...derken su aslında başka birşeymiş. Isınan hava genleşir ve yükselir.Yükselme, soğuma, yoğuşma,siklon ve antisiklon, Zeus'un kırbacı ve o müthiş mucize yağmur...
Buharlaşan yağmur tanecikleri geldikleri yerin özlemiyle yerde dalaşırlar bir süre. Bir yaprak üzerinde dururlar sakince... Küçük bir su birikintisi olurlar...Şemsiyelere çarparken "Neden bu şemsiyelerin çoğu siyah?" derler. Süzülürler şemsiyelerin damarlarında güneşin sıcaklığını bu renkte ararlar. Siyahta. Kir gibi durur bu renk. İnsanlar, bu rengi yağmurda yıkama dürtüsüyle mi hareket ederler şemsiyeyle?İnsanlar neden bu renge bu kadar meraklı gerçekten? Kirlerini sevdiklerinden midir şemsiye taşıma tutkusu insanlarda? Nedir bu temizlenme korkusu?
Yağmurdan korunmak için tüm şemsiye imgesinin rengi siyah. Başlarının üstünde dolaştırırlar bu rengi insanlar. Kirlerini mi yıkamak isterler çaktırmadan yağmurlarda şemisyeleri ıslatıp yıkarken?Arınma dürtüsü mü şemsiye taşımak? Yağmurlar bir bir dökülür o insanların kulaklarına patırtılarla. Şemsiye rüzgar olur eğilir bükülür. İnsanları altında taşımaktan rahatsız gibi davranır. Kirli ellerin avcunda kararan yağmur çiçeğidir şemsiyeler.
Bana şemsiyenizi verin. Şairin değimiyle: "günahlarınızı hatalarınızı..."
Dokundukları/okudukları her kitaptan bir kahramanın hayatını çalarlar, kitap kirlenir. Hayatlarını kirletirler.
Dinleyemedikleri kutsal sözlerin anlamlarını tanrıya iade ederler, varlık sebeplerini kirletirler.
Uyurken geride kalan gündüzün zamanına ihanet ederler kızarak,bağırarak,çağırarak geleceğin gelmesini geçiktirirler. -mişli geçmiş zamanın rivayetlerini biraz daha ihtiyarlatırlar. Böylelikle,dilbilgisini değil ; bilginin dilini kirletirler.
Demiş… Demek su yağmur olmuş temizlenmiş , arınmış, gelmiş yine yeryüzüne, gökyüzünün hangi katmanlarından geçip hangi hallere bürünüp hangi halleri değiştirmiş orası hep rivayetmiş. Ama arınarak gelmiş su tekrardan. Temizlenmiş çünkü bir şans daha verilmiş temizlemesi için tüm siyahları. Siyahları çok sevmiş su. Aşk bu. Ferman dinlermiymiş. Belki de aşkmış tek sebebi temizlenmesinin.
Siyahın üzerindeki her su tanesi önce bir durup beklermiş, sonra kavuşmak edasıyla ve sarhoşluğuyla hemhal olurmuş siyahla. Siyah bu, hem arınmak ister hem de doymak bilmezmiş suya.
Hep daha fazla imtiyaz daha fazla su tanesi istermiş.
Temizlenme isteği mi bu kadar kirletmiş siyahı. Çözememiş.
Uzun bir süredir Bağdat'ım. Kirlendim. Dünyanın neresinden geldikleri belli olmayan postalların ayak numaralarını taşıyorum kaç zamandır suratımda. Kokan bu numaralar değil,dünyanın susan ruhu. Bu numaralar bayatladı, eski zaman küfü bile kalmadı. Demokratik kirlenmeden kıyamet kirlenmelerini yaşıyorum.
Babil'in Asma Bahçelerinde kırılganlıktan anlamayan bir sürü salağın isimlerini mermilerin üzerinden okuyorum. Asalak bedenlerin asalak ruhları. Talan edilen bir coğrafyanın hafızası. Şuur altı çıldırmış bir coğrafyanın hayal kentiyim. Hayalet ve Alaaddin'in sihirli lanbası...Benim sokaklarımda oynayan hikaye kahramanları...Hikaye çocukları...Evet bu şehir.Ben yani. Bağdat.
Kafalarında taşıdıkları metal parçalardan kendilerine düşünme organı yapan bu kalabalıklar sokaklarımı dolaşıyor. Sert hakaretler, tozuna bile dokunulmamış toprak, farkında olunmayan peri inceliği, kocaman kocaman patlamalar, keskin gürültüler, bir yılan kıvamında uzayıp giden koyu renk kamyonlar...Gözlerini hayatın karşısına oturtan güzeller, çölün ucsuz bucaksız sonsuzluğu..ve buna benzer bir sürü zıtlık...bir sürü hayat pası...Kirlendim. Ucuz bir kirlilik, basit bir kirlilik...
Ebabilleri çağırmam lazım içimde bir sürü goril var. İçim kirli…
Sokağa çıkabilecek tanıdık ayakkabılar arıyorum. Tanımlamalarım kirli…
Pencerenin camına çarpan bu sinekleri kim gönderdi,kimin ajanları? Huzursuzluk kirli…
Elimi cebime her attığımda başkasına ait eller var. Cebim kirli...
Çekilen hayat karelerini kendi içinde değiştirecek dijital hayatlar üretilecek biliyorum. Eski fotoğraf basımı kirlenecek.
Şiirlerde çırılçıplak güller ve ötmeyen bülbüller olacak biliyorum. İmgeler kirlenecek.
a-
b-
c-
d-
e-
"Aşağıdakilerden hangisi yukardadır, yeri geldiğinde yukardakilerden hangisi aşağıdadır?" denilerek mekan kavramını ast-üst ilişkilerine dayandırıp algıda kast sisteminin devamı için ne gerekiyorsa yapmaktan geri kalmayacaklarını biliyorum. Seçme hakkı kirlenecek.
Bakılan yerlerde bir şeyin olmaması,bir şeyin görünmemesi çok da önemsenecek bir şey olmadığını , önem arz eden şeyin zamanı tüketmek olduğunu öylesine hayatı bir zaman boşluğuna çevirmeye vurgu yapıldığını biliyorum. Boşluk kavramı kirlenecek.
Dinlendiren ritimlerde,suskularda, sessizliklerde bir daha bir daha dirilmenin güzelliğini kalabalıklar gürültülerle görünmez kılacak biliyorum. Sukunet kirlenecek.
Bağdat olmaya devam ediyorum bu günlerde. Biraz daha ucubeleşecek sokaklarım biliyorum. Paris kirlenecek.
Kurumuş gibi duran dallar kulaklarını açma telaşında. Dinliyor rüzgarın uğultusunu, sağa sola savruluşunu, dışarıda olan insanların saçlarını savuruşunu…
”Çok yüksekten atlasam bir şey olur mu?" diye düşüneceğim bir toprak.Toprak iyice kabarmış. Pişmiş bir pastaya benziyor. Kalabalıklar 21 Mart’a hazırlanıyor. Baharın gelişini neyle kutlayacak bu kalabalıklar? Ezilmiş halkların ezilmiş renkleri ve körelmiş duyguların kavgaya dönüşecek şekli.
Bayramlar lastik yakarken döne döne çıkacak siyahlamalar. Dağların yeşile boyanacak yüzü. Durmadan şekil şemal değiştirecek görünümü. Kayalar, altında saklanan sırlar, geçmişin dağa ve dağlara melül melül bakışı…tüm bunlar bir bahar bayramının adını çekecek sağa sola; sağ kavgaya sol kavgaya.
21 Mart’ın ağıtı yakılacak halaylarla. Kuru gürültü, şarkı ve türkülere konuk olacak. Bunlar yapılırken bahar kirlenecek. Bahar kavgaya dönüşecek. Bahar, güzellik motifini kaybedecek. Evet, bahar kirlenecek.
Tapınaklara doluşur kalabalıklar. Yıkanmamış düşünceleriyle ve ruhlarıyla. Beraberlik bir uyum gibi durur kalabalıklarda. Uyum bir başka şey. Tanrı bunu bilir. Ben bunu kimsenin kulağına fısıldayamam. Tanrı ile böyle bir mukavelemiz var. Kimse bilmeyecek insan tekinin fısıltılı gerçeğini.
Gerçek gürültüyle var etmez kendini. Tanrısal bir yaklaşım mesafelerle anılacaksa mesafe fısıltıdır. Ses, sessizlikten geçtiğinde anlam bulur mabetlerde. Mabet nedir peki? Kalabalıkların eridiği potalar mı? İnsan teki bir kalabalıkta bulamaz kendini. Kalabalıklar hacimleriyle döverler yalnızlığı,sessizliği. Bir kadın kırılganlığı var sessizlikte.
Bir kilisenin bahçesine oturdum bugün. Gelenleri izledim. Gelenlerin gelişlerinde çok ciddi bir yokuş vardı. Güzellik kokan bir yokuş. Yavaş yavaş kendine yaklaşan, kendisinden hoşnut olunan, kendisiyle olmaktan zevk duyulan bir güzellik. Hareketleri kadınlık kokan birkaç güzel. İzlendiğinin farkında olmanın cazibesi. Seyrediliyor olmanın hafifliğine davetiye. Yürüyüşlerindeki abartı. Kıvrak hareketler ve tanrının evindeyiz.
Kilisenin mudavimlerinden çay istedim. Çoğu zaman yaparım bunu. Çayı içerken çay isteyen diğerlerini de gördüm. Saçlar uzun, salınışlar yerinde kendi tenleriyle barışık bu bayanları izlemeye bir süre devam ettim. Tanrı da öyle. Kozmetik ürünlerinin dokunmadığı her ten güzeldir. Alışımı olmayan bir güzellik. Tanrı çizimi. Saf , sade ,duru, yapmacıksız, kendine dönük,kendiyle bağlantılı ,çalıntı olmayan, zorlamasız…Güzelliği kutsadım, baba oğul ve ruhul kudus adına.
PaRa duaya kozmetik ürünlerini kattığı günden beri dua kirlendi.
Parmak uçlarına basa basa yürüyorum. Bu yürüme mi bir şeylerden saklanma mı bilmiyorum. Gerekli olan bu mu? Saklanarak duygu cinayetleri işlemek bir meslek haline mi geliyor? Bunlar,cevabı verilecek şeyler değil . Sadece yaşarsın ve cevap değerlendirilecek bir çağrışım olmaktan çıkar.
Parmak uçlarına basa basa konuşuyorum. Kelimelerim parmak izlerinden belli olacaklar ,tanınacaklar, mimlenecekler, peşine tüm mahalle çocuklarının takıldığı birer soytarıya dönüşecekler. Kendi kirli ceketinin altında saklanan, mavi gözleri olan periler taşıyan ve bakışlarını dünyaya hediye eden bir pejmürde.
Dilin parmak uçları, dilin tırnakları ve bu tırnak altında saklı duran kişilikler. Saklı olan bir mikrop güzergahı. “Kişi kendini dilinin altında saklar.”
Uzayan tırnaklar, uzayan kelimeler,uzayan bakışlar…durmadan durmadan uzayan her şeyin altına saklanma ihtiyacı.
Parmak uçlarına basa basa yaşıyorum. Ayağımı birilerini korkutacak şekilde yere bir asker tavrıyla vuramıyorum. Topuklarım çok ağır. Acıyor. Vuramıyorum… Sağ ve sol yönlerine sert müdahaleler yapamıyorum.
Düdük sesi beni korkutuyor. Maç başlamıştır, maç bitmiştir, hizaya gelinmiştir…bu ve buna benzer bir sürü komutlamalardan ürküyorum. Ürkme kirlenmiştir. Korku kirlenmiştir. Parmak uçları kirlenmiştir.
Okulun bahçesine hapsedilen çocuklar görüyorum. Volta atıyorlar. Dingin, amaçsız, suskun, bir ihtiyar bezginliği var üzerlerinde. Okul lokma lokma yutuyor bu çocukları. ve "Ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde." Ölü cümleler, bir zabıt titizliğiyle defterlere yazılıyor. Dirilmeyecek hiç bir zaman bu ölüler. Kalacaklar iki kapak arasında ve daima. Geçenler bu çocukların faaliyetlerine garip bir gülümsemeyle bakacaklar. Umut yeşertilecek her bakışta. Okul ve bu çocukların anlamı olmayan bir ayazda kurumaları...
Çocuklar gidiş gelişlerini sıklaştırıyor okulun bahçesinde. Okul ve kimsesiz yanılmaları barındıran koridorlar,kapının önü, kırılan camlar, zil sesi, tenefüsün sunni nefesi...ne bitmez aktörleri var bu bahçenin.
,
Virgülü bilerek yukarda unutan benim. Kaç tanesi ya konulmamıştır yada yanlış yerde konulmtur bu çocuklar tarafından? Bir tanesi anlamsız asılı dursa bu sayfanın ortasında ne olacak? Diğer noktalama işaretlerine bir işaret olup okulun bahçesine dolmazlar/doluşmazlar mı? Kalabalıklara has tavırlarla...
Okul, içindekilere verilen sınırlı zamandır. Tahtalar ve tahtaya yakın duran tahtalar için yaş kavaramı hep var olacak.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız