Vakit varsa ölüme, yaşamın ciğerlerini sök. İçinde biriken ve büyüyen ne varsa kutsa. Yaşamak hiç kolay olmadı, olmamalı. Hangi büyük hesap küçük hesaplarla alt edilebilmiş ki… Dengede duran adalet! Dünyada hiç de adil değilsin.
Ayağı mahir kılan Rab, ayak kokusunu da yarattı… Yürüdükçe insan, ayağından kopan koku zerreciklerinin dansından rahatsızlık duysun diye. Varlığını kutsarken koktuğunu unutmasın.
Bir bilene sormalı hayatı. Neresinde durmak gerek bilmem ki. Sağa yaslanırsın, yıkılır. Sola dayanırsın, gücünü damağında hissedersin, geriye yorgunluk kalır. Bir yol haritası olmalı değil mi. Bir yol varsa o yolun çizgileri, heyecanları, üzüntüleri, çarkları, virajları ve çılgınlıkları da vardır. Ve bir yol varsa şayet, yolun açıldığı başka yollar da vardır. Hep bir ayırımın eşiğine sürüyor bizi hayat ve nedense girmememiz gereken yollara büyük bir coşkuyla saldırıyoruz. Bu saldırganlık her seferinde alt ediyor insanı. Kainatta insana gülen birileri vardır mutlaka. İnsan kimi güldürür yaşamıyla… Ne önemi var ki bütün bunların. Nefes alıp ver, gerisi çürük elma gibi…
Şehir hayatına kısmen de olsa ayak uydurabilmiş hayvanlar tıpkı insanlar gibi sınırların ne olduğunu bellemişler. Kuşlar ayak parmaklarınıza dokunacak kadar yaklaşır size, martılar elinizden ekmeğinizi alır, kediler hiçbir vakit korku duymaz yanınızda dolanırken ve köpekler durup dururken saldırmaz size.
Şehrin havasını solumamış bir köpeğin saldırması için insan olmanız ve hareket halinde bulunmanız yeterlidir. Etrafında geniş bir özgürlük alanı varken köydeki köpek neden daha saldırgandır ki insana karşı, daha doğrusu yabancıya karşı. Öncesinde zihnine kaydetmemişse koku moleküllerinizi, köpekle karşılaştığınız vakit, yandığınızın resmidir. Çünkü sizin korkuyla salgıladığınız koku köpeğe saldırı emri vermek için yeterlidir aslında. Ve köpeğe ismiyle seslenmek sizi kurtarmak için yeterlidir.
Şehir köpekleri isimsizdir. İsimsiz küpeliler…
Şehrin kurallarıyla yaşamaya alışmış bir köpek ise artık insan ayırmaktan ve koku kaydetmekten vazgeçmiş gibidir. İşin kolayına kaçıp korkuyla salgılanan kokunun peşine düşmeyi ve koşar adım yürüyenlere saldırmayı yeğler. Bu köpeklerin yaşam alanları sokaklarla sınırlıdır ve üstelik küpe takmak zorunda olduklarını kendileri bile bilmez. Ama küpe faktörü insan için önemlidir, küpeliyse korkma, küpesizse kork. Bu ayırım hayatın her alanına sirayet etmiş durumda. Ve bundan sıyrılmak, kaçmak ve kurtulmak imkansız gibidir.
Çünkü birileri tarafından küpeli ya da küpesiz diye nitelendiriliyorsunuzdur mutlaka.
Bütün bunları neden mi anlatıyorum, sınav sabahı üç şehir eşkıyasının saldırısına uğramama ramak kalmıştı da ondan. İki küpeli ve bir küpesiz… Ben aslında en çok bir gözü dağılmış, bir tarafları yara bere içinde olan küpesizden korktum. Diğerleri küpeliydi ve az da olsa güven veriyorlardı bana.
Asıl büyük kabahat benimdi. Hem köpeklerden korkuyorsun hem de koşar adım yürüyorsun, olacak iş değil. Allahtan hayvan benden korkak çıktı da, sapasağlam sıyrıldım işin içinden.
Bir köpek, hem isimsiz, hem küpesiz, hem de kaybedilmiş bir savaşın tarafıysa size karşı kahraman kesilecektir...
Bir bakmışım dünyaya her şey balçık kıvamında. Kimine nimet, kimine eziyet...
*
İkiyüzlü olmak çok yüzlü olmaktır. Bugün hangi yüzümü göstersem kendime acep...
*
Televizyonu açtım sadece çizgi film izlemek için. Ama magazinciler daha çok çalışıyorlar, hakkını vermek lazım.
Aysun Kayacı bu fırsatı bir daha ömür billah bulamaz, devlet böyüklerimiz bile cevap yarışına girdi. Köşe yazarlarına bir şey demiyorum. İçimden hiç de iyi şeyler geçmiyor ya neyse…
*
Çocuklar dışarıda top oynuyorlar. Yaşları 10 la 13 arası. Ama birileriyle kavgalı oldukları belli. Biri ötekine, … mahallemize gelirse ağzını burnunu dağıtacam oluuumm, diyor. Nerde olduğunu görmek istiyorsan çocuklara bakman yeterli. Hiç de iyi bir yerde değiliz, herkesin malumu…
*
Bugün yine bütün insanlar akın edecek bu semte, Pazar kuruldu, çadırlar açıldı. Dışarı çıkmak akıl karı değil. Bugün karlı çıkmak istiyorum, nasıl olacaksa…
Dediydim ben kendime devam etmeyeceğin işe koyulma diye. Kendim kendini dinlemedi işin içine girdi. Önce kendine yeni oyunlar var etti, kendi kendimden sıkıldı, işin ucunu bıraktı. İpil ipil göğden suya akarken su, o suya kıymet biçmek istedi kendi. Eline değene bismillah, değmeyene inşallah dedi. Kendim kendiyi azarladı ya kim dinler kendinde olup biteni.
Toprağı tırmıkladı, ot biçti, koyun güttü, dağa çıktı, şehrin çöplerine bir çöp de kendi ekledi. Zamanla çizgiler belirdi yüzünde kendim korktu kendinden. Aynaya her yeni çizik atan zamana bir tekme savurmak istedi, zaman kendini kendilerden saklamayı bildi.
Bir çorba içti, geceye uyumak için girdi, gece kendiyi reddetti, kendi kendini bıraktı kendime saldırmaya yeltendi. Kendimi korumak için geceden, günden ve ademoğlunun şerrinden, işin içine biri girdi. Biri kendini ve kendimi suçlu ilan etti. Kim siler ki birinin kendine sürdüğü le-ke-yi…
*
Kendi değişim istedi, resmi değiştirdi, bahar çerçeveye girdi... ))
Nedensiz canı sıkılır mı insanın, sıkılır. Bir kez olsun kendinizden ödün verdiniz mi kene gibi yapışır ruhunuza huzursuzluk. Sonra ip atlayan çocukların neşesini arasınız içinizde ve konuşmaya çalışan bebeklerin saflığını. Sonra emeklemeyi öğretirken hayat öte yandan yağan yağmurun bereketini de anlatır. Yüzünüze imza atar yağmur damlaları ve siz rüzgarın nerden estiğiyle ilgilenmezsiniz. Bazen insanı içine çeker dünya bazen de kusar, geri püskürtür bütün emeklerinizi hiçe sayarak üstelik. Kimin arkasına sığınarak besledin ki kendini, ona gölge yaratmaktan vazgeç. Veya kendi gölgenin ardına gizlenme artık ayakların seni ele veriyor, beynin küçülüyor, ellerin devasa bir yaprak gibi yüzünü okşuyor toprağın.
Ve bir vadiye akıyorsa hayat, eteklerinde çiçekler, göğünde bulutlar ve zirvesinde kardan yaşamlar da var ediyor demektir.
Büyü var bu kelimenin içinde...
Dilime yapışması da bundan...
Çocuktum, evimizin geniş tarlalarla içi içe geçen bahçesinde geleceğim için hayaller kurardım. Küçük taşlardan evler yapardım kendime. Ve büyüklerimin bir köşede çürümeye bıraktığı dolabın çekmecesini kumbara yapar ve nerdeyse elimin hiç değmediği paraya nice anlamlar yüklerdim. O zamanlar para benim için sadece özgürlük demekti. Çalışırsam, çürümüş çekmeceye akıtabilirsem elime geçen ne varsa, özgürlüğüme de bir adım daha yaklaşmış olacaktım. Bir çocuğun hayallerine parayı bulaştırması pek vaki değildir. O saflığa parayı konduran özgürlük isteğinden başka bir şey değildi.
Oldum olası başka diyarlar cezp etmiştir beni. Geleceğin basamaklarına tırmanmaya çalışırken gözlerim bastığım yerde değildi nedense, hep uzağa, hep ufkun keskin çizgisine asılı kalırdı. Bu yüzden yürüdüm, zor da olsa yürüdüm. Yürümek koşmaktan iyi geliyordu, her defasında ayaklarıma bir nefes payı bırakıyordum. Bugün ayaklarım değil ruhum yürümek istiyor…
Tıpkı resimde ötelere bakan genç kız gibi ben de duvarların ötesine taşımak istiyordum hayatı. Heybemde ne varsa işte…
İnsan bir homurtuyla nefesini salıyor dışarı. Ve insan içinde ne varsa gizlemeyi beceremiyor, ele veriyor kendini.
Bir insanın içinden neler geçirdiğini anlamak kimi zaman kolayında ötesinde bir durum. Saçından başından, halinden tavrından, elinden ayağından hatta gözbebeğinden saklayamaz içinden geçeni. Kalbe giden kan bütün hücrelere akar, besler ve ne taşıyorsa içinde insan, hücreler kodlamaya karışmadan, türlü oyunlar ve düzenbazlıklara girişmeden aynını toplar hücrelerin özünde. Bu yüzden insanın kalbinde ne varsa aynısı yüzüne yansır, tenine sirayet eder. Kendini saklamak için bin bir uğraş veren insan özün gücünden habersizdir.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız