızlansın. Yaratılışın özünde yok mudur mızmızlık ve kırılmalar,dökülmeler?
Ne zaman müzik dense anlaşılmayan bir şey çıkıyor ortaya. Bunun da en önemli sebebi; insanlar, duymak istediği şeyleri duyuyor. Gerçi duyum diye bir şeyin kalmamış olması insanı biraz daha fakirleştirmiştir.
Bir insan olarak kendimin de şarkılardan neden medet umduğumu da biliyor falan değilim. Konuşmak ve yalnızca gürültü yapmaksa içimdeki sesin niyeti, bu o kadar da tuhaf değil. Varsın umuda kadar gitsin çürümeler. Umudun çürümesi de iyileşmek değil miydi bel bağladığım insanlara göre?
Kutsal bir şey kalmadığı içindir tüm bu lıkırdamalar. İnsan dedikodu yaparak kendini var etmeye çalışıyor. Başkalarıyla yapılan var olma çabalarının hammaddesi hep laf-u güz ar oluyor. Konuşmaların bir yere gitmediği, konuşmaların bir yere götürmediği aşikar. İnsanın şarkılarda günah anlayışını kaybetmiş olması kutsalını yitirmiş olmasındandır. Ama zaman şarkılardan yana çıkıyor. Ölen notaların yerini bir şeyler doldurmuyor/dolduramıyor. İnsanlar ölürken artlarında notaları bırakırlar. Ya notalar…? Böyle bir karışıklığın da insana verdiği bir cesaret vardır.
Toprağın altına gidenler –aslına dönenler yani- oluşturdukları dünyanın farkındalar mı acaba? Zannetmiyorum. Orada da bir herkes anlayışı var. Herkes olmak,yada herkesten olmak aynı şeyler mi? Fark etmek insanı yalnızlaştırır.
Tuhaftır aynı duygunun iki kere yaşanması. Yer altının özlemleri ne olur? “Akşamdan kalma bir hüzün,” Böyle bir cevap da şarkılara ait. Yer altının böyle romantikliği var mıdır?
Tüm kelimelere özür borcum var.Dalga geçtiğim yok. Kutsalını yitirmiş bir ruhun, toprağın altına kafasını sokma düşüncesinden başka bir şey değildir bu.
Sulandırılmış hayatlar, çocuk oyuncağı haline getirilmiş düşünceler, yolunda gitmeyen tüm uğraşmalardan sonra notalarda takılıp kalmak da kendim için bir akıl karı değil. Daha önceki yazılarda kendimle konuşmayı bıraktığımı söylemiştim. Bunu değiştirmem gerekecek herhalde. Kendimle dedi-kodu yapmaya başladım. Bu tüm büyük insanların yaptığı gibi geliyordu bana ilk zamanlar. Fakat değil. Düpedüz benimkisi dedi-kodu. Kendimi yalanlıyor değilim; ama bu durumda vazgeçtiğimin ifadesi gibi oluyor.
Benim bulmam gereken uzaklar değil, kendimde olan ve kendimle bağlantılı durumlar. Anlam vermek bir şeylere. Eskiden bunu daha rahat ve daha iyi yapabiliyordum. Bunun adına “varsaymalar/varsayımlar” denir.
Beklentiler, koşuşturmalar,uzayıp giden renk seyretmeleri, ve kendi rengimi zoraki taşımam. Çoğu zaman soluksuz kalışım, yorulmalarım, küfürlerim, sataşmalarım, bağırtılarım ve en önemlisi nefretim ;okuduğum bir şiirin rüzgarında boğulur. Ben de öyle… Gerçi hayat bir şiir değildir. Fakat, rahat ve gelişine olmadığı da kesin.
Akşamlardan korkan insanların çok boş zamanları var. Bu bir teoridir. İspatlandığında benim de boş zamanım olacak. Yani herkes gibi. Herkesleşmek yada bir diğer adıyla kaybolmak…uzun hayalleri bir kenara bırakarak sıradan bir köylünün günlük planlarıyla yaşamak…Herkes bunu söylüyor; ama herkes şeytanın sarayına talip. Neden olmasın ki, ızdıraplar,insanın ummadığı yerden gelecekse bunun işkence olduğunu kim söyleyebilir ki?
Akşamlarla başlamıştı bu cümleler. Akşamlarla devam etmeli. Boş zamanları akşama bağlamak çok mu uçuk? Sabahların hükmü ne olacak? Sorular birbirlerini kovalamayacak. Ve çoğu zaman cevaplar, zamanın celladı oluyor.
“Zaman çok çabuk geçiyor .“ derler ya bunun anlamının bilindiğini düşünmüyorum. Geçen zaman değil. İnsan, bir çok şeyin üstünden geçerken zamandır hep suçlu olan.
Zaman, masumdur.
Zaman , insan için tatlı bir düş kırıklığıdır. İnsan istiyor aslında böyle bir hayal kırıklığını. Zorlama olmadan kabulleniyoruz bu kırıklıkları. Şairin korkusu bu düş kırıklıklarının bitmesi-tükenmesidir.
“Her mihnet kabulüm,yeter ki gün eksilmesin penceremden.” Bu zaman aşkının ötesinde bir şey.
Dünyayı ne olarak görüyoruz¬? Yaşanacak en tatlı ve en ucuz eğlencenin yeri midir?
Şaşılacak olayların yaşandığı yerdir. Korkulacak ve çekinilecek anıların bulunduğu yerdir dünya.
Zaman, dünyanın neresinde duruyor?
Zaman dünyanın başkalaşmış yüzü müdür?
Bütün bu sorular cevaplanamaz. Sadece yaşanır.
Yaşamak, acının olasılığına yaklaşmanın adresidir.
Garipliklerin yaratıldığı yer, hayat boşlukları ve dolgu malzemelerinin üretildiği yerlerdir. Boşlukları oluşturan da biziz, dolduran da .
Anlaşılmayan tavırlar içinde bulunmanın adresleri insandır.
Bu da bir şarkı sözü. Ve devamı bilindik o ritmik sözler:
“Bu hayat dersi ne zormuş hocam.
Madem her şey basit bir formülden ibaret ,
Mutluluğun formülü nedir hocam?
Kimyam bozuldu hocam.”
Evet , bir şarkı deyip geçemem. Okul sıralarında yapılan katliamın bir farklı boyutu sığmış oluyor bu şarkıya. Faklı bir ders olduğu kesin şu “hayat bilgisinin.” Formalize edilen tüm hayatların farklı bir tarafı olmalı.
Dünya dönüyor ve beraberinde olmayacak şeyleri döndürüyor. Akşam ve sabah kavramları sadece birer “formül.” İnsanlar, adlandıramadıkları şeyleri dışlarlar. Tuhaf ama gerçek…İnsanın kimyası nasıl ve neden bozulur? Zaman ve kol kola girdiği hayat kavramı, karşılıklı oturup zar atarlarsa bu kimya bozulur.
Nasıl durur ve nasıl bozulur bu oyun? Düdük, kimin elinde ve neden hep birer kere çalıyor bu düdüğü? İkinci kez daha farklı olur muydu? Verseler insana tekrarlama şansını aynı adımı atma ihtimali var mıydı? Yaptığı şeylerden pişmanlık duymayan ve yine aynı şeyleri tekrarlayacak olan insanın cesareti tebrik edilir.
Zaman insana akar, insan zamana…Karışır kemik-et saniyelere. Bulaşır kan zamana. Yıllar, olmayacak şeyleri istemeye başlar adamdan. Adam olan adam, direnir, kolay kolay vermez istediklerini zamanın. Zorlar tüm gücüyle. Aradan zaman geçince, yani girince insanla vaktin arasına ZAMAN, olaylar karışır. Üç birlik kuralına göre terstir bu. Terslenen sadece olaylar olacak. Gerisi hep yerli yerindedir.
Yine şarkının birinde “Buralardan gitme, buralar gitsin.” Diye bas bas bağırıyor biri. Buralar, bir yere gitmiyor. Giden yada gitmek zorunda kalan hep sen oluyorsun.
Kurallar dikiliyor insanın karşısına ve soruyor: “Nerede mekan…mekan nerede?”
Olmuyor abi,olmuyor. Kural kuraldır. Ve her zaman için meşhur “üç birlik kuralı.” Uymak yada çekip gitmek buralardan. İmdada şarkılar yetişiyor.”Sen gitme buralardan,buralar gitsin.”
Kelime olarak ne kadar dönmüş, dönüştürülmüş, yıpranmış, kullanılmış, başı döndürülmüş bir kelime?
Zavallı bir kelime.
Kelimenin de zavallısı mı var? Var. İşte alın size zavallı bir kelime; “dönek.”
Ne demek dönek? Kim dönüyor? Nereye dönüyor? Kötü mü bu dönüşler?
İnsan, kendine dönse,
İnsan, kendine eğilse,
İnsan, kendine dönüşse..
Böyle etiketler vardı. Halen var mı , bilmem. Fiyakalı bir itinayla yazardı herkes kendini ve cibilliyetini oraya. Ezene bezene, körkütük bir ilkellik duygusuyla herkes kendi soyadına sığınır. Hayran hayran bakar. “Evet…! Ben buyum.”duygusu yırtık bir sese dönüşür. Ses azala azala geleceğe sızar. İnce bir koku olur ve devam eder, gider.
İnsanlar, benzerlerini tanımlayarak zapt-u rapt altında tutuyor. “ Bu Fenerbahçelidir. Bu Galatasaraylıdır.” Bir Fenerbahçeli, hayatının sonuna kadar böyle kalmalıdır. Galatasaraylı olamaz. Olduğunda “dönektir.” Olduğunda dönmüştür. Olduğunda dönüşmüştür. O artık eski insan değildir. O, başka bir şeydir. O, başkalaşmıştır.
Başkalaşmaktan insanlar neden bu kadar korkar? Beyin reflekslerini rahatsız eden bu tanımlamalar, alışılagelen düzeni ve düzlemi anlam boyutunda bozduğu için rahatsız eder kalabalıkları. Tanımını koyduğun her şeyi kendi cehennemine göndermiş oluyorsun.
Cehennem rahat hareketlerle dolu. Tanıdık yüzler, solgun ama senlik yüzler, aşina cümleler, ritmik ifadeler, kabul görmeyen kulaklar, çürümeye yüz tutmuş yüzlerce dudak ve dudaklara bağlanan duygular düşünceler, ezber ideolojiler, donmuş çeneler…ler…ler ..ler.
Cehennem tanımlanamayan cisimlerin iniş yeri değil. Tanım, cehennemi ayakta tutuyor. Rahatlatır bu bilmeler. “Evet , evet…öyledir. Ki öyleyse de şöyledir. Ve şöyleyse şuna şuna tepki gösterir, şuna şuna sevinir. Ve şuna tapınırken, şunu önemser.”
Tanımlamaya bak. Rahatlamaya bak. Keyfine bak. Dürtersin, hemen harekete geçer. Dürt bakalım şu takkeliyi! Dürt lan dürt!
- ıhhııııı!
- Zekat kimlere verilir?
Evet, kim dürtüldü?
- Bir takkeli.
- Zekatı kimlere…Pardon, ne tepki vereceği belli miydi?
- Evet.
- Nasıl evet! Adamın beynini mi okuyorsun?
- Hayır.
- Ya ?
- Dünyasını okuyorum.
- Nasıl yani?
- Zekatı birilerine verecek.
- Belli mi bunlar?
- Belli.
- Nerden belli?
- Toplumun kategorize yeteneğinden.
- Zekat kimlere verilir peki?
- Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ve Ayşe ÖZGÜN’e.
- Karıştır. Dönüştür.
- Nuri Yaşar ÖZGÜN ve Ayşe ÖZTÜRK.
- Güzel bir iğrençlik.
Kim dönüyor?,
Saatte kaç km hızla dönüyor?
Neye dönüşüyor?
Bak, dünya dönüyor…! Hem kendi çevresinde hem de (bir rivayete göre) güneşin çevresinde…
Kirli sakallarıyla televizyonlara bulaştı. Bu sakal, çalıştığı tv.nin muhafazakar bir kanal olmasıyla dindar bir görüntü aldı. Birilerinin kafasında tüm haberler kirli bir sakaldı. Kirli bir sakaldan akardı haberler. Kirli bir sakaldan akmayan haber, haber sayılmazdı. Sakalı olmayan haber, haber mi olurdu? Haber kirli bir sakaldan yayılırdı kulaklara. Ulaştığı her kulakta temizlenirdi bu haberler. Bu sakalın kirliliğinde temizlenirdi söylemler.
Temiz kesilmiş, çevrelenmiş, çemberleşmiş bir sakal değil. Öylesine bir sakal görünümü de veriyordu aslında. Yüzünü sabunlamaktan hoşlanmayan bir adamın yüz kılları gibi de duruyordu. Ama birileri özellikle “her bir sakal tanesinde birkaç melek tutunduğunu/asılı olduğunu” ısrarla söyledi.
İmam Hatipliydi üstelik. Babası da imam. Yani tüm bunlar, onun dindar/dinci olmasını gerektiren şeylerdi. Zorundaydı sanki dindar olmaya. Sokak baskısı, çevre baskısı, mahalle baskısı…Olup olmaması çok da önemli değildi. İnsanlar onu böyle gördü/görmek istedi.
İçinde bulunduğu çevreye göre davranması gerektiğini kendisine fısıldıyor muydu, bilemem. Ama bir yerde duruyorsan, o yerin durumuna göre racon keseceksin. Kalabalıklar, tavırlarını koymuşlar zaten ezelden. “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.” Satamazdı zaten. Salyangoz, başka mahallelerde satılırdı. Müslümanlar, “Denizden babam çıksa yerim.”demiş olsa da salyangoz, bu mahalleye ters arkadaş.( Ulan biz, salyangoz ile ıstakozu karıştırıyoruz galiba.)
Salyangoz bir işe yaramazdı zaten. Ne etinden ne de sütünden yararlanılacak bir şey değil. Koyun olsa anlarız. Ama değil. Neden salyangoz çiftlikleri kurulur, beslenir , ve bunun seri üretimine geçilir? Anlamam abi.
Salyangozu yiyen ve önemseyen mahaller de vardır mutlaka. Yemiyordur da olabilir. Ama salyangoz var onların hayatlarında. Salyangozu sevmeyen mahalleler, “Salyangoz ne işlerine yarar bu deyyusların? Olsa olsa zıkkımlanıyorlardır bunu. Başka ne olacak?”da derler.
Neydi ki bu salyangoz? Niye bu kadar sözü edilen bir şey ki? Tavaya konup patates kızartır gibi kızartılsa…Haşlansa mesela…Ne bileyim, çiğ çiğ yense…? Böyle bir şeyi denedi gibi bu haber spikeri. Salyangozlarla uğraşıyor son zamanlarda. Müslüman mahallesinde salyangoz şirketi açmaya kalkıştı. Alt yapıyı kurdu. Çalıştı, didindi.
İfadesiz bakan gözlerine bir türlü alışamadım. Birilerine öykündüğünü söylerdi hep. Ali KIRCA’yı bu öykünmenin başına oturturdu. Her yönüyle onun ciddi bir haber spikeri olduğunu söyler, tutumları, habere konuk cümlelere olan hakimiyetini bayraklaştırır, bu işin tabiri caizse(caiz olmasa da olur, icazet aramıyoruz) orospusu olduğunu söylerdi. Ve kendisi de böyle bir orospu olma hayaliyle yaşadı.
Sonra,
Ne olduysa oldu birden bu adam “dönek” oldu.
Ulan! Bu adam aynı adam değil mi?
-Hayır abi! Saf değiştirdi. Karşı tarafa yüzerek geçti pezevenk.
-Eeee…geçti geçti ne oldu yani?
-Sattı bizi abi! Olur mu böyle şey?
-Ulan “biz” kimiz, bizi kime sattı, niye sattı, kaça sattı?
-Bırak Allah’ını seversen ya…!Dönek işte.
-Oğlum bu adam zaten “ben dönmeden önce…” ile başlayan cümleleri çekinmeden kuruyor. “Birileri bana dönek diyorsa ben, onların algılayışıyla döneğim. Bununla yüzleşebilirim.”diyor zaten. Bunun ötesi var mı lan?
-Abi, sen bu adamı niye savunuyorsun ya? Sen de canımı sıkma ya?
-Ulan…! Adamı savunduğum, yada savurduğum yok. Kimsenin döndüğü yok. Kimsenin yüzerek yada koşarak karşı tarafa geçtiği yok. İnsanların fikirsel kamplaşmaları militan yaratıyor. Ve kelimelerin tetiğine basıyor insanlar. “Bizdendir- Onlardandır.” kavramları herkesin kafasında birer bayrak. Mevzi konumunda bu kavramlar. Kafasını kaldıranı mıhlarlar. Bu toprakların “a” şahsı-gazetesi-televizyonu-fikri-ideolojisi-dini-Allah’ı-kitabı; “b” şahsı ve arkasında gelecek kelimelerden ne kadar farklı ya hu ?
Şunu da nakşedelim: Bu topraklarda yaşayan insanlar yaşantı ve algı noktasında en uçlarda gezinenler de dahil birbirlerinden ne kadar farklı olabilirler. Ben insanların değiştiğini ve değişeceğini düşünmüyorum. Abartmayalım. Amasya genelgesinde alınan kararı tekrarlamakta fayda var: “Hayat bir bütündür, parçalanamaz.”
Moruklar bazen haklı:”Yedide neysen yetmiş yedide de osun.” Hayatta “güzellik yaratmak” ile “çirkinlik yaratmaktan” başka bir şey yoktur. Bunlar da içinden geçirdiğin niyete bağlı.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız