"Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim, öfkem yaşayamadıklarıma..." Kadim dostlarımdan birinin yirmili yaşlarda bana hediyesidir. Ki deli bir rüzgarın peşinde savrulduğum yıllar ve ben biyoloji öğretmeni olmak istemediğimi farkettim o zamanlar. Üç sene sırasını çürüttüğüm okulu bıraktım ve dersaneye gittim bir kaç ay kadar, tekrar üniversite sınavına girmek için. Neyse lafı uzatıp içine turp suyu sıkmadan sadede gelelim.
Bir tane çok genç ve aşırı solcu çocuk var bizim sınıfta ve kendisi alevi. Bir gün öylesine konuşuyoruz bana demez mi "Sen Pir Sultan'ı bilir misin?" diye. Gençlik güzel şey, heyecan ve cehalet. Dedim "Sen nerelisin?" "Samsun Ladik" diye cevapladı. "Ben de Sivas'lıyım...!" diye bağladım muhabbetin ucunu. Aradan bir kaç ay geçti, bu genç ve aşırı solcu kardeşimizi bir trafik kazasında kaybediverdik ve haber bomba gibi düştü dershaneye o günün akşamı. Samsun'a gelirken minibüs kaza yapmış, takdir-i İlahi.
Dershane otobüs ne ayarladı biz sınıf arkadaşlarını cenazeye yetiştirdi. Genç ölümü çok kötü, ailesi için diyebilecek hiçbir şey yok, anne, baba perişan ve bir avuç toprak atıp ayrıldık sonrasında biz. Sonra dersliğe bir pano oluşturdular bu kardeşimizin adına ve ben de tutup kadim dostumun üstte yer alan sözünü (kendisine ait veya değil, açıklamakta fayda var) iliştiriverdim bir köşesine. Sonra bir kız, hani neredeyse devrimci olamayacak kadar güzel bir kız bir tenefüste yanıma geldi. " Sen panoya yazı yazmışsın ama seni hiç sevmezdi biliyor musun?" dedi gözlerimin içine baka baka, "Bir şey söyleyeyim mi, ben de onu hiç sevmedim, ama artık farketmiyor..." deyiverdim. Devrimci olamayacak kadar güzel kız hiç bir şey demedi ve arkasını dönüp gitti. Rahmetli, nur içinde yatsın aleviydi ve benim ne kadar çok alevi dostum olduğunu bilmeden ve hatta o sıralar bir alevi arkadaşımla aynı evi paylaştığımı bile bilemeden ve beni hiç sevmeden çekip gitti. Ama o Hak'kın rahmetine kavuştuktan sonra ben onu hep sevdim, halen öyle...
Şimdi ben 'geyik meydanın'da elin gariban Lidya'lısına niye sövdüm? Benim üniversiteden bir arkadaşım vardı, ekmek yedik beraber, sonrasında bana bir kaç iş ayarlamışlığı da vardır ki ekmek yedim sayesinde Allah razı olsun. Ben bir kredi çekme olayına giriştim son zamanlarda ve yakınımdır diyerek kendisine başvurdum. Ama kazın ayağı öyle değilmiş meğer, en son telefon çağrıma cevap gelmedi, arkasından bir tam gün bekledim ve "eyvallah" diye mesaj çektim. Sonra işte mazeret vesaire ve eyvallah ile bağlanan bir mesaj geliverdi. La ben neydeyim bu saatten sonra açılmayan telefonun mazeretini. Eyvallah'lar çarpıştı gari diye bir mesaj da ben çektim. Para çok şeydir ama her şey de değildir be yav, hem ben para da istemedim ki, sadece kefalet namına bir el uzatır mısın diye talepde bulundum. Şimdi ben haklıyım değil mi? Ama O'da kendine göre haklı. O'nu hala seviyorum, ama biliyor musun içimde bir yerlerde kırıldı gitti bir şeyler. Sevgili drsitare'nin başlığına sadece cins-i latif'ler yazı yazıyor ya, bizim de ara sıra kırılganlığımız tutuyor be kız anem, onu haber edeyim dedim...
“...Hani neredeyse devrimci olamayacak kadar güzel bir kız ” Bir sürü erkeğin arasında ne işin var kızım? Vardır ya her şeyiyle erkeklerden oluşma kızlar. Erkek gibi davranır, öncüllerini değiştirir. Özgürlük eşitlik, adalet kavramlarını cebinde taşır ruj takımı niyetine.
Özgürlük kavramını dudaklarına sürer. Öpemem..! Walla öpemem. Bir kadın dudağına güvenir, rujuna değil.
Eşitlik kelimesini boynuna kolye yapar. Bakamam…! Kadın boynuyla vardır. Kaç devrim yaratır o boyunla Neron bilir, Napolyon bilir, Hitler bilir. Napolyon o kolyeyi bahane ederek kadının boynunu öper. Kokusunu alır ve Avrupa’yı ikiye bölecek bir hayalet olma cesaretini oradan çalar. Hitler, eşitlik kavramını yanındaki metresinin boynuna kurşun yapar. Paris, Helen’in devrimidir.
Adalet…Yaratan adalet kavramıyla sınar kullarını. “Çirkin kızlara acırım hepsi devrimcidir. Ve tek sebebi tanrıdır devrimci oluşlarının.”
Güzel neyi devirmek istesin ki? Hangi sultan saltanatından vazgeçer/vazgeçmek ister? Devrim proleter yapının üstte olma isteğinden başka nedir ki? Proleter yapının burjuvalaşması. Çirkin bir kızın komplekslerini bir sürü erkek arkadaşla kapatmaya çalışması. Kadınlığından vazgeçer gibi yapıp “kadınlığını bir cerahat gibi taşıması…” Hangi devrim sahicidir. Bir kadın için. En ciddi devrim kadın için estetik operasyondur. Estetik ameliyatlarının mucizeler yaratması. Çirkinin Tanrıya başkaldırması. Tanrının ona farklı güzellikler vermesi bu sefer. Hiçbir kadın gözle görünmeyecek bir güzelliği istemez. Tanrıya bundan kızar, sesli sessiz.
Güzellik ve devrim bir birinden çok uzak şeyler. Üniversite yıllarında devrimci oluşumun en büyük sebebi ,"Hani neredeyse devrimci olamayacak kadar güzel olan o kızdı."
Ne diyordu o saçma sapan cümle? " Çirkin kadın yoktur; bakımsız kadın vardır." Öyle miydi saçmalığı tüketime ve tüketilmeye dair.
Çirkin kadın/erkek gerçekten yoktur. Kendisi olduğu ve kendinde/ediminde olduğu sürece. Sanal uğraşlar ve öncüllerdir insanı çirkinleştiren/mutsuz kılan.
Her ne kadar askerden ayrılırken orada yaşadıklarımıza dair hiçbir şey yazmamak üzere imza attırsalarda, ben tek ayağımı kaldırdıydım daha o vakitler. Ben yazarım kardeşim, yemişim ortaçağ kurallarını...
Hayat-ı idame...
Eğirdir'e geldik ve bu ibareyle tanıştık. En zorlu eğitim, üzerine kurulan efsanelerin haddi hesabı yok, eskiler seviyorlar, yenileri efsanelerle afsunlamayı. Bize orta ayarda yiyecek dağıtıldı ve tam on yedi saat yürütülerek hepsinin bitmesi sağlandı, içeriye girerken arama yapılacak hikayesiyle uyuşturulduğumuz için bir kaç paket zula sigara haricinde neredeyse cıscıbıl giriverdik içeri. Kovada gölüne uzanan bir yarımada ve göl hariç gidilebilecek hiçbir yer yok, her beş metrede bir asker, sonbaharın son günleri ve dehşetli ayaz var. Ast üst kalkıyor orada, içerde üç gün geçireceğiz ve herkes kendi başının çaresine bakacak. Serçeden kertenkele'ye hayvan yakalayanlar mı dersin, bir sigarayı beş ağza değdirerek içmeler mi, anlatmanın mümkünatı yok ne derken, biz iki tane deli, hadi o laz Trabzon'lu da bana ne oluyor gibisinden hiç düşünmeden, aslında biz buradan kaçarız diye bir fikir attık orta yere. Etrafta geniş yankı buldu, çünkü yemek zaten tükenmiş, sigara ise sadece o geceyi halledebilecek kadardı arkadaşlar arasında. Su dert değil, gölden al kaynat iç. Hemen para toplandı ve ne alacağımız kararlaştırıldı. Öğleden sonra iki gibi gölün kenarından sürüne sürüne kaçtık. Yolda üstümüzü değiştirdik ve bulabileceğimiz tek sivil kıyafetleri, yani yine askeriyenin eşofmanlarını giyerek, dağ tepe gizlenerek dört saatte nihayet bir köye vardık. Bakkala bir girişimiz vardı ve yaklaşık yarım saat sonra da çıkışımız. Arkamızda bir manga askerin ihtiyacı var, neredeyse raftaki tüm sigaraları bitirdik, beş kilo çay, on dört makarna, şeker, akla ne gelirse on poşet kadar malzeme aldık. Sevgili kumsaati'nin aç köpek fırını deler sözünün canlı şahidiydik o gün. Sonra şansımız yaver gitti ve bir traktörün arkasında yolculuk yaparak hava kararırken kampın karşısında indik ve elbette iki kilometre kadar uzağında. Sonra yürüdük ve yolun berisinde tam kampın karşısında ormanda beklemeye başladık. Arada bisküvi ne atıştırdık, sigara içtik derken saat dokuz oldu hava epeyce karardı, bizim lazı aldı bir kaşıntı, gidelim de gidelim diye tutturdu. Benim niyetim gece üçe kadar beklemek, ama ısrarlarına dayanamadım ve harekete geçtik. Strateji, planlama ne derken, gölün kıyı şeridinden ilerlemeye başladık. Zaten kamptan kaçmak sorun değilmiş, asıl mesele içeri sızmakmış, derken bir asker bizi farketti ve tüfeğini doğrultup "dur kimdir o" diye bağırdı. Biz de tüfek yok, kampta bırakmışız, eşofmanlayız, elimizde poşetler ve asıl giysilerimiz karnımıza sarılı, akşam vakti çıkan soğuğa çare. Hemen tornistan edip geri kaçtık ama haber yayıldı etrafta ve bizi aramaya çıktılar ve yarım saat içerinde elbette buldular. Meğer daha kaçarken tesbit edilmişiz, bizi bekliyorlarmış o saate kadar...
"Alemin uyanığı siz misiniz ulan? Gelin bakalım hele yamacıma..." Eğirdir'de her türlü komutanla tanışmışız, zaten Güneydoğu'da görev yapan seçkin askerlerin ve bu arada hafif kafayı yemişlerin dinlenme kampı sanki mübarek, ama bu şişman ve en kalın perdeden erkek gibi konuşan yüzbaşıya ilk defa rastlıyoruz. Devasa bir ateş yaktırmış, hemen yamacında közlerin arasına gömülmüş demliğin içerisinde çay fokurduyor, içerde kalan üç yüz doksan sekiz asteğmen adayının aç olmasına inat et kavuruluyor diğer yandan. Görmedim ama adım gibi biliyorum ki, gecenin ilerleyen saatinde içki muhabbetine gireceklerdir, yoksa o gece bitmez öyle ateş başında. Herneyse, gittik yanına, poşetleri elimizden aldılar, önüne dizdiler, bir yarım kilo çayı alıkoydu, diğerlerini askerlere dağıttırdı. Gitti bizim sigaralar ne diye içimiz giderken, "Ne söyleyeceksiniz bu duruma?" diye orta yere söylendi. Laz atladı, "Komutanım, şansımızı denedik..." Bir sus oğlum ya, Allah aşkına diline kilit vur diye içimden bastım küfürü ama, ateşi karıştırarak, "Atı seven, ..uruğuna katlanır!" diyiverdi komutan. "Soyunun!" diye gürledi arkasından. Şaşırdık, kal geldi diyor ya zibidi zevatı aynen öyle kalakaldık olduğumuz yerde. "Ne duruyordunuz ulan, soyunun hemen..." sert emriyle üstümüzdekileri çıkartmaya başladık. En son don atlet kalınca, "Atleti de çıkartın!" emri geldi. Emir demiri kesti, atleti de çıkardık. Çağırdı askerlerini, "Bağlayın bunları ağaca..." dedi. Askerler koşuşturdu, gecenin ayazında tüm vücut tüylerimiz ayağa kalmış halde sürüklediler bizleri. Kocaman bir ağaca yan yana yasladılar bizi. Laz hala konuşuyor, "Oğlum sıkı bağlamayın, bak ben Trabzon'luyum, sivil de yakalarsam ebenizi vesaire" , ama o konuştukça askerler daha sıkı bağlıyorlar urganın ucunu ve o komandolara özel bağlama tekniğiyle bizi ağacın sert kabuğuna yapıştırıyorlar habire. Bu öyle bir teknik ki ders olarak okutuluyor haberiniz olsun, gemici düğümünden kör tapaya binlerce ip bağlama türü uygulamalı olarak öğretiliyor. Herneyse, askerler işini bitirip çekilince Laz'a dönüp, "İyi ki bugün paçalı don giymişiz adamım..." dedim ve soğuktan kıçımız donarken hafif hafif, başladık birlikte gülmeye!
Ne kadar süre arkamız ağaca yapışık durduk bilmiyorum, çünkü belli bir saatten sonra zaman mefhumunu yitirdik ikimiz birlikte. Kollarımızı birbirimize sürtmeye çalışıyoruz ama nafile, soğuk olabilecek her yerden işliyor içimize, derken, artık iyice dayanılmaz bir hal alıyor durum. Laz bağırıyor, "Donuyorum ulan, kurtarın beni..." diye ama dinleyen kim. Bir ara artık kim olduğu belli değil, biri gelip gözbebeğimizin içine içine el fenerini tutuyor. Sınıra gelmişim zaten, okul komutanı olsa umrumda değil, "..ktir git ulan!" diye tıslıyorum, dişlerim takırdarken bir yandan. Bir müddet daha tutuyor feneri gözlerime, sıkılıp kapatıyorum gözlerimi ve karanlığa dalıyorum ve sanki daha çok üşüyorum o an. Allah'tan ayaklarımızda çoraplarımız ve postallarımız duruyor hala, ama geri kalan taraf zangır zangır titremeye başlıyor bu sefer. Aklıma nereden geliyorsa, Laz'a Faroz mahallesini soruyorum yeniden, en sevdiği konu, şöyle piskopatız, böyle delikanlıyız, elli kere dinlemişim geçmiş zaman içerisinde, ama bu sefer yüz vermiyor nedense, öksürmeye başlıyor bir yandan. İpler bile halimize acımış bizi biraz gevşetmişler ya da biz o sürede biraz çekmişiz sanki. Ben bu sefer o an aklıma gelen en devrimci türküyü söylemeye başlıyorum. Zülfü'den "Yiğidim aslanım!" o bitiyor, Grup Yorum takılıyorum, olmuyor Ahmet kaya, ama hiç kimse ses vermiyor, Laz "Baba sus azcık daa..." deyince aklım başına geliyor. Derken birileri gelip resmimizi çekiyorlar o halde ve benim bu resmim okul envanterinde yer alıyor ama biz bir türlü göremiyoruz bu resmi sonrasında.
Meğer bizi bağlatan komutan keşfe çıkmış o arada ve kendisi gelene kadar bekletilmemizi emretmiş. Artık ne kadar sürdü bilmiyoruz, geldi amcam ve iplerimiz çözüldü verdiği emir sonrası. Giysilerimiz teslim edildi ve ateşin kenarında giyindik. Yüzbaşı, giyindiğimiz halde tir tir titreyen halimize bakıp "Sabah saat sekiz de beni bulun!" dedi sadece.
Kampa doğal yollardan üç beş asker eşliğinde giriş yaptık, ama nereye gideceğimizi şaşırdık önce, ortalık zifiri karanlık, bilmiyoruz ki bizim çocuklar nerede. Ama meğer tüm kamp duymuş olayı, biraz içeri doğru yürüyünce rastladığımız ilk kişi, elimize birer sigara tuttuştutup arkadaşların yanına kadar bize refakat etti, sağolsun.
Bizim çocuklar naylondan kocaman bir çadır kurmuşlar biz yokken, önüne de esaslı bir ateş yakmışlar, ayağa kalkarak karşıladılar bizi. O an kendimi kahraman gibi hissettim, hani sadece nazi kamplarında Yahudilerin yaşadığı türden bir mazlum dayanışması türünden. Ama bu sefer film değil gerçek, çocuklar ellerinde yiyecek namına ne varsa önümüze yığdılar, sırtımıza battaniye attılar ve ateşin karşısına oturttular bizi...
Kaptırdığım poşetlerden arakladığım bir paket sigarayı, gömleğimin cebinden çıkartıp önlerine koydum ve hikayeyi özetlemeye başladık daha ateşin başına oturur oturmaz. Laz hemen sazı eline aldı tabi. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ben artık uyumaya hazırlanırken hala anlatacak şeyleri vardı ama benim artık dinleyecek dermanım kalmamıştı. Sabah sekizde nerede olduğunu Allah bilir, bir şişman yüzbaşıya tekmil vermemiz gerekiyordu nasılsa...
Kırmızı ışıkta durunca bazen içimden geçiyor, peh diyorum beni durduran şeye bak. Kırmızı!
Acemilikteydeyim, acemiydik hepimiz ustalaşmak adına daha önce çizilip denenmiş ve ''pek sonuç vermediğine inandığım'' bir yolla enteresan diyebileceğim bir takım durumlara bizzat şahit oldum.
Hadi biz mantığını bile tartışmadığım bir kurala uymamazlıkta yapmamıştık henüz. Kulakları çınlamasın bir Murat çavuş var idi. - Ben dedi, torunum olmasanız size neler yapardım da, torunumsunuz kıymet bilin. Sistemin gücünü öyle bir biliyordu ki 300 küsür kişiyi bir gebertilesi bakışla aşağılıyabiliyordu. 15 er metre uzunluğunda beş sıra ikili masalar vardı gazinoda, orada otururduk yatabilirsiniz diyene kadar. Dedi ki bana deney yaptırmayın, sizi bu iki araya sığdırırım. Eh devrem arkadaşlarının gazıyla hemde yapıcı gazıyla deneye başladı. Hepimiz oturduğumuz masalardan kalktık ve beş sıra masa arasındaki 1 küsür metrelik boşluğun sadece ikisine sığmaya, sığdırılmaya çalıştık. Ten tene demek mütevazi kalır, askerde kardeşten ötesindir durumu bu olsa gerek. Laz arkadaşım, kulakları çın çın çınlasın, dipdibeyiz ve bir zaman sonraki haklı serzenişiyle -belum, uy belum, kopti... diye diye ve ben güle güle ve peşinen Halil arkadaş güle güle uzun sayılacak bir ara yaşadık. Murat dedenin torun sevgisinden olsa gerek yeter dedi. Herkes masadaki yerlerini kaptı. Bana ve benim gibi bir kaç kişiye yer kalmadı(en sevdiğim durum). Ortadaki kolanlardan birisine sırtımı yasladım ve yere oturdum. Arkam usta çavuş askerlere dönük ve onları göremiyeceğim bir sutun arkasındayım. Az vakit geçtiki bir baktım yanımdan birisi sürüne sürüne geçiyor tam ne oluyor derken peşine birisi daha ve peşinde bizim Halil. Yine gülme aldı. Dedim Halil ne oluyor, yüzünde hem güler hem isyan halle birşey demeden devam etti yoluna. Sutunun kenarından arkaya baktım ne oluyor diye, bizim torun sevgisi büyük müstakbel dedemizi yanından geçerken kafasına deydiği kişi yatıyor demin kardeş olduğumuz boşluğa ve ikli dakika sonra benim yanımdan süzülüyor. Yılanın başı belli değil.
İlerleyen zamanlarda dede rutin konuşmalarının birisinde, - torunlar beni anlayacaksınız, biliyorum küfrediyorsunuz ama anlayacsınız gibi duygu yüklü bir konuşma yaptı. (Ki kurduğum bu cümleyi bile ben romantikleştirdim biraz). Peşine şimdiden anlamış ve usta asker olmaya pişmiş kardeşlerimin kafa sallamaları, en az cümle kadar duygu yüklü bir biçimde.
Ne mi oldu. Bütün acemiler usta oldu. Acemilikte bıraktığım kardeşler, usta birliğinde belki biçim olarak başka olsada bir elekten geçip ustalaşmıştı. Usta birliğindeki acemiliklerinden bile okunuyordu gözlerinde ki ustalık. Vaydı aceminin haline. Daha şimdiden.
Kırmızıdan ne anlamlar çıkar.
Askerlik anısıyla sayfayı işgal etmek istemezdim. Laz deyince aklıma düştü ta dünden.
"Kediler dokuz canlıdır."
-Anonim-
Moruk sözü olduğunu hep düşündüm. Bildim...(Pascal, kediler cennetindedir, yukardaki hurafeyi bozduğu için. Üzülme...!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız