"Yavaş yavaş delirdim. Kimse bunu farketmedi." Böyle diyor intihar etmeden önce bıraktığı notta. Boğaz köprüsünde parkettiği arabasında buldum bu notu. Görmüştüm, az ilerde kenara arabasını çekti ve içinden inen notun sahibi genç kız korkuluklara doğru koştu. İyi giyimliydi. Fazla beklemedi orda. Korkulukları aşar aşmaz gözden kayboldu.
Sonraki gün, bir gazetede, en alt köşeye sıkıştırılmış, bir kaç satırlık bir haber olarak çıktı karşıma. Vesikalık resminde yüzünü görebildim böylece. Yirmidört yaşındaymış. Ne derler? Hayatının baharı. Evet, hayatının tam da baharında. Güzel bir kız. Muhtemelen taliplisi de çoktur. Cesedi, Ortaköy açıklarında suyüzüne çıkmış. 'Güzelim Annabell Lee!' Acaba uğruna var mıydı bir şiir? 'Hayat kıskandı seni, güzelim Annabell Lee.' Ayrıca, Levent'teki İş Kuleleri'nde bir hukuk danışmanlığı şirketinde çalışıyormuş. O yüksek, ruhsuz ve ölüm gibi kapkara gölge bırakan gökdelenlerde. İnsan öğüten değirmenlerde.
"Yavaş yavaş delirdim. Kimse bunu farketmedi." Bu, hayat üzerine duyduğum en hikmetli sözlerden biri. En karamsar ve deruni bir şiir; en uzun roman. İki çift sözün ardında sayfalarca okunacak yazı. Ve belki de, sıklıkla tekrarlanıp bir ritm kazandığında, en acıklı şarkı. Hiçbir söz, bu çağı, bu yavaşça seyreyleyen kızılca kıyameti böyle güzel betimleyememiştir.
Bu bir çift lafta iki olgu göze çarpıyor, çağı özetleyen. İlki, insanın yavaş yavaş delirmesi. Ki delirmek bir süreç işidir. Ama hız çağımızda, bu süreç te çok hızlıdır. İkincisi ise, kimsenin bu delirmeyi farkedemiyişi. Oysa birisinin delirmesi eskiden olay olurdu. Şimdi deliren o kadar çok ki, olay sıradanlaştı. Veya herkes delirmeme derdinde. Kimsenin kimseye dönüp baktığı yok. 'Cehennem başkalarıdır' diyen Sartre'ı anmamak imkansız burda. Herkes, birilerinin delirmesinden sorumludur. Acaba o zavallı müntehiri delirten neydi? Tek sebep aramak akıllıca değil. Zira bu duygu bildirimi içeren sözde aynı zamanda insanlara sitem var. Suçlayıcılık var. Delirmesini engelleyemedikleri için, hatta delirmesine yardımcı oldukları için; ve nihayetinde bir sırtdönmüşlük sonucunda delirişi ve sonunda ölümü bir çıkış olarak görmek zorunda kalışı için.
Bir film sahnesi.. Genç avukat yargıçtan söz ister. Şişko yargıç (yargıç tipleri genelde öyledir ya) avukata istediği söz hakkını verir. Avukat, önce yargıcı, sonra da jüriyi bir baş referansıyla selamlar: "Sayın yargıç, değerli jüri üyeleri!" Bakışlarını mahkeme salonundaki izleyicilere çevirir avukat ve şöyle der: "Maktül, ölmeden deklanşöre son birkez basmış ve katilinin resmini çekmeyi başarmıştır." Fotoğrafı iki eliyle tutup, etrafında bir daire çizerek herkesin görmesini sağlar. Konuşmasını sürdürür "Bu resimde görüldüğü üzere, katilin eşgali ayan beyan ortadadır." Sonra yırtıcı avukatımız parmağını seyirilere dikerek (Evet, tam da Sam amca gibi) "O katil sizlersiniz!" der, gözünü kırpmadan. Ama seyirci iplemez. Çünkü cep telefonlarına yumulmuş birileriyle mesajlaşıyorlardır.
İnsanlık bunalımda. İlerleyen teknoloji, uzaya yükselen gökdelenler, insanların daha fazla birbirleriyle iletişmesi bunalımlarını, yalnızlıklarını derinleştirmekten başka bir işe yaramadı. Küfür edilen maneviyatın hayttan dışanması, hergün medya ile pompalanan sığ değerler dünyası, kapitalizmin sahte dünya cenneti vaadi, özendirilen hayvani güdüleri hayvanca tatmin arayışları (Anlı şanlı bir yazarımız cinsellik mevzuunda öyle diyordu:'Hayvanlar gibi özgür olmak!') insanlığın kuyusunu kazdı.
Köprüden soğuk sulara atlayıp intihar eden o gariban kız değildir sadece. Topyekün uygarlığımızdır; gururla diktiği gökdelenlerden atlayıp cehennemin dibini boylayan. Ne var ki yaşadığımız sanısı, halen tek gerçek teselli kaynağımız...
İkinci defa bir intihar haberine yazık demedim. İlki beş altı yıl önceydi. Bu cümle çarptı beni.
Gazetede bu cümleyi okuyunca kızın gözlerine baktım uzun uzun, içinde "ben" var mıyım diye... Göremedim. Yavaştan delirmek bana göre değil. Delirmem birden olacak, seziyorum.
''Yavaş yavaş delirdim.Kimse bunu farketmedi'' içinde bulunduğu durumu çok az insan bu kadar güzel ifade edebilir.Poe,''Delirten Yalnızlık'' yalnızlık üzerine okuduğum en güzel yazılardan biri kutlarım.
Ben, ben olduğum için "Benlik davasının garip bir parçası olan, toplumun istediği davranış kurallarına ve standartlarına uygun bir yaşam sürmeyen ben" , kendimi benim gibilerle beraber bir "deli" damgasıyla buldum. Benim bir şeyim yok, iyiyim-sadece en az iki bin yıl geç doğmuşum. Amazonların ve Berserk hanımların modası geçti. Onların kahrolası uygar dünyada artık yerleri yok.
Dünyada, yaşamın gereklerini yerine getiremeyen uyumsuzlarla yalın ve açık seçik bir şekilde uğraşıldığı bir çağ ve zamanda doğmuş olsaydım, çağdaşlarıma pek fazla sorun olmayacaktım. Beni,"Şeytanın etkilediği" diye tanıyacaklar ve ölene kadar taşa tutacaklardı veya aynı derecede etkili bir başka biçimde benden kurtulacaklardı.
Biliyorum, doğru düşünemiyorum onlara göre, ama vardığım sonuçlar bence oldukça inandırıcı ve hala bütün bu sistemin cehennemin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Fakat bu konuda yapabileceğim bir şey yok- çünkü deneme sorumluluğundan kurtarıldım. Dünyayı kurtaramayacaksın kadın! Bu da, kaderimiz çevresinde sonsuza kadar dönen kısır döngülerden biridir. Bir zamanlar güya toplumun en zeki bir ferdi olduğum halde şimdi burada oturuyorum. Uygarlığın gereklerine uygun olarak yaşamak için ciddi olarak çabalamama rağmen zekamın çok derin veya çok geniş olduğundan şüpheliyim. Zeka konusunda herhalde yine de nasibimi almıştım, yoksa direnebildiğim süre boyunca kurallara uyum sağlayamazdım fakat şimdi uyum sağlayamıyorum çünkü içimde bir şey kırıldı ve ben deliyim ve hala bunu bilmeme yetecek kadar sağduyum olduğu için, diğerlerinden farklıyım;___bu da müthiş bir zeka işaretiymiş___bana öyle dediler.
Burada oturuyorum_____zırdeliyim___ya gittikçe daha çok delirmekten veya beni delirten hayata geri dönebilecek kadar sağlığımı kazanmaktan başka yapacak bir şey yok. Eğer bu bir kısır döngü değilse, onu hiç tanımamış olmayı isterim. Ama bugün döngü kendi kendisini kovalamayı bir süre durdurdu ve beni zırdelilikle zararsız kaçıklık arasındaki işaretlenmemiş çizgi üstünde bir yerlere düşürdü.
Zararsız kaçıklık ulaşabilmeyi umut edebileceğim normale en yakın aşama, bu konuda onların görüşlerine pek katılmıyorum. Eğer başka bir şekilde düşünmeyi öğrenemezsem, kısa zamanda, tedavisi mümkün olmayan bir deli olacağım. İşte önümde kelimeler halinde duruyor, küçük siyah sözcükler, bir el ve bir kalemin ucu ile yazılmışlar. Yaşamım "imkansızlardan" birini başarabilme yeteneğime bağlı.
Bu yalnızca benim sorumluluğum, içimdeki yaşam gücü. Bana yardım etmek için başka birinin yapabileceği bir şey yok. İnsanoğlunun anormal kişilerle ilgili tüm çalışmalarına rağmen, çarpık, eğri-büğrü bir beyinin loş kıvrımlarına ulaşmalarını ve bu çarpıklıkları düzeltmelerini sağlayabilecek hiç bir şey bulunamadı. Sonsuz fikirleri ve teorileri var__fakat iş, esas, bir deliyi iyileştirebilme becerisine gelince___son derece acizler.
Çılgınlık_Çıplaklık_Yalnızlık
Ümitsizce delilik.
En son Nymphe_0 tarafından Sal Ağu 12, 2008 4:28 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
O cehennemden gelmişti ve üzerinde hala duman-ve kavrulmuş et kokusu var; bunun için önünde uzanan kadere bakabilecek-ve gülebilecek-cüreti ve cesareti var. Ondan öncekinin değer verdiği şeyleri hiç önemsemiyor. Önceki kişiliğinin gölgesiyle alay ediyor-ve ona bir küstahlık bayrağı sallıyor. Bölünmüş durumda olduğum için (ki bence ben bir bile değilim) anıları benimle beraber oldukları sürece bütün eski düşünce ve fikirlerimden tamamen vazgeçemiyorum. Ne de sonradan oluşan deli 'ben'e bu düşünceleri empoze edebiliyorum.
Mantık ve akılla yönetilebilen hiçbir varlık, deli değildir. Ve bu sonradan doğan yaratığın mantığa dayanmayan bir akıl yürütme metodu var- fakat daha ikna edici. Sonuçlara çıplak ve keskin bir yol izleyerek ulaşıyor. Bir sonuca varmak için düşüncenin yavaş sürecine güvenmez(m). Duyguların arasına orakla biçer gibi, zincirleme şimşekler gibi keser, girer.
Onunla ne yapmam gerektiğini bilmiyorum- ya da ona nasıl direneceğimi veya onu nasıl eğitip bir zamanlar bana öğretilen nezaket kurallarını ona nasıl öğreteceğimi bilmiyorum.
Normal- veya anormal zihin diye bir şey yok. Yalnızca zihinler ve daha çok zihinler ve daha farklı zihinler var. Önemli olan yaşam. Yaşamın sınıflandırılması değil. Onu yaşamak- ondan korkmamak. Parçalansın, coşsun- gerekirse yıkıcı olsun-ama yaşamı yaşamak, sadece yaşamak.
Bütün bu çarpık felsefeler beni çözmüyor ( başkalarınıda çözdüğünden şüpheliyim). Parçalanıp dağılmanın arkasında yatan nedenleri bildiğini zannedenler, kurbanı kurtarmak için etkili bir tedavi geliştirmeye çalışsınlar. Veya eğer bu mümkün değilse (ki değil) sorunların köküne inip araştırabilecek kadar akıllı olanlar, onlar kadar akıllı olmadıklarını sandıkları "ben"lere nasıl böyle olunduğunu açıklasınlar. Eğer bunlar denendiyse, bana yardım etmek için çok geç kaldılar.
Ölümden beter olanı katı ve yalnız yaşamı- ve bütün bunların acısını, boşluğunu ve ümitsizliğini- ve sonsuzluğu, ebediyeti hissettim- ve bu ses beynimde bir başka anlamla birleşti. Etrafımda dönüyor, çarpıyordu- bir sel- nereden salıverildiği belli olmayan, sürüklediği yer bilinmeyen.
Bu şeyin- herhangi bir şeyin- kelimelerle meydana getirilen bir anlama uydurulabilmesi bütün benliği kaplayacak, bunaltacak kadar büyük olmadığını gösterir. Biz insanlar, çok geniş, bilinmeyen ve tanınması kolay olmayanlardan korkarız. Bu hal artık korku ne bilmiyor.
Büyük ve sonsuz bilinç ki, bunu betimleyebilecek bir sembol bir kelime yaratılamaz.
Ben bir şeyim demiyorum.
Onlar deli diyor.
Men çe guyem tamburem ne çe zened...
Her şeye rağmen___tüm yaşadıklarım hayal ürünü olarak algılanacak. Gerçekle düş ürünlerini felsefe açısından ayırdetmenin çok zor olduğunu biliyorum. O canlı gövdenin içinde iken ne zaman "öldüğüm" önemli değildi, beni gerçekten gömmelerinden önce, o yan - odada, günlerce, aylarca veya yıllarca bağırarak, çığlıklar atarak kalabilirdim. Bana göre bütün bunlar ebedi, gittikçe çoğalan işkencenin evreleriydi.
Kendime güvenmek ve kendimle alakadar olmak için küçük batıl itikatlar uydurdum, eğleniyorum. Bunlardan biri şuydu; bir odadan çıkmadan önce gözümü kırmızı bir şeye dikiyordum, o beni mutlaka o odaya geri döndürecekti. Böylece o odaya geri dönene kadar ebedi cezadan korunmuş olacaktım. Şimdi bütün deneyimimin en önemli özelliğine geliyorum. Bir şekilde "Dehşet Hülyası" nın, bu korkunç düşün doğuşunu tanımlayabilecek, yeterli sözcükleri bulmak isterdim.
Buruşuk bir yastık, her gün gördüğümüz alelade bir şeydir, değil mi? Ona bakarsınız ve bir daha aklınıza gelmez. Aynı şekilde, çamaşırlar, yere düşmüş bir havlu veya yatağın kenarındaki bir kırışık. Bütün bunlar bir beyinde dehşet verici şekiller haline gelebilirler. Yavaş yavaş gözlerim de bu dehşet verici şekilleri algılamaya başlar, nereye dönersem döneyim her tarafta bana işkence etmek için bekleyen biçimlere, varlıklara dönüşür ve başka bir şey göremez olurum. Onlara isimler bile verdim. Yara gibi ağzı olan Haad var- yatağın kenarındaki kırışıklık, beni yutmak istiyor. Yastıktaki de Hameni beni aşşağılara çekmeye çalışıyor.
Dışarıya çıktığım zamanlarda ise ağaçlarda ve çalılarda yüzlerce suret görüyorum. Kesilmiş odunlar her biri bir yılan. İnsanlar, onların içinde ki şeytanı görüyorum. Çevremi kuşatan bu görüntülerle, artık gerçek, somut dünyanın gittikçe daha gerçekdışı görünmesi pek yadsınamaz. Etrafımın bir çeşit şekil değiştirmesi, başkalaşması yüzünden, yavaşça çukura indiğimi hissettim. Çevremdeki tüm evren çöküp parçalanıyordu; duvarlarda ve yerde çatlamalar oluyor.
Bu gerçek-dışı olma hissinin doğurduğu bir görü, bir düş, bir hülya...
Sonunda ruhum hiçliğe dönüyordu- o hiç bitmeyen acı hala duruyor.
James Joyce'un, "Sanatçı'nın Genç Bir Adam Olarak Portresi" kitabından Cizvit papazının lanet konusunda verdiği bir vaazı anlatışı, şöyle;
Ey sonsuzluk!
Bunun sonsuz anlamını kavramaya çalışın. Deniz kıyısındaki kumları görmüşsünüzdür... Bir çocuğun avucuna aldığı kumda kaç tane kum zerresi olduğunu biliyor musunuz? Şimdi o kumdan oluşmuş bir milyon mil yüksekliğinde bir dağ düşünün. Bu dağ bir milyon mil eninde ve bir milyon mil derinliğinde olsun.
Şimdi dağın sayılamayacak kadar çok kum zerreciklerinden oluştuğunu ve bu zerrelerin sayısının, ormanlardaki yaprakların, okyanustaki su damlalarının, kuşların tüylerinin, balıkların pullarının, tüm hayvanların tüylerinin, havadaki atomların... Hepsinin sayısı kadar çarpıldığını düşünün; ve her milyon yılda bir küçük kuşun gelip bir tane kum zerresi alıp götürmesi halinde, kaç milyar yüzyıl sonra dağdan bir metrekare kum taşınmış olur? Bu kadar uzun bir zamanın bile bir sonu vardır, dağ sonunda biter; yani yine de sonsuzluktan daha kısa bir süredir. Bu dağın hepsi taşındıktan sonra yine yapılsa ve yine taşınsa bu işlem gökteki yıldızların, havadaki atomun, okyanuslardaki su damlalarının, sayısınca tekrarlansa bile, sonsuzluğun bir saniyesi bile henüz geçmemiş olur.
Astronomik zaman içindeki sonsuz yalnızlık, artan fiziksel acıyı görmekten başka hiç bir şey böyle dehşet hissi uyandıramaz.
Yalnızlık delirtmez.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız