Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 319 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazete Kültürü
 ERTELEYEN ÖĞRENCİ PSİKOLOJİSİ
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

İnsanı kullanma kılavuzu


İnsanı kullanma kılavuzu
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel
Yazar Mesaj
kertenkele
Üye


Kayıt: Aug 17, 2004
Mesajlar: 169

MesajTarih: Prş Nis 03, 2008 6:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Amin!
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Nis 04, 2008 8:00 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

...

“Hadi ya! Söyledi mi, Allah aşkına…? İnanm(aaa)ıyorum…! Ya…söyle ne olur, söyle…? Gerçekten söyledi mi? Bak ölümü gör…! Yaaa…! Niye böyle yapıyoosuuuun? İnsanı çıldırtırsın sen valla…Anne,şuna bir şey söyle ya…?”

“ Lanet olsun cırlatma o orospuyu !!! Tepemi attırmayın. Dünya benim sorumluluğumda birkaç gündür. Uzay boşluğunda bir yere toslayacam ha…!”

Hilmi niye böyle şeyleri dinliyor? Bilmiyorum ki…Ama sorsam; hayat bu tür basit cümlelerin içinden geçer diyecek. Bu bir tahmin. Ama görüyorum; Hilmi ciddi ciddi bu tür şeyleri dinlemeyi seviyor. Kulak kabartıyor. Ellerini ovuşturuyor. Burnunu birkaç kare ovuşturduktan sonra büyük bir karar verme aşamasına gelen insanlar gibi yerinden doğruluyor. Boğazını temizliyor. Tam bir şey söyleyecek. Tüm kelimeler yüzünde bir iz bırakıyor sadece. Gülümsüyor. Hepsi bu.

“Anne ya…! Söylemiyor bana onun ne dediğini. Bana işkence ediyor. Onun söylediği sözler bana ait ama bana söylemiyor. O sözler benim sözlerim. Benle alakalı. Karnında tutuyor. Karnında tuta tuta ya hamile olursa! Anne ya...! Sevgilimi elimden almaya çalışıyor. Bak şimdiden onun sözlerini karnında taşımaya başladı. Bana bak! Ben sevgilimi kimseye yedirmem tamam mı kızım? Yedirmem…! Var mı o göz bende? “Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.” Bak…! “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” Annadın mı kızım annadın mı? Tüm istiklal marşını bana burada ezbere okutturma kızım! Ben istiklal marşının on kıtasını bestesiyle beraber okurum annadın mı kızım???!!!???!!! ( Bu tür cümlelerin sonuna soru işareti mi, ünlem mi gelmeli? Yahu Hilmi kızıyor. "Ne biçim kelime işçisisin?”diyor bana. Ben vurgu açısından düşünüyorum ya…)

Hilmi,bunları dinlerken bir yerlere gittiğini düşünüyorum. Dinliyor yahu, dinliyor…Hatta zevk alıyor. “ Sade istekleri var bu insanların.” diyor. “ İstekler abartılmadığı sürece hayat kolaydır.” diyor. Gülten’in neyini seviyor diyorum çoğu zaman kendime? Ama yormuyor onu bu sevgi. Tam tersine hayatın içine içine sokulurken kapı önünde durmuyor hiçbir zaman. Daima içerde olma hissi veriyor ona bu durum. Dışarıda olmak ayaz sebebidir. İçin donar kendi gölgeni yakarsın. Tutuşur bu gölge. Mazot olur, benzin olur,yer altının yer üstünün yanacak bütün zenginlikleri olur. Yanar, doğal gaz olur. Kaçak kullanım diye ihbarname gelir. Sayacı Hilmi çoktan kendi beynine yerleştirmiştir. Operatör ve numaralar.

“Anne ya…!!! Bana vermesi gereken şeyleri vermiyor. Çalıyor bana ait olan sözleri. Bu sözler bana lazım. Bir başkasının sözleri ve malzemem bunlar benim. Ruhumu besleyen bu ritmik cümleler, dedikodunun en semiz yönü. Beynim aç. Ruhum aç. Kalbim aç. Ve bu görmüyor mu?” mu demek istiyor Hilmi ne dersin? “ Yok…yok…öyle demek istemiyor.”diyor ve “ Sen olayları nasıl da dallandırıp budaklandırıyorsun.”diyor bana. “Bak insan acıktığı zaman açıktım diyebilmeli kolayca. Uzun uzadıya izahat ve cerahata gireceğine acıktım diyebilmeli. İnsan niye lafı şöyle dolandırır: Benim kan şekerim düştü aslında. Bu demektir ki artık miydemin ve bağırsaklarımın kalori olarak vücuda sunabilecekleri bir şeyleri kalmamıştır. Miydem gurulduyor. Halsizim. Yorgunum. Demek ki açım/acıktım. Böyle bir şey değil yaw. Öyle bir şey değil.”diyor Hilmi.” Acıktım. Bitti.Sevdiğini dolandırmadan söyleyebilmeli. Konuşabilmeli. Yeri geldiğinde kükreyebilmeli.”diye de ekliyor. Acıktım demek kadar kolaydır “ seni özledim” demek. Susadım demek kadar akıcı olmalı “sana susadım” demek. Çay istemek kadar rahat olmalı “sana çaysadım” demek.

“Anne ya…!!!”
“Kes sesini….!!!”
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Prş Nis 10, 2008 7:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Son kullan(ıl)ma tarihiniz/miz : .../.../200...

Oraya bir tarih ya da tarih olacak bir şey yazsanız=?
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Nis 11, 2008 3:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

….
Bir ilaç olmak zorunda mısınız, kullanma tarihiniz olabilmesi için. Belki de zehir zıkkım bir ilaçsınız. Belki de “kemoterapi” fasonusunuz. Belki üstü şekerle kaplı içi “mırra- alake” bir şeysiniz. Bonibon görünümlü ilaçlardan da olabilirsiniz. Dışınız janjanlı-kımıl kımıl-fosforlu-renkli; içiniz zehir zemberek olan ilaçlardan olabilirsiniz.

Söylesenize bana son kullanma tarihinizi.

Hangi çaresizliksiniz? Kimi zehirlediniz? Kimle zehirlendiniz? Zehrinizin etkisi ne, nasıl yayılıyor hayata? Radyasyon tehlikesi mi taşıyorsunuz? Yaklaşanı sakatlıyor musunuz? İçinize bükülürken acıyan tarafınız ne?

Söylesenize bana “zehrinizin son kullanma tarihi” ne?

Bağlanmayı, sevmeyi, yaşadığınız dünyanın pencerelerini silmeyi, dışınızda akan dünyaya biraz daha yakından bakmayı denediniz mi hiç? Çağıldayarak Ahmet Arif’in şiirinde “Dışarıda gürül gürül akan bir dünya” var , kulak kabartır mısınız? Çırılçıplak bir ruh giyinerek çıkar mısınız dışarı? Giyinmeden çıkarsanız dışarıda üşüyeceğinizi mi düşünürsünüz? Sahi aşık olmaktan korkar mısınız? Aşka dünyanın en illet şeyi gözüyle mi bakarsınız? Kadınlığınızdan ve erkekliğinizden korkar mısınız?

Söylesenize bana “kadınlığınızın/ erkekliğinizin son kullanma tarihi” ne ?

Güçlü gözükmeye çalışmanın dayanılmaz cazibesine kapılmıyor musunuz? Ne kadar konuşuyorsunuz kendi aksaklıklarınızla? Kafanız(mız)da yarattığınız tanrıların heykellerini nereye sığdırıyorsunuz? Nereye dönseniz bir puta çarpmıyor musunuz? Bu kadar put içinde ne arıyorsunuz sıradan bir “kul” olarak? Hangi tanrıya yem olmak için besliyorsunuz ruhunuzu ve bedeninizi?

Söylesenize bana “tanrılarınızın son kullanma tarihi” ne?

Susarken ölenlerden olabilirsiniz. Hayatın tüm boşluklarını konuşarak dolduruyor olabilirsiniz. Sustuğunuz anda çok şeyi kaçırdığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Durmadan ve durmadan konuşuyor olabilirsiniz. Kendinizle baş başa kalmaktan korkanlardan da olabilirsiniz. Yanınızda daima sizi sizden koruyacak gürültüler istiyor olabilirsiniz. Evet …evet böyle biri olabilirsiniz.

Söylesenize bana konuşmalarınızın son kullanma tarihi ne?

Belki her dem kullanılabilecek kadar sağlam bir ilaçsınız. Çay mesela. Ihlamur mesela. Papatya çayı mesela…ne bileyim bu ve benzeri şeyler. Böyle bir ilaç olma ihtimaliniz yok mu? Kullanılmak mı zorunuz(muz)a giden? Kullanılmadığınızı mı düşünüyorsunuz? Yapmayın…!Acıyın kendinize. Bunu söyleyecek olursanız rahatlayacaksınız.

Söylesenize bana son kullanma tarihinizi?

Ben sizden kullanılma şeklinizi sormadım. Soramam. Bunu da merak etmiyorum. Edemem. Çirkin olur, ki bu düşündüğünüz üzere hakarete döner yüzünü bu tür cümleler. İnsanlar bunları konuşurken öyle bir vurgu yaparlar ki “ Beni kullandı…!” İnsanlar en çok nerde kullanılır?
Aşkta mı?
Parada mı?
Politikada mı?
Siyasette mi?
Dinde mi?
Sanatta mı?
Acıda mı?
Sevinçte mi?
Kederde, elemde mi?
Duygusallıkta mı?
Salt akılda mı?


Sahi nerde kullanılır insanlar en çok? Bir katkı maddesi olarak nerede en çok kullanıldığınızı/tüketildiğinizi düşünüyorsunuz? Ne katıyorsunuz hayata?

Gerçekten, bana kullanılmadığınız tarihleri yazsanıza…?
Başa dön
kukulkan
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 20, 2007
Mesajlar: 947

MesajTarih: Cum Nis 11, 2008 3:32 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Son kullan(ıl)ma tarihiniz/miz : .../.../200...


Ortalama raf ömrü 65-70 yıl, defalarca kullan(ıl)abilir(iz).
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Çrş Nis 16, 2008 6:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevebileceğim ilginç bir cümle geldi bana:
"Kendi kendimi nasıl kullanabileceğimi bilmiyorum."
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Prş Nis 17, 2008 8:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Yaşlar ve dönemleri konuşuyoruz bugünlerde Hilmi ile. İnsan yaş gereği zıbıtır. Yaş gereği olgun davranır. Yaş gereği cinselliği listesinin başına oturtup sokaktan geçen ve soyulmak isteyen, genetiğinde taşıdığı kırıtmalarla yaşayan oradan beslenen, soyunukken daha güzel/daha rahat olduğunu düşünenleri hayatına katar ve gereği gibi/gerektiği yerde yaşamında tutar.

Yaş gereği soyutluğun içinde gezinir. Hayal kurar yaş gereği. Hassastır, kırılgandır, tembeldir, duygusaldır. Yaşın, o yaşı taşıyanın üzerindeki durumlarıdır bunlar. Hilmi, bu cümlelerin ortasında “Ne yani ben bir kadının memesini- kalçasını kırk yaşın üstüne geldiğimde düşünemeyecek miyim ?”deyince, “Sanmam!” dedim. Muhtemelen çok daha farklı şeyleri hayat listesinin başına oturtacaksın. “Evde tuz kalmış mıydı lan? Ayakkabımı iyice parlatmalıyım. Bahçenin şu tarafında organik tarım yapsam fena olmayacak ha!” demek gibi.

İşlevlerini yitiriyor bazı duygular insanda. Meşgale bulur insan kendine yaşına göre. Bunu da akla uydurur.

“Ha …iktir lan! Yaş dediğin nedir? Her yaşın kendisine göre istemleri ve edimleri var. Hareket alanına göre bunlar değişmez. İstek olduğu gibi kalır. Belki de daha fazlasıyla bakidir.”diyor Hilmi. “Ne kızıyorsun kardeşim seni yaşlı sınıfına mı koyuyoruz?”

Birden damarına basılmış gibi hareket eden insanlar da yaşlılık alametleri gösterir.

Yaşlanma korkusu modern bir hastalık diyorum ya ben. Bu hastalık kadında çok daha net ortaya çıkıyor. Hilmi bunu reddetmeyecek, biliyorum. Kadın, bedeniyle yaşar. Kadının güzel ve bakımlı olması çok önemli. Bunu önemsediği kadar önemsediği başka bir şey var mı? Kadın, bu güzellik hamallığına gönüllü olarak soyunurken erkeğin hayatını zenginleştirmek için yapar bunu. Kendisi bizzat bir süs eşyasıdır kendi için. Sever okşar kendini. Değiştirir. Beğenir- beğenmez; ama tınlamaz bunları. Beğenilmek ister. Ruhu bir başkasının malzemesi. Islak . Şekillenmeyi bekleyen bir hamur. Şekillendirilmek için avucuna bırakıldığı erkeğin elbisesini, ve dış cephesini ele geçirir önce. Ele geçirdiği erkeğin her şeyine acımaya başlar. Adam yerine koymaz bu felç olmuş hayatı/erkeği.Ele geçirdiği şeylere hürmet etmez. Çok hor kullanır. Hatta yok eder.

Sonra bu çamur ademin yaratılış hikayesine döner.

Tanrı ademe sorar: “ Ey Adem! Bu kim?” Adem, elindeki çamura bakar uzun uzun. “Bu benim öteki ben.”der. Tanrı yine sorar: “ Onu nasıl kullanacağını biliyor musun?” Adem, tanrıdan bir kullanma kılavuzu istemeyecek. Nasıl kullanılacağına dair bir ihtimal bile düşünmez. İşin içine merak, gizem, sır katılır. Refleksi hareketlere talip değil Adem. Sarmalanmış bir çamur deryasında yüzmek isteyecek. Denemek ister. Deneme yanılma yoluyla elindeki çamuru keşfetmek ister. Ve durmadan elindeki çamuru şekilden şekle sokmak için uğraşacak. Yok böyle bir şey. Ne yaparsa yapsın bu şekil aynıdır. Sıcaktır. Sımsıcak.

Elleri kirlendi Ademin. Yüzü kirlendi. Kalbi doldu ama. Kalbini doldurmuş olmanın hazzıyla bir kere daha sarılır elindeki çamura. Elleri çok net ve bariz bir şekilde belli bölgelerinde dolaşır bu çamurun. Çıkıntılarını çok sever. Kırmızı bölgelerini.

Adem, sadece dokunulacak bir şey yaratmak ister gibi bu çamurla uğraşır. Dokuna dokuna ona bu dokunma/dokunulma hissini verir/sevdirir. Çamur dokunulmak için yaratıldığını hemen hemen kabul edecektir. Anlaşma sessiz sedasız kabul edilir ikisinin arasında.

Yaş Adem’in bu çamurda dokunduğu ve yoğunlaştığı yerleri/bölgeleri belirler/belirliyor. Bir dönem gelir, gözlerine kilitlenir yüreği. Yüzü doyulmaz bir yaşam serüveni halini alır çamurun. Saçlarına takılı kalır bir dönem Adem’in ömrü. Boynu, göğsü, karnı uzun süre Adem’in Luna Parkı olur. Düşleri bu çamurun uzun ve biçimli bacakları kadar uzar gider. Düşer bazen Adem, bir taraflarını yaralar bu oyun parkında. Sızlar içi. Ama alışır yeni yeni numaralar bulmaya. Oynar uzun süre. Bu oyun bir şeyleri üretmeye yöneliktir. Neslin devamı içindir her şey. Çaktırmadan doğa/tanrı (ne derseniz) her iki cinsi bu oyuna dahil eder. Oynarlar. Doğum sancılarını hangi mantık kaldırır. Tüm canlıların sindirim sistemi çıkış yerlerinin nesi güzel? İlginç bir cazibe mekanizması işte.

“Ulan, hakikaten dallandırıp budaklandırdın ha! Nereye varmaya çalışıyorsun Allah aşkına?” diyor Hilmi.” Beden mi her şey. Üretim mi her şey. Cinsellik mi her şey?” Hayatın merkezinde olan şeyler bunlar. İnsan, ya karnından ya beyninden , ya elinden bir şeyler üretmek ister. İnsan ekmek/dikmek ile soğan ekmek/dikmek arasında bir fark yok filozof Diyojen için. Üretim sonuçta. Cemil sulbünden gelen çocuklarını sahiplenmeyip beyninden doğurduğu kitaplarına çocuklarım derken haksız mıydı? Cemil yıllarca kendi beynine sulandı durdu. Lamia, beyninde yarattığı/yoğurduğu bir çamurdu. Atölyesi beyniydi Cemil Meriç’in.

Dönem gereği, orta yaşı geçmiş insanların bitip tükenmek bilmeyen eşitlik,adalet, özgürlük kavramlarını ağızlarından düşürmeyip gençlerden de aynı şeyi yapmalarını beklemelerine tahammül edemiyorum. Luna Parkta oynayabileceklerden bunları beklemesinler. Yaşlar, Luna Park ve hormonsuz domates...

Bir dönem gelir. Adem, kendinden de bu çamurdan da sıkılır. Dokunmak istemez bu çamura artık. Ruhuna dokunmak ister bu sefer çamurun. “Var mı ki ruhu bu çamurun?” der kendi kendine. Ruhunu arar. Ruh modern zamanda çoktan satılığa çıkarılmış bir şeydir bu çamur için. Ruhu “güzelliğidir.” Ve “güzelliğin ruhu” afişe edilir her yerde. Güzel olmayanın ruhu mu olur bu durumda? Para eden tek şey güzelliktir bu çamur için. Bunun peşindedir. Her neyse, Adem kendi bedeninden de bir beklentisi kalmamıştır. Beden ve hazlar her ikisini terk edince ilgi alanları değişecek. İki moruğun Luna Parkta ne işi olur ki? Nefes bile alamazken ciğerleri, heyecana ne hacet? Yaş, çok şeyi değiştirecektir. Diri bir meme yerine, bahçenin bir tarafında yetiştirdiği hormonsuz domatesi avuçlayacak ve aynı hazzı alacaktır.

Yumuşak bir şeydir yeni yaratılan. Yumuşaklığıyla Ademi eğer,büker. Kendi çamuruna katar,yavaş yavaş bulaştırır kendi ruhunu avuçlarına sevdiği erkeğin. Çelişkilerle onu durmadan onu farklı şekillerde yaratabilecek yarı tanrı bir avuç arar bu çamur. Bulduğunda da çamurluktan kurtulur, kadın olur. Bir isim alır, Havva olur. Tapınır. Secdeye kapanır. Ezazil’in yapmadığı şeyi kendisi yapar secdededir. Havva mutluysa başını secdeden kaldırmak istemez. Mabedini ve mekanını bulmuştur. Tapınır, kadın olur. Tapındıkça güzelleşir. Güzelleştikçe tapınılacak bir şey olur. Mutlu değilse yarı tanrıya/erkeğe her zaman Ezazil olur. Kovulmaz, kendini kovdurur. Bir başka dünya kurar. Dünyaları(yuvayı) kuran kim dersiniz? Dişi kuş. Dişi çamur.

“Oğlum sen olayları ne hale soktun gene?” diyor Hilmi. “ Ulan, sıradan bir varoluş hikayesini bile tut sen çamura bula. Olacak iş mi bu? Şeytan nerde, secde olayı nerde?” Gülüyorum…İçimden geçenleri sıralayacak olursam okuyucu ile beraber Hilmi, beni sallandırırlar walla. Bunun ötesine geçmemeliyim. Susmalıyım.

Adem kendine bir atölye kurar. Ve ne yaparsa yapsın her şeyin merkezinde yeni çamuru oturtur. Adem farkında değildir bunun; ama ne yapıyorsa yapsın karşısındaki Nü yeni çamurdur. Bakar ve durmadan bakar. Bakar ve yaşar. Bu Nü’yü her şeyde çizer.

Hilmi, kafa sallıyor.” Diri bir meme ve diri bir domates.”diyor.
……………………………………………………………
Başa dön
peruza
Yazar


Kayıt: Aug 19, 2006
Mesajlar: 472

MesajTarih: Prş Nis 17, 2008 10:30 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

havva'ların yüzyıllar süren tecrübeleriyle vücuda getirdiği "âdem'i kullanma kılavuzu"nda sadece şu yazar:
huzursuz âdem' e (huzursuzluğunun sebebi şeytanın kendisine secde etmemesinden yaşadığı tatminsizlik) hep secde eder görünürsen
ve kaybettirdiğin cennetin yerini tutabileceğine ikna edersen
belki yalandan bir barış olur aranızda.
gerçek barış âdem'in Yaratanına esaslı secdesinden başka bir yolla mümkün değil.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1450
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Nis 17, 2008 10:34 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İşte budur! Üzerine söylenecek tek bir harfim bile yoktur...
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Nis 18, 2008 5:19 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

tiananmenian...
Eyvallah...Harfler ve sözlerden daha güzel tavrın var.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Sal Nis 22, 2008 3:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


“Şıııışt! Baksana buraya?” Bakm(a)ıyor lan! “Şııışt …şıışşt…baksana buraya!” Bakm(a)ıyor, bakmayacak.

Bakmak istemediğinden değil, bakmamasını öğütlüyor ona hayat. Pas verdiği anda topu ayağından kaçıracak. Topu kapacak olan ya çok iyi bir oyuncuysa. Ve kendi kalesinden epey uzaklaşmış karşı tarafın kalesinin önüne kadar getirmişse topu ve orada kaptırıyorsa, kalakalırsa bilmediği bir oyuncunun ceza sahasında, ya cezalandırılırsa, ya sarı kart alırsa, ardından da kırmızı kart alıp oyun dışı bırakılsa…Evet…evet …bakmamalı. Pas vermemeli.Ayağındaki topa sımsıkı iki eliyle sarılmalı. Bu lanet oyun her ne kadar ayakla oynansa da “O” elleriyle oyundadır.

Sıkı sıkıya sarılmalı kulaklarıyla hakemin düdük sesine. Hakem, kenarda oyunu(hayatı) belirleyen bir düdüktür. Ulan! Bizim susam sokağında yürüyen düdüklere ne kadar tahammülümüz olur? Hilmi gülüyor. Düdük çaldıkça oyun kurallara binmeli. Bakmamalı sağa sola. Kimseye, hiç kimseye. Kendine bile bakarken aynada “hiç kimseye” bakar gibi bakmalı. Hilmi gülüyor.


Bakmamalı…Paslaşmayı bırakmalı. Pas vermemeli. Düdük sesi bunu istiyor. Susam Sokağımız öyle değil bizim. Pas güzel bir şey. Anlamlı, yerinde, uygunluğunda ve bunu alabilecek yeterlilikte olanlarla. Pası alan birey, bunu diğer sokakların kurallarıyla karıştırmadan kendi içinde bir yerde tutar, sever, sahiplenir. Sahiplenmek ceza alanına girmektir. Ceza alanının güzelliğini görmek de şart. Hilmi halen bana bakıyor. “ Yanılıyor muyum Hilmi?” kafa sallıyor. “ Ya hu sen bir şeyleri abartmayı ne çok seviyorsun.”diyor bana. “Abartan varlıklar” olduğumuzu Dosto söylüyordu zaten.

Ulan ben de bu yaratıklardan biri miyim? Hilmi yine kafa sallıyor. Ben Susam Sokağının tam ortasında duranlardanım. Öyle görüyorken kendimi Hilmi yine kafa sallıyor.
“ Ne oğlum ne…? Pas vermeyi mi abartıyorum.”
“ Abartmıyor musun?”
“Neyi oğlum, neyi?”
Susam sokağının diğer sokaklardan bir farkının olduğunu mu düşünüyorsun? Yaşam her yerde yaşamken, sokak her yerde sokaktır. Güzel yürüyüşlü/salınışlı bir güzel ( yürüyüş baştan çıkarıcı bir unsur olduğu kanısındayız) hangi sokaktan geçse orayı yakıp kavurmayacak mı? Devrilen duvarların altında kendisine bir dünya yaratmayacak mı? Onca bakışı ve sulanmayı kırmızı halı haline getirip çiğneye çiğneye üzerinden geçmeyecek mi? Hangi güzel güzelliğinin farkında değil lan?”diyor.

Öyle midir?

Her güzel, güzel olduğunun farkında mıdır gerçekten?
Susam sokağının kaldırımlarında yürüyen güzelleri de ayıracaktım. Korkuyorum şu an bunu yapmaktan. Bu ibne kafa sallayacak gene biliyorum. Kendi ceza alanımda ağzımı burnumu dağıtacak. Çizgiler birbirine karışacak. Savunmaya çalıştığım üç çizgi bu oyunun alanından silinip gidecek. Bunu göze alamam. Sildirtmemeliyim. Susam sokağına yazdığım, susam sokağını kendileriyle sevdiğim bu üç çizgi bir nevi benim kırmızı çizgilerimdir.

Susam sokağının diğer sokaklardan ne farkı var ?” farkı yoksa ben niye Susam Sokağını bir mesken edindim. Kendimi mi kandırıyorum ulan? “Öyle değil midir?” deyip de bu ibne kafa sallarsa gene içimden, sallanan o kafayı dağıtmam geçecek. İçinde bir sürü susam sokağını birbirine bağlayan bir cadde konumunda olan o kafayı da dağıtamam ki. Kendi ezik büzüklüğümle kalacağım. En iyisi bu ibne, içimde birkaç kırmızı çizgi taşıdığımı anlamasın ve bilmesin.

Bu oyun( hayat), ayaklarla oynanırken, Susam sokağının güzelleri, saklamadan/saklama gereği duymadan dudaklarla oynanması gerektiğini her fırsatta söylüyorlar. Paslaşmanın en ciddi yeri dudak olduğunu belirtirler. Gözlerden çıkan pasın/atılan pasın en risksiz dudaklarda karşılandığını belirtirler. Hilmi, buna çok da yabancı bir eylem gözüyle bakmıyor. Ama yine de “Susam sokağının” diğer sokaklardan bir farkı olmadığını düşündüğünü biliyorum.

“Merasimler…” diyor Hilmi. “ Merasimler kalabalıklar için ilan yeridir. Bir şeylerin pasaportunun alındığı yerlerdir. Toplanıp her şeyin ayini yapılmalı, ki kalabalıkların nefreti/laneti çekilmesin. İzin kalabalıklardan alınır. Belediye kalabalıkların temsilcisidir. “Evet, şahitler huzurunda sen falan kesin kızı falan kes, karşında sana yiyecekmiş gibi bakan bu yemek manyağına bu akşamdan başlamak üzere ve her canı istediğinde soyunuk yahut giyinik, şey yapmayı…şey vermeyi…şeylerle dolu bir sürü şeyi şeylemeyi şeyliyor ve kabul ediyor musun?”( Birazdan falan kesin kızı, bunu kabul ettiğine dair şahitler huzurunda imza atacak ve “vermenin” “almaktan” daha yüce bir şey olduğunu hayatı boyunca vere vere ispatlayacak.)

Ben gülüyorum bu sefer.

“ Her şey senin dediğin kadar basit mi? Bu kadar basite indirgemek mi lazım yani? Pasta bile yenirken paldır küldür yenmez lan! Tabağa konur, bir çatal-bıçak-peçete…ne bileyim, pasta yemenin bile bir merasimi var abi!”

Ağzındaki sigaraya işkence eder gibi çiğniyor dudaklarıyla, bir fırt çekiyor. Bu dumanı öyle bir çekiyor ki dışarıya ya bir şey çıkmayacak yada ayakkabının burnundan dışarıyı bulacak diyorum kendime.

“ Her merasimin özünde ne var, sen ona bak? Amaç pasta yemek değil mi? Evet. Eee…Peçete, bıçak-tabak da ne oluyor. Hatta sanki pasta için değil bunca hazırlık çatal-bıçak-tabak ve peçeteler için. Pasta yemek değil olay. Sanki çatalı ve peçeteyi elde tutmak içindir her şey. Bu ne lan?” diyor, Hilmi.

Merasimlerin konuşmalarını da es geçmeyeceğim.
“Oğlum bak! Belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak sana ben de yetki vereceğim; emme… söyle bakiyim sen “gelini kullanma kılavuzuna” göz attın mı? Ha …! Kızım, yüzdün yüzdün işin sonuna geldin. Bu ana kadar damat ve damat tarafına çektirdiğin şeylerin KDV’si ile geri alınacağını biliyor musun? Hazır mısın kızım tüm bunlara? Bir damadı kurbağaya çevirme yöntemlerini inşallah biliyorsundur. Biliyorsun gibi duruyorsun. Aferin kızım. Kravatlı kurbağa, yüzmede, atlamada, vıraklamada en iyi kurbağadır. Vıraklamak mesele değil, tamam mı kızım? Kaynanaya karşı koyma teknikleri de çok önemli unutmadan. Hah şimdi oldu.Tamam mı kızım?”
“Son bir şey daha:
Ya…nasıl desem,bilmem ki! Bu herifle, küçük bir şirket kurmak için evlendiğini kabul edip ilerde bir sorunla karşılaştığın zaman da bu şirketin tabanında para olduğunu görüp, mutluluğun sadece para olduğunu, aşkın-meşkin hikaye olduğunu kendine kabul ettirdin mi, emin misin bunlardan?”

“Peki…Bak demedi deme! Sen sen ol, aşk diye bir zırvalığın olmadığını, her şeyin para ve konfordan ibaret olduğunu ,tüketim çılgınlığının en asil üyesi olduğunu kendine kabul ettireceksin. Gerçi senin böyle biri olduğunu görebiliyorum. Sen salak malak değilsin. İyi bir seçim yapmışsın. Yanında duran dangalak, paralı. Karnını doyurduktan sonra mesele bitiyor. Sonunda evde kalmaktansa böyle bir herif olsun canım! Evlenmek lazım bu devirde evde kalmaktansa nasıl olursa olsun; ama bir herif olsun. Evlenmek şart.(Eğitim şart ….eğitim şart!gibi oldu.)”

“Bunca göbek atmalar, halaylar müzik danslar ne için? Mutluluk için kızım, mutluluk için. Mutluyuz işte. Seviniyoruz.”Sen evleneceksin bize ne?” demiyoruz. Sahiden niye demiyoruz? Bilmem ki...Ama demiyoruz, demeyiz. Saçma sapan bir mutluluk bile olsa bak sahipleniyoruz. Belediyenin halkımıza hizmetidir bu. Büyük Şehir Belediyesi çalışıyor. Görüyorsunuz değil mi Büyük Şehir Belediyesi çalışıyor.”

Eveeet…Gökten üç elma düşmüş.( Farklı şeyler de düşebilir yani…İsteyen istediğini düşürebilir! Bizimki elmadır, kardeş.) Yerde altı buçuk milyar insan ve üç elma…Kavga bundandır paşam, didişme bundandır.
Başa dön
solipsist
Yazar


Kayıt: Mar 09, 2008
Mesajlar: 106

MesajTarih: Sal Nis 22, 2008 11:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

........................

En son solipsist tarafından Pts Tem 28, 2008 10:38 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Prş Nis 24, 2008 9:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Bileğim sızlıyor. Kollarımla tüm dünyayı sarmalamaya kalkmadım. Bana ne dünyanın sarmalanma isteğinden? Bana mı düştü dünyaya sevgilim demek.? Bileğim sızlıyor ve ben dünya derdinde gibi gözüküyorum. Atlas’ın böyle bir derdi vardı, Homeros’un da. Newton’un da. Epikürcülerin de. Hülya Avşar’ın da. Ama benim değil. Hani böyle bir zorlama yapmış olsam, lifleri zedelemiş olurdum. Yok böyle bir idealim olmadı hiç. Hani sonradan oluşan bir şey deseniz, yok yok böyle bir oluşum içine girmedim. Sartre’ye sorsanız Hilmi’nin var oluş probleminin acısını ben çekiyorum. İyi de niye bileğimden. Beynimden olması gerekmez miydi?

Bilekler, insanın en oynak yerleri. Yüz seksen derece dönen bir bileğim olmadı hiç benim. Feleği hiç dönmedi bileğimin. Yönler arasında ayırım yapmadan tüm parmaklarımı idare etmiştir şimdiye kadar bileğim. Her zaman böyle oldu bu. Küçük parmağım sızlandığında bu bileğim devreye girer, kendini kasarak küçük parmağımın yardımına koşar ona bir nevi kabadayılık yapar. “Var mı lan…! ha var mı?” naralarını atan bir külhan beyi gibi bileğim, neye meydan okumuştur bir bilseniz. Bilinçaltının bileğimin üzerindeki hakimiyetini görüyorum böylelikle. “Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak…” Oluşum bu.

TDK’nın tespitlerine göre bileğimin özellikle alt kısmının sızlaması, hatta sızının ağrıya dönüşmesi, belirtisiz isim tamlamasıdır. Dil uleması, belirtisiz isim tamlamasının belirtilmesi gerektiği yoksa tıp dünyasının ismi konmamış bu rahatsızlıktan derin rahatsızlık duyacağını belirtiyor. Durum bu iken bileğimi biraz daha zorlayacak olursam, sızı koluma da uzanacak. Dil bilimciler buna zincirleme isim tamlaması diyorlar. Ağrı göğsüme, boynuma kulaklarıma uzanacak/çıkacak olursa iş, sıfat tamlamasına dönüşebileceği konusunda uyarılar yapılıyor. Tamlamaya bak: “Hasta kumsaati”. Ulan kumsaati başlı başına bir tamlama zaten. Hastalık kelimesiyle tamlanmak istemiyorum. Allah…Allah…!

Bileğim sızlıyor. Bir şey tutamıyorum. Kendimi tutamamam bununla bağlantılı mı acaba? Elimle bir şey tutamıyor oluşum (ki bu sol elimdir, yaşadığım ülkenin solu bu günlerde sancılı olmayla bir alakası var mı? Sol bileğim ağrırken tüm vücudum iyi değil. Ben kendime, sol ve sağ tarafım arasında ciddi bir fark olmadığını çoktan anlattım. Toplum bu anlatımıma sağır.) ile dışarıda dönmekten başı dönen dünyanın bir denge tutturmaması arasında bir bağlantı var mı? …iktir yaw ! Ne diye bileğini dünyanın altına sıkıştırıyorsun. Kıyaslama bile.

Bileğim sızlıyor. Ruhum da öyle. Ruh bilimciler bu sefer devreye girecek ve beni her iki sızımdan da mahrum bırakacaklar. Ruhun sızlaması, antibiyotiklerle terbiye edilirken. Bileğim alçıya alınacak. Halbuki durum tam tersi olmalı. Ruhum bir orospunun yatağı. Bir yataktan bir yatağa uzanır. Soyunduğu yok. Bir rahibenin karalığında ve çarşafında. Ruhum alçıya alınmalı, bileğim öpülmeli. Antibiyotikler ne güzel ilaçlar. Öpüle öpüle dozajı arttırılır bu ilacın.

Bileğim sızlıyor. Ve ben klavyeye dadanmışım yine. Yazdığım harfler sızım sızım kelimeye dönüşüyor. Kelime kağıttan kaçarak bileklik oluyor bileğime. İnanmıyorsan bak sen de Hilmi gibi. “Abartma…!” diyor yine Hilmi.” Altı-üstü bileğin sızlıyor lan!” diye de ekliyor.” Hadi leen!...diyorum bende. Dünyanın ekonomisi sızlıyor oğlum. Fukaranın midesi, garibanın öfkesi, çilekeşin umudu, sevginin suskunluğu, aşkın garibanlığı, kadının teni, erkeğin sesi oğlum.

Oğlum, sızlayan “Bükemediğin bileği öpeceksin!” diyen “moruk” yanım.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Cum Nis 25, 2008 12:24 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Bileğim sızlıyor:-II-

Sızlayınca ve sızlamaya devam edince bileğimi bir tülbentle sarmaladım. Dehşet karizma oldu. Walla. Kılıcını birazdan çekecek bir samurayın eline döndü elim. Kontrol mekanizmasını kaybedecek olursam, cazibesine kapıldığım bu tanıdık olmayan samuray eli beni parçalayabilir. Kendi elimi de mi öpeceğim?

Tülbent ve sarmalanmış el deyince aklıma temelin bir fıkrası geldi, anlatmadan geçemeyeceğim.

Temel’in dişi ağrıyordur. Diş şişmiştir. Balon gibi olmuştur. Buna rağmen Temel, dişçi korkusundan dişe müdahale etmez, dişçiye gitmez. Başını ve dişini soğuktan koruma adına temel başını-yüzünü-gözünü sarmalamışken canciğer arkadaşı Dursun ile karşılaşır. “Uşağum, bu ne hal?” Temel vaziyet ve durumu anlatır.

“ Ula düşündüği şeye bak!” der Dursun. “Madem dişçiden korkaysun, kolayi var. Bak uşağum, benum dişum ağridiğinda doooğri eve gidiyrum. Hatuni çırılçıplak soyirum ve koynina girup beni kollariyle sarmalayi…heman biraz sonra dişumin ağrisuni unitiyrum, geçer. Anladun mi?” der demez, kaç gündür diş ağrısından uyuyamayan Temel’in gözleri parlar:”Ula uşağum…! Senin hatun şimdi evde midur?”

Dursun diye bir arkadaşım olmadığı için ben bileğimi kendim sarmaladım. Ama ilginçtir, ağrı-sızı olduğunda bu sarmalama olayını nerden çıkarıyoruz/çıkarmışız anlamadım gitti. Sarmalanan acıyan yerin sızısı bağlanır sanki. Taşmasın, taşkınlık yapmasın, başka yere geçmesin diye önü kesilmek istenir gibi. Kesilir de. Dursun, dişi ağrıdığında unutma mekanizmasını devreye sokar. Soyar evdeki hatunu ve kollarının arasında kaybolur. Ben sızılarımın hiçbirini unutamıyorum. Aslında unutmak istediğim de yok, itiraf edeyim. Zamanıma/hayatıma abse yapan hiçbir diş ağrım olmadı benim. Kalp masajı gerektirecek bir aşkım, eklem romatizması oluşturacak bir cinsel sapıklığım, siyah giymemi engelleyecek kepeklenmelerim olmadı. Dişimin ağrısını bahane ederek Dursun’un karısı kadar güzel bir hatunu soyma gerekçem olmadı. Bunu dile getirebilecek kadar medeni cesaretim oldu hep.

Diş ağrısı ile duygularımın ağrısı arasında fark görmedim hiç. Şimdi bileğim incindi. Bileğimin incinmesi ile duygularımın incinmesi arasında bir fark göremiyorum ben. Bu ağrılarımın sebebini ve muhatabını hep sevdim. Hep diledim ve hep dillendirdim. Dillendirdiğim şeyi Hilmi ibnesi değiminin hilafına hiçbir zaman “abartarak” yapmadım.. Dişim ağrımayarak sarılmak istediklerim oldu benim. Tutkularım, aşklarım ve isteklerim dişimin ağrısına bağlı değil.

Bileğim sızlıyor. Tülbentle sarmaladım ağrıyan yeri. Kolumda bir bileklik var. Parmaklarımın birisinde üstünde “kumsaati” yazan bir yüzük. Bir yazarın hassas rezaleti, bir samurayın tedirgin kızgınlığı ve gecenin uykusuna kendisini kurban etmeyecek bir hayalet canlılığı var üzerimde.

Neden?
Bileğim sızlıyor ve ben Dursun’a kuracağım cümleyi bekliyorum.
Başa dön
kumsaati
Yazar


Kayıt: Mar 04, 2007
Mesajlar: 328
Nereden: Çöl...

MesajTarih: Pts Nis 28, 2008 8:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


Memleketimde bayram var bu günlerde. Paskalya bayramı. Kilisenin avlusundayım. Yanıma tanıdık suratlar geliyor ve gözlerimin içine sevgiyle bakıyorlar. İnsanları, dinlere-dillere-ırklara-mezheplere göre ayırmadığımı bilen bu suratlar gülümsüyor bana. Bu tür mekanların sessizliğini sevdiğimi de biliyorlar. Ben de gülümseyerek baktım yüzlerine, elbiselerine ve bayram heyecanlarına. El sıkıştık, öpüştük ve bayramlarını kutladım. Bana, her biri çıkarıp rengarenk yumurta verdi. Şekeri de ihmal etmediler.

Evet… Önümde rengarenk üç yumurta ve kabuğu var şekerin. Az önce yedim.( Anlatım bozukluğu var burada farkındayım. Nesnenin belirsizliğinden oluşan bir anlatım bozukluğu. Neyi yedin? Kabuğu değil tabii. “Şekeri yedim.” Çıtlattığım çekirdekler,şeker kabukları ve keyfim yerinde. Bayram var memleketimde. Birkaç dakika önce çok sevdiğim bir camiinin avlusundaydım. Harika bir hava var bu taş yapılarda. Ne güzel karşılarlar beni serin yüzleriyle. Asırlara direnen yönleri, etrafa huzur ve sükunet veren varlıkları…Ben minare ve çan kulelerinin göğe savurduğu bir güvercin uçuşuyum. Ne severim güvercinleri bilseniz. Güvercinin ayağına bağlanan İsa’yı, Musa’yı, İbrahim’i, Yusuf’u…

Bayramı yaşayan bir İsevi’den “Paskalya bayramında neden yumurta dağıtılır?” sorusunu kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla sordum. Çevremizdekiler dinliyor. Gelen açıklama halkın benimseyebileceği kadar açık. “ Yumurtanın birkaç hikayesi var.”dedi. “ Birincisi cinsi münasebet olmadan yumurtanın canlıya dönüşmesi, ki Hz. İsa, dünyaya bu vaziyetle teşrif etmiştir. Babasız doğumun simgesidir. İkincisi, yumurtanın kabuğu-beyazı ve sarısı derinliğin manasını ve yaratıcıyla ilgili sıfatları anlatır.”dedi. Şimdi bunun anlamı ne diyeceksiniz? Demeden, söylendiği gibi aktarayım: “Ruhullah”, “Aynallah”, “Hakkallah”.

Evet, Paskalya Bayramı var benim memleketimde. Hilmi ibnesiyle yine her zaman olduğu gibi kimseye çaktırmadan dedi kodu yapmayı düşünürken, attığı adımlarla hayatın çekimserliğini tüm bedeninde taşıyan biri geldi yanıma. Ve bayramımı kutladı. Ayağa kalktım elini sıktım ve ben de bayramını kutlayıp oturduğum yere buyur ettim. Elli yaşı geçmiş olmasına rağmen hiç evlenmemiş, Avrupa’ya bin dokuz yüz yetmiş beş de gitmiş. Almanya sonra İsviçre.

“ İnsanın çarkının döndüğü yer onun memleketidir.”cümlesinin üzerine çok ciddi vurgular yapacak konuşmanın ilerleyen dakikalarında. “ İnsanların barış içinde yaşamaları çok güzel bir şey. Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimse alamaz. Dünyada yaşanan bunca cinayet…vahşet…” devam etti anlayış ve sevgi üzere konuşmanın akışı.

Kendimi sorguladım bir an. Ve ona “ Yahu, insan insandır.” Boş ver sen dedim. Rahatla, kendin ol. Ben “insan kavramının” üzerine çok ciddi vurgu yapanlardanım. Sınır koyma konuşmalarına. Bak ezan okunuyor. Ne güzel okuyor değil mi? Biraz sonra çan çalınca da aynı şeyi tekrarladım. İşte böyle bir dünyanın güzelliği dedim.

Çekirdeği ikram eden o oldu. Çıtlatmaya başladık. Bir yandan da Avrupa gençliğinden, yaşadığım toplumun gençliğinden konuştuk. “ Gençler çok daha uygarsınız.”diyor. Ve anlatmaya başladı Avrupa’dan izlenimlerini. Kendi toprağıyla yer yer kıyaslıyor. Neler konuşmadık ki. Zenginlik, fakirlik, imkanlar, hava, güneş….falan filan. “ Neden evlenmedin?” diye sorunca, “Oraya girmeyelim, ne olur?” dedi. İçim cız etti walla.
“Oraya girmeyelim.” Ne çok yalnızlık kokuyordu bu adam. Oturduğum yere daha oturmadan bunu tespit etmiştim. Gariplik,tuhaf bir kokudur. Rahatsız etmeyen ama mutlu etmeyen bir koku. O kokuyu almadım değil. Gariplik ve garibanlık.

Bayram var benim memleketimde. Ve yumurtaların hikayeleri anlatılır. İnsanlar, her yerde hikayelerle anlatırlar/anlarlar tanrılarını, inançlarını. İsa, bir yumurtanın içinden çıkmadan elçi olamaz. Horoz ve tavuk olmadan yumurta nasıl olur? Kalabalık sebeplere öyle bir takılır ki, yumurtalar kurtaracak dünyayı. Rengarenk yumurtalar.

Bir yumurtanın içinden elçi çıkacağına herkes inanır. Civciv çıktığına göre elçi de çıkar.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Genel Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
2. sayfa (Toplam 6 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Rıce: "Biz 50 Milyon İnsanı Kurt... 08parpali Güncel Olaylar-insanlar 0 Prş Arl 27, 2007 9:40 am
Yeni mesaj yok Felsefe Kılavuzu Poe Okunası Kitaplar 0 Cum Ağu 17, 2007 12:05 pm
Yeni mesaj yok XP işletim sistemini ve PC nizi daha ... istanblue Bilgisayar Sorunları 0 Cmt Mar 17, 2007 12:31 pm
Yeni mesaj yok Yurdum insanı ANLAM-SIZ Nazım Hikmet Ran 1 Çrş Oca 04, 2006 7:18 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke