Tarih: Pzr Mar 16, 2008 2:55 pm Mesaj konusu: Kırılgan Kızlar Kulübü
KIRILGAN KIZLAR KULÜBÜ
Bir ses etseniz uçuşup gidecekler. Kazara bir sözcük düşürseniz yere, onun boşluktaki hışırtısıyla kaçışacaklar saklandıkları kovuklara. Her sözcüğün özenle kurulması gerek, ses tonunuz sessizlikle mırıltı arasında gidip gelmeli ki incinmesinler. Onlar, hayat meydan savaşına çıkmadan kendilerini mağlup ilan eden kızlar. Gönüllü mağlupları hayatın.
Kâh yorganlarını başına çeker, kâh kendilerini eve ve sürgit bir mutsuzluğa hapseder ve bir istiğna makamında yaşarlar. İsterler ki bir ses, bir yürek onları bulsun ve onları çocukluğun o sert kışından çekip çıkarsın. Yeterince soğuk yemişlerdir, isterler ki bir yürek onları sarmalasın ve sıcaklığıyla ısıtsın. Sadece böyle bir tesadüf onları hayata çıkarabilir. İncinmiş bir çocukluk, ancak bir başkasına yaslanarak, sendelediğinde mutlaka orada yanı başında olacağını bildikleri bir yürek değneği ile şifa bulacaktır. Kayıtsız şartsız bir anne, varlığını ona sunan bir âşık, ürkekliğin dilini konuşabilen bir insan. Hayat hep kendimize doğru bir yolculuktur.
Onlar çocukluğun o sert kışında dünyanın tehditkâr bir yer olduğu bilgisini edinir. Ruhun karanlığı derinleşir. O derinlik, kendisine mahsus bir neşe üretmekte gecikmez. Acıyla teselli bulmanın neşesi. Maruz kaldıkları her türlü duyarsızlık, dünyanın tekinsizliğini doğrulayan bir kayıt olarak bireysel tarihe not düşülür. Dünya kötüdür ve ondan saklanmak gerekir. Nihilizmin o serin kuyusunda, eylemsiz durarak, dünyaya bir bildiri bırakılır. Hayattan öğrenecekleri her yeni şeyin, yeni darbeler yemekle olabileceği sezgisiyle insandan uzak yaşanır. Kötülükten kendini sakınamayan kızlar, yiğit bir adamın çıkıp da onları serazat sevemediği kızlar, kırılgan kızlar. Mesafe ve kayıtsızlığın zırhıyla, hayatın mızraklarından korunanlar.
Onların birkaçını tanıdım. O zırh ruhun yaralarının bağladığı bir kabuk gibi, onlara ulaşmanızı engeller. Cerahatli yarada yol alan bir cerrah gibi, ustaca sokulmalısınız o sisli geçmişin sokaklarına. Sevilme açlığının açtığı yaralar narindir. Düşünmeden ve hissedilmeden söylenmiş her söz, o yaraya tuz basar. Orada ancak sahici bir insan olabilirseniz, onun yaraları kadar sahici durabilirseniz, kendi yaralarınızla yüzleşecek kadar bir cesaretiniz varsa, varsınız. Kuru nasihatler, ezberlenmiş cümleler, acının örsünde dövülmemiş yaşantılar ruhun yaralarına nüfuz etmez. Ancak kendi kırılganlığının sesini duyabilen birisi, o kırılgan kızları da işitir. İnsan bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından.
Kırılgan kızlarla konuşmak benim için iki türlü bir yolculuktur. Onları, 'içlerinde var olduğunu bilmedikleri' bir yere götürmek için, bir tür kılavuz kaptanlık yapmak zorundayımdır. Ruhun derin acısı o 'var olmayan yer'den yayılır. Orayla karşılaşmak acıyı hafifletmez belki ama bir farkına varış imkânı verir. Farkına varmakla anlam veririz. Bir acıyı anlamlandırabildiğimiz zaman ruh eksik olanı ikmal eder, tamamlanır, olgunlaşır. O acıyı üreten yanlışları durmaksızın tekrarlamaktan vazgeçeriz.
Ve onlarla yürümek beni kendimle buluşturur. Hayatın türlü telâşı içinde kendime söylediğim yalanlarla, kendimden sakladığım gerçeklerle, kendime değmekten kaçındığım yerlerle buluşturur. Bazen onların öyküsünden ayrılarak kendi karanlığıma doğru giderim. O karanlıkta bulduğum bir yaşantı, geri döndüğümde, bana anlatılan öyküyü de anlamamı sağlar. Aslında ben kendi karanlığıma giderken, kendi yolumu yürür ve kendi kırılganlığımla yüzleşirken, ona doğru iz sürmüş olurum. Hayat bazen bir şifa verme çabasıdır. Ötekine, kendimize ve bütün varlığa.
Kırılgan kızlar ya terk edişin soylu dağında bir münzevi olur, ya da hayata bir yerinden katılır ve içlerinde zaman zaman nöbetler halinde dışarı vuran bir sızıyla yaşamayı sürdürürler. 'Yaşamıyor gibi yaşamak' sanatının ustasıdır onlar. Bir keşiş, yedi yüz yıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda. 'Güzel insan' demiş ona, 'neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?' 'Hayat çok kısa' diye cevap vermiş bilge, 'yerleşmeye değmez'. Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir.
Kırılgan kızlar işte biraz da bunun için kırılgandır...
Kemal Sayar
baktım ki... karakutuda sert esen rüzgarlar var... üşüdüm...
biliyorum ki karakutuda kırılgan kızlar var.
hayatın içine yüzlerinde tebessümle karışsalar da, kırılganlıkları baki...
bir konuşsalar onlar, çiçeklenecek ortalık, bahar tamamlanmadan...
bir ses verseler, küskün notalar barışacak, zarif şarkılar bestelenecek...
eteklerine biriktirdikleri ümidi ve merhameti uçuşan kelebekler gibi, bir özgür bıraksalar...
bol noktalı boşluklara doğru cevaplar, onların kalplerinde gizli biliyorum...
biliyorum, bas bariton sesler arasında, şarkı söylemeleri çok zor...
Ama...
''düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.''
...
''Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.'' TAGORE
şşşşt... sessiz olun, bağırmadan konuşun... burada yüksek sesle konuşmak, kavga etmek, yasak! Kelebekleri kaçıracaksınız, baharı kaçıracaksınız...
not:
kırılganlık, ruhsal bir rahatsızlık değildir.
kırılganlar, kırılganlığı öğrenip incitmeden yaşayabilmeyi becerebilenlerdir...
'hayatın gönüllü mağlupları olmak' ağlamaklı bir hal değildir, aksine bilinir ki bu mağlubiyet hayatın ötesinde galibiyete denk gelir...
unutmadan:
kulüp tamlamasının rengi mor değildir... : ) buraya hiçbir -izm uğramaz...
bir de:
copy paste'nin dayanılmaz hafifliğini yaşamak istedim. amacım kulüp kurmak değildir... : ) sevdiğim bir yazıdır...
yazının ardına eklediklerim tamamen reflekstir... yazmayacaktım, vallahi elimden kaçtı...
aman işte renk olsun... solgun görünüyor karakutu bu aralar...
bunu da, benim renk talebim sayın...
Hayatın en can alıcı, en can yakıcı, en doyurucu, en iştahı bol, en kaygılı, en kaygısız, en en en anlarında, sırtımızı birbirimize yaslar, çocukluğumuzun son demlerini kuralsız oynadığımız oyunların en eğlenceli hallerine emanet ederdik. Düşlerimizin bini bir paraydı. Bereketi bol hayallerimiz her gece rüyalarımıza dolanırdı. Her rüyanın tabiri aynıydı... Rüyalarımızı suya anlatırdık o zamanlar...
Uncuların, yemcilerin sokağında, at arabalarının ve o kesif kokunun yerleştiği yolda, işte orada 'ablak' apartmanında... Üst kat komşum, kalp komşum... Mutfağın kırık fayanslarına yazdıklarımızı, en kullanılmış rahatsız sandalyelerin üzerine bıraktığımız fiskosları, teksir kağıtlarını, ders notlarını, birbirimizden aşırdığımız kitapları, acı çayları, o acemi iç çekişleri, birbirimize verdiğimiz yarım akılları özledim...
Kalbimizin bir köşesi, kıvrılıp katlanmış, dönüp dönüp okunan bir kitap sayfası gibi... Hâlâ okuyoruz... Bıkmıyoruz... Dökülenleri toplamaktan...
Elimizde dünden kalma ucu kırık bir kalem... Tepemizde sallandırdığımız sorgu lambamız, ışığı sarı, yaşımızı göstermeyen... Yazıyoruz, çiziyoruz hayatı en emniyetsiz yerinden... Meraklanma, hâlâ 'bir kum tanesiyiz' ve hâlâ 'çölün derdini taşıyoruz'
Sende kalan o şiir kitabının en sevdiğimiz sayfasını aç ve gözü kapalı ezberden oku, hatırlattıklarını da koy bir kenara dursun... Elbet gelip alırım bir gün.
Şimdilik idare et ve karakutuya senin için bıraktığım bu hoşgeldini, bir ara gel de alıver...
Giden mi yoksa kalan mı olduğunun ayrımına varamadan uzun süre bekledi. Beklerken bunu düşünmesi ve nihayetinde karar vermesi gerektiğini söylüyordu kendine ya, beklemenin rehavetinden midir nedir, öylece pencereden dışarıyı izliyordu çoğun.
İnsan hiçbir şey yapmadan böyle beklerken zamanın gücünü çok daha iyi anlayabiliyordu. Zaman’ın ve söz’ün gücünü. Şimdi her ikisini de içinde hissediyor, içini onlarla oyuyor.
Zaman hızlı, söz yavaş.
Söz ağır, zaman hafif bazen kuş gibi.
O duruyor, hareketsiz. Zaman ile söz’ün dansını izliyor. Daha ne kadar izleyici kalabilir bu dansa? Zaman hınzır biliyor; med – cezir en sevdiği dans. Med ile cezir’in arasında zamanın kollarında vals yapıyor. Gözlerini kapayıp müziği işitmeye yoğunlaştırıyor kendini. Üzerinde uçuk mavi bir entari, eteklerini toplaya toplaya valsin ritmine uygun adımlar atmaya çalışıyor beceriksizce. Zaman’ın kollarında döne döne; aklı söz’ün acımasızlığında, valsin büyüsüyle büyülenmiş içinde kıpırdıyor. Med’e kızgın; cezir onu öfkeden “ kendini sokan yılan”a çeviriyor. Med’de kimsesiz kalmış, yalnızlığı ve özlemi görüyor gönül gözüyle. Cezir, anıların devasa ekranı. O siyah – beyaz ekrandan izliyor aşk’a düşmüşlüğünü, düşkünlüğünü hatta. Bazen görüntüye bakamıyor görüşünün flulaşmasından ; bazen onları bir daha görememekten korkuyor delice. Korkusu dikeni, en çok kendi canını acıtan. “ ah her şeyin kendinde bir sonbaharı var” dizesini mırıldanıyor kendi kendine. Adını değiştirip; yıllardır taşıdığı ismi, bir yılanın derisini atması gibi sıyırıp benliğinden, kendine yeni bir isim vermek istiyor: AH. Ah, olsun bundan sonra adım diyor çekinerek zaman’a ve söz’e. Bir itiraz işareti aranarak yüzlerine bakıyor görünmez penceresinin ardından.
Zaman’dan çok söz’den gelmesini bekliyor itirazın. Onun tavizsizliğini baştan beri biliyor ya, yine de sıkı sıkı tutunmuş söz’ün eteklerine; nereye götürecekse kendini onunla oraya gitmeye razı. Rızasında isyanı da saklı bunun farkında ama; uyuyanı uyandırmak insafsızlıktır’ın koynuna gizleniyor.
Söz’ün zehirli okları var. Neresine değerse, orayı kanatan. Yine de kaçamaz ondan. Kaçmayı düşünemez.
“bir kurban kanı gibi
sürüldüm,
söz’ün günahkar kapısına “
Güne gözlerini açarken tutuyor söz’ün elinden; kalabalıkta kaybolmaktan korkan bir çocuğun annesini yitirmeme telaşıyla sıkıca yapışıyor söz’ün serçe parmağına. Zaman fısıldıyor kulağına “ şaşırma buna: seni o doğurdu AH” . Bu bilgiyle şaşkın tebessüm ediyor. Söz’ün kızıyım. Bir gün kendi çocuklarını yiyen tüm kadınlar gibi, söz de onu yiyecek farkında bunun. Beni bir döl yatağına çeviren gücü, bir gün buna da yetecek. Yine de çoğaltıyor onu söz. İçinde biriken taşkın bir su oluşturuyor; “ ırmağını kendin bul “ dese de, aslında sürüklüyor onu bilmediği coğrafyalara. Yolculuğundan memnun, en az valse düşkünlüğü kadar. Ayaklarında derman kalmayacasına yürüyebilir. Yol boyu geçtiği köylerde soluklanıp, bir misyoner huzuruyla gülümseyebilir karşılaştığı insanlara, kuşlara, çiçeklere, böceklere; en çok da yılanlara…
Sabrı öğretiyor ona rahminden çıktığı söz ile yüzünü yakın komşusu ilan ettiği zaman. Bilgece kabul ediyor lütfu. Beklerken büyüyor. Boy atıp, sepiliyor; ilk regl kanamasını bekliyor. Artık döl almayan yüreğinin boşuna sperm beklemiş yumurtalarını ağrılı bir kanamayla dışarı atmayı. Beklemeyi öğreniyor.
“ bir fotoğrafı andıran
beni büyük bir hararetle ölüme
ve aşka dönüştüren…ah, zaman…
soğutuyorum. “
giden mi yoksa kalan mı olduğunu bilmeden beklerken; bunun bir önemi olmadığını fark ediyor. O araf’taki AH artık. Vals ve söz’le efsunlanmış bir AH. Tüm evren ona AH, diye seslenecek bundan böyle, biliyor. Araf’ını sevmenin esrikliğiyle “ adım AH “ diyor.
Kalplerindeki pusulanın bozuk ibresinde, kıblesini şaşırmış aşklar titriyor, en kutsalının ayakları magmaya değiyor, yanarken çıplak topukları , avuçlarında sağnak yağmur , toprak kokusu, yanarken bir diğerini serinleten, ömürsüz kır çiçeği, köküyle sökülmeli toprağından, canı yanmamalı, 'cevabın soruyu incittiği' her yer cehennem midir, cennet midir, ya nedir gösterişsiz bir sorunun kükreyen cevabı, uzar gider, yazar gider, öznesiz yüklemsiz gizli saklı cümleler, saçlarının dalgasında fırtınalar kopar da hafif bir esintide, savrulur tüm virgüller, harfler sıraya girer, şiir görünür olur herhangi bir yerinden, içli bir ezginin gülünden dikeninden, uzar gider, yazar gider, sürer gider, gözden düşmüş bir masaldır, söylerken susan kahramanın dilinden, ardı bilinmeyen, üstesinden gelinemeyen, 'köşe' leri sayamadan kaybolur sitare, ismi kulağına okunmadan yarım ağız masalın göğünde, bir var iken bir yok iken , nadasa bırakılan her düşün toprağından, kaydı tutulmayan her anın kökünden budağından, uzar gider, yazar gider, sürer gider, ..................................................., biliyorum bişeycik anlamadın, sıraya koyamadın, çorap söküğü bu ucunu tutamadın, ama ne yapayım , soluk almadan, gözüm kapalı, sağa sola çarpa çarpa yazasım var ve noktası yok bu cümlenin
çıkmayan sesin kör kuşlar gibi
odanın duvarlarına çarpıp çarpıp da
geri döndüğünde
sülüs yazılı bir besmeleyi
mahreçsiz çeker gözlerin
kapkara sürmene karışıp
akar
dudaklarından
hiç soğumadan
Toplamda elimizde ne varsa yüreğimiz ona göre kabuk bağlıyor.
Dünün ‘geçmiş’ olmasının verdiği rahatlık ve yüzümüze çizdiği resim,
Bugünün ‘yaşanır’ olmasının verdiği yorgunluk ve sorumluluk,
Yarının ‘gelecek’ olmasının verdiği umut, belirsizlik ve korku…
İnsan en çok bugünde kırılır ve günün çizdiği resimde öylece kalakalır.
Hangi kelimelere yöneliyorsa dilimiz, kırılgan yanlarımız kendine pay biçmeye hazırdır.
Ve kim kaçıyorsa kırılgan yanlarından, ketum yanlarına, güçlü duruşuna, başkasına görünür olana bel bağlıyor demektir.
Yani kabuğa...
Kabuk bir kez kırıldı mı bütün parçalarını aynı çerçeveye sığdıramaz bir daha.
Kaybolana hayıflanmaktan başka çıkar yol yoktur.
Kabuk bir iz taşımaya mahkumdur…
Yorgunluk…
Eğiliyorum ve diz çöküyorum kırılgan yanlarıma, irili ufaklı parçalardan ibaret değil mi yüreğim. Daha kırılsın, daha küçük parçalara ayrılsın.
Ve içimde süren savaşın galibi bütün parçalar olsun…
Kendimi şanslı hissediyorum. Niye mi? Dündü sanırım. "Sözlükte bir kelime olsaydınız,hangisi olmak isterdiniz?" isimli topiğe, kırılgan yanıtını yazmıştım. Yukarıda paylaşılanlar doğum günü armağanı gibi geldi.
Kırılgan. Neden bu kelime? İçeriğine hassas-duyarlı ya da ince düşünen kelimelerini de ekleyebilirim. Herkes kırılamaz, ipince bir dal olmak lazım,kırılmak için.(kimin bu dizeler,hatırlamıyorum.)
Kırılgan-ım. Yaraları(m)ız var. Yazarak paylaşabilmek ve hafifleyebilmek adına tüm çabalarım. Kırmamak, kırılmamak adına tüm içtenliğim.
Kulübünüze geçerken uğradım, pek kalmayacağım.
Sevgiler
ceste_ceste, 'bu' senin için... beni daha çok sev diye:)
yorgun bir karıncanın ayakları asla incitmez
sırtının düzlüğü hep yüklüdür ,
kimse bilmez
kendi hiç bilmez...
toprağa usulca bıraktığı ayak izinden oku onu
nefesi kesilene kadar üflediği ıslığı tersinden oku
her hece, kekeme ve yorgun
göğün yolu topraktan çok daha uzun...
gözün tarttığını, kalp eksik tartınca
eksik kopuk telli bir çalgıya döner dilin
kalp kapaklarından
nefesinle büyüttüğün ağrılı boşluğa
dökülen bestenin
yarısı
eksik çalgının
en kopuk telinin
en acıtan ucundadır
ve bir yarısı bestenin
hep ıslaktır
hep yarım, hep yarım
tamamlayamazsın
bir bulutu ta gözlerinden öperken
ıslanan, kalbin bir yarısıdır...
yorgun karınca
biz
hiç karşılaşmadık sizinle
ve rastlamadık bereketinize
ve hiç incitmediniz siz bizi...
küçük ayaklarınızla...
süsleyip püsledim, ama sen biliyorsun, 'bu' asla şiir değil
tamam, sen söylemeden ben söyleyeyim çok tanıdık satırlar, etkilenmiş de olabilirim, ama sen biliyorsun, ben asla şair değilim:)
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız